Haziran, 2008 Arsivi

BİSMİHİ TEALA

Tasavvuf adabıyla ilgili biraz kitap karıştıranlar şu ifadeyi mutlaka okumuşlardır: “Bir mürid, mürşidine hiç itirazsız teslim olmalıdır.Öyle ki, bir ölü, yıkayıcısına nasıl hiç itiraz etmez, ne tarafa çevirse dönerse, mürid de mürşidine karşı böyle olmalıdır. Mürşidine ‘niçin?’ ‘neden?’ diye itiraz eden kimse maksadına eremez.”

Gerçekten de bütün tasavvuf kollarında mürşidler, müridlerinden bu manada bir teslimiyet isterler. Ancak böyle bir teslimiyet anlayışı eleştirilmekte ve şöyle itiraz gelmektedir:

“Mürşid de olsa, bir insana bu derecede teslim olmak doğru olabilir mi? Böyle bir teslimiyetin dinde yeri, terbiyede gereği var mıdır? Bu durum, insan hürriyetini yok etmek ve birilerinin esaretine girmek
değil midir? ALLAH ve Rasulü’nden (Sallallahu aleyhi ve sellem) başka emirlerine itiraz edilmeyecek
kimse var mıdır? Mürşid hiç yanılmaz mı? Yanılırsa, onu uyarmak ve yanlışını göstermek gerekmez mi? Böyle yapan bir kimse niçin manevi terbiyede yolda kalsın?”

Asıl teslim olunan ALLAH’tır (Celle celaluhu). Aslında, ALLAH’dan (Celle celaluhu) başka hiç kimsenin insanları kendisine itaat etmeye davet yetkisi ve görevi yoktur. Her emrine uyulacak, her hükmünde teslim olunacak tek varlık, alemlerin sahibi ALLAH’tır (Celle celaluhu).

Hiç bir peygamber de kendi şahsından kaynaklanan bir sebep ve yetkiyle insanlara bir şeyi emretme veya yasaklama yetkisine sahip değildir. Fakat peygamberi ALLAH (Celle celaluhu) davetle
görevlendirip halkın arasına gönderdiği zaman, konumu, yetkisi ve insanlar üzerindeki etkisi
değişir.

Kur’an’da belirtildiği gibi, ALLAH’ın (Celle celaluhu) gönderdiği peygambere itaat eden kimse, bizzat ALLAH’a (Celle celaluhu) itaat etmiş olur. Ona isyan eden de ALLAH’a (Celle celaluhu) isyan etmiş olur (Nisa/80).

Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) uymadan hiç kimse ALLAH’ın (Celle celaluhu) rızasına ulaşamaz. Onu anne-babası dahil bütün insanlardan daha fazla sevmeyen kimse tam mümin de olamaz (Buharî, Müslim). Onun öğrettiği dine sadece kalbiyle değil, bütün his ve hevesiyle, içi ve dışıyla uymayan kimse gerçek mümin sıfatını alamaz (Begavî, İbnu Asım, İbnu Recep). Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ALLAH’a (Celle celaluhu) giden yolun kılavuzu, bu yolda insanların terbiyecisi ve sahibidir.

Her hükmü Cenab-ı Hakk’ın (Celle celaluhu) hükmü yerindedir. Onu insanlığın önüne koyan ALLAH’tır (Celle celaluhu). “Bu peygamberime uyun ki, benim muhabbetime, rızama ve cennetime ulaşın!” diyen de bizzat ALLAH’tır (Celle celaluhu). Bunun için, insan ALLAH’a (Celle celaluhu) muhabbet ve teslimiyetini ancak O’nun peygamberine gösterdiği muhabbet ve teslimiyet ile ortaya koyabilir.Bu açıdan bakıldığında, günümüzdeki bir insanın ALLAH (Celle celaluhu) yoluna davet eden bir mürşide göstereceği samimiyet ve teslimiyet de ALLAH (Celle celaluhu) sevgisinin ispatından başka bir şey değildir. Bu teslimiyet görünürde insana, hakikate ise ALLAH’a (Celle celaluhu) bağlanmaktır.

İçi ve dışıyla Hakk’a teslim olan kimse, ALLAH’dan (Celle celaluhu) başka her şeyin köleliğinden kurtulur, hür olur, kalbi ALLAH (Celle celaluhu) ile huzur, ilâhi aşk ile hayat bulur. Hakk’a itiraz eden kimse ise, iradesini nefsinin eline vermiş olur. Bundan sonra o kimse kendisini hür irade ve hürriyet sahibi görse de, aslında bütün yaptıkları bir çeşit köleliktir. Çünkü bu kimse, devamlı nefsine köle, şehvetine esir,midesine hizmetçi, maddeye bekçi, insanların aferin ve alkışına bağımlı bir halde hayat sürmektedir. Böyle bir hayat şeref ve hürriyet değil, tam manası ile zillet ve köleliktir. Asıl hürriyet, ALLAH’tan (Celle celaluhu) başka hiç bir varlığa kulluk yapmamaktır.

Mürşidin yetkisi ve konumu

Kâmil mürşidin vazifesi, güzel ahlâkı temsil ve tatbiktir. Onun tek hedefi ilâhi hükümleri en güzel şekilde uygulamak, korumak ve yaşatmaktır. Buna dini ihya etmek denir.Mürşid, ALLAH’ın (Celle celaluhu) dostudur. Bu sıfatıyla vazifesi, isteyenlere ALLAH’ın (Celle celaluhu) dostluğunu öğretmektir. O aynı zamanda ümmeti terbiye işinde Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) vekili ve vârisidir. Bu sıfatıyla vazifesi kalpleri ALLAH’a (Celle celaluhu) bağlamak, gönülleri kötü ahlâktan arındırmak, insanı ALLAH’ın (Celle celaluhu) edebiyle edeplendirmek, nefsin, şeytanın, eşyanın ve dünyanın esaretinden kurtarıp gerçek hürriyete kavuşturmaktır.

Kâmil mürşid, bu sıfat ve vazifeleriyle dünyada en önemli işi yürütmektedir. Hangi iş insanın
Yaratıcı’sına yönelmesinden daha önemli olabilir? İşte bu büyük işi yürüten insana karşı vazifemizi şu ayet belirlemektedir:

“Ey iman edenler! ALLAH’a itaat edin. Peygamber’e ve içinizden (ALLAH’ın (Celle celaluhu) yapmanızı istediği) işlerinizi yürüten önder ve idarecilerinize de itaat edin.” (Nisa/59)

Ayrıca, Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) şu uyarıları da bizim için bağlayıcıdır:

“Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir köle de olsa, sizi ALLAH’ın (Celle celaluhu) Kitabı’na göre sevk ve idare ettiği sürece onun sözünü dinleyip emirlerine itaat edin.” (Buharî, Müslim, Nesaî)

“Bana itaat eden ALLAH’a (Celle celaluhu)itaat etmiş olur. Bana isyan eden de ALLAH’a (Celle celaluhu) isyan etmiş olur. Benim emirime (dini işlerinizi yürüten imamınıza) itaat eden bana itaat etmiş olur. Ona isyan eden de bana isyan etmiş olur.” (Buharî, Nesaî)

Şu halde, gerçekten peygamber vârisi, alim, arif, kâmil bir mürşide tabi olmak, aslında ALLAH ve Rasulü’ne tabi olmaktır.

Teslim olunacak kimseyi iyi tanımalıdır

Gafile uyanın kalbi uyanmaz. Cahile dert açanın derdi dinmez. İşinin ehli olmayan doktor insanı candan eder. Sahte mürşid de imandan eder. Birisi dünyayı, diğeri ahireti harap eder. O halde hak yolunda peşine düşülen kimseyi iyi tanımalı, manevi terbiye için ehli olmayan kimseye yanaşmamalıdır.

Kâmil mürşid, her şeyden önce kendisi terbiye olmuş kimsedir. Ayrıca insanları terbiye için izinli ve ehliyetlidir. Çünkü kendisi ehliyetli bir üstadın elinde terbiye görmüş, takva ve edeple süslenmiş, hak yolunda imamlık vasfını elde etmiştir. ALLAH (Celle celaluhu) onu kendi yolunda kılavuz, örnek ve şahit yapmıştır. Önüne Kur’an ve Sünnet’i koymuş, insanları onlardaki gerçeklere davet görevi vermiştir.

İşte bu noktada mürşid, ALLAH (Celle celaluhu) yolunda gitmek isteyenleri ciddi olarak
ilgilendirmektedir. Öyle ki, İmam Rabbani’nin (kuddise sırruhu) uyardığı gibi, bütün arzusu ALLAH (Celle celaluhu) rızası olan bir veliye itiraz, ALLAH’a (Celle celaluhu) itiraz gibi olmaktadır. Çünkü veli, herkese sadece ALLAH’ın (Celle celaluhu) kuldan istediklerini emretmekte, Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) usulü üzere terbiye vermektedir. O kendisine değil, Hakk’a davet etmektedir.

Tasavvuf terbiyesinin asıl hedefi kâmil insan yetiştirmektir. Ariflerin tarifine göre kâmil insan, ALLAH’a (Celle celaluhu) aşık olmuş, kalbi gaflet ve manevi kirlerden zikir ile huzur bulmuş, gönlü boş arzu ve sahte sevgilerden arınmış, nefsi ilâhi emirlere itaat edecek bir kıvama gelmiş; kısaca içi ve dışıyla ALLAH’a (Celle celaluhu) teslim olmuş insandır. İşte bu kıvamı bulmak için önündeki rehbere samimi olarak inanmaya, gücü nisbetinde emir ve tavsiyelerine uymaya teslimiyet denir.

Tedavi için teslim olmak şarttır

ALLAH’ın (Celle celaluhu) dostu olmak isteyen kimse, bunun gereğini yapmalıdır. Bu yola giren kimseye tasavvufta mürid denir. İlk aşamada mürid, ölümcül bir hastalığa yakalanmış hasta gibi düşünülür. Böyle bir hastaya ne lazımsa, müride de o lazımdır.

Eğer ağır bir hasta şifa bulmak istiyorsa, aklını kullanıp kendisini ehil bir doktora teslim etmelidir. Hasta şunu bilmelidir ki, kendi aklı ve tecrübesiyle veya eline alıp okuyacağı tıp kitapları ile bu hastalığı tedavi etmesi mümkün değildir.

Bu durumda karşısında iki seçenek vardır: Ya bilgi, tecrübe ve ehliyeti ispat edilmiş bir doktora gidip teslim olacak ve her ne derse yerine getirecek. Ya da bu hastalığı çeke çeke ölecek. Şüphesiz akıl ve insaf doktora teslim olmayı seçer. Çünkü bu teslimiyette sıhhat,hayat ve huzur vardır. Kendi bildiğini yapmakta ise yıkım, acı ve sıkıntı vardır. Böyle bir teslimiyet, aklını bir kenara bırakmak değil, aklını iyi kullanmaktır.

Terbiye için mürşide teslim olmak da aynen böyledir. Çünkü müridin kalbi hasta, gönlü yaralı, vicdanı sıkıntı içindedir. Kalbi, geflet,günahlara meyil, şehvetine düşkünlük, kibir, kendini beğenme, haset,gösteriş, aşırı dünya sevgisi, gereksiz rızk endişesi, geçim kaygısı,ölüm korkusu, ibadetlere karşı tembellik gibi manevi hastalıklarla hastadır. Gönlü, Yüce Yaratıcısı’nı unutup eşyaya bağlandığı için yaralıdır. Vicdanı ise, içine düştüğü bu halden devamlı sıkıntı çekmektedir. Çünkü bu dertler karşısında aklı aciz kalmaktadır. Nefsi her gün derdine dert katmakta, devamlı hastalıkları artmaktadır. Kendi tedbir ve tecrübeleri tedavi için yetmemektedir. Günler geçmekte,fakat hastalıkları geçmemektedir. Bu durumda, aklı olan ne yapmalıdır?

Bu kimsenin de önünde iki seçenek vardır: Ya aklını kullanıp bu işin ehli bir mürşide gidip teslim olacak; onun tedbir ve tedavi tecrübesine uyup manevi dertlerinden kurtulacak. Ya da bu hastalıklar içinde ölüp mahcup ve perişan bir şekilde ALLAH’ın (Celle celaluhu) huzuruna çıkacak. Elbette akıl, vicdan ve tecrübe, böyle bir hastanın da bu işin ehline teslim olmasını ister. Zaten Kur’an ve Sünnet bunu emreder. Sayısız tercübe ve görülüp yaşanmış olaylar da bunun gerçek olduğunu ispat eder.

Mevcut hastalığını kabul etmeyen, mütehassıs doktoruna güvenmeyen, tarif edilen usulde ilaçlarını içmeyen, kendi keyfine göre hareket eden kimse, maddi-manevi hiç bir hastalığından kurtulamaz. Böyle bir hasta kalkıp da ‘aklım bana yeter, ben doktor filan tanımam, kimseye teslim olmam, istediğim gibi yaşarım!’ derse, ona akıllı değil, belki deli denir.

Teslimiyet akıl ister

Arifler der ki:

Kâmil mürşide tam teslimiyet bir anda olmaz. İnsan, kalbi nurlandıkça,nefsini ve şeytanı tanıdıkça, iyiyi kötüyü seçtikçe, yani akıllandıkça, ALLAH’a (Celle celaluhu) giden yolda ALLAH (Celle celaluhu) dostuna teslim olur. Mürid,zaman içinde mürşidini gerçek haliyle tanır. Bu tanıma bir ömür sürebilir. Bu yolda samimiyetle sabreden kimse sonuçta sevinir, ALLAH (Celle celaluhu) sevgisini bulur, kalbi bu sevgi ile huzur bulur. Dağınık hali toplanır,ibadetlere sarılır, günahlardan uzaklaşır, bütün manevi hastalıklardan kurtulur. İşte o zaman hakkıyla ve tadıyla Yüce Rabbine kulluk edebilir. Buna ihsan makamı denir. Bu hedefe ulaşmak için rehberine tam teslim olanlar çok az olduğu için, bu makama çıkanlar da çok azdır. Herkesin bu yolda nasibi, iman, sadakat, edep ve gayretine göredir. Ancak,ALLAH (Celle celaluhu) dilediği kullarına bol ihsan ve ikramlarda bulunur.

ALLAH (Celle celaluhu) dostları, “biz peygamber gibi masumuz, hiçbir kusur ve noksanımız yoktur, her sözümüz ayet ve hadis gibidir” demezler. Onlar,açık ve mertçe Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) Efendimiz’in halife seçildiği gün,Ashab-ı Kiram’a söylediği şu sözü söylerler:

“Ben ALLAH ve Rasulü’ne (Sallallahu aleyhi ve sellem) itaat ettiğim ve size hakkı emrettiğim sürece bana itaat ediniz. Çünkü bu durumda bana itaati sizden ALLAH (Celle celaluhu) istiyor. Ben hak çizgiden ayrılırsam, artık kimsenin bana itaat etmesi gerekmez.” (İbnu Kesir)

Gonderen Karasahin
Kategori : Tasavvuf
Tags:

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

Sual: Eti yenen ve yenmeyen hayvanlar nelerdir?

CEVAP
Kurt, ayı, aslan, kaplan, pars, sincap, samur, sansar, maymun, sırtlan, fil, köpek, kedi, tilki, gelincik gibi avını köpek dişi ile yakalayan yırtıcı hayvan yenmez.[Şafii’de tilki, sırtlan, samur, sincap, gelincik yenir.] Avını pençesi ile yakalayan ve leş yiyen, çaylak, kartal, kerkenez, kuzgun, akbaba, leş kargası, yarasa, atmaca, şahin gibi kuşlar yenmez.

Haşarat, yani toprak içinde yuvası olan küçük hayvanlar helal değildir. Fare, akrep, yılan, kertenkele, kene, kurbağa, kaplumbağa, arı, sivrisinek, kara sinek, köstebek, kirpi, bit, pire gibi haşarat yenmez. [Şafii ve Maliki’de kirpi, kertenkele yenir.]

İğrenç olmayan, leş yemeyen, avını pençesi ile yakalamayan kuşlar yenir. Mesela ördek, saksağan, kumru, bülbül, keklik, deve kuşu, bağırtlan kuşu, güvercin, bıldırcın, tarla kargası, tavus, kırlangıç, baykuş, papağan, turna, serçe ve sığırcık gibi kuşlar helaldir. Hüdhüd [ibibik] mekruhtur.

[Şafii’de kırlangıç, tavus, hüdhüd, papağan, yarasa yenmez. Leylek hariç, martı ve balıkçıl gibi deniz kuşlarının hepsi yenir.]

Zürafa, geyik, ceylan, tavşan ve evcil hayvanlardan sığır, davar ve kümes hayvanları yenir.

Tezek ve başka necis şeyleri yiyen hayvanın eti kokarsa yemesi mekruhtur. Temiz şey ile beslenip, pis kokusu kalmazsa caiz olur.

[Necaset yemiş olan tavuk, koyun ve sığırı hemen kesip yemek mekruhtur. Tavuğu 3, koyunu 4, sığır ve deveyi 10 gün hapsetmek, yani necaset yedirmeyip temiz gıda ile beslemek gerekir. Şafii’de ise deve 40, sığır 30, koyun 7, tavuk 3 gün hapsedilir.]

Yalnız süt emip başka bir şey yememiş olan küçük kuzuların öldükten sonra karınlarından çıkarılan peynir mayaları temizdir. Koyun, sığır gibi ölmüş hayvanların memelerinden çıkan sütler de temizdir.

Hasta veya bayıltılan bir hayvan, diri olup olmadığı bilinmiyorsa, boğazlanırken hareket ederse veya diri hayvandaki gibi kan çıkarsa yenir. Çünkü bunlar hayat alametidir. Hayat alameti yoksa yenmez.

Hayvanların akan kanı necistir. Etteki akmayan kanı, karaciğeri ve dalağı temizdir.

Çok kimse, bilmediği için, çekirge yenmez zanneder. Çekirgenin helal olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Dört mezhepte de yenir.

Besmelesiz kesilen hayvan yenmez. Besmele çekmek unutulursa yenir.
Şafii’de Besmelesiz kesilen hayvanı yemek de caizdir. Maliki’de, Besmele unutulursa da yenmez.

Dinsizlerin kestiği, hayvan yenmez. Kesmeyip de, bir yerine bıçak saplayarak, alnına vurarak veya boğarak veya ilaçlayarak, elektrikleyerek öldürülen kara hayvanları, leş olur. Bunları yemek haram olur.

Müslüman kasaptan alınan bir etin, nasıl kesildiği bilinmiyorsa, helal olmak ihtimali varsa, [yani, kesenler müslüman ve dinsiz karışık ise], yemek caiz olur. (Mizan-ül-kübra, Hadika, Berika, Mezahib-i erbea, Hayat-ül hayvan)

Sual: Eti yenen hayvanların yenmeyen yerleri nelerdir?
CEVAP
Eti yenen her hayvanın 7 yeri yenmez. Bunlar, akan kan, idrar aleti, hayaları [koç yumurtası], bezleri [guddeleri], safra kesesi, dişi hayvanın önü ve idrar kesesidir.

Sual: Martı yenir mi?
CEVAP
Hanefi ve Hanbeli’de yenmez. [Şafii ve Maliki’de martı ve balıkçıl yenir.]

Sual: At eti yenir mi?
CEVAP
At eti, tenzihen mekruhtur. [Şafii ve Hanbeli’de helal, Maliki’de haramdır.]

Sual: Denizden çıkan her hayvan yenir mi?
CEVAP
Her balık ve balık şeklinde olan hayvanlar helaldir. Kalkan, sazan, Yunus balığı, yılan balığı yenir. Yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit, karides gibi deniz haşaratı yenmez. Deniz aygırı, deniz hınzırı gibi balık suretinde bulunmayan diğer deniz hayvanları da yenmez. Diğer üç mezhepte ise deniz ürünlerinin hepsi yenir. (Mezahib-i erbea)

[Şafii’de denizde yaşayan her hayvan yenir. Bir kısım Şafii âlimlerine göre ise, tab’an pis olanlar yenmez. Peygamber efendimiz, (Denizin suyu temizdir, meytesi [bir sebeple öldürülmüş olanı] helaldir) ve (Kendiliğinden ölüp de, su üstüne çıkan balığı yeme, su çekilip de açıkta kalarak ölmüşse onu ye! Böyle bir sebeple denizde öleni de ye!) buyurdu.]

Su içinde kendiliğinden ölüp, karnı üst tarafta duran balık yenmez. Fakat ağ ile, saçma ile, ilaç ile, sarsıntı ile dinamit veya herhangi bir madde ile ölen her balık yenir. Suyun açılıp kurumasında, fazla sıcaktan veya fazla soğuktan dolayı ölen veya kuşlar tarafından öldürülen, su içinde bağlı tutulmakla ölen, buz arasında sıkışarak ölen balıklar yenir. Deniz içinde ölen veya sudan çıkarılmadan tokmak ile vurulup öldürülen veya bıçakla başı kesilen balıklar yenir. Temiz olmayan suların içindeki balıkları yıkayıp yemek caizdir. Avlanan bir balığın içinden çıkan balık, sağlam ise yenir.

Sual: Buffalo, zürafa, zebra, kanguru, deve kuşu yenir mi?
CEVAP
Hepsi de yenir. Avını köpek dişi ile yakalayan hayvanın eti yenmez. Avını pençesi ile yakalayan, leş yiyen kuşların eti yenmez.

Bir hadis-i şerif meali:
(Azı dişi olan yırtıcı hayvanlar ve pençesiyle avlanan kuşlar yenmez.) [Müslim]

Buffalo, sığır gibi ot yer, geviş getirir. Zürafa ve zebra ceylan gibi ot yer, kanguru, tavşan gibi ot yer. Bunların köpek dişleri yoktur. Deve kuşu, hindi gibidir, avını pençesiyle yakalamaz, leş yemez. Yumurtası da yenir.

İhtiyaç halinde mezhep taklidi
Sual: İhtiyaç olunca diğer mezhepleri taklit ederek deniz haşaratı yenir mi?

CEVAP
Mezheplerdeki farklı hükümlerin rahmet olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Zaruret veya ihtiyaç olunca, başka mezhep taklit edilerek, o mezhepteki helal olan bir hayvan yenir. Mesela kirpi etinin ekzama, kaşıntı, sedef, baras gibi deri hastalıklarına ve gelincik denilen fil hastalığına iyi geldiği Hayat-ül hayvan kitabında yazılıdır. Hanefi ve Hanbeli mezhebinde kirpi eti yemek haramdır. Şafii ve Maliki mezhebinde caizdir. Tesirli başka mubah bir ilaç yoksa, hastanın, bu iki mezhepten birini taklit ederek kirpi eti yemesi caiz olur. Kirpinin başını besmele ile kesmek gerekir. Kirpi insanların yanında başını gizler, suya konunca başını çıkarır. Böylece başını kesmek kolay olur.

Aç kalıp kendi mezhebine göre helal olan yiyecek bulamayan kimse, başka mezhepte helal olan bir yiyeceği yer. Hiçbir mezhepte de çare bulamazsa, ölmeyecek kadar haram olan gıdadan yiyip içmesi caiz olur. (Hadika)

Yenmeyen hayvanlar
Sual: Bazıları, (Köpek, yılan, kartal gibi bütün hayvanlar helaldir. Domuzdan başka hiçbir hayvan haram değildir. Domuzun da yağı, derisi ve gerisi helaldir. Hiçbir hadise inanılmaz) diyorlar. Peygamber efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) 23 yıl dini tebliğ etmedi mi? 23 yıl içinde neyin haram, neyin helal olduğunu bildirmedi mi? Köpeğin helal olduğunu bildiren hiçbir kitap var mıdır? Bunlar Peygamber efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) bildirdiklerine niye inanmıyorlar?

CEVAP
Bir hayvan leş ise, eti pis, yağı ve kanı temiz olmaz. Kur’an-ı kerimde açıkça yazmıyor diye domuzun pisliğine helal denir mi hiç?

Bunların hadis-i şeriflere inanmamalarının birkaç sebebi olabilir:

1- Resulullahın (Sallallahu aleyhi ve sellem) yalan veya yanlış söyleyeceğini sanmış olabilirler. Peygamber efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) doğru, emin olduğu bir çok âyet-i kerime ile bildiriliyor. Hâşâ ALLAH’ın (Celle celaluhu) helal ettiklerine haram demiş olsaydı, ALLAH (Celle celaluhu) müdahale etmez miydi? İşte bir âyet-i kerime meali:

(Eğer o [Peygamber] bize atfen, bazı sözler uydursaydı, biz onu kıskıvrak yakalayıp can damarını koparır, helak ederdik, hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.) [Hakka /44-47]

Demek ki, Peygamber efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) Kur’an-ı kerime aykırı bir şey söylemediği, bu âyet-i kerime ile de sabittir. Şu halde, Resulullah efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) haram ettiği her şey Kur’ana uygundur.Ona uymak Kur’ana uymak olur. Birkaç âyet-i kerime meali:

(İhtilaflı bir işin hükmünü öğrenmek için Kur’ana ve Sünnete bakın!) [Nisa /59]

(İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın diye bu Kitabı sana indirdik.) [Nahl/ 44, 64]

(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf /158, Nur/ 54]

(Resule itaat eden, ALLAH’a itaat etmiş olur.) [Nisa/ 80]

(O nebi, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf/ 157]

2- Eshab-ı kiramın yalan söylediğini sanıyorlardır. Eshab-ı kiram Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an-ı kerimde övülmüş, her birinin Cennetlik olduğu açıkça bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Mekke’nin fethinden önce ALLAH için mal verip savaşanlar, daha sonra mal verip savaşanlarla eşit değildir. Onların derecesi, sonradan ALLAH yolunda harcayıp savaşanlardan daha yüksektir. Fakat ALLAH hepsine de en güzel olanı [Cenneti] vaad etti.) [Hadid /10]

Âyet-i kerimede, sapıklara fırsat vermemek için, ”ve küllen vaadallahü hüsna” buyuruluyor. Yani ALLAH (Celle celaluhu) her birine Cenneti söz vermiştir buyuruluyor. Fazilet bakımından, Mekke’nin fethinden önce Müslüman olanlar, daha sonra Müslüman olanlardan elbette üstündür. Ama hepsi de Cennetliktir.

Hepsinin Cennetlik olduğuna dair başka bir âyet-i kerime meali:

(Muhacirlerin ve Ensarın [Muhacir eshaba yardım edenlerin] önce gelenlerinden ve bunların yolunda gidenlerden ALLAH razıdır ve bunlar da, ALLAH’tan razıdır. ALLAH bunlar için, altından ırmaklar akan Cennetler hazırladı. Bunlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır.) [Tevbe 100]

3- Resulullah da (Sallallahu aleyhi ve sellem), Eshab da doğru söyledi. Ama hadis âlimleri yalan söylemiş sanabilirler. Âlimlere itimat etmemizi ALLAH (Celle celaluhu) bildiriyor.

(Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruyor. (Nahl /43)

Peygamber efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) de buyuruyor ki:

(Âlimlere tâbi olun.) [Deylemi]

(Alimler, Peygamberlerin vârisleridir.) [Tirmizi]

(Âlimler rehberdir.) [İ.Neccar]

Bu iddia sahipleri başka dinden olabilirler. Müslümanmış gibi gözüküp müslümanların itikadlarını bozmak istiyorlardır. Geriye, başka ihtimal kalmadı zaten.

Balık nasıl yenir?
Sual: Yalnız Kur’an diyenlere göre, balık avlayıp yemek caiz mi?
CEVAP
Kur’an-ı kerimde balık eti hakkında mealen buyuruluyor ki:

(Taze et [balık] yemeniz ve [inci mercan gibi] ziynet çıkarmanız için denizi emrinize veren Odur.) [Nahl /14]

Hangi hayvanların nasıl yeneceği de şöyle bildiriliyor:

(Meyte, kan, domuz eti ve ALLAH’tan başkası adına kesilenler size haram kılındı. Henüz ölmeden kesmeniz hariç, boğulmuş, vurulmuş, düşmüş, boynuzlanmış ve canavar tarafından parçalanmış hayvanlar haramdır.) [Maide /3]

Devamındaki âyette de, keserken ALLAH (Celle celaluhu) adının anılması, yani Besmele çekilmesi bildiriliyor.

Meyte, boğazlanmadan, dine uygun kesilmeden ölen hayvandır, leştir. Bir hayvan ötekini öldürse, dine uygun boğazlanmadığı için yenmez. Âyete bakınca, balığın da Besmele ile boğazlanması gerektiği anlaşılıyor. Ama balıkları hiç kimse kesmiyor. Âyetten anladığımıza uyarsak, balığı kesmeden yemek caiz olmaz. Fakat Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz açıklıyor, (Balıkları kesmek gerekmez), hatta (Besmele çekmek de gerekmez) buyuruyor.

Balıkları dinamitle veya başka şeylerle öldürünce yine yenir. Hatta bir balık ötekini yese, her iki balık da yenir. Halbuki aslan bir geyiği parçalasa, o geyik yenmez. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizin açıklaması olmadan bunları Kur’an-ı kerimden anlamak mümkün olmaz.

Âyette, kanın da haram olduğu bildiriliyor. Dalak da kandır. Âyete bakarak dalak yemenin de haram olduğunu söyleyen cahiller olmuştur. Peygamber efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem), iki kanın helal olduğunu bildirmiştir. Bu iki kanın birisi dalak, öteki de ciğerdir.

Namazlar ne zaman, nasıl kılınır? Namazın farzları, müfsitleri, vacipleri, sünnet ve mekruhları nelerdir? Bunları Kur’an-ı kerimden çıkarmamız mümkün değildir. Peygamber efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunların hepsini açıklamıştır. Onun açıklamasına uymayan, mezhep tanımayan kimseler büyük dalalet içindedir.

BİSMİHİ TEALA

Soru: Erkek talip olduğu kızın başına,kollarına,dizine bakabilir mi? Bakmanın ölcüsü ve sınırı nedir?

Cevap:Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) evleneceğini söyleyenlere, kızı görüp görmediklerini sormuş ve görmelerini tavsiye ederek: «bu anlaşıp mutlu olmanız için daha uygundur.»(Nesâi, K. en-Nikâh, 17; Tirmizi; K. en-Nikâh, 5.) buyurmuştur.

Bu konudaki diğer hadisleri de göz önüne alan fıkıh bilginleri, bakmanın caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak bakmanın şekli ve sınırı üzerinde görüş ayrılığı vardır. Sınırı çok geniş tutanlar yanında cumhur:

«yalnızca eline ve yüzüne bakabilir.» demişlerdir.

Evzâî ve Ahmed b. Hanbel (rahmetullahi aleyhima) orta bir yol tutarak baş, kollar, dize kadar ayakların da görülebileceğini ifâde etmişlerdir. Cumhura göre kızın veya velisinin haberi olmadan gizlice bakmak da caizdir. (İbn hacer, Fethu’l-Bâri, C. XI, s. 86; eş-Şevkânî. Neyl, C. VI, s. 117-118.)

Burada, aracı kadın, dönüşte dünür gönderilmesi düşünülen kızın niteliklerini damat adayına anlatır. Bu caizdir. Delil, Enes b. Malik”in (radıyallahu anh) naklettiği şu hadistir:

“Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Ümmü Süleym’yı (radıyallahu anha), bir kadına görücü olarak göndermiş ve onun bacaklarına bakmasını ayrıca ağız kokusunun olup olmadığını anlamaya çalışmasını bildirmiştir.” (Ahmed b. Hanbel, III, 231; eş-Şevkanî, Neylü’l-Evtar, VI, 110.) (Bu hadis için bazı eleştiriler yapılmıştır. İbn Hanbel hadise «münker» derken, yaygın olan «mürsel» oluşudur.)

Kadın da, kendisine talip olacak erkeğe bakması için birisini gönderebileceği gibi, bizzat erkeği kendisinin görme hakkı da vardır.

Erkeğin bir aracı koymaksızın, evlenmek istediği kızı bizzat görmesi

Onun, yüz ve beden güzelliğini anlaması için yüz, eller ve boya bakması yeterlidir. Yüz güzelliğe, eller de bedenin zarafetine delalet eder.

Cabir b. Abdillah’ın (radıyallahu anh) naklettiği bir hadiste şöyle buyurular:

“Sizden biriniz bir kadınla evlenmek istediği zaman, onun evlenmesini teşvik edecek niteliklerine bakabilirse baksın.” Cabir (radıyallahu anh) şöyle diyor: “Bir cariye ile evlenmek istiyordum. Gizlice onu gözetledim ve evlenmemi teşvik eden bazı özelliklerini gördüm. Sonra da onunla evlendim.” (Ebu Davud, Nikah, 18; Tirmizî, Nikah, 5; A.b. Hanbel, III, 334, 360, II 286, 299, V, 324.) (Hadisin ravileri sika (güvenilir) olup, Hakim, hadisin sahih olduğunu ortaya koymuştur.)

Mugîre b. Şu’be (radıyallahu anh) bir kadınla evlenmek istiyordu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ona; “Git ve onu gör. Çünkü görmek, birbirine ısınmanız için daha iyidir” (Müslim, Nikah, 74,75; Tirmizî, Nikah, 5; İbn Mace, Nikah, 9; Darimî, Nikah, 5; A.b. Hanbel, IV,245,246.) buyurdu.

Ebu Humeyd’in (Radıyalahu anh) naklettiği bir hadiste, evlenme niyetiyle kadına bakılabileceği ve kadının durumu bilmemesinin de sonucu değiştirmeyeceği belirtilmiştir. (bk. Ebu Davud, Nikah, 18; eş-Şevkanî, a.g.e., VI, 110.)

Diğer yandan Hz. Ömer (radıyallahu anh), devlet başkanlığı sırasında Hz. Ali’den (radıyalahu anh) kızı Ümmü Gülsüm’ü (radıyallahu anha) istemişti. Hz. Ali (radıyallahu anh) kızının küçük olduğunu hatırlatarak; “Onu sana göndereyim, eğer razı olursan eşin olsun” dedi.

Hz. Ali (radıyallhu anh) kızını Ömer’e (radıyallahu anh) gönderdi. Hz. Ömer (radıyallahu anh) kızı (Ümmü Gülsüm’ü radıyallahu anha) gördü ve onunla konuştu. (bk. Ebu Davud, Nikah, 18; eş-Şevkani, a.g.e., VI, 110)

Bu durum ashab-ı kiram’ın evlilik konusunda birbirine ne kadar samimi davrandıklarını göstermektedir.

Bakmanın ölçüsü ve sınırı:

Çoğunluk müctehitlere göre, erkek evlenmek istediği kadının yalnız yüz ve ellerine bakabilir. Çünkü yüz ve ellerin görülmesi kadının güzelliğini ve bedeninin arzu edilene uygun olup olmadığını anlamak için yeterlidir. Ebü Hanîfe (rahmetullahi aleyh) ayakları da görülebilecek yerler kapsamında saymıştır.

Hanbelîlere göre, evlenilmek istenen kadının günlük işleri yaparken açık kalabilen yerlerine bakmak caizdir. Bunlar altı tane uzuv olup şunlardır: Yüz, boyun, baş, el, ayak ve bacaktan (topuk diz kapağı arası) ibarettir. Çünkü bir kadının fizik yönünün bilinmesi için belirtilen bu yerlerin görülmesine ihtiyaç vardır. Delil; yukarıda zikrettiğimiz Cabir ve Mugîre’nin (radıyallahu anhuma) naklettiği hadislerdeki “ona bak veya ona baksın” ifadelerinin genel anlamı ile Hz. Ömer’in ve Cabir’in (radıyallahu anhuma) bu konudaki uygulamalarıdır.

Diğer yandan el-Evzaî (rahmetullahi aleyh) “bedenin etli kısımlarına bakar” derken Davud ez-Zahirî (rahmetullahi aleyh) “ona bak.” hadisinin açık anlamını dikkate alarak “vücudunun tamamına bakmak caizdir” demiştir. (ez-Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamîye Edilletüh, Dimaşk 1305/1985, VII, 23)

Evlendikten sonra ise eşler birbirinin vücudunun tamamına bakabilir. Bununla birlikte karı-kocanın birbirinin cinsel organına bakması mekruh sayılmıştır.

Şafiîlere göre, bakmanın, kızın ve ailesinin haberi olmaksızın yapılması gerekir. Aksi durumda, kız tercih edilmezse ailesi incinmiş olur. Delil; kızın izni olsun veya olmasın, bakmanın caiz olduğunu bildiren hadislerin açık anlamıdır.

Malikîlere göre ise, erkeğin bakışından kızın ve ailesinin haberli olması gerekir. Çünkü kızın, kendisine bakıldığından haberli olmaması mekruhtur. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 24)

Sonuç olarak, bir erkek evlenmek istediği kıza, istemeden önce İslami ölçüler içinde bakabilir. Aynı şekilde kız da erkeğe bakabilir. Yanlarında üçüncü bir kişi bulunmak veya herkese açık bir yerde olmak şartıyla evlilik tasarlayan müstakbel eşlerin karşılıklı konuşmaları da mümkün ve caizdir.