Haziran, 2008 Arsivi

BİSMİHİ TEALA

Soru: Ölü defn edilmeden ölüye Kur´an okunurmu?

Cevab: Gömülmemiş ve gömülmeye hazırlanmış insan ölüsü. Ölüyü gömmek için yapılan tören ve işlemler. İslâm bu tören ve işlemler ile ilgili olarak bazı emir ve nehiyler getirmiştir.

Genellikle bunlar sünnet ile sabit olan ve Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve selem) tarafından bizzat uygulanan ve bize kadar intikal eden hususlardır. Ölüm döşeğinde can çekişme durumunda olan kimseyi -kendine zorluk olmazsa- yüzü Kıbleye karşı gelmek üzere sağ tarafa çevirmek sünnettir. Başını biraz yükselterek sırtı üstüne yatırmak da caizdir.

Hasta can çekişiyorken ve gerçekten mümin birisi ise ona yardımcı olmak, yakınları için bir gereklilik ve ayrıca da sevaptır. Onun için yanında “kelime-i şehadet” getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:

“-Ölülerinize, Lâ ilâhe illallah “ı telkin ediniz. Zira ölüm halinde onu söyleyen (bir mümin)’i bu kelime Cehennem’den kurtarır. ” “Son sözü Lâ ilâhe illallah olan kimse Cennet’e girer. ” (Müslim, Cenâiz, 1-2; Ebû Davud, Cenâiz, 16)

Hastanın yanında şehadet getirilir ki o da hatırlayıp şehadet getirsin. Yoksa ısrar ile sen de yap denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeter. Bu telkini, hastayı sevenlerden biri yapmalıdır. Maksat hastada isteksizlik uyandırmamaktır.

Hasta vefat edince ağzı kapatılır. Bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Bunu yaparken şu dua okunabilir:

“Bismillâhi ve alâ milleti rasülillâh. Allahümme yessir aleyhi emrahu ve sehhil aleyhi mâ ba’dehû ve es’id bi likaike vec’al mâ harace ileyhi hayran mimâ harace anhu. ”

Manası: “ALLAH’ın (Celle celaluhu) ismiyle ve Rasûlullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) milleti (dini) üzerinde olsun. ALLAH’ım (Celle celaluhu), onun işini kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle, onu seni görmekle mutlu eyle. Dünyadan kendisi için çıkanı, kendisinin çıktığı şeylerden hayırlı eyle.”

Sonra ölünün üstüne bir örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur’an okumak mekruhtur. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır.

Ayrica;

Cenaze yıkanmadan ölünün yanında Kur’an okumanın hükmü nedir?

Ölü yıkanmadan yanında Kur’an okumak mekruhtur. Ancak başka bir odada okunmasında bir sakınca yoktur. Yıkandıktan sonra, yanında da okunabilir.

BİSMİHİ TEALA

Hacerü’l-Esved konusunda aktarılan şu rivâyette, yanlış bir kanaat oluşumuna katkı sağlayan ve Müslümanları olumsuz anlamda etkileyen bir haberdir.

“Kim Hacerü’l-Esved’i öpse, kıyâmet gününde Hacerü’l-Esved ona tanıklık verüp, ‘geldi beni öptü’ diye ve ona şefaat ede.”[1]

Günümüze gelinceye kadar Müslümanların çoğu bu şefaate nâil olmak maksadıyla kıyasıya bir mücâdele içerisinde olmuşlardır. Ve bu mücâdele bugün de aynen devam etmektedir. Gerek hac ve gerekse umre döneminde birbirlerini hırpalayıp kalp kıran, iten, ezen ve Hacerü’l-Esved’i öpmeyi çok büyük bir şeref zanneden çoğu Müslüman, bu rivâyetlere olan inançlarının tabîi bir sonucu olarak böyle davranmaktadırlar.

ALLAH’a ve Rasûlüne (Sallallahu aleyhi ve sellem) bağlılıklarını göstermek ve Hacerü’l-Esved’in şefaatine nâil olmak amacıyla hareket eden Müslümanlara, diğer din kardeşlerine zarar vererek haram işledikleri, Hacerü’l-Esved’in esas fonksiyonunun bu olmadığı, onun sadece tavafın başlangıcına işâret eden farklı bir taş olduğu,[2] güzel bir şekilde anlatılıp öğretilmiş olsaydı, durum belki de çok daha farklı olacak, inananların huzur içerisinde bir tavâfı gerçekleştirmeleri mümkün olabilecekti.

Nitekim, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), Vedâ haccının tavâfı esnasında izdihâm nedeniyle, Hacerü’l-Esved’i öpmemiş, elindeki değnekle işâret ederek istîlâm etmiştir.[3]Hz. Ömer’de (radıyallahu anh), insanlara eziyet edilmemesi gerekçesiyle uzaktan istîlâm konusunda Müslümanları uyarmıştır.[4]Tavaf esnâsında Hacerü’l-Esved’e dokunulması ve onun öpülmesi yönündeki rivâyetlerden bu taşın kutsallığı veya Kâbe’nin kutsiyetini temsil ettiği şeklinde bir sonuç çıkarmak ve bu uygulamayı bizzat Hacerü’l-Esved’e karşı bir saygı ifâdesi olarak görmek doğru değildir.[5]

Hac ibâdetindeki birçok şekil ve merâsim gibi bunun da Hz. İbrâhim’in (aleyhi’s-selam) ve Resul-i Ekrem’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) hatırasını canlandırma, haccı önemsemeyi ve ALLAH’ın (Celle cellauhu) bu konudaki emrine boyun eğmeyi vurgulama, kulluk ve itaat gibi rûhî ve derûnî halleri zâhirî bazı davranışlarla ifâde etme gibi sembolik ve taabbudî bir anlam taşıdığı söylenebilir.[6]

————————————————————
[1] AHMED BÎCAN, s. 326.

[2]KIRBAŞOĞLU, Alternatif Hadis, s. 289, 294-296. Bu taşın cennetten geldiği ile ilgili rivâyetlerin mitolojik ve efsanevî unsurlar ihtivâ ettiğini söylemektedir.

[3]BUHÂRÎ, 25/Hac, 58 (II, 162); MÜSLİM, 15/Hac, 42 (I, 926).

[4] İBN HANBEL, I, 28.

[5] Hacerü’l Esved, Câhiliyye Arapları tarafından da kutsal kabul edilen ve derin bir saygı duyulan, hatta bazı Araplar tarafından put edinilip tapınılan bir taştır. Bkz. ÇELİK, Ali, İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Hicaz Bölgesi, Beyan Yay., İst., 1995, s. 117-119.

[6] ÖĞÜT, Sâlim, “Hacerülesved”, DİA, XIV, 434-435, İst., 1996.[/i]

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags: , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

Soru : – Faizsiz fînans kurumları da müşterilerine belli miktarda fazla para veriyor, sanki faizli bankadan bir farkları olmuyor gibi görünüyorlar. Bankanın verdiği neden faiz oluyor da fînans kurumunun verdiği aynı miktara yakın fazlalık kâr sayılıyor? O da faiz değil mi?

Cevap : Efendim, fînans kurumunu işletenler elbette piyasa şartlarını düşünecek, faizli kurumlarla rekabet edecek bir kâr miktarıyla çalışacaklardır. Yoksa rekabet etme kabiliyetlerini kaybetmiş olur, piyasadan silinmeye mahkum hale gelirler. Bunun için kâr nispetlerini piyasa şartlarına göre ayarlamak zorundalar.

Bu sebeple, bankayla fînans kurumunu aynı saymak mümkün değildir. Çünkü baştaki akit (anlaşma) ikisini de birbirinden kesin çizgiyle ayırmaktadır. Şöyle ki:

– Bankalar parayı, vereceği miktar kesin olan faizle alır, verilecek yere de yine miktarı kesin olan faizle verirler. Yani para hep faizde çalışır. Zaten parayı yatıran da faiz alma şartıyla yatırır, teslim alan da faiz verme şartıyla teslim alır. Yani baştaki anlaşma, faiz anlaşmasıdır.

Finans kurumundaki anlaşma ise bunun tam aksinedir. Kâr-zarar ortaklığında çalıştırılmak şartıyla para verilir, alan da kâr-zarar ortaklığında çalıştırmak şartıyla alır. Bu da bir kâr-zarar ortaklığı anlaşmasıdır.

Demek ki: ikisi aynı değildir. Biri kâr-zarar ortaklığı anlaşmasıdır. Öteki de faizli anlaşmadır.
Bu sebeple kâr ve zararı esas alan fînans kurumu, faizi esas alan bankayla aynı sayılamaz. İkisinin de verdiği aynıdır, denemez. Çünkü, anlaşma şartları ikisini birbirinden kesin çizgileriyle ayırmış olur.

Bankaya para yatıran, ben miktarı belli olmayan kâr değil, kesin olan faiz istiyorum demiş olur. Finansa para yatıran da, ben miktarı kesin de olsa faiz istemiyorum, riskli de olsa kâr ortaklığı istiyorum, demiş olur. Gayet tabiidir ki, kim neyi istemişse onun sorumlusu ve muhatabı olacaktır. Bundan daha makul bir sonuç beklenilemez.

Prof.Dr. Hamdi Döndüren:İslami Ölçülerle Ticaret Rehber

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)