Temmuz, 2008 Arsivi

BİSMİHİ TEALA

Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) çocuklara isim verme  konusunda cahiliyye döneminin adetlerinin bir kısmını iptal,bir kısmını da ıslah etmiştir.Her konuda olduğu gibi peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda takip ettiği usulu (sünneti)   izah etmek gerekirse:

1) Çocuğa verilecek ismin tevhid inancına  aykırı olmaması:

Bu konuda Ebu Davud’da rivayet edilen bir hadis-i şerifte ”Hz. Şureyh bin hani’nin (radıyallahu anh) künyesi ”ebu’l-hakem” idi.Medineye peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) yanına geldiği zaman bunun babama sordu, oda:  <<Kavmim bir hususta ihtilafa düştüğü zaman  bana gelir,ben de hakem olarak onlara hükmederim.Her iki tarafta razı olur>>diye cevap verdi: Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):”Güzel bir şey ,ancak bundan sonra senin adın,Ebu Şurey’tir” (Ebu Davud, k.edeb:68) buyurdu.

Bu konu da Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet edilen  bir hadis-i şerifte: 

”ALLAH (Celle celalühü) katında en çirkin isim <Melikü’l emlak> ismidir” (Sahihi Müslim,k.edeb:20) Zira bu ALLAH’a (Celle celalühü) ait bir sıfat olduğu için,müstakil bir isim olarak insanlara verilmesi caiz değildir.

2) Çocuğa verilecek isim ona kibir ve gurur vermemelidir:

Hz Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadis-i şerifte:” Hz. Zeyneb’in (radıyallahu anha) ismi ”Berre” idi.Bazıları,”bu kız ismiyle kendisini tezkiye ediyor” dediler.Bunun üzerine peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ona ”Zeyneb” ismini koydu. (Sahihi Müslim,k.edeb:17)

İmam-ı Nevevi (rahmetullahi aleyh) bu hadisin şerhin de:”Bu hadis;çirkin olan veya insanları kibre sevkeden isimlerin daha güzeli ile değiştirilmesinin sünnet olduğunun delilidir” demiştir. (İmam-ı Nevevi:El Minhac,c:14,sh:119)

3) Çocuğa verilecek isim işitende sıkıntı,elem,üzüntü vermemelidir:

Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) yanına bir gün Hanz bin ebi vehb el kureyşi (radıyallahu anh) isimli biri geldi.Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ona:” Senin adın Hazn değil,sehl’dir”buyurdu.Bunun üzerine o, ”Ben babamın bana verdiği ismi değiştirmem” diye cevab verdi.

Burada iki nokta dikkat çekmektedir:

a) ”Keder, sıkıntı,üzüntü” manalarını gelen bir ismi peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ”kolaylık” manasına gelen bir isimle değiştirilmesi,

b) O kişini bu isim değişikliğini kabul etmemesi.İmam-ı Kastalanı (rahmetullahi aleyh)  bununla ilğili olarak ”Bu hadis,isim değiştirmenin ve çirkin isimle isimlemekten men etmenin mutlak zorunluluk değil,muhayyerlik olduğuna delalet etmektedir. Zira peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ”Hazn” ismini ”Sehl” ile değiştirmeyi kabul etmediğinde,onu buna mecbur etmemiştir.Eğer böyle bir şey mecburi olsaydı Hz. peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem)  onu ”Ben babamın bana verdiği ismi değiştirmem” sözüne bakmazdı.” (İrşadü’ş-şari c:9 sh:111)

4) Çocuğa verilecek isim alay edilmeye veya uğursuzluk olarak nitelenmemelidir:

Mesela Yesar,Rabah, necih,Eflah gibi isimleri peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) uyğun görmemiştir. Semüre bin Cündeb’den  (radıyallahu anh) şöyle rivayet edilmiştir:

”Çocuklarınıza Yesar (kolaylık),Rabah (kazanç), Necih (başarı), ve Eflak (kurtuluş) isimlerini vermeyiniz.Zira birisi ”o burada mı?” diye sorar bulunmadığı zaman ”hayır,burada yok” dersiniz.” (Sahihi Müslim, k.edeb:13)

BİSMİHİ TEALA

İlim, bir şeyin gerçekliği ve sıhhati hakkında  zıddına ihtimal vermeyecek şekilde kesin delil ile sabit olan bilgidir.Veya ilim,aklın zorunlu bilgisinden veya kesin delilden dolayı meydana gelen gerçeğe tam uygun olan ”itikadı cazim” (kesin bilgi) dir.Bir şey hakkında bilginin subütu kesin deliller ile kat’i olursa,bu bilgi’ye o şey hakkında ”subuti kat’i” bilgi denillir.

Gerçeğe uyğunluğu kesin delillerle sabit olmayan bir inanç ve bilgi ilim sayılmaz.Buna ”zan” denilir.Zan hakkında ALLAH (Celle celalühü) şöyle buyurmaktadır:

وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنًّا إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

”Onların çoğu zandan başkasına tabi olmuyorlar.Hiç şüphe yok ki zan,haktan bir şeyin yerini tutmaz.ALLAH onların ne yapmakta olduklarını elbette bilir.” (yunus /36)

Herhangi bir kuru iddia ilim sayılmaz.Bir şeyin ilim sayılması için kesin delile dayanması gereklidir.Kesin delile dayanırsa  subuti kat’i ilim olur.Kur’an-ı kerim’de batıl inançlara bağlananlardan davalarının doğruluğuna dair  ”burhan” (akli kesin  delil) getirmeleri istenir.

تِلْكَ أَمَانِيُّهُمْ قُلْ هَاتُواْ بُرْهَانَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

”….. Bunlar onların kuruntularıdır. (habibim) De ki eğer iddianızda doğru söylüyorsanız  buna dair burhanınızı getirin”(Bakara /111)

Medlülû isbat edecek kat’i deliller başlıca üç kısımdır:

1) Bedihiyyat: Aklın kendilerine yönelmesiyle doğruluğunu anladığı bilgilerdir.”Parça bütünden küçüktür;dört sayısı çifttir” gibi.Bedihi bilgiler matematiğin kendilerine istinad ettiği bilgiler ve akli esaslardır.

2) Müşahade ve tecrübeler: Duyu organlarıyla,deney ve gözlem  yoluyla elde ettiğimiz bilgilerdir.Eşya hakkındaki bilgilerimizin sübutu bu yollarla kat’i olur.

3) Haberi sadık (doğru haberler): İki kısımdır:

a) Mütevatir haber: Yalan üzerine birleşmelerini aklın mümkün görmediği toplulukların bize gelinceye kadar nesilden nesile aktardığı haberlerdir. Yalan haber üzerine birleşmeleri mümkün olmayan topluluklar araçılığıyla haberlerin bize gelme şekline ” tevatür yolu” denilir. Tarihte yaşamış olan devletlerin veya uzak memleketlerdeki şehirlere aid bilgilerimizin subûtu bu yolla kat’i olur.Tevatür yoluyla gelen bir haberin subûtu kat’i olur.

b) Haberi resul: Peygamberliği mucize veya daha başka delillerle sabit olan zatın haberleridir.Hz. peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) alınan haberin subûtunun kesinliği;ya onun zamanında olup bizzat onun ağzından işitilmesiyle olur;yada onun söylediği sözün tevatür yoluyla bize kadar gelmesiyle olur.Bir zatın peygamberliği kesin delillerle sabit olunca, doğruluğununda suûbutu kat’i olur ve tebliğ ettiği ahkamında doğruluğu ve gerçekliği hakkında kat’i bilgi sabit olmuş olur.

Hz. peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) ALLÂH ‘tan (Celle celalühü) tebliğ ettiği Kur’an-ı kerim tevatür yoluyla bize kadar gelmiştir.O halde Kur’an ayetlerinin subûtu kat’idir.Kur’an ayetlerinden kesin bilgi edinmek için subûtunun kat’i olması yanında manaya delaletininde kat’i olması gereklidir.Müteşabih ayetler hariç Kur’an’ın manaya delaletide kat’idir.İsterse herkes,saadetleri için ilmi seviyesi ve kabına göre Kur’an’dan kesin bilgi elde edebilir.

Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerininde kesin bilgi ifade edebilmesi için hem subûtu,hem manaya delalati kat’i olması gerekir.Mütevatir hadisler için ”subûtu kat’i” sözü kullanılır.Mütevatir hadislerin sayısı azdır.”subût,sabit” sözleri ayrıca sahih hadisler için de kullanılır.

Akaid sahasında nakli delillerden Kur’an ayetleri ve mütevatir hadislerin dışındakiler kat’i delil sayılmaz.

BİSMİHİ TEALA

Bir fıkıh usulü kavramı olan ”istishab”,varlığı bilinen bir durumun,aksi sabit oluncaya kadar devam ettiğine hükmedilmesi gerektiğini belirten bir terimdir.

Bu halde fıkhın (olan olduğu gibi yerinde bırakılır) kaidesi uygulanır.Mesela kendisinden uzun zaman haber alınamayan bir kişi hala (aksi bir delil olmadıkça) hayattaymiş gibi kabul edilir.Zira o kaybolmadan önce yaşadığı çok iyi bilinen birisiydi.Ve aksini gösteren bir delil  ortaya konmadığı sürece hayatta kabul edilerek öylece işlem görür.

İslam hukukunun  en kapsamlı beş kuralından biri اليقين لا يزل بالشك  esasıdır.Bu kural mecelle’de ”şek ile yakın zail olmaz” (mad:4) şeklinde ifade edilmiştir.Buna göre, varlığı veya var olmadığı bilinen bir durumun değiştiğini gösteren bir delil ortaya çıkmadıkça, o duruma göre hüküm verilir.

İstishab üç ana başlık altında mütalaa edilir.

1) İbaha-i asliyye istishabı:

Kur’an-i kerim’de yeryüzündeki herşeyin insan için yaratıldığı (2/29),göklerde ve yerde ne varsa hepsinin insanın emrine musahhar kılındığı (45/13) açıklanmıştır.Bu sebeble alimlerin büyük kısmına göre ”eşya’da asl olan  ibahadır” (mübah olmasıdır); Hakkında belirli bir şer’i hüküm bulunmayan,nasslarda özel bir hüküm ile durumu belirlenmiş olmayan şeylerden istifade etmek veya bu tür şeyleri  yapmak mübahtır.

2) Bereati zimmet istishabı:

İslam hukukuna göre aksi bir delil bulunmadıkça kişiler borçsuz ve suçsuz kabul edilir.Bu durum ”Bereati zimmet asıldır” kuralı ile ifade edilmiştir.

3) Vasıf istishabı:

Varlığı şer’an kabul edilmiş bir hükmün sebebinin ortadan kalktığı ispat edilmedikçe sabit sayılması durumu vasıf istishabıdır.Mesela nikah akdi yapıldıktan sonra,üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin,evliliğin ortadan kalktığını gösteren bir delil bulunmadıkça, o evliliğin varlığı esas kabul edilir.