Ağustos, 2008 Arsivi

Ağu-26-08

İslam miras hukuku

BİSMİHİ TEALA

Ölenin geride bıraktığı mal ve haklar. Çoğulu “mevârîs”tir. Kelimenin “VRS” kökünden “irs” mastarı, bir kimsenin malının ölümünden sonra şer’î mirasçılarına intikal etmesi demektir. Aynı kökten,

Tevârüs; karşılıklı mirasçı olmak veya bir kimsenin diğerine mirasçı olması;
Vâris; mirasçı;
Mûris; miras bırakan;
Terike; ölenin bıraktığı miras anlamlarında kullanılır.

Miras ilmi anlamında kullanılan başka bir terimde “Ferâiz”dir. Bunun tekili olan “farîza”; farz, belirli pay, hisse demektir. Ferâiz, Islâm miras hukuku terimi olarak kullanıldığında, belirli miras hisseleri anlamını ifade eder. Bu ilme “ferâiz” denmesi, miras âyetindeki;

فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ

“Bu hisseler Allah’tan birer farîzadır” (Nisâ /11) ifadesi ile, Ferâiz ilmini öğreniniz” (Tirmizi, Ferâiz, 2; Ibn Mâce, Ferâiz, 1) hadisindeki “ferâiz” terimi sebebiyledir.

Miras veya ferâiz ilmi fıkıh terimi olarak; ölenin geride bıraktığı mal ve hakların belli ölçülerle, şer’î mirasçılara bölünmesinden söz eden bir ilimdir. Ferâiz ilminin amacı, hak sahiplerine haklarını ulaştırmaktır. Buna mirasın bölüştürülmesi denir.

Miras hukukunun delilleri:

Miras; Kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Miras hukukunda, icmâ bulunmadıkça kıyas veya içtihad yoluna gidilmez.Kitabtaki deliller:

Miras hükümleri Nisâ Sûresinin 7, 11, 12 ve 176. âyetleri ile el-Enfal Sûresi’nin 75. âyetinde şu şekilde belirlenmiştir:

a) Çocuklar ve ana-babanın mirası:

يُوصِيكُمُ اللّهُ فِي أَوْلاَدِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأُنثَيَيْنِ فَإِن كُنَّ نِسَاء فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِن كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِن كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِن لَّمْ يَكُن لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأُمِّهِ الثُّلُثُ فَإِن كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلأُمِّهِ السُّدُسُ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَآؤُكُمْ وَأَبناؤُكُمْ لاَ تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعاً فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيما حَكِيمًا

“ALLAH size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar ALLAH tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz ALLAH ilim ve hikmet sahibidir.
” (Nisâ /12).

b) Karı-kocanınmirası:

وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِن لَّمْ يَكُن لَّهُنَّ وَلَدٌ فَإِن كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِن لَّمْ يَكُن لَّكُمْ وَلَدٌ فَإِن كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُم مِّن بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَإِن كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلاَلَةً أَو امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ فَإِن كَانُوَاْ أَكْثَرَ مِن ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاء فِي الثُّلُثِ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصَى بِهَآ أَوْ دَيْنٍ غَيْرَ مُضَآرٍّ وَصِيَّةً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَلِيمٌ

“Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar ALLAH’tan size vasiyettir. ALLAH her şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.” (Nisâ /12).

c) Kardeşlerin mirası:

Kelâle adı verilen kardeşlerin mirası, ana bir kardeş veya ana-baba bir yahut baba bir kız kardeş olmak üzere iki statüde toplanmıştır. Kelâlenin mirasçı olmasında ön şart, miras bırakanın baba veya erkek çocuklarının bulunmamasıdır.

Ana bir kardeşlerin mirası şöyle belirlenmiştir:

وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِن لَّمْ يَكُن لَّهُنَّ وَلَدٌ فَإِن كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِن لَّمْ يَكُن لَّكُمْ وَلَدٌ فَإِن كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُم مِّن بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَإِن كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلاَلَةً أَو امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ فَإِن كَانُوَاْ أَكْثَرَ مِن ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاء فِي الثُّلُثِ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصَى بِهَآ أَوْ دَيْنٍ غَيْرَ مُضَآرٍّ وَصِيَّةً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَلِيمٌ

 ”Eğer ölen bir erkek veya kadın, erkek usül veya fürûu bulunmaksızın mirasçı olunuyorsa, kendisinin (ona bir) erkek veya (ana bir) kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan herbirinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer bu kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler mirasın üçte birini zarara uğratılmaksızın aralarında eşit olarak paylaşırlar. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu ödendikten sonra verilir. Bunlar, ALLAH tarafından bir emirdir. ALLAH her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır.”(Nisâ /12)

Yukarıdaki miras hukukunu bildiren ayetlerin  arkasından,  müeyyide niteliğinde şu iki âyet yer alır:

تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Işte bunlar, ALLAH’ın koyduğu sınırlardır. Kim, ALLAH’a ve Rasûlûne itaat ederse, ALLAH onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedî kalacaklardır. Işte büyük kurtuluş budur.” (Nisâ /13)

وَمَن يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ
 
“Kim, ALLAH’a ve Rasûlüne isyan eder ve ALLAH’ın koyduğu sınırları aşarsa, ALLAH onu, ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar. Ve onun için azaltıcı bir azap vardır” (Nisâ /14).

 Zevi’l-Erhâmın mirası:

Âyet veya Hadislerde miras payları veya mirasçılık esasları belirlenmiş bulunanların dışında kalan diğer hısımlar için şu şekilde bir genel düzenleme yapılmıştır:

وَأُوْلُواْ الأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

”ALLAH’ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine (vâris olmağa) daha uygundur. Şüphesiz ki ALLAH her şeyi bilendir. ” (Enfâl /75)

Şu âyet de miras haklarından genel olarak söz eder:

لِّلرِّجَالِ نَصيِبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاء نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَّفْرُوضًا

“Ana-baba ve hısımların miras olarak bıraktıklarında erkeklerin hissesi vardır. Kadınların da ana-baba ve hısımların bıraktıklarında hisseleri vardır. Bunlar az olsun çok olsun farz kılınmış bir hissedir” (Nisâ /7).

Mirastan çevredeki bazı muhtaç kimselerin de yararlandırılması konusunda şöyle buyurulur:

وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ أُوْلُواْ الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُم مِّنْهُ وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفًا

“(Mirastan payı olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunursa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin. ” (Nisâ /8).

Hz. Peygamber’den mirasla ilgili çeşitli hadisler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:

“Miras paylarını, hak sahiplerine veriniz. Kalan miktar, en yakın erkek hısımındır” (Buhârî, Ferâiz, 5; Müslim, Ferâiz, 2; Tirmizî,Ferâiz, 8 )

Müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz” (Buhârî,  Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, I ; Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tirmizî, Ferâiz, 15).

“Iki farklı dine mensup olanlar birbirine mirasçı olamaz” (Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tîrmizî, Ferâiz, 16; Ibn Mace, Ferâiz, 6; Dârîmî, Ferâiz, 29)

Ubâde b. es-Sâmit’ten (radıyallahu anh) şöyle  rivayet edilmiştir:

“Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), mirastan iki nineye, bunu aralarında paylaşmak üzere hükmetti” (eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr,  VI, 59)

 Abdullah b. Mes’ud (radıyallahu anh), Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem), murisin kızı, oğul kızı ve kız kardeşiyle ilgili bir uygulamasından şu şekilde söz eder:

 ”Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), ölenin kızı için yarım, oğul kızı için üçte ikiye tamamlamak için altıda bir ve geri kalanın kız kardeşe verilmesine hükmetti” (eş-Şevkâni,  VI, 58).

Mikdâm b. Ma’dikerîb (radıyallahu anh) zevi’l-erham’la ilgili şu hadisi nakletmiştir:

“Kim bir mal bırakırsa, bu mirasçılarınındır. Ben, mirasçısı olmayanın mirasçısıyım. Gerekliği durumda diyetini öderim ve mirasçısı olurum. Dayı, mirasçısı olmayanın mirasçısıdır. Onun diyetini öder ve ona mirasçı olur” (Ebû Dâvud, Ferâiz, 8; Tirmizi, Ferâiz, 12; Ibn Mâce, Ferâiz,9)

Icmâ delili:

Bir tane ninenin tek başına altıda bir pay alacağı, ikiden fazla ninelerin altıda bir hisseyi aralarında eşit olarak paylaşacakları prensibi Sahabe ve Tâbiîlerin icmâı ile sabittir. Hz. Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) halifeliği sırasında konu tartışılmış, Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem), altıda bir uygulaması nakledilince, bu yönde görüş birliği oluşmuştur ( el-Ihtiyâr,  V, 90; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku,  s. 483).

Ferâiz ilminin önemi büyüktür. Çünkü hayatta iken yaptığı muamelelerin, ölümünden sonra devamı niteliğindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

“Ferâiz ilmini öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü o, ilmin yarısıdır, unutulur ve o, ümmetinden kaldırılan ilimlerin ilki olacaktır” (Tirmizi, Ferâiz, 2; Ibn Mâce, Ferâiz, 1;  Buhârî, Ferâiz, 2; Ebû Dâvud, Ferâiz, 1).

“Sizin ferâiz ilmini en çok bileniniz, Zeyd b. Sâbit’tir (radıyallahu anh)” (Tirmizi, Menâkıb, 32; Ibn Mâce, Mukaddime, 11).

Mirasın rükünleri üçtür:

I. Mûris: Vefat edip, geride miras bırakan kimsedir. Buna müteveffâ da denir.

2. Vâris: Kendisine miras intikal eden, yani terikede hissesi olan kimsedir.

3. Terike: Ölenin mal veya hak olarak geride bıraktığı şeyler olup, buna

“mîras”, “mevrûs” ve “irs” adı da verilir. Haktan maksat; kısas, satış bedelini alabilmek için satılan malı ve borcu alabilmek için rehnedileni hapsetme hakkı gibi haklardır.

Bu üç rükünden birisinin bulunmaması halinde miras söz konusu olmaz.

Mirasçı olmanın sebepleri:

Mirasın söz konusu olabilmesi için üç şeyin bulunması gerekir. Mirasın sebep ve şartlarının bulunması, miras engellerinin ise bulunmaması gereklidır.

Mirasçı olmanın sebepleri üçtür. Nesep hısımlığı, evlilik ve velâ.

1. Hısımlık: Varisin, miras bırakana mirasçı olabilmesi için aralarında hısımlık bağının bulunması gerekir. Usûl, fûrû, yani ana, baba, dede ve nine gibi kendi neslinden gelinenlerle; çocuk, torun gibi kendi neslinden gelenler; yine ölenin kardeşleri ile amcalar bu hısımlardandır. Bunlar mûrise yakınlık derecesine göre mirasçı olurlar. Daha uzak olanın mirasçı olmasını önlerler, buna “hacbetme” denir.

Bu hısımlardan erkek vasıtasıyla mûrise bağlanan erkek hısımlara “asabe” denir. Ölenin babası, babasının babası veya oğlu, ya da oğlunun oğlu gibi. Bir de payları muayyen mirasçılar vardır ki, bunlara “ashâbülferâiz”  (farz sahipleri) denir. Bunlardan kalan mirası asabe alır. Sadece asabe varsa, mirasın tamamı bunlara kalır. Farz sahipleri ve asabe yoksa, bunların dışında kalan ve ölenin uzaktan kan hısımı olan “zevilerhâm” mirasçı otur. Hala, dayı, kızın kızı gibi.

2. Evlilik: Geçerli bir nikâh akdi eşler arasında miras hakkı doğurur. Cinsel temasın olup olmaması sonucu etkilemez. Bu yüzden, zifaftan önce eşlerden birisinin ölümü halinde, diğeri ona mirasçı olur. Eşlerin miras haklarını belirleyen Nisâ,12 ayeti kerimesi ile Hz. Peygamber’in, cinsel temastan önce kocası ölen Berva’ binti Vâşık’ı ölen kocasına mirasçı yapması bunun delilidir (ez-Zühayli, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, VIII, 250)

Ric’î (cayılabilir) talaktan dolayı iddet bekleyen kadın, iddetli iken, ölen kocasına mirasçı olur. Çünkü ric’î boşamada evlilik iddet süresince devam eder. Sağlam kocası tarafından bâin talâkla (kesin ayırıcı boşama) boşanan kadın, iddet beklerken kocası ölse, ona mirasçı olamaz. Çünkü bu durumda o, karısını mirastan mahrum etmek boşamakla itham edilemez. Eğer kansını, ölüm hastası olan bir erkek bâin talakla boşamışsa ve kadın iddet beklerken de ölürse, bu kadın ona mirasçı olur. Burada mirastan mahrum etmek amacıyla boşama ithamı söz konusudur.

3. Velâ: Bu, şâ’ri’in belirlediği hükmî bir yakınlık olup, köleyi azat eden efendinin azad ettiği köleye mirasçı olmasını ifade eder. Hadis-i şerifte;

“Velâ, neseb bağı gibi bağ meydana getirir, satılmaz ve hibe edilmez” buyurulur. Ibn Hibbân ve Hâkim bu hadisi sahihlemiştir. Hanefiler buna “velâul-müvâlât” veya “mevlâl-muvâlât”ı da eklediler. Bu, iki kişinin birbirine koruyucu ve diyet ödemede yardımcı olmak ve buna karşılık birbirine mirasçı olmak üzere anlaşmasıdır.

Mirasın Şartları

Mirasta hakkın sabit olması üç şartın gerçekleşmesi gerekir. Mûrisin ölümü, mirasçının hayatta olması ve bir miras engeli bulunmaması.

1. Mûrisin Ölmesi:Mirasın söz konusu olması için, mûrisin gerçek, hükmî veya takdiri olarak ölmüş bulunması gerekir. Gerçek ölüm, ruhun bedenden ayrılması ile gerçekleşir. Görme, işitme veya başka bir delille sabit olur. Hükmî ölüm; hayatta olduğu bilinen veya muhtemel bulunan kimsenin ölümüne hâkimin hükmetmesiyle ortaya çıkar. Hayatta olduğu bilinen mürteddin (dininden dönen) dâru”l-harbe kaçması halinde hakim ölü sayılmasına hüküm verir. Bunun mirası, hüküm tarihine kadar mirasçı olan hısımlarına taksim edilir. Hayatta olması ihtimalı bulunan kayıp kişinin (mefkûd) durumu mahkemeye intikal edince, gerekli süreler geçmişse, hakim vefatına hükmeder. Eşi iddet bekler ve serbest kalır. Mirası da hüküm sırasında hak sahibi olan varislere paylaştırılır.

Takdiri ölüm; kişinin takdiren ölü kabul edilmesidir. Bu annesinden suç işleme yoluyla ölü olarak doğan cenîndir. Gebe kadına başkasının vurmasıyla cenînin ölü doğması gibi. Bu durumda suçluya, elli dinar (yaklaşık iki yüz gram altın para) gurre cezası tazminat olarak ödettirilir. Bu, tam diyetin yirmide biri kadar bir tazminattır. Ebû Hanife’ye (rahmetullahi aleyh) göre, cenîn mirasçı olur ve kendisine mirasçı olunur. Çünkü onun suç işleme sırasında diri olduğu kabul edilir (Ibnü’l-Hilmâm, Fethu’l-Kadîr,  IV, 440-445; Ibn Kudâme, el-Muğnî, VI, 320; ez-Zühayli,  VIII, 253; Hamdi Döndüren,  s.119-121; bk. “Gurre, Mefkûd ve Cenîn” maddeleri).

2. Mirasçının Hayatta Olması: Murisin ölümü sırasında varisin hayatta olması gerekir. Bu yüzden, muristen önce ölen bir hısım, daha sonra ölen murisine mirasçı olamaz. Muris vefat ettiği zaman, ana karnında bulunan çocuğu da (cenîn) sağ doğmak şartıyla mirasçı olur.

3. Miras Engeli Bulunmaması:

Miras engelleri şunlardır:

a) Öldürme:

Mûrısını öldüren bir kimsenin, bir an önce onun servetini elde etmek için öldürme ithamı vardır. Hısımını öldüren kimsenin onun mirasından mahrum olacağı konusunda mezheplerin görüş birliği vardır. Ancak hangi çeşit öldürmelerin miras engeli olacağı hususu mezhepler arasında ihtilâflıdır. Hadiste; “Katıl için miras yoktur” (Ebû Dâvud, Diyât, 18; Tirmizî, Ferâiz,17) buyurulur. Hanefilere göre, kısas veya keffâret cezasını gerektiren öldürme çeşitleri mirasa engel olur. Bunlar da şu çeşit öldürmelerdir:

Kasden öldürme: Mûrisi silâh veya kesici bir aletle kasden öldürmek gibi. Buna günah ve kısas gerekir, keffaret gerekmez. Ebû Yusuf ve Imam Muhammed’e (rahmetullahi aleyhima) göre, insan öldürebilecek büyük taş vb. her şeyle, kasden öldürme suçu meydana gelir.

Kasda benzer şekilde öldürme. Insan öldürmede kullanılmayan, sopa, değnek gibi bir şeyle vurup öldürmek gibi… Cezâsı: Keffâret, âkile üzerinde diyet ve günahtır.

Birisini yanlışlıkla öldürme: Ava atıp, insanı öldürmek gibi… Cezası; keffâret, âkile üzerine diyettir. Ahiretteki günahı kaldırılmıştır.

Hata sayılan öldürme: Uykuda veya uyanık iken birisinin üzerine düşüp ölümüne sebep olmak gibi. Cezası; hataen öldürmenin aynıdır (es-Serahsi, el-Mebsût, XXV, 59-68; el-Kâsâni, Bedayıu’s-Sanayi,28; M. Cevat Akşit, Islâm Ceza Hukuku ve Insanî Esasları, s. 55-56).

Dolaylı yoldan ölüme sebebiyet verme (tesebbüb) mükellef olmayanın öldürmesi, meşrû savunma halinde öldürme ve mükrehin öldürmesi miras engeli değildir.Imam Şâfii’ye (rahmetullahi aleyh) göre, öldürme fiilini işleyen herkes öldürülene mirasçı olamaz. Kastın bulunup bulunmaması, öldürenin mükellef olup olmaması sonucu etkilemez. Mâlikîler ise, katılde kasıt ve tecâvüzü esas alırlar. Buradaki görüş ayrılığı, miras engeli bildiren hadisteki “kâtil” sözcüğünün kapsamındaki belirsızlıkten doğmuştur ( Muhammed Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, s.126, 127).

b) Din Farkı:

Mûrisle vârisin ayrı dinlerden oluşu bir miras engelıdır. Bu konuda Islâm hukukçularının görüş birliği vardır. Müslüman kâfire, kâfir de müslümana nesep hısımlığı veya evlilik akdi bulunsa bile mirasçı olamaz.

“Müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz” (Buhâri, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, l; Ebu Dâvud, Ferâiz, 10).

“Iki ayrı dine mensup olanlar, birbirine mirasçı olamaz” (Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tirmizi, Ferâiz, 16; Ibn Mâce, Ferâiz, 6) hadisleri buna delildir. Bunun sebebi, müslümanla gayrı müslim arasında velâyet bağının kesik olmasıdır.

Bu duruma göre, meselâ; müslüman bir erkekle gayrı müslim olan karısı arasında mirasçılık cereyan etmeyeceği gibi, bunlardan doğan çocuklar da babaya tabi olarak müslüman sayılacaklarından onlarla gayrı müslim olan anneleri arasında da mirasçılık cereyan etmez.Ancak Muaz b. Cebel ve Muâviye (radıyallahu anhuma) ile Tâbiîlerden Mesrûk b. el-Ecdâ’, Saîd b. el-Müseyyeb, Ibrâhim en-Nahâî (rahmetullahi aleyhim) ve diğer bazı bilginler aksi görüştedir. Bunlara göre; Müslüman kâfire mirasçı olur. Fakat kâfir müslümana mirasçı olamaz.” Dayandıkları delil şu Hadislerdeki genel anlamdır:

“Islâm yücedir, onun üzerine yücelinmez” (Buhârî, Cenâiz, 79) “Islâm arttırır, eksiltmez” (Ebû Dâvud, Ferâiz, 10) Bu konuda sahabe uygulaması da vardır. Bir yahudi vefat edince, biri yahudi diğeri müslüman olan iki oğlu kalmıştı. Yahudi olan oğlu bütün mirası almak isteyince, müslüman olan oğlu mahkemeye başvurdu ve hak istedi. Davaya bakan Muaz b. Cebel (radıyallahu anh) müslümanı yahudiye mirasçı yapmıştır ( Bülûgul-Merâm, Terc. ve Şerh, A. Davudoğlu,  III, 206).

Çoğıınluk Islâm hukukçuları, müslümanla kâfir arasında mirasın olamıyacağını ifade eden hadisleri bu konuda ana delil kabul etmiş, azınlığın dayandığı hadisleri doğrudan mirasla ilgili görmemiştir.

Diğer yandan gayrı mûslimler birbirine mirasçı olabilirler. Çünkü küfür ehli tek millet sayılır. “Ehl-i, küfür birbirinin velisidir” (Enfâl /73) âyetinin genel anlamı bütün gayrı müslimlerin hepsini kapsamına alır. “Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır” (Yûnus /32) âyeti de bunu ifade eder. Yalnız Mâlikîler, “Iki ayrı dine mensup olanlar birbirine varis olamaz” hadisinin, hristiyan ve yahudilerin kendi aralarındaki mirasçılığını da kapsadığını söylerler.

Mürtedin mirası:

Islâm’ı terkeden kimseye “mürted” * denir. Mürted mânen ölmüş sayıldığı için, o ne müslüman ve ne de kâfire mirasçı olamaz. Mürtedin mirasının başkalarına intikali konusunda ise görüş ayrılıkları vardır.

Ebû Hanife’ye (rahmetullahi aleyh) göre, irtidattan önce kazandığı mal varlığı müslüman varislerine gider..Sonra kazandıkları ise beytü’l-mâle “fey” geliri kaydedilir. (bk. “Fey” ve “Ganîmet” maddeleri). Mürted kadınsa, bütün mirası müslüman mirasçılarına intikal eder.

Imam Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed’e (rahmetullahi aleyhima) göre, irtidattan önce ve sonra kazandığı malları müslüman varislerine intikal eder. Bu iki müçtehid, erkek ve kadın mürted arasında miras bakımından bir ayırım yapmaz.

Şâfiî, Mâliki ve Hanbelilere göre, aslî inkârcıda olduğu gibi mürted mirasçı olamaz ve ona da başkası mirasçı olamaz. Bütün malı, beytü’l-mal için fey’ geliri kaydedilir. Çünkü o, irtidat etmekle, Islâm toplumuna karşı harp ilân etmiş sayılır ve servetine de harbînin malına uygulanan hükümlerin uygulanması gerekir. Ancak bu hükümler, mürted irtidadı üzere ölürse uygulanır. Hayatta olduğu sürece malı bekletilir. Islâm’a dönerse, malı kendisine verilir (Ibnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr,  IV, 390; Ibn Rüşd, Bidâyetü’l-Müçtehid,  II, 322-329; ez-Zühaylî, VIII, 263-266).

c. Tebealık Farkı (Ihtilâfu’d-dâreyn):

Müslümanlar hangi devletin tebeası olurlarsa olsunlar birbirlerine mirasçı olurlar. Müslüman için başka başka devletin tebeası olmak miras engeli değildir. Meselâ; Türkiye’deki bir müslüman, Mısır’daki müslüman bir hısımına mirasçı olabilir. Çünkü Dârul-Islâm müslümanlar için tek vatan sayılır. Daha sonra kâfirlerin Darul-Islam’a egemen olması ve buralarda ayrı sistemlerin ve rejimlerin olması veya bağlantının kopuk olması da sonucu değiştirmez. Bu yüzden, bir müslüman Dâru’l-Harpte ölse, ona Dârul-Islâm’da yaşayan varisleri mirasçı olur.

Ülke ayrılığı gayrı Müslimler için bir miras engeli teşkil eder. Meselâ; Islâm tebeasındaki bir gayrı müslim, yabancı tebealı gayrı müslim bir hısımına mirasçı olamaz. Burada, mirasçılık “velâyet bağı” esasına dayanır. Bu bağ kopunca mirasçılık hakkıda ortadan kalkmaktadır. Ancak ülkeler sulh anlaşmaları yaparak, karşılıklı miras ilişkilerini düzenleyebilirler.

Malıkî, Hanbelî ve Zâhirîlere göre tebealık farkı hiç bir şekilde miras engeli doğurmaz (ez-Zühayli,  VIII, 266 ; es-Sibâî, Şerhu Kanuni’l Ahvâliş-Şahsiyye, II, 46-47)

d) Kölelik:

Kölelik hali de miras engelıdır. Bu statüde olan kimse hısımlarına mirasçı olamaz. Çünkü köle, bir mala; mülk edinme sebepleriyle malik olamadığı gibi miras yoluyla da malık olamaz. Onun elindeki şeyler efendisine ait bulunur. Eğer o, mirasçı yapılırsa, mülk kendiliğinden efendisine geçeceği için sebepsiz yere, bir yabancı mirasa sokulmuş olur ki, bu icmâa göre bâtıldır:

Bu engellerden mûrısını öldürme ve kölelik tek yanlıdır. Bunlar yalnız kendileri başkasından miras alamaz. Fakat başkası kendilerine mirasçı olabilir. Bunlara, murisin ölüm tarihinin belirlenememesi ve mirasçının kim olduğunun bilinememesi gibi başka engeller de eklenmiştir ( el-Lübâb,  IV, 188, 197; ez-Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik, VI, 239; Ibn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Mısır, V, 541-543).

Öz veya baba bir kız kardeşin mirası ise şöyle düzenlenmiştir.

يَسْتَفْتُونَكَ قُلِ اللّهُ يُفْتِيكُمْ فِي الْكَلاَلَةِ إِنِ امْرُؤٌ هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ أُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ وَهُوَ يَرِثُهَآ إِن لَّمْ يَكُن لَّهَا وَلَدٌ فَإِن كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ وَإِن كَانُواْ إِخْوَةً رِّجَالاً وَنِسَاء فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأُنثَيَيْنِ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّواْ وَاللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“Senden fetva isterler. De ki: “ALLAH, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur. Kızkardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona vâris olur. Kızkardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş mevcut ise erkeğin hakkı, iki kadın payı kadardır. Şaşırmamanız için ALLAH size açıklama yapıyor. ALLAH her şeyi bilmektedir” (Nisâ/176)

Buna göre asabeye miras verilirken şu prensiplere uyulur:

1) Yakın olan uzak olanı düşürür. Bu da ikiye ayrılır:

a) Sınıfta yakınlık: Bir önceki sınıftan asabe varken sonraki sınıfta bulunanlar miras alamaz. Meselâ, oğul varken baba veya erkek kardeş miras alamaz. Ancak baba aynı zamanda ashabü’l-ferâiz’den olduğu için bu durumda altıda bir alır.

b) Derecede yakın olan uzak olanı düşürür. Bu durum aynı sınıfta, birden çok asabe bulunması hâlinde sözkonusu olur ve ölene en yakın olan tercih edilir. Meselâ; birinci sınıftan oğul ile oğlun oğlu birlikte mirasçı olsalar, derecede (batında) yakın olan oğul, torunu düşürür.

2) Kuvvetli olan zayıfı düşürür. Bu durum, sınıf ve derecesi aynı olan birden çok asabe birlikte bulunursa sözkonusu olur. Meselâ; ana-baba bir erkek kardeş ile baba bir erkek kardeş birlikte bulunsalar, hısımlığı kuvvetli olan öz kardeş, baba bir kardeşi düşürür.

Asabe’ye miras verilirken bu, sınıf, derece, yakınlık ve kuvvet durumlarının daima gözönünde tutulması gerekir. Ana-bir erkek kardeşlerle, ana bir amcalar zevi’l-erham* grubu içinde yer alırlar.

B) Başkası ile birlikte asabe olanlar (Bigayrihi asabe). Bunlar kadınlardan olmak üzere dört çeşit hısımlardır. Erkek kardeşleri ile birlikte müşterek asabe olurlar.

1) Ölenin kızları . Bunlar ölenin oğulları ile müşterek asabe olurlar.

يُوصِيكُمُ اللّهُ فِي أَوْلاَدِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأُنثَيَيْنِ

“ALLAH size (miras hükümlerini şöylece emir ve) tavsiye eder. Çocuklarınız hakkında, erkeğin hissesi iki kızın hissesi kadar” (Nisâ /11) buyurur.

2) Ölenin oğlunun kızları. Bunlarda ölenin aynı derecede (batındaki) oğlun oğlu ile asabe olurlar. Yukarıdaki ayette evlad kelimesi oğul ve kız anlamı yanında bunlar olmayınca oğlun… oğlu veya kızı anlamına da gelir (İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, II, 311-312)

3) Ana-baba bir kız kardeşler. Bunlar öz erkek kardeşlerle birlikte olunca asabe olurlar (Nisâ /176)

4) Baba bir kız kardeşler. Bunlar da baba bir erkek kardeşlerle birlikte asabe olurlar. (Nisâ /176)

C) Başkasının bulunması ile asabe olanlar (Maagayrihi asabe). Bunlar ölenin kızları veya oğul kızları ile birlikte bulununca asabe olan kız kardeşlerdir. Bunlar iki kısımdır:

I) Ana-baba bir kız kardeşler. Ölenin kızı veya oğlunun kızı ile asabe olurlar. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem):

“Kız kardeşleri, kızlarla birlikte bulununca, asabe yapınız” (Buhârî, Ferâiz, 12; Dârimî, Ferâiz, 4). buyurmaktadır.

2) Baba bir kız kardeşler, yine ölenin kızı veya oğlunun kızı ile asabe olurlar. Bu konudaki delil, yukarıda zikrettiğimiz hadistir. Ana-baba bir kız kardeş bulunmayıp da, kız veya oğul kızı ile beraber baba bir kız kardeş bulunursa asabe olur.

Burada asabe olan kız kardeşler, ölenin kızı veya oğul kızı ashabü’l-ferâiz sıfatıyla belirli hissesini aldıktan sonra, artanı alırlar. Aynı kuvvette sayıları birden fazla olunca, artanı kendi aralarında eşit olarak paylaşırlar. Üç tane ana-baba bir kız kardeşin asabe olması gibi. (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, Şahıs, Aile, Miras Hukuku,  s. 495-507)

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags: , , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

SORU:İnsanlar arasında dolaşan ”ümmetimin ihtilafı rahmettir” sözü hadismidir? Eğer hadis ise nasıl anlamamız gerekir?

CEVAB:”MÜSLÜMANLAR arasında fer’i meselelerdeki ihtilâf; genişliğe ve kolaylığa hizmet etmesi bakımından rahmettir. Fer’i meselelerdeki ihtilâf meşru görülmeseydi, İslâm ümmeti birçok meselede azabın ve vahşetin içerisinde kalırdı. Müslümanların fer’i meselelerdeki fikri ve fiili azab ve vahşetten kurtulmaları, ehli ilmin ilme dayanan rahmet adındaki ihtilâfı doğru anlayıp kavramalarına bağlıdır.

Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda şöyle buyuruyor: “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.” (1) İslâm ümmeti için ihtilâfın rahmet olduğunu ortaya koyan bu hadisin sıhhat derecesi konusunda Allâme Münavi (rahmetullahi aleyh) şunları naklediyor:

Subki (rahmetullahi aleyh) bu hadis için şöyle dedi: “Bu hadis, hadis alimleri nezdinde bilinmemektedir. Ben de bu hadis için, ne sahih, ne zayıf ve ne de uydurma hiçbir senede rastlamadım.”

Suyuti (rahmetullahi aleyh) şu açıklamayı yapar:

“Bu hadis, bize ulaşmayan bazı hadis kitaplarında mevcut olabilir.” Beyhaki (rahmetullahi aleyh), el-Medhal” isimli kitabında; Deylemi de (rahmetullahi aleyh),Müsnedü’l Firdevs” isimli kitabında bu hadisin senedini zikrederler. Her iki alim de bu hadisi, İbn-i Abbas’dan (radıyallahu anh): “Ashabımın ihtilâfı rahmettir” ibaresiyle, merfu’ olarak rivayet ederler. (2)

İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) de şunu kaydediyor: ”İbn-i Hacip bu hadisi Muhtasar’ın da şu sözlerle nakletmiştir: “Ümmetin ihtilâfı, insanlar için rahmettir.” Huleymi, Kadı Hüseyin ve İmamu’l Harameyn (rahmetullahi aleyh) gibi zevat rivayet etmişlerdir, ihtimal onu bizim muttali olamadığımız hafızların kitaplarında bulmak da mümkündür.” (3)

İhtilâfın rahmet olduğunu beyan eden hadisi şerifi teyid eden bir başka hadisi şerif de şudur. Resulûllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Size ALLAH’ın (Celle celalühü)) kitabından bir delil bulunursa onunla amel etmek icab eder. Terki hakkında hiçbir kimsenin özrü olamaz. Şayet ALLAH’ın (Celle celalühü)) kitabında yoksa o zaman geçerli sünnete müracaat etmek gerekir. Bu babda benden bir sünnet de yoksa ashabımın söyledikleri ile amel edilir. Şüphesiz benim ashabım gökteki yıldızlar mesabesindedir. Hangisinin kavli ile amel etseniz hidayeti bulursunuz. Ashabımın ihtilâfı sizin için rahmettir.” (4) Tabii ki, yukarıda da söylendiği gibi, Ashabının ihtilâfı, ümmetin ihtilâfı hükmündedir.

Mutlak müctehidlerden Ömer b. Abdülaziz (rahmetullahi aleyh) şöyle diyor: “Eğer Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı ihtilâf etmemiş olsa idi üzülecektim, zira onlar ihtilâf etmeselerdi ruhsat olmazdı.” (5) Dikkat edilirse Ömer b. Abdülaziz (rahmetullahi aleyh), kendisine verilen ilim ve basiretle, sahabenin ihtilâfında rahmet ve genişlik olduğuna inanan biridir. Şunu unutmayalım ki; sahabeler, ihtilâflarıyla bize, sözleri ve içtihadları arasında seçim yapma fırsatı verdiler. Aynı şekilde onlar, bize içtihadi meselelerde ihtilâf ahlâkını öğreterek, bu ahlâk etrafında birbirini seven kardeşler olarak nasıl kaldıklarını gösterdiler.” (6)

«el – Munavî»(rahmetullahi aleyh) «el – Cami»in şerhinde «müçtehid olmayan bir kimseye belli bir mezhebi taklid etmek gerektir. «İHTÎLAF RAHMETTİR» hadîsinin muktezası; bir mezhebden diğer bir mezhebe intikalin caiz olmasıdır. Şafilerin katında doğrusu, bir mezhebten başka bir mezhebe intikalin caiz olmasıdır.» dedi.

( İbn-i Abidin rahmetullahi aleyh) pederim «Dürer» şerhinin haşiyesinde şunları kaydetti:

«Beyhakî (rahmetullahi aleyh)«el – Madhel» de İbni Abbas’dan (radıyallahu anhuma) gelen senediyle şu gelecek hadîs-i şerifi rivayet etti: «ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabından size bir hüküm geldiğinde onun amel etmek zorunludur. O hükmü terk etmekte hiç bir kimse mazur sayılamaz. Eğer ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabında yoksa, benden gelen ve geçerli bulunan bir SÜNNET ile amel ediniz. Eğer SÜNNET’im yoksa, bu takdirde ashabımın söylediğiyle amel ediniz. Zira ashabım gökteki yıldızlar mesabesindedirler. Onların hangisinin sözüne yapışırsanız, hidayet olunursunuz. Ashabımın ihtilafı sizin için rahmettir.»

Celâleddin es – Suyutî (rahmetullahi aleyh), CEZÎLEL – MEVAHÎBE’de «Bu hadisi şerif de birçok faideler vardır:

O faidelerden;

Birincisi; ALLAH’ın Resulünün (Sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinden sonra fürûâtta mezheblerin ihtilâf edeceklerini haber vermesidir. Bu, Resûlüllahın (Sallallahu aleyhi ve sellem) mu’cizelerindendir. Gayıblardan haber vermelerindendir.

İkincisi, bu ihtilâfa razı olmasıdır.

Üçüncüsü, fürûâtta bulunan bu ihtilâfı onaylamasıdır.

Dördüncüsü, bu ihtilâfı rahmet olarak nitelendirerek övmesidir.

Beşincisi, mükellefi serbest bırakmasıdır. Ashabtan dilediğinin sözüne yapışabilirsin deyip belli birisinin peşinde gitmenin zarurî olduğunu tayin etmemesidir. Bu hadîsi şeriften alınan hükme göre, müçtehidlerin hepsi hidâyet üzerindedir, hepsinin mesleği haktır, hiç birisi içtihadından ötürü kınanmaz. Ve hiçbirisine yanlışlık atfedilemez. Zira ALLAH’ın Resulü (Sallallahu aleyhi ve sellem), «Hangisine yapışırsanız hidayet olunursunuz.» buyurmuştur.

Hatib el-Bağdadî (rahmetullahi aleyh) «Kitabür-Rüvvat» ta İsmail bin Ebül-Mehâmid yoliyle İmamı Mâlik’ten (rahmetullahi aleyh) rivayet etti: «Harun-Reşit Enes oğlu Malike; Ey Aba-Abdullah Bu kitaplarını yaz. Biz buraları İslâm dünyasının her tarafına gönderelim.. Ta ki ümmeti, bunlarla amel etmeye itelim» dediğinde, İmam-ı Mâlik (rahmetullahi aleyh)

« Ey müminlerin emîri! Alimlerin ihtilâf etmeleri, bu ümmet için ALLAH’dan (Celle celalühü) gelen bir rahmettir. Ümmetin her âlimi, katında sıhhatli olana tabi’ olur. Hepsi de hidayet üzere bulunur. Hepsi de ALLAH’ın (Celle celalühü) rızasını irade eder.»

Daha sonra Celâleddin es-Suyûtî (rahmetullahi aleyh) şunları söyledi: «Mezheblerin ihtilâfı, bu (İslâm) milleti için büyük bir nimet ve büyük bir fazilettir.» Bu mezheblerin fürûattaki ihtilâfının ince bir sırrı vardır. Âlimler o sırrı idrak ettiler. Cahiller ise, o sırrı idrak etmekten aciz kaldılar. Hatta bazı cahîllerden dinledim: « Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir tek şeriat getirdi. Acaba bu dört mezheb nereden çîktı? (!)» (…..)

Bu ümmetin en hayırlısı olan ashab-ı güzinin arasında da teferruatta ihtilâf vaki’ olmuştur. Buna rağmen hiç kimse kimse ile hasmane mücadele etmemiş, hiç kimse öbürüne karşı düşmanlık gütmemiştir. Hiç biri arkadaşına yanlıştır dememiştir, ona kusurluluk atfetmemiştir. İşaret ettiğim SIRRI «Muhakkak ki, bu ümmetin ihtilâfı, bu ümmet için rahmettir. Geçmiş ümmetlerin ihtilâfi ise, azab ve helâkdır.» hadîs-i şerifinden aldım.” (sh:32-38)

«Ümmetimin ihtilâfı rahmettir» hadis-i şerifiyle ilgili olarak muhakkik ulemadan İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) şöyle diyor: “İhtilâftan murad; müçtehidler arasında fer’i meselelerde cereyan eden ihtilâftır. Yoksa mutlak ihtilâf değildir. Evet mezhep imamlarının ihtilâfı ümmet için bir genişlik ve kolaylıktır. Nitekim «Tatarhâniyye» nâm kitabın baş taraflarında izah edilmiştir. Bu söz halkın dillerinde dolaşan meşhur bir hadis-i şerife işaret etmektedir. Hadîs şudur : «Ümmetimin ihtilâfı rahmettir». «el-Makasıdü’1-Hasene» adlı kitapda bu hadisi Beyhakî’nin münkatı’ bir senedle İbn-i Abbas’dan (rahmetullahi aleyh) şu sözle rivayet ettiği bildiriliyor :

“Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: «Size ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabından bir delil bulunursa onunla amel etmek icap eder. Terki hakkında hiçbir kimsenin özrü olamaz. Şayet ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabında yoksa o zaman geçerli sünnete müracaat etmek gerekir. Bu bâbda benden bir sünnet de yoksa, ashabımın söyledikleri ile amel edilir. Şübhesiz benim ashabım gökteki yıldızlar mesabesindedir. Hangisinin kavli ile amel etseniz hidayeti bulursunuz. Ashabımın ifhtilâfı sizin için rahmettir».

İbn-i Hâcip (rahmetullahi aleyh) bu hadisi Muhtasar’ında şu sözlerle nakletmiştir: «Ümmetimin ihtilâfı insanlar için rahmettir».

Molla Aliyyü’l-Kârî (rahmetullahi aleyh) der ki: Suyutî (rahmetullahi aleyh) bu hadisi Nasr-ı Makdisî’nin (rahmetullahi aleyh) «el-Huccet» nâm eserinde, Beyhakî’nin de (rahmetullahi aleyh) «er-Risaletü’l-Eş’ariyye» de senedsiz olarak rivayet ettiklerini söylemiştir. Aynı hadisi Huleymî, Kadı Hüseyin ve İmamü’l-Harameyn (rahmetullahi aleyhim) gibi zevat rivayet etmişlerdir. İhtimal onu bizim muttali’ olamadığımız hafızların kitaplarında bulmak da mümkündür.

Suyutî, Ömer İbn-i Abdülaziz’in (rahmetullahi aleyh) şu sözünü nakleder: «Eğer MUHAMMED’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı ihtilâf etmemiş olsalardı sevinmezdim. Çünkü onlar ihtilâf etmeseler ruhsat meydana gelmezdi». Hatîb Bağdadî’nin beyanına göre Harune’r-Reşîd, İmam Malik b. Enes’e (rahmetullahi aleyh)

«Yâ Ebâ Abdillah! Şu kitapları, yani senin kitaplarını yazalım da İslâm âfakına dağıtalım. Ve ümmeti bunlarla amele sevkedelim»İmam Malik’in (rahmetullahi aleyh) cevabı şu olmuş: «Yâ emire’l -Mü’minin! Ulemanın ihtilâfı ALLAH’ın (Celle celalühü) bu ümmete bir rahmetidir. Herkes kendince sahih olana tâbi olsun. Ulemanın hepsi hidayet üzeredir. Hepsi ALLAH’ın (Celle celalühü) rızasını talep etmektedir». Bahsin tamamı «Keşfü’l- Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs» adlı eserdedir.” (7)

Aynı mahiyeti muhtevi olarak Yusuf Kerimoğlu ise aynen şöyle diyor: “İctihad’a konu olan fer’i meselelerde ihtilâfın caiz olduğu “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” Hadis-i Şerifi ile sabittir.” (8)

Bediüzzaman Said-i Nursi (rahmetullahi aleyh) (Uhuvvet Risalesi, BEŞİNCİ VECİH Cevşen) de şöyle diyor: ” Hayat-ı içtimaiyece, inat ve tarafgirlik gayet muzır olduğunu beyan eder. Eğer denilse: “Hadiste, “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.” (…..)” (9)

Bu hadisin Sahih olup olmadığı hala tartışıla gelmektedir. Mesela ne hikmetse nereden aklına gelmişse Atom kurumundan emekli Prof. A.Yüksel Özemre dahi şu sözleriyle bu tartışmaya katılmışlardır: “Bu kapsamda belirli kesimde sahih hadis diye pek revaç bulmuş olan “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” sözü de asla Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) izafe edilemez. Bu uydurma bir rivayettir…”

Abdullah Feyzi Kocaer hoca Prof. A.Yüksel Özemre “Reddiye” niteliğinde yazdığı bir makalesinde aynen şöyle diyor:

“Yazarımız (A.Yüksel Özemre) bu hadisin kaynağını zikretmemiştir. Zaten, Hadis ilmi konusunda yüzeysel bilgisi olduğundan dolayı zikredebileceğini de zannetmiyoruz. Çünkü sözünü ettiği rivayet, belli başlı temel hadis kitapları içerisinde geçmemektedir. İkinci derece, derleme kitapları ve şerh kitaplarında şerh arasında bulabildiğimiz bu rivayeti Suyûtî (rahmetullahi aleyh), halk arasında meşhur olmakla birlikte zayıf hadislerin örneği içerisinde getirmektedir.

Aclûnî, Beyhakî’nin (rahmetullahi aleyhima) el-Medhal ve Risâletü’l-Eşariyye isimli kaynağını zikrederek rivayetin değişik biçimlerini getirmekte ancak bunların tümü munkatı, senedi promlemli zayıf rivayetler olduğunu belirtmektedir. İbn Hacer’den (rahmetullahi aleyh) nakilde bulunarak bu rivayet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Halk arasında meşhur bir hadistir. Pek çok imam bu hadisin aslının olmadığını söylemiştir.Hattâbî (rahmetullahi aleyh), Garîbü’l-Hadis isimli kitabında başka bir konuyu anlatırken söz arasında zikretmiş hadisin anlamı hakkında bilgi vermiş ama kaynağı konusunda bilgi getirmemiştir.” Hattâbî’nin (rahmetullahi aleyh) Garîbü’l-Hadis isimli eserinde bu rivayete değindiğini ve manası üzerinde açıklamalar getirdiğini bildiren Nevevî’nin (rahmetullahi aleyh) verdiği bilgiye göre Hattâbî (rahmetullahi aleyh), ihtilafın değişik anlamlarına ve çeşitlerine dikkat çekmektedir. Buna göre hadisteki, ihtilaf çeşitlilik, renklilik anlamına gelmektedir.” (10)

Hadis konusunda ilmine itibar edilen Ebubekir Sifil hoca ise bu hadis-i şerif ile ilgili aynen şöyle diyor: “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisinin elimizdeki kaynaklarda merfu/sahih bir senedi yoktur. el-Beyhakî,İmam el-Eş’arî’yi (rahmetullahi aleyhima) müdafaa maksadıyla kaleme aldığı er-Risâletu’l-Eş’ariyye’sinde (11) bu hadisi senetsiz olarak nakletmiştir.(12) Bu hadisi bu lafızla zikreden kaynakların hiç birisinde sened zikredilmemiştir. Hatta es-Subki (rahmetullahi aleyh),”Muhaddisler tarafından bilinmemektedir. Bu rivayetin ne sahih, ne hasen, ne de mevzu bir senedine rastlamadım” demiştir. (13) Yaygın olarak zikredilmesi dolayısıyla es-Süyûtî (rahmetullahi aleyh), “Belki önceki Hadis alimlerinin eserlerinde senedli olarak zikredilmiştir de, onların eserleri bizlere ulaşmamıştır” demiştir. (14)

Bu rivayeti senetsiz olarak veren kaynaklar

Bu rivayeti anlam olarak destekleyen ve İbn Asâkir, ed-Deylemî, el-Beyhakî ve el-Hatîbu’l-Bağdâdî (rahmetullahi aleyhim)(16)tarafından nakledilen “Ashabımın ihtilafı sizin için rahmettir” şeklindeki varyantın senedinde ise inkıta ve zayıflık vardır. Zira bu hadisin senedindeki Cüveybir b. Sa’îd zayıf bir ravidir. Hadisi İbn Abbâs’tan (radıyallahu anh) nakleden ed-Dahhâk da İbn Abbâs (radıyallahu anh) ile görüşmemiştir.

Hasılı “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisinin aslı (senedi) bulunamamıştır. Bu sebeple onu Efendimiz’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) izafe ederek nakletmek doğru değildir. Ancak onu anlam olarak destekleyen zayıf rivayetlerin ve Tabiun akvali ile daha sonraki kuşaklardan ulemaya ait beyanların mevcudiyeti sebebiyle, bir aslı olabileceğini söylemek yanlış olmaz.” (17)

KAYNAKLAR

(1) El-Cami-us Sağir (imam Suyuti) C: /l Sh:13

(2) Feyzu’l Kadir Şerhu Cami-Us Sağir (Allame Menavi) C/ l, Sh:209

(3) Reddü’l Muhtar Aled Dürri’l Muhtar (ibn-i Abidin) C/ l, Sh:68,

(4) Keşfu’l Hafa (Acluni) C/l, Sh:64,

(5) Reddü’l Muhtar Ale’d dürri’l Muhtar (îbn-i Abidin) c/ l, Sh:68

(6) Musatafa Çelik / İhtilaf Ahlakı, sh:40-41.

(7) İbn-i Abidin, c/1, sh:84,85

(8) El Aclûni-Keşfû’l Hefa / C: 1, Sh: 64 vd. Hadis No: 153. Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, C/1, sh:52. Başka hoca efendiler de aynı görüştedirler; mesela Said-i Nursi- M. Emin Er -Esad Coşan hoca vb.

(9) (el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1 /64; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:210-212.

(10) A. Feyzi Kocaer, Konya’da yayınlanan ‘marife’ isimli İlahiyat Akademisyenlerine yönelik dergi (Marife, yıl:4 sayı:1 bahar 2004)

(11) Bu risale için bkz. İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi’l-Müfterî, 100 vd.

(12) A.,g.e., 106.

(13) el-Münâvî, Feydu’l-Kadîr, I, 212.

(14) el-Câmi’u's-Sağîr, I, 210.

(15) el-Makâsıdu’l-Hasene, 26-7; Keşfu’l-Hafâ, I, 66-7.

(16) Târîhu Dimaşk, XXII, 359; Müsnedu’l-Firdevs, IV, 160; el-Medhal, 162; el-Kifâye, 65-6.

(17) Ebubekir Sifil, bir soruya cevap…

BİSMİHİ TEALA

Hilye-i Selmân-ı Pâk

Selman (radıyallahu anh)  uzunca boylu, buğday tenli, gökçek yüzlü ve sık sakallıydı. Bünyesi sağlam ve güçlüydü. Dostluğu külfetsizdi. Samimi ve geçim ehli bir zattı.

Altın silsilemizin üçüncü halkası ALLAH Rasülü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) ”bizden ve ehl-i beytimizden” iltifatına mazhar Selman el-Farisî’dir  (radıyallahu anh). Asıl adı Mabih iken müslüman olduktan sonra ALLAH elçisi (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından Selman  (radıyallahu anh)  yada Sel-manu’1-Hayr diye adlandırıldı. ibn İslam diye künye aldı. İran’ın Isfahan bölgesinden. İranlılardan ilk müslüman. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) “Arab’ın ilki benim, Rum’un Suheyb, Habeş’in Bilal, Fars’ın da Selman” (radıyallahu anhum) buyurmuştur. (Sıfatu’s-Saf-ve, 1,538 Bezzar ve Taberani’den naklen)

Selman , (radıyallahu anh)  Isfahan’ın Cey köyünde çiftlik sahibi ve kabile reisi zengin bir ailenin çocuğu. Babası Büd veya Büdehşan adlı bir zat. Aile ve çevresinin dini ateşperestlik. Selman  (radıyallahu anh)  da önceleri o dinin müntesibi. Ancak gönlünde alev alev yanan bir hak ve hakikat sevgisi, onu hak din aramaya sevketti. Önce hıristiyanların ibadeti ve kilisesi dikkatini çekti. Hristiyanlığın aslını öğrenmek için Şam tarafına gitti. Oradan Musul, Nusaybin ve Ammuriye’ye geçti. Ammuriye’de karşılaştığı ve kendisine hizmet ettiği rahip kendisine: “Hz. İbrahim’in (aleyhi’s-selam) Hanif ve tevhid diniyle gelecek son peygamberin zuhurunun pek yaklaştığını ve O’nun Arap toprağında ortaya çıkacağını” söyledi. Bunun üzerine Ammuriyye’ye gelen Benî Kelb kabilesi ticaret kervanıyla Şam üzerinden Medine’ye yakın Vadi’l-Kura’ya geldi.

Benî Kelp kabilesi tüccarları buraya kadar kendilerine refakat eden bu iranlı arkadaşlarına -her nedense- ihanet ederek köle diye bir yahudiye sattılar. Selman’a  (radıyallahu anh) Ammuriyye’de karşılaştığı ve hizmetinde bulunduğu rahip, vefatı sırasında gelecek olan son peygamber hakkında şu ipuçlarını veriyor: “Arap toprağında zuhur edecek ve iki taşlık arasında hurmalık bir yere hicret edecek. İki kürek kemiği arasında peygamberlik mührü olacak. Hediyye kabul edip sadaka almayacak.”

Selman (radıyallahu anh) Medine’de köle olarak bulunduğu sırada Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) zuhurunu haber alınca bir yolunu bulup ilk fırsatta yanına gitti. Ammuriye’deki rahibin verdiği ipuçlarına göre Resülullah’ı (Sallallahu aleyhi ve sellem) süzdü ve uzunca bir teftişten sonra O’nda rahibin haber verdiği bütün özelliklerin var olduğunu gördü. Hemen aradığını bulan insanların gönül coşkusu ve ruh haleliyle Rasülullah’ı (Sallallahu aleyhi ve sellem) kucakladı ve müslüman oldu.

Selman    (radıyallahu anh) köle oluşu sebebiyle Bedir ve Uhud gazvelerine katılamamıştı. Ancak ALLAH Rasülü (Sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat ve O’nun uyarısı üzerine ashab-ı kiram, Selman’ın  (radıyallahu anh)  bedelini ödeyerek hürriyetine kavuşturdular. Selman (radıyallahu anh)  yıllar yılı aradığı ve bulmak için pekçok sıkıntılara katlandığı hak din ve onun yüce peygamberine kavuşmuştu. Artık onun en büyük hazzı zamanını ALLAH Rasülünün (Sallallahu aleyhi ve sellem) dizinin dibinde, mescidin sofasında geçirmek, ondan gördüğü, duyduğu ve öğrendiği hakikati sünger gibi emerek ruhuna nakşetmek ve bununla hayatına yön vermekti.

Ashab-ı kiram arasına karışınca samimiyeti, sadakati ve becerikliliği ile kısa zamanda sevildi. Sahabîler adeta onu paylaşamaz oldular. Özelikle Hendek gazvesinde engin tecrübesi ve bilgisi herkesi kendine hayran bıraktı. O günün harp imkanlarına göre çok yeni ve modern sayılabilecek, şehrin çevresine hendek kazma fikri, onundu. Bir nevi sur vazifesi görecek olan hendeğin kazımında Selman  (radıyallahu anh)  canhıraş bir şekilde çalıştı ve beş arşın derinliğinde, on arşın boyundaki hendeği bir günde kazmaya muvaffak oluyordu. O’nun bu başarısı ashab arasında paylaşılamaz hale gelmesini sağladı. Muhacirler” Selman(radıyallahu anh)  bizdendir” derken ensar da “Selman (radıyallahu anh) bizdendir” diye ona kucak açıyordu. Bunlara şahid olan Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) Selman’a (radıyallahu anh) dünyalar değer bir iltifatta bulunarak “Selman  (radıyallahu anh) bizim ehl-i beytimizdendir” buyurdu.

Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) hicret sonrası, dünya tarihinde bir benzerine rastlanmayan engin bir anlayışla Mekkelilerle Medinelileri kardeş yapması (muahat) sırasında Selman ile Ebu’d-Derda’yı (radıyallahu anhuma) kardeş ilan etmişti.. Bu iki fakir ve zahid sahabî birbirlerini sık sık ziyaret eder, birbirlerinin ihtiyaçlarını görerek yardımlaşırlar, yer yer birbirlerini sünnet çizgisinde uyarırlardı. Selman (radıyallahu anh) uzun hayat tecrübesi, seyahatları ve ince zekası sayesinde daha mutedil bir zühd ve ibadet hayatını seçtiği halde Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) hazretlerinin ruh haleti biraz daha farklı şekillerde tezahür ediyordu. Nitekim bir defasında Selman Ebu’d-Derda’yı (radıyallahu anhuma) ziyarete vardı. Fakat onu evinde bulamadı. Arkadaşının hanımı Ümmü’d-Derda’yı (radıyallahu anha) eski bir elbise içinde ve perişan bir halde görünce dayanamadı ve “durumlarının nasıl oduğunu” sordu.

Ümmü’d-Derda da (radıyallahu anha) biraz kahırlanarak “Halimiz nasıl olacak, kardeşin Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) dünyayı boşadı. Maşallah geceleri kaim, gündüzleri saim. Bize hiç baktığı yok” dedi. Selman (radıyallahu anh) bunları duyunca üzüldü. Tam geri dönüp gitmek üzere idi ki Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) geldi. Selman’ı (radıyallahu anh) görünce hemen kucaklayıp oturttu ve bir sofra hazırlayıp getirdi, Selman’ı da (radıyallahu anh)  buyur etti. Selman (radıyallahu anh): “Sen oturmayacak mısın?” diye sorunca o: “Ben oruçluyum” cevabını verdi. Selman  (radıyallahu anh) bu sefer: “Vallahi sen sofraya oturmadıkça bir lokma bile yemem.”diye diretti. Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) çaresiz nafile orucunu bozup kardeşiyle birlikte sofraya oturdu. Geceleyin istirahata çekildiler. Gecenin ilk üçtebir ve yarısı vaktinde Ebu’d-Derda (radıyallahu anh)  namaza kalkmak istediyse de Selman (radıyallahu anh) izin vermedi. Gecenin son üçtebiri olunca “Haydi şimdi kalkıp teheccüd kılalım” dedi ve birlikte kalkıp namaz kıldılar. Namazdan sonra Selman, Ebu’d-Derda’ya (radıyallahu anhuma) şunları söyledi: “Bak kardeşim, senin üzerinde Rabbının da, nefsinin de, ailenin de, misafirinin ve komşunun da hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını vermelisin. Rabbın için namaz kıl, oruç tut kulluk yap, nefsini de unutma, ye iç, istirahat et, hayat yoldaşını da ihmal etme!”

Selman (radıyallahu anh) zühdî yaşayışı ve dünyaya değer vermeyen anlayışıyla tanınan bir sahabiydi. Nitekim Kinde kabilesinden bir kadınla evlenmişti. Zifaf gecesi kadının yanına girdiği zaman her tarafın kıymetli taşlar ve kumaşlarla süslendiğini görünce dayanamadı: “Evimiz ateşi yakılmış cehenneme dönmüş. Oysa dostum ALLAH Rasülü (Sallallahu aleyhi ve sellem) bana: Dünyadaki eşyan bir yolcunun azığı, yani yol eşyası kadar olsun” buyurmuştu, dedi. Evin süsleri sökülüp atılıncaya ve sade bir hale konuluncaya kadar içeri girmedi. ALLAH elçisinin (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu sözünü kulağına küpe yapan Selman (radıyallahu anh) , bir başka defasında Sa’d bin Ebî Vakkas’a (radıyallahu anh) da aynı şeyi söylemişti.

Olay şöyle meydana geldi. Selman  (radıyallahu anh) hastalandı. Sa’d de  (radıyallahu anh) onu ziyarete geldi. Selman’ı  (radıyallahu anh) ağlıyor gören Sa’d  (radıyallahu anh) şaşırdı ve ağlamasının sebebini sordu. Selman  (radıyallahu anh) şu karşılığı verdi. “Ağlayışım ölümden korkumdan, ya da dünyaya düşkünlüğümden değildir. Rasülullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyelerine uyamamış, emirlerini yerine getirememiş olmaktandır. Çünkü o bize:

“Dünyalığınız bir yolcunun azığı kadar olsun” buyururdu. Şu çevremdeki eşyalara bak.” Oysaki o sırada çevresinde bulunan eşya da bir çamaşır leğeni, bir büyükçe çanak ve bir de abdest ve gusül için kullanılan su kabından ibaretti. Vefatından sonraki terikesi de ondört dirhem tutarında birşeydi.

Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) hilafeti zamanında Medain’e vali tayin edildi. Valilik onun hayat standardında herhangi bir değişiklik meydana getirmedi. Çünkü o, izzet ve şerefin dünyevi makamlarda ve üniformalarda değil, iman ve uhrevi hayatta olduğuna inanıyordu. Vali olduğu halde doğru dürüst bir evi ve elbisesi bile yoktu. Hırkasını hem cübbe gibi giyer, hem de bir kısmını altına serip yatak, birazını da üstüne örtüp yorgan olarak kullanırdı. Kendisine ev yapmak isteyen bir müslümana “Ayağa kalktığımda başımın değeceği yükseklikten, uzandığımda ayaklarımın erişeceği genişlikten fazlasını istemem, demişti.

Valiliği sırasında şehrin ve halkın her türlü işiyle uğraşır, halk arasında pejmürde bir kıyafetle dolaşmaktan çekinmezdi. Onu bu kılıkla görenler tanıyamaz, vali olduğunu bilemeden yük taşıtırlardı. Vali olduğunu anlayanlardan yükü sırtından almak isteyenler olursa da ona izin vermez, gidecekleri yere kadar yüklerini taşıyıverirdi.

İnsanoğlu’nun yediklerinin en tıyb olanının el emeği olduğu inancıyla maişetini temin için hurma yaprağından zenbil ve sepet örer, onu satarak geçinirdi. Hammaddesini bir dirheme aldığı hurma yaprağından sepet ördükten sonra onu üç dirheme satar, bir dirhemiyle hammaddenin borcunu öder, geri kalan iki dirhemin birini çoluk çocuğunun nafakasına ayırır, diğerini infak ederdi. Valiliği sırasında yaşı ilerleyince uykusu azalmıştı. Bu yüzden gece karanlığı basınca namaza başlar, namazdan yorulunca zikir ve fikirle meşgul olurdu. Bedeninin dinlendiğini hissedince tekrar namaza kalkardı.

Yeme-içmenin bir amaç değil, bir araç olduğuna inandığından yemeğe düşkünlük göstermezdi. Nitekim bir defasında yemek konusunda kendisine ısrar edenlere şunları söylemişti. “Israr edip durmayın, bu kadarı kafî. Çünkü ben ALLAH Rasülünün (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işitmiştim: Dünyada iken karınlarını çokça doyuranlar, kıyamet günü en çok aç kalacak olanlardır. Dünya müminin zindanı, kafirin cennetidir.” (bk. Hilye-tü’1-evliya, l, 199)

Nefse sahip olma ve onu sabra alıştırma konusunda açlık ve az yemenin, atın önünden arpayı, itin önünden eti alıp azaltmak derecesinde etkili olacağını vurgulayan Selman (radıyallahu anh), bir başka defasında bir vesak tutarında bolca rızık aldı. Tabii onun bu konudaki “hassasiyetini bilenler hemen sordular: “Ya Selman (radıyallahu anh) bu ne hal?” O, nefse hakim olmanın yollarından birinin, onun meşru isteklerini sınırlı olarak karşılamak oluğuna işaret için söyle konuştu: “Nefs ihtiyaç duyduğu azığı görünce mutmein olur ve insana ibadetini ifsad edecek bir vesvese veremez.”

Tasavvuftaki “El kârda gönül yârda” prensibi onun şu sözlerinde ma’kes bulmuştur: “Düşünürken Rabbını an, hüküm vereceğinde, insanlara bir pay dağıtacağında, dünyevi meşguliyetlerin sırasında daima O’nu hatırla.”

Selman ile Ebu’d-Derda’nın (radıyallahu anhuma) dostluğu yıllar yılı devam etti. Selman (radıyallahu anh)   Medain valisiyken Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) ona şöyle bir mektup yazdı:”… ALLAH (Celle celalühü) sizden sonra beni mal ve evlad ile rızıklandırdı. Bir de Arz-ı Mukaddese’de mukim kıldı…”

Selman şu karşılığı verdi: ” Mektubunuzda mal ve evladla merzuk kılındığınızı yazmışsınız. Bilesiniz ki hayır ve fazilet, mal ve evlad çokluğunda değil, hilmin çok, ilmin yararlı olmasındadır. Mukaddes beldede bulunduğunuzu yazmışsınız. Mukaddes Belde orada yaşayanları takdis edip yüceltmez. Asıl şeref ve yücelik, ALLAH’ı (Celle celalühü) görür gibi ibadet etmek, ihsan duygusuna ermek, nefsini ölülerden bilip kendinde varlık görmemektir.”

Selman  (radıyallahu anh) bu mektubunda tasavvufun esası sayılan ihsan ve gariplik, yani fakr ve zühd mefhumlarını dile getirip terviç etmektedir.

Peygamberimiz’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) elini onun omuzuna koyarak: “Bunlardan öyle erler çıkacak ki iman Süreyya yıldızında olsa muhakkak ona yetişir.” bk. Tecrid Trc., XI, 201) buyurup adeta Selman (radıyallahu anh) için bir hedef göstermiştir. Belki bu yüzden o, İran’ın fethi sırasında orduda bulunmuş ve halkı nebevi üslupta Hakk’a davet etmeden onlarla savaşmamıştır. İran’ın fethinden sonra da Medain valiliği yapan Selman’ın (radıyallahu anh) manevi ve ruhani etki alanı daha çok İran, Isfahan ve ötesi yani Türkistan bölgesidir. Çünkü silsilesinde Selman’a (radıyallahu anh) yer veren Nakşbendiliğin en yaygın olduğu bölge, burası olmuştur.

Selman (radıyallahu anh) rivayete göre ikiyüz küsur sene yaşamış ve 35/655 yılında vefat etmiştir.