Eylül, 2008 Arsivi

BİSMİHİ TEALA

Bir toplumda, milli kültürün ve öz değerlerin zayıfla/tıl/mışlığı, öncelikle o toplumun genel görünürlüğü açısından, kıyafetlerinde  kendisini ele verir. Batılılaşmayı, Batı medeniyetine iltica etmeyi “yol” olarak benimseyenler de öncelikle Batı’nın giyim-kuşamına bürünürler.

Zamane gençliğinin kendinden geçmiş, garip kıyafetlerini ve tamamen batı özentisi diken gibi jöleli saçlarını, ne kadar yadırgasak da, insan gözü zamanla kötüye de alışıyor demek ki onlar da artık takılmıyor gözümüze…
Gençlerdeki bu,  iman, ahlak, örf ve gelenek eksikliğinden hasıl olan  gariplikler, aslında bir boşluğun aslıyla değil taklidiyle doldurulmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır. Özelde ailede, genelde ise toplum içinde kendilerine doğru örneği bulamayan ya da bulduğu halde televizyon, internet vs. kitle iletişim araçlarından bir virüs gibi yayılan “Avrupa en iyisidir, onların yaptığı en doğrudur, çağdaşlık ancak Avrupa’lılara benzemekle olur!”türünden telkinlerin etkisiyle bu yabancı fikriyatın peşine takılan gençlik, aslını inkar etmeyen ama olanca gücüyle kendinden olmayana benzemeye çalışan, ne doğuya ne de batıya ait olmayan , arada sıkışıp kalmış bir nesil görüntüsü vermektedir.
 
         Bu değişim, etkileşim ve diğerlerine benzeşme, maalesef, kendine din olarak İslam’ı benimsemiş ve benimsediği dinin emrini yaşamaya çalışan Müslüman kadını da ağına düşürmüştür. Büyük üzüntüyle Müslüman kadının geçirdiği başkalaşım sürecini izlemekteyiz hayatın her alanında…Sokakta, çarşıda, pazarda, düğünlerde, televizyon programlarında, konserlerde(!)

       “Tesettür modası” denilerek,(güya)hem örtülü hem de modern(!) görünmek isteyen “elit” (İslam’da da böyle sınıflar oluşturma derdine düştüler şimdi de)Müslüman hanımlar için, Rus mankenlerin bolca makyaj ve alımlarıyla, düzenlenen tesettür defileleri gün geçtikçe artmaktadır .Tesettür modası adı altında Anadolu’nun muhafazakar ve milliyetçi  ailelerinin kızları , bu modadan etkilenerek, ortaya dini bağlamından kopuk, inanç eksenli tesettürle hiçbir ilgisi olmayan, melez bir giyim kültürü çıkmıştır.  Örtülü(!) dediğimiz kızlarımızın birçoğunda, gerçek manasıyla tesettür nerdeyse kalmamıştır. Örtüyü ya da tesettürü, tek bir renge ya da belli  kalıp bir kıyafete bağlayıp “bunun dışındakiler tesettür değildir” diyenlerden değiliz ama özellikle son zamanlarda artan “Bu ne biçim bir örtünmedir” diye hayretle izlediğimiz, sanki İslam’ın tesettür ve hicap emriyle adeta dalgasını geçen bir tuhaflıkla zaman zaman maskaralığa dönüşen, garip kıyafetler karşısında da üzülüyoruz.

     Belli/ belirgin odaklar tarafından bilinçlice, üstünde oynanan oyunlardan bihaber, derdi sırf güzelleşmek, dikkatleri üstüne çekmek olan örtülü hanımlar tarafından da safiyane bir bilinçsizlikle, tesettürün asıl vermesi gereken mesajı değiş /tiril/ miştir. “Ben Allah’tan korkan bir müslümanım. Kıyafet tercihimle ilan ediyorum ki, yabancı erkeklerin bana bakmasını istemiyorum” diyen bir tesettür anlayışı yerini; gözalıcı renk ve desen armonisi içinde, makyaja uygun başörtüsüyle, daracık ve kısa pardesülerle, ince topuklu, pırlanta taşlı, açık ayakkabılar eşliğinde, cazibe merkezi olmaya aday  bir anlayışa terk etmiştir.

      Oysa ki, Medine’de Yahudi Beni Kaynuka oğullarının, hazmedemedikleri İslam’ın tezahürü olarak  gördükleri ve saldırdıkları ve bunun neticesinde Peygamberimiz’in ve sahabelerin uğruna savaş verdiği örtü , bu değildi.
        Maraş’ta, namahremden korunulmaya çalışılan, Sütçü İmam’ın canından kıymetli görerek canını verdiği örtü , bu değildi.
       Asırlardır dünya üzerindeki İslam topraklarında ve  Osmanlı’da Müslüman kadının örttüğü örtü , bu değildi.
       Nur 31’de, Ahzab 59’da Allah’ın mümine hanımlara emrettiği örtü de , bu değildi.

      .
         Tesettürün asıl amacını (inanın bizden bile daha iyi) bilen İslam düşmanları, tesettürü kökünden yok edemeyeceklerini düşündüklerinden olacak , “bu konuyu nasıl bulandırırız da asıl manasından uzaklaştırabiliriz” i formüle edip “moda, kadına özgürlük, modernlik” yemleriyle, bu konuda yeterli bilgi ve sağlam imani temeli olmayan  müslüman kadını ağlarına düşürmüşler, bunun neticesinde de, maal-esef amaçlarına ulaşmışlardır. Tesettür(!) firmalarının ürün katalogları ve podyumlardan sonra sokaklarda, mahallemizde, en yakınımızda  arz-ı endam etmeye başlayan “örtülü tesettürsüzler”in sayıları arttırmıştır. Ve ne yazık ki gitgide de çoğalmaktadır.

         Halbuki tesettür kadını güzelleştirmek için değil bilakis güzelliğini örtmek için farz kılınmıştır. Şu unutulmamalıdır ki, bir kadın, sırf kendisini güzelleştiriyor, kendisine yakışıyor diye örtünüyorsa , onun başında ayet değil bir bez parçası bulunuyordur. Tek rehber  ve yol gösterici önünde en güzel örnekken, onun düşmanlarının körü körüne takipçisi olmak hiçbir  mümine hanıma yakışmaz. Kendisini Müslüman olarak niteleyen bir hanımın amacı; O’nu Yaradan’ın emrini yerine getirerek rızasını kazanmaksa şayet, bunu en doğru şekilde nasıl yapabileceğini iyi öğrenmesi, şuurlu bir şekilde emre sarılması gerekmektedir. Bu bağlamda, biz müslüman hanımlar olarak öncelikle yapmamız gereken, bize tesettürü emreden Rabbimiz’in, konuyla ilgili bize özel hitaplarını yani hicab ayetlerini tekrar tekrar dikkatle okuyarak, Rabbimizin bizden ne istediğini iyi idrak etmek olacaktır. Zira O’nun emri sadece başımıza bir örtü sarmak değildir.

       Tesettür bir bütün olarak, hicab, iffet, haya vs duygularıyla kuşatılmış “takva elbisesi”yle birlikte yaşanmadığı müddetçe anlamını yitirecek, karşı cenahtakilerin dahi garipsediği, alay ettiği garip (tesettürlü!) kıyafet biçimleri artmaya devam edecektir. Fakat başörtüsüyle birlikte asıl kuşanılması gereken takva elbisesine bürünüldüğünde, zamanın fitnelerinden kurtulup tekrar ayetlere dönüldüğünde ve vahiy hayatın tam ortasına taşındığında ise  kaybetttiğimiz  tesettürün ruhu  geri gelecektir inşAllah.. 

Nesibe Çiğdem
Gonderen Karasahin
Kategori : İslami bilgiler
Tags: , , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

Namaz kılanın başı üzerindeki resimden murad tavana asılandır. Mi’rac. Resim divarda çizilmiş olsun, bir yere dayalı veya asılı olsun fark etmez.

Nitekim Münye ve şerhinde beyan edilmiştir.

Ben derim ki: (ibni abidinin kendisi)

Anlaşılan Haç da canlı resmine mülhaktır. Velev ki canlı resmi olmasın. Çünkü bunda hrıstiyanlara benzemek vardır. Kötü şeylerde onlara benzemek kasten yapılmasa bile mekruhtur. Nitekim evvelce geçti.
Yere döşenmiş olan yastıktaki resim mekruh değildir.

Hidâye’de şöyle deniliyor:

«Suret yere konmuş yastıkta veya döşenmiş yaygıda olursa mekruh değildir. Çünkü üzerine basılıp çiğnenir. Ama dayanmış olursa böyle değildir. Çünkü bu ona ta’zim sayılır.»

Canlı resmi namaz kılanın arkasında bulunursa en uygun kavil mekruh olmasıdır. Ama keraheti en hafif olanı da budur. Çünkü bunda tazim ve benzeme yoktur. Miraç.

Bahır’da bildirildiğine göre en şiddetli kerahet resmin namaz kılanın kıblesinde bulunmasıdır. Ondan sonra başının üzerinde, daha sonra sağında, sonra solunda divara asılı bulunan, en sonra arkasın da divarda veya perdede olan gelir.

Ben derim ki:

Her halde arkasında bulunan resme, divar veya perdede bile olsa ta’zim edilmemesi onu arkasına almakla tahkir ettiği içindir.

 Bu asıldığı zaman ifâde ettiği ta’zime aykırı düşer. Döşenmiş yaygıda resim bulunur da üzerine secde edilmezse bunun hilafınadır.

 Çünkü bu her vecihle tahkir edilmiş sayılır. Bundan anlaşılır ki bütün bu meselelerde kerahetin illeti ya tazim yahud benzeyişidir. Aşağıda gelenler bunun hilâfınadır

Resim ayaklarının altında veya üzerine basılan yaygı ve yastıkta olursa mekruh değildir. Musannıf «resim elinde olursa» demiş; Şumunnî ise bunun yerine: «Resim bedeninde olursa» ifadesini kullanmıştır. Şarih bunu zikir etmekle musannıfın ibâresindeki eşkâle işâret etmiştir.

Eşkal şudur:

Resim elinde olursa ellerini yere koymaya mani olur. Ellerini yere koymak sünnettir. Elinde resim olmasa bile bu sünneti terk etmek mekruhtur. Resim olunca nasıl mekruh olmaz! Ancak resmi elinde tutmayıp eline asılı bulunduğu ve benzeri kast edilirse eşkâl ortadan kalkar. Münye şerhinde böyle denilmiştir. «Benzeri» kelimesiyle resmin eline çizilmiş olmasını anlatmak istemiştir.

Mi’rac’da beyân olunduğuna göre elinde resimler bulunan kimsenin imamlığı mekruh değildir. Çünkü bunlar elbise ile örtülüdür. Belli olmazlar; ve yüzük taşındaki resim mesabesindedirler.

Bu ibârenin bir misli de Bahır’da Muhit’ten nakl edilmiştir.

Öyle anlaşılıyor ki. resim döğme ile deriye zerk edilmiş olsa bile mekruh değildir. Bu onun pis olmadığını da ifâde eder. Nitekim necasetler bahsinin sonunda izah etmiştik. Oraya müracaat et;

Namaz kılan kimsenin kesesinde veya para çantasında üzerlerinde ufak resimler bulunan paralar olursa mekruh sayılmaz. Zira örtülmüşlerdir. Bahır.

Bu sözün muktezâsı açıkta olurlarsa namazın mekruh olmasıdır. Halbuki ufak resimle namaz kılmak mekruh değildir. Nitekim gelecektir.

Lâkin evde resim bulundurmak kerahet-i tenzihiye ile mekruhtur. Nehir.

Resimli elbisenin üzerinde onu örten başka bir elbise bulunursa resim örtüldüğü için o elbise ile namaz kılmak mekruh değildir. Bahır.


Hizâne’de mekruh olan resmin tahdidi hususunda: «Suret kuş kadar olursa mekruhtur. Daha küçük olursa mekruh değildir.» denilmiştir. Başı kesilmiş resimle namaz kılmak mekruh değildir.

Yani ister resim başsız çizilmiş olsun; ister sonradan koparılmış ve keza ister başın üzeri eser kalmamak şartıyle. ipliğe dikilmek ister boyanmak, kazınmak ve yıkanmak suretiyle yok edilsin hüküm budur. Çünkü başsız resme âdeten tapan yoktur. Ama baş hali üzere kalmak şartıyle bedenden bir ipliğe kesilirse kerahete aykırı değildir. Çünkü bazı kuşların boyunları doğuştan halkalı olur. Binaenaleyh iplikle resmi kesmek tahakkuk etmez. Resmin başla kayıtlanması kaş ve gözlerin giderilmesine itibar olmadığı içindir. Zira resme bunlarsız da tapılır.


El ve ayakların kesilmesine de itibar yoktur. Bahır. Hâsılı canlının aslî rükünlerinden sayılan ve kesildiği zaman o canlı yaşamayan bir uzvu resimden silinirse onunla namaz kılmak mekruh değildir.

Resimden canlının mesela: karnı oyulursa hüküm yine böyle midir? öyle anlaşılıyor ki açılan delik büyük olur da resme noksanlık verirse ayni hükümdedir. Noksanlık vermezse tam resim hükmündedir.

 Nitekim resme tutulup kapılmak için bir sopa yeri oyulur ve oyuncak suretlerde olduğu gibi bu sopa resimden ayrılmazsa tam resim hükmünde kalır

İBN-İ ABİDİN

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags:

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA
İstivâ’dan Murad

ALLAH (Celle celalühü) kendisine selâmet versin (ve ganiy ganiy rahmet etsin) Şeyh’im allâme (kuddise sırruhu) hazretleri buyurdular:

Sonra, arş üzerine istiva buyurdu.” (sözü edilen) bu istivâ’dan murad, noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH (Celle celalühü) hazretlerinin istivâsı’dir….

Lakin bu istiva, nefsi itibariyle değildir. Zira ALLAH’ın (Celle celalühü) zâtı, zâlimlerin söylediği şeylerden çok büyük ve çok yüce’dir… (Bu istiva) belki, (daha doğrusu), icat etme emri itibariyledir. Ve Kur’ân-i kerimde kendisinden “Hak” diye tabir edilen Ahadiyet tecellisi itibariyledir…

Arşın üzerine iradî ve icâdî emrin istiva etmesi; şer-i şerifte teklîfî ve irşâdî emrin istivası menzilesindedir… Sanki her iki emirden biri diğerinin kalbi ve aksidir… Onun aksi seviyeyi istivâ’dir…

Arş ve şeriattan her biri diğerinin kalbidir. Onun aksi seviyeyi müstevâ’dır…

ihtisar ile sözleri bitti.(İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsîri,8/590)

Te’vilât-i Necmiyyeden

ALLAH (Celle celalühü), altı çeşit kâinatı yaratmayı tamamladığı zaman, Arşı istiva etti. Onu yaratmaktan fariğ olduktan sonra âlem’de tasarruf etme istivâsıyla istiva etti. Bunda Arş’tan Süreyya’ya kadar olanların işlerinin tedbiri vardır…

Burada Arş istiva için tahsis edildi. Çünkü Arş, Rahmânî feyzi kabul etmeye kabiliyeti olan latîf cisimlerin mebdei (ve başlangıcadır…

Bu istiva, ALLAH’ın (Celle celalühü) sıfatlarından bir sıfattır. Mahlûkatın istivasına (bir yere yerleşmesine) asla benzemez. (Meselâ) ilim gibi… ALLAH’ın (Celle celalühü) sıfatlarından bir sıfatı olan ilim sıfatı, kulların ilmine ve bilmelerine asla benzemez.

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ

Zira,O’nun misli, benzeri bir şey yoktur ve 0 öyle semî, öyle basîr’dir.(Şûrâ,/11)

Eğer sen Hakka olan hilâfetinin hususiyetine iyice nazar edip derinlemesine bakacak olursan; o zaman elbette nefsini tanırsın ve hemen sonra Rabbini tanırsın…

Bu şundandır; ALLAH (Celle celalühü), (annenin) rahmine emânet edilen nutfenden senin şahsını yaratmayı murad ettiğinde; senin ruhunu kendi hil’atinde istimal etti ki, haml günlerinde nutfede tasarruf etsin diye…. Onu büyük âleme münâsip olarak küçük âlem yaptı.

Böylece insanın; Bedeni, arz (yeryüzü) mesabesindedir.Başı, gök mesabesindedir.Kalbi, arş mesabesindedir.Sırrı, kürsi mesabesindedir.Bunların hepsi de “Ruh”un tedbiriyle olmaktadırlar.
Onun tasarrufu ise Rabbinden “Hilâfet” iledir…

Sonra ruh, kâmil şahıstan fariğ olduktan sonra mekânı olarak Kalb arşını istiva etti. Belki bu istiva, ruhun, şahsın bütün cüzlerinde (bedenin her zerresinde) tasarruf etmek içindir.Feyzinin kalbin üzerine atılmasıyla onun işlerini tedbir etmek içindir.Zira, muhakkak ki ALLAH’ın (Celle celalühü) feyzini bütün mahlûkatına kabul eden ve aktaran kalbtir.Yine kalb, ruh’un feyzini kalıbın hepsine ganimet bilip ulaştırandır. Eğer sen bu misâl’de çok iyi düşünerek (derdine ve aradıklarına) şifâ olacak bir teemmül (tefekkür) ile düşünecek olursan; istivâ’yı, ALLAH’ın (Celle celalühü) mukaddes ve münezzeh sıfatlarından teşbihin nefyini kâfî derecede bulurdun. Ve o zaman;

Kim nefsini tanırsa; hakîkaten Rabbini tanır.( Keşfü’l-Hafâ: 2532)
İnşallahü Teâlâ.

( İSTİVA: Râğıb der ki:(istevâ) fiilinin kullanılışı iki şekildedir. Birisi iki veya daha çok faile isnad olunur, denilir ki “Zeyd ve Amr eşit oldu.” eşittirler” demektir. Nitekim “Bunlar, ALLAH katında eşit olmazlar” (Tevbe /19). Bilenlerle bilmiyenler bir olur mu?” {Zümer /9} buyurulmustur. Diğeri de bir şeyin kendi zâtında doğru ve ölçülü olmasına denilir. Üstün akla sahip (olan melek) doğruldu.” (Necm /6) gibi ki. “Onların sırtına binip kurulmanız için” (Zuhruf /13), ve yanında bulunanlar, gemiye yerleştiğiniz zaman” (Müminûn /28), Gövdesinin üstüne dikildi.” (Feth /29)

Aynı şekilde Arap kelâmında işi mutedil oldu”, “filan işçilerini idare etti” gibi ifadeler hep bu kabildendir. ile müteaddî olmasında bir istilâ mânâsını gerektirir, müteaddi olmasında da bizzat veya tedbirle son bulma mânâsını gerektirir. Bu şekilde istiva lügatte, bir düze olmak, istikrar etmek yani karar kılmak veya kararını bulmak, ulûvvve isti’lâ yani yükselmek veya yüksek olmak, diğer deyimle üstün olmak, bir düze kurulmak, eşit veya benzer veya denk olmak, dosdoğru varmak veya kasdetmek, isti’lâ etmek mânâlarına gelir.

ARŞ , esas itibariyle “sakf” demektir ki, bir binanın veya yerin yüksek muhitini teşkil eder. Bir eve nisbette tavanı, tavanına nisbette üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü, tahtaboşu, cihannüması (terası) hep Arş mânâsına dahildir. Buna ilave olarak çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren her şeye de denir.

Bu şekilde Arş anlayışının en kesin gereği ulvilik ve üstünlük mânâsıdır. Bundan dolayıdır ki arş, hükümdarların oturdukları “taht” anlamında meşhur olmuş ve tahtın gereği olan mülkten . izzet ve saltanattan kinayede yapılmıştır, denilir ki, mülkün istilâ edildi, yıkıldı, bozuldu demektir.
Mülkü kıvamında ve işi yolunda, ernri muntazam ve ahenkli olduğu zaman da “Arşına hâkim oldu, mülkünün tahtına yerleşti.” denilir. Bunlardan başka bir işi ayakta tutan şeye, bir şeyin esasına ve bir toplumun işlerini idare eden başkanlarına ve”awâ’ ” denilen kuzey tarafın alt yanında Acûzü’1-Esed (arslan burcunun ucundaki takım yıldızları) ve Avşü’s-Simâk (biri kuzey, diğeri güneyde iki parlak yıldız) da denilen dört küçük yıldıza, tabuta ve kuyunun dibinden adam boyu kadar taşla örüldükten sonra ağzına kadar yukarısına yaptıkları ahşaba, ayağın parmak tarafına doğru yüzündeki yumruca tümseğe ve kuşun yuvasına da denilir. Ve birçok mânâlarda masdar da olur.

Âyetü’l-Kürsî’de geçtiği üzere bazı âlimler. “O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır.” (Bakara /255) âyetindeki kürsî ile Arş’ın bir şey olduğunu kabul etmişlerdir ki, ikisini de “taht” mânâsından alınmış olarak düşünmüşler demektir. Fakat çoğunlukla nakle dildiğine göre Arş, Kürsî’nin de üstündedir.
Bu şekilde Kürsî, taht manâsıyla düşünülürse Arş onu kaplayan saray ve sarayın tavanı gibi veya bütün memleketin muhîti gibi düşünülür Ve Kürsî. “Mevzii Kademi’l-Arş” (Arş’ın ayağının yeri) olduğu rivayetine göre “başşehir” manâsıyla düşünülürse, Arş da “taht” mefhumuyla düşünülür.

Ve bu iki mânâ düşüncesiyle Arş, şeriat dilinde âlemin hepsini saran, sınırlamanın ve beşer aklının takdirinin dışında, hakikati ALLAH’ın (Celle celalühü) ilmine bırakılmış bulunan yüksek bir muhît olmak üzere yaygın olmuştur ki gökler, cennet, sidre, Kürsî hep bunun altında tasavvur edilir.
Bu bir sondur ki, âlem tasavvuru burada biter. Fakat Hakk’ın varlığı bitmez ve Sidre-i müntehâ geçilmeden ALLAH’ın (Celle celalühü) cemalinin müşahedesine erilmez.

Nitekim Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Mi’rac’da Sidre-i münteha’yı geçmişti. Birinci düşünceye göre Arş’ın ihatasının, mekâna ait bir ihata; ikinci düşünceye göre de manevî bir ihata (kuşatma) kabilinden olması gerekir.

Burada önce şunları dikkat nazarından uzak tutmamak gerekir:

1- Bilinen manâsıyla “taht”, bir hükümdarın, hükümeti icra ederken üzerine kurulduğu özel, mahdûd bir cisimdir. Fakat asıl önemi, cisimliğinde değil, gereği olan hüküm, izzet ve saltanatındadır.

2- Bütün göklerin üstünde ve bütün âlemi çevreleyen Arş’ın bilinen mahdut “taht” mânâsına, tamamen hakiki lügat mânâsı olarak uyuşmuş olamayacağı şüphesizdir. Bundan dolayı bunda muhakkak mecazî ve kinayî bir mânânın bulunması ve daha doğrusu Arş ve taht cins ismi iken (el-Arş)’ın şer’î konumla bir özel isim gibi düşünülmesi gerekir. Ve o halde bu Arş’da cisim olma zarureti de iddia edilemez.

3- Arş bir cism-i küll olsun, fakat yön ve cisimliğin hepsi bunda son bulacağından, bunun üstünde cisim, mekân, yön tasavvuru çelişkili olur. Burada “Sidretü’l- müntehâ” anlayışını iyi düşünmek gerekir.

4- kelimesinin hakiki mânâsında ne mekâna, ne zamânâ ait bir zarflık yoktur. Bu bir isti’lâ ifade eder. Gerçi ulûv (yükseklik) ve fevkiyyet (üstlük, üstte olmak) bir yön anlatır. Fakat (el-Arş) anlayışı, bütün mekân ve yönleri kapladığından, bu istilâda yön de düşünülmüş olamaz. Ve bundan dolayı “Arş üzerine”, mekân üstü ve yön üstü. çok yüksek bir yükseklik ile isti’lâ ifade eder ki, asıl gerçek isti’lâ (Yükseliş) da budur.

Bu, bütün izafetleri altına alan öyle bir isti’lâdir ki, hiç bir kayıt ve nicelikle şartlanmış olmadığından ihata mümkün değildir. Biz bu yüksekliğin ifade ettiği malûlün izafetini illete (sebeb), mahkûmun hâkime, netice itibariyle bütün varlığı mümkün olanların, varlığı vacib olana, bütün yaratıkların yaratana olan etkilenme ve muhtaç olma nisbeti olmak üzere kendi izafetimizle düşünebiliriz.

5- İstiva gerçekte sırf cismanî bir anlam değildir. Bunun cismanî olup olmadığına, isnad olunduğu faili veya medhûlü (dahil olduğu kelime) de bir karine olur. Mesela “işine hâkim oldu” denildiği zaman bu istivanın cismanî olmadığında şüphe yoktur.

Aynı şekilde “filan işine hâkim oldu” denildiği zaman da böyledir. Burada ise fail, “Kendisinin hiç bir benzeri olmayan” (Şûra /11) ALLAH’dır (Celle celalühü). Şu halde Arş üzerinde ilâhî istivayı ALLAH (Celle celalühü) ile Arş’ın gerisindeki yaratıklar arasında bir uzaklık, bir mekânî aralığı gerektiren cismanî bir mânâ ile düşünmeye imkân yoktur. Zira “Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.” (Va­kıa /85). ‘

6- Bir hükümdarın tahtına oturup kurulması anlamında bile asıl kastedilen mânâ, cismanî bir oturuş değil, hükümdarlık sıfatıyla nitelenmesidir. Bu öyle bir mânâdır ki, hükümdarın taht sayesinde değil, tahtın hükümdar sayesinde ayakta durmasını ifade eder. Ve bir hükümdarın tahtında devamlılığı, cismen taht üzerinde oturup kalması değil, hâkimiyetinde devamlılığı ve baki olması demek olur. Fakat bu mânâ diğer hükümdarlarda ve tahtlarda tam, mutlak ve hakiki değil, geçici, nisbîve arızîdir.

Bunun mutlak hakikati ancak ALLAH’a (Celle celalühü) mahsustur. Şu halde istivâdân bu mânânın ALLAH’da (Celle celalühü) zatî, tam ve hatta tamın üstü mutlak ve hatta mutlak üstü ve hakiki yani cismaniyet ve rûhâniyet gibi imkanî bir vücud ile değil, zarurî bir vücûd ile oluşmuş olduğunu anlamak gerekir. Bunu anlayabilmek için de varlığın gerçeğinin yalnız cisim ve cismaniyete mahsus olmadığını ve hatta cisimliğin gelip geçici ve izafî bir varlıktan ibaret bulunduğunu ve Hakk’ı bilmek için cisim ve ruhun üstüne geçilmek gerektiğini sezmek şarttır.

Bunun içindir ki, cisimden başka varlık, cismanî yük seklikten başka yükseklik duyamayanlar, bu konuda şer’an bir dereceye kadar özürlü sayılırlar.

7- İstiva bir faile isnat edilmiş ve cer harfi ile bağlanmış bulunduğu için, bunda ALLAH’ın (Celle celalühü) Arş seviyesi ile eşitlik veya birliğine değil, tersine Arş’tan üstün yükseklik ve mutlak büyüklüğüne delalet vardır. Yani Arş ile beraber istiva etti” değil, Arz üzerine istiva etti”dir.
Bu ise ALLAH’ı (Celle celalühü), âlemin kendisi ile bir­leştiren hulul veya ittihat görüşlerini red ve iptal her şeye şahittir”, her şeyi kuşatıcıdır”, “onun hiç benzeri yoktur” mânâlarının sonsuzluğunu hatırlatan nezih bir tevhid ispat eder. Şu halde bunda bir teşbihi (benzetme) değil, pek yüksek bir tenzihi tasdik etmek gerekir.

Bunun için bu meselede büyük âlimler şu iki mezhepten biri üzerindedirler:

Birincisi Selef mezhebidir ki, ALLAH’ın (Celle celalühü) mekân ve yönden yüksek olduğunu kesin bir şekilde tasdik etmekle beraber Arş üzerine istivası sıfatına da - ALLAH’ın (Celle celalühü) irade ettiği şekilde - iman etmek ve tafsilatıyla te’viline dalmayıp, “Onun açıklamasını ancak ALLAH bilir.” (Âl-i Imran /7) âyetinin delaleti üzere hakikatini ALLAH’ın (Celle celalühü) ilmine bırakmaktır.

Ehl-i Sünnetçe asıl tercih ve itimad edilmiş olan da budur:

“Ey dayımın oğlu, Arş’ın Rabb’ı, Arşın üstündedir, fakat yerleşme vasfı olmaksızın”. (Emâli) İmam Mâlik b. Enes (rahmetullahi aleyh) hazretlerine bir gün bir adam “istiva nasıldır?” diye bu âyetteki istivanın nasıl olduğunu sormuş ve İmam Mâlik de (rahmetullahi aleyh) biraz başını eğip murakabeye daldıktan sonra vücûdundan şiddetli bir ter boşanmış ve demiştir ki:

“İstiva malûm; keyf (nasıl), makul değil; buna inanmak vacib ve bu soru bid’attır. Sanıyorum ki sen sapık bir adamsın”. Bundan sonra emretmiş, o adamı huzurundan çıkarmışlar.

Aynı mânâ selefin daha birçoğundan nakledilmiştir. Bizim Hanefılere göre asıl rivayet edilen de, “Arş üzerine istiva,ALLAH’ın (Celle celalühü) keyfiyetsiz bir sıfatı” olduğudur.

İkincisi, sonradan ortaya çıkıp istivadan tecsîm (cisimlendirme) veya ittihat (birleşme) şüphesi çıkarmaya çalışan ve selefin sözlerini bu konuda bir çeşit kapalılığa sevketmeye kalkışan nefsine düşkün kimselere karşı müteahhirînin (sonra gelen âlimler) tercih ettikleri doğru te’vil mezhebidir ki, aklî ve naklî delillere göre ALLAH’a (Celle celalühü) nisbeti caiz olmayan bâtıl ihtimalleri atarak caiz olduğunda şüphe edilemiyecek doğru bir meal araştırmaya girişmektir.

Bunda başlıca üç, dört görüş hasıl olmuştur:

1- Yukarda gösterildiği üzere lisan örfünde Arş’ı hükmüne aldı”. “mülkünün tahtına yerleşti” deyimleri, tam sahip olmakla işin intizamından kinaye olarak kullanılır ki, “mülkü bozuldu”nun zıddıdır.
Şu halde “sonra Arş üzerine hükümrân oldu” âyetinde de en açık ve en olumlu mânâ “bütün yaratıkları üzerinde devamlı emrini yürütmek ve muntazam bir şekilde hükümleri icra etmek suretiyle eksiksiz kudretin nüfuzu ve iradenin cereyan etmesinden” kinaye olmasıdır. Bu mânânın gerçekte hakikati şüphesizdir….

Hasan-ı Basrî (kuddise sırruhu) hazretleri bunu “işine hâkim oldu” diye ifade etmiştir ki, aynı mânâyı mecazî isnat şeklinde göstermiş demektir. Yani istivanın ALLAH’ın (Celle celalühü) zâtına nisbeti hakikatte fiil ve emrinin vasfı olması itibariyledir. “Sonra” buyurulması da buna bir karine gibidir.
İlk yaratma lahza (an)ları mukayesesi mümkün hiç bir denk ve misal ile geçmemiş olan ve hiç bir tekrarlama ve benzeme devamını İçine almayan çeşitli yaratıklarını yeniden yeniye yaratılmaları ile cereyan ettiği, diğer deyişle altı gün henüz tekrar etme devrine girmemiş bulunduğu için ilk önce yaratma hiç bir devamlılığı içine atmış olmayacağından o demlerde istiva düşünülemez. O vakitler rabbânî tecellîler “Onun Arş’ı su üzerinde idi.” (Hûd /7) âyetinin delaleti üzere hiç bir seviyede durmayan çeşitli bir cereyanı ifade eder.

Mesela bir bulut, bir duman, ondan bir göksel cisim, ondan ateş, ondan toprak, ondan su, ondan bitki ve hayvan yaratılır giderken bu fiilde henüz bir âdet, bir devamlılık, bir istiva yoktur. Hepsi olağanüstü, hepsi çeşitlidir.

Fakat yaratma böyle soyut bir fark ve değişim cereyanından ibaret kalmamış, değişim içinde az çok bir benzeme ile bir düze tekrar ve devam etmiş, genel bir değişim ile değişen ve içerikleri başka başka bulunan yaratıklardan sonra cüz’î değişim ile çeşitli müttefik ve benzer yaratıklar da yaratılmış, yaratılanlar değiştirilmeye ve düzeltilmeye, sonradan olma ve yok olma devam etmeye, mesela buluttan ateş ve su, su ile topraktan hayat bir defa değil birçok defalar yaratılmaya ve giderek bitki bitkiden, hayvan hayvandan, insan insandan yapılmaya başlamış ve artık o zamandan itibaren zamanda bir devir, çeşitli işlerde bir tertip ve devamlılık tecelli etmiştir ki, buna “sünnetullah” (ALLAH’ın Celle celalühü sünneti), “âdetullah” (ALLAH’ın celle celalühü) âdeti) denilir.

Bu istiva vasfı bundan itibaren düşünülebilir. “yarattı, sonra istiva etti” terâhî (ge­cikmedi de buna işaret eder. Hasılı istiva, ne bir fiil, ne de sırf değişme ile değil, bir tekrarlama ve benzeyiş nisbeti İle düşünülebilir.

Bu ise zatında çoğalmadan, artmadan, değişmeden münezzeh olan ALLAH’ın (Celle celalühü) ancak fiilleri arasındaki uyuşma nisbeti itibariyle bir fiilî sıfatı demek olur.

Nitekim Süfyân-ı Sevrî (kuddise sırruhu) hazretleri bunu “Arş’da bir İş yaptı ki, ona istiva ismi verdi.” diye ifade etmiştir.

Diğer bazı âlimler de: Yani hepsi ALLAH’ın (Celle celalühü) “Sonra göğe yöneldi ve onları düzenledi.” (Bakara /29) âyetinde açıklanan düzenlenmesiyle muradı üzere istikamet aldı demiştir ki, bu da kinayede anılan işin İntizamı ile devamı, iradenin cereyanı mânâsının diğer bir ifadesi olarak fiil sıfatına işaret demektir. Ancak bunda istivanın esas itibariyle yaratıkların vasfı olması hususunu tercih şüphesi vardır. Halbuki âyet bu istivayı Arş’tn da üzerine geçirmiş olmak itibariyle ALLAH’a (Celle celalühü) tahsis eylemiş yani mahkûmun mahkûmiyete istivasını değil, yalnız hâkimin hâkimiyette istivasını anlatmıştır.

2- İstivanın, istilâ mânâsına olmasıdır ki, “Yarattıktan sonra da başından sonuna kadar hepsini kudret ve galibiyeti, velayet ve hâkimiyeti altında tuttu.” demek olur. Bunun “Her şeyi kuşatıcıdır” (Secde /54) manâsıyla münasebeti açıktır. Bununla beraber istilâ, ihatadan daha şümullüdür. Gerçi İbnü Arabî, “biz istilâ mânâsına bir istiva bilmiyoruz” demiş ise de şâirin:

“Bişr, kılıçsız ve kan dökmeden İrak’ı istilâ etti.” beytiyle şahit getirilerek buna cevap verildiği meşhurdur.

3- Arş’ın, mülk ve memleket; istivanın, istîlâ mânâsına olmasıdır. Bu da öbür mânâlarla yakından ilişkili olmakla beraber, ayrıca bazı faydalara da işaret etmektedir.

Birincisi: mânâsına özellikle bir dikkat nazarını celb edicidir.
İkincisi: ALLAH’ın (Celle celalühü), kendilerini mutlak hâkim gibi sayan beşerî saltanatlar üstündeki yüksek hakimiyetine öbür mânâlardan daha çok bir hatırlatmayı içine alır.

Üçüncüsü: ALLAH’ın (Celle celalühü) yalnız fiilî sıfatı itibariyle değil, bütün zatî sıfatıyla yüce ve mutlak kemâlinde ısrar eder. Ve bu bakış açısından (sonra) mânâsmdaki gecikme, yaratma ve istiva arasında değil, beyan mertebesine ait rütbeyle ilgili bir gecikme olur.

4- Bir de şöyle j istiva etti”, yani ALLAH’a (Celle celalühü) nisbette her şey eşittir. Hiç bir şey ona diğer bir şeyden daha yakın değildir. Çünkü ALLAH (Celle celalühü) bir mekânı bırakıp da, diğer mekâna giren cisimler gibi değildir” diye de tefsir edilmiştir ki. ilâhî nisbette, mesafeyi reddetme ve adaletin ispatı açısından bilhassa dikkate şâyân bir mânâdır.

Yani ALLAH (Celle celalühü) Arş üzerine öyle bir istilâ ile istiva etmiştir ki, gökler ve göklerde bulunanlar ona daha yakın, yer ve yerde bulunanlar daha uzak bir mevki ve mesafede değil, hepsi eşit bir nisbettedirler. Bundan istivanın eşitlik mânâsına alındığı sanılmamalıdır. Zira maksat, eşitliği n lüzumu veya gereği olan zatî veya nisbî bir vasıftır.

Nitekim istivanın diğer mânâları da eşitlikten vazgeçmekle düşünülür. Bu mânânın mekânlıkta düşünebileceğiniz misali, eşit iki taraf arasındaki ortanın ve dairenin çemberine göre merkez konumundaki istiva ve ortada olmaktır ki. bunda eşitlik oranı iki taraf veya çember noktalarına ait olur. Ve orta ve merkezde ancak bunlara bir kararda nisbet edilmiş olarak mânâsı düşünülür.
Bu şekilde Arş ve Taht anlamı, çevreleyen mânâsından başka, bir de merkezcilik Fikrini telkin eder. Fakat unutmamak gerekir ki, muhîtin (çevreleyen) gerisinde olan çeşitli noktaların merkeze oranı eşit değil, farklı uzaklıktadır. Halbuki ”gökte de İlâhtır, yerde de ilâhtır.” (Zuhruf /84) âyeti delaletince ilâhî nisbette böyle bir farklılık da düşünülemeyeceğinden bu tefsir, ilâhî istivanın bu geometrik mânâya da ölçü olamayacağını ve bunu anlamak için bütün uzaklık ve mesafe kaydının da kaldırılması gerekeceğini özellikle anlatmıştır.

Ve gerçekte mekan ve yön, uzaklık ve mesafe anlayışları da Arş”ın altındadır, Arş’ın üzerinde” değildir. ALLAH (Celle celalühü), her şey üzerine hazır ve nazırdır. Onun tıpkısına benzer hiç bir şey yoktur.
Şu halde istivası da, mahiyeti belli olan hiç bir istiva ile kıyas kabul etmez. İlâhî zatı ve sıfatı hakkında varid olan kelimelerin, yalnızca lugata ait gerçeklerin mânâlarıyla değil, birer şer’î hakikat olarak düşünülmesi gerekir.

Bunun için burada Arş ve Tahtın ulvî gerekleri olan hüküm ve saltanatın intizam, emir ve iradenin yerine getirilmesi, istilâ (zaptetme) ve isti’lâ (yükselme)’yi, gücün sınırını ve tam adaleti unutup da istiva kelimesinin lisanda oturma veya ayakta durma ve korunma ile istikrarda da kulanıldığından dolayı, ALLAH (Celle celalühü) tıpkı bir taht, bir sandalye veya dam üstünde duran bir şahıs vaziyetinde Arş’a dayanmış oturuyor veya dikiliyor veya yatıyor gibi bir düşünceye sahip olmak, aklen ve şer’an pek büyük bir cahillik olur.

Böyle bir mânâya lafzın lügat bakımından müsaadesi varsa da şer’an ve aklen yoktur. Ve İşte yukarda açıklanan mânâlar bilhassa bunu anlatmak ve öyle vehmi defetmek içindir ki, her biri doğru bir mânâdır.
Yüksek nazmın da hepsine hem dil, hem din ve hem akıl yönünden ihtimali ve müsaadesi vardır. Bununla beraber en doğrusu bunları bütünüyle düşünmek ve ihatası mümkün olmayan ilâhî istivanın hakikatinde durmak lazım gelir.

Çünkü yaratma, gökler ve yer. altı gün, Arş mefhumlarında bile, idrakimizi aşan bir esası vardır. O halde bütün bunların üzerine taallûk eden istivanın hakikati, idrak seviyemizden pek yüksek olduğunu itiraf etmelidir.

Bu bakımdan iman edilecek tefsir Selefin çoğunluğunun mezhebine göre tefsirdir ki şudur: ALLAH (Celle celalühü), gökleri ve yeri özel vakitlerde yarattı, sonra da hudûs (sonradan olma) ve yok olma, bir yer tutma ve yon şüphelerinden münezzeh olarak murad ettiği mânâ ile Arş üzerine istiva eyledi”. Fakat böyle demek, bu yüksek nazımda bizim anlayabileceğimiz hiç bir mânâ yoktur demek olmadığından da gaflet edilmemek gerekir………..(Elmalı tefsiri c. 3, s. 2177)

Sonra, ALLAH (Celle celalühü), arşın üzerine istivâ’sını zikretti, sonra haber verdi. Emirlerini haber vermesiyle onun arasına tedbirini koydu. Ve istiva yoluyla buyurdu:(İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri, 8/590-597)

Gonderen Karasahin
Kategori : Tasavvuf
Tags: , ,

Yorumlar (0)