Ekim, 2008 Arsivi

BİSMİHİ TEALA

İranlılar, İran’ın Hz. Ömer’in (radıyalalhu anh) hilafeti zamanında fethedilmesi, birliğinin bozulması ve güçünün kırılması üzerine, Hz. Ömer’den (radıyallahu anh),dostlarından ve askerlerinden intikam almak istediler. Onların, kaybettikleri iktidarı tekrar ele geçirme çabaları ve bu konudaki aşırı ihtirasları, İran Yahudilerinin, bu bölgedeki Müslümanlar arasında fitne tohumları ekmek için, fevkalâde müsâit bir ortam bulmalarını sağladı. Ortak noktalardan birisi, İran melik’i Yezdcurd’un kızı Şehrbânü’nun, İranlı diğer esirlerle birlikte Medine’ye getirilmesinden sonra, Hüseyin bin Ali (radıyallahu anh) ile evlenmiş olmasıdır.

Yahudilerin, mü’minlerin emiri Müslümanların halifesi Hz.Osman’ı şehid etmeleri ve bilgisi dışında Hz.Ali’nin (radıyallahu anh) arkasına sığınmaları, Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) ve evlâdının velâyetlerini ve hilâfetlerini iddia etmeleri üzerine, İranlılar Hz.Ömer’den (radıyallahu anh), dostları ve İranı feth eden ashâbtan, hilafeti zamanında İslâm fetihlerini doruk noktasına ulaştıran, eğrilikleri doğrultan ve asileri sürgün eden Hz.Osman’dan (radıyallahu anh) intikam alma konusunda, Yahudilere yardım ettiler. Böylece İranlılar, bilhassa Ali bin Hüseyin’in (radıyallahu anh) ve onlarca mukaddes bir sülale olan Sâsâni soyundan gelme İran meliki Yezdcurd’ün kızı Şehrbânü’dan dolayı İranlı kabul edilen çocuklarının kanlarının akması üzerine bu bozguncu ve isyânkâr Yahudilere yardımlarını arttırdılar.

İranlıların çoğu, işte bu sebeblerden dolayı Şii oldular; Sahâbeye, özellikle İran fatihi ve Mecûsi ateşini söndüren Hz.Ömer ve Hz. Osman’a (radıyallahu anhuma) sövmekle teselli buldular.Böylece onlar,Yahudilerle birleştiler; bu gâyenin tahakkuku için onlarla işbirliği yaptılar;onların yoluna uydular,metotlarını benimsediler.

Uzun süre iran’da ikamet eden ve İran tarihini derinlemesine inceleyen İngiliz müsteşriki Browne,bu konuda şöyle der: <<İranlıların 2.Halife Hz.Ömer’e (radıyallahu anh) düşman olmalarının en önemli sebebi,Hz.Ömer’in (radıyallahu anh) Acem ülkesini fethetmesi ve Sâsânilerin iktidârına son vermesidir.Her ne kadar onlar, bu düşmanlıklarına,dini ve mezhebi bir şekil vermişlerse de, düşmanlıklarının gerçek sebebi, dini ve mezhebi değildir.>>

Aynı müsteşrik, bir başka yerde, daha açık olarak şunları yazar: << İranlıların, Hz.Ömer bin Hattab’a (radıyallahu anh) düşman olmalarının sebebi, onun Hz. Ali ve Hz. Fâtima’nın (radıyallahu anhuma) haklarını gasbetmeş olması değil, tersine İran’ı fethetmesi ve Sâsâni hâkimiyetine son vermiş olmasıdır.>> Browne, daha sonra İranlı şairin şu beyitlerini zikreder:

‘’ Ömer, Samanilerin uzun saltanatına son verdi. İran meliklerinin en büyüklerinden olan Çemşid oğullarının hâkimiyetini ortadan kaldırdı.’’

İranlıların, Hz. Ömer’e (radıyallahu anh) düşman olmaları, onun Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) hilafet hakkını gasbetmesinden değil, bilakis İran’ı fethemesinden kaynaklanan eski bir meseledir.>>

Browne, devamla şöyle der: << Hz. Ali b. Hüseyin’in annesinin, melikleri Yezdcurd’ün kızı olduğunu bilmeleri sebebiyle Hz.Ali b. Hüseyin’in evlâdına bağlanmakta teselli ve itminan buldular. Meliklik haklarının, dini haklarla birlikte, onun çocuklarında toplandığını kabul ettiler. Böylece onlar arasında, siyasî münasebetler hâsıl oldu. Bu sebepledir ki, İranlılar, meliklik haklarının ancak semadan ve ALLAH’tan (Celle celalühü) geldiklerine inandıklarından, meliklerini kutsallaştırdılar ve onlara sımsıkı bağlandılar.

Kaynaklar

İhsan ilahi zahir, Eş-Şia ve’s-sünne
Memduh harabi, Mevsuatu furuku’s-Şia
Ali bin nayif şuhud, Şübhatu alel rafıza ve reddiha
Alusi, Ahbaru’s-Şia

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)
BİSMİHİ TEALA

Abdullah bin sebe’nin Müslümanlar arasında yaydığı fikir ve inançlardan birisi de,ALLAH’a (Celle celalühü) beda’,yani unutma ve cehâlet isnad etmesidir.Şüphesiz ALLAH (Celle celalühü) onların bu inanç ve dediklerinden münezzehdir.

Şii muhaddis El-Kuleyni ‘’el-Kafi’’ isimli eserinde bu konuya <<el-bed’a>> adı altında müstakil bir bab ayırır. Bu bölümde, Şia’nın mâsum kabul ettiği imamlardan pek çok rivayet nakleder. Bunlardan iki tanesi şu şöyledir:

Reyhân b. Salt, sekizinci İmam er-Rida’dan (ali bin Musa) şu sözü işittiğini söyler:

عن الريان بن الصلت قال: سمعت الرضا عليه السلام يقول ما بعث الله نبيا قط إلا بتحريم الخمر وأن يقر لله بالبداء.

‘’ALLAH’ın (Celle celalühü) gönderdiği her nebi, şarabın haram olduğunu ve ALLAH (Celle celalühü) hakkında beda’nın caiz olduğunu söyler.’’ (Kuleyni, el-Kâfi fi’l usûl, c:1 sh:148)

Bed’a nedir? Kuleyni’nin,Ebu Haşim el-Cafer’den naklettiği bir başka rivâyet bed’a’nın ne demek olduğunu açıklar:

علي بن محمد، عن إسحاق بن محمد، عن أبي هاشم الجعفري قال: كنت عند أبي الحسن عليه السلام بعد ما مضى ابنه أبوجعفر وإني لافكر في نفسي أريد أن أقول: كأنهما أعني أبا جعفر وأبا محمد في هذا الوقت كأبي الحسن موسى وإسماعيل ابني جعفر ابن محمد عليهم السلام وإن قصتهما كقصتهما، إذ كان أبومحمد المرجى بعد أبي جعفر عليه السلام فأقبل علي أبوالحسن قبل أن أنطق فقال: نعم يا أبا هاشم بدا لله في أبي محمد بعد أبي جعفر عليه السلام ما لم يكن يعرف له، كما بدا له في موسى بعد مضي إسماعيل ما كشف به عن حاله وهو كما حدثتك نفسك وإن كره المبطلون، وأبومحمد ابني الخلف من بعدي، عنده علم ما يحتاج إليه ومعه آلة الامامة.

‘’Oğlu Ebû Câfer öldüğünde, Ebû’l Hasan’ın yanındaydım. Bu durumda, Ebu Cafer ve Ebu Muhammed’in, tıpkı Ebû’l-Hasan Mûsa ve İsmâil bin Cafer bin Muhammed gibi olduklarını; Ebû Muhammed, Ebû Cafer’den sonra geldiğinden, her ikisinin vaziyetinin de birbirine çok benzediğini söylemeyi düşünüyorum. Daha ben konuşmaya başlamadan, Ebû’l Hasan bana yönelerek şöyle dedi: ‘’ Evet ey Ebû Hâşim, ALLAH (Celle celalühü), Ebû Cafer’den sonra Ebu Muhammed hakkında fikrini değiştirdi (bed’a) halbuki o, bunun böyle olduğunu daha önce bilmiyordu. Nitekim ALLAH (Celle celalühü) İsmail’in ölmesinde sonra Musâ hakkında da fikir değiştirmiştir. Mesele, bazıları hoşlanmasa (kabul etmese) bile, aynen senin düşündüğün gibidir. Benden sonra İmam oğlum Ebû Muhammed’dir; ihtiyaç, duyulan bütün ilim ondadır. O, imamet için gerekli vasıfları (âlet) taşımaktadır.’’ (Kuleyni, el-Kâfi, c: 1 sh: 327)

En-Nevbahti, Câfer bin Muhammed el-Bâkir’ın, oğlu İsmail’in imametine dair,nass bıraktığını ve onun imametine işaret ettiğini; ancak daha kendisi hayatta iken, oğlu İsmail’in ölmesi üzerine, onun: ‘’ALLAH (Celle celalühü), oğlum İsmail hakkında fikir değiştirdiği (bed’a) gibi hiçbir konuda fikir değiştirmemiştir’’ (Nevbahti, Fıraku’ş-Şia, 84) (1)

Zikredilen bu rivayetler, beda’nın manasını açıklamakta ve onun ALLAH’ın (Celle celalühü) daha önce bilmediği yeni bir ilim olduğunu ifade etmektedir. İşte Şia’nın ALLAH (Celle celalühü) hakkındaki inançı budur. Hâlbuki ALLAH (Celle celalühü) Hz. Musa’nın (aleyhi’s-selam) diliyle, ilmini şöyle açıklar:

لَّا يَضِلُّ رَبِّى وَلَا يَنسَى

‘’ Rabbim ne yanılır, ne de unutur’’ (Tâ-ha / 52)

Yine ALLAH (Celle celalühü) zatını tavsif ederken:

هُوَ ٱللَّهُ ٱلَّذِى لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ*ۖ عَـٰلِمُ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَـٰدَةِ*ۖ
‘’ O, öyle ALLAH’tır ki, ondan başka ilah yoktur. Görüleni de görülmeyeni de bilir.’’ ( Haşr / 22)

أَلَآ إِنَّهُ ۥ بِكُلِّ شَىۡءٍ۬ مُّحِيطُۢ
‘’ Bilesiniz ki o, her şeyi (ilmiye) kuşatmıştır.’’ ( Fussilet / 54)

Bununla birlikte Şiiler, ALLAH’a (Celle celalühü) bed’a isnâd etmekle kalmaz; üstelik kendi itikâdları istikametin de ALLAH’a inananları överler. Mesala Kuleyni, Ebû Câfer’den şu rivayeti nakleder: ‘’ Abdulmuttalip, bed’a fikrini ilk ortaya atan kimse olduğu için, Kıyamet gününde tek başına bir ümmet olarak diriltilecektir; üzerinde meliklerin tâcı ve nebilerin simâsı olacaktır.’’ (Kuleyni, el-Kâfi fi’l usûl c, 1, sh,283) (1-a)

1-1-a) İhsan ilahi zahir, eş-Şia ve’s-sünne, 56

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

ALLAH (Celle celalühü) Hucurat suresi 10.ayeti kerimesinde:

 

إِنَّمَا ٱلۡمُؤۡمِنُونَ إِخۡوَةٌ۬

‘’Mü’minler ancak kardeştirler’’ buyurmaktadır. Zira hepsi ebedi hayata sebeb olan iman esasında birleşir, din kardeşidirler. Mü’minler nerede ırkları, lisanları ne olursa olsun, nerede bulunursa bulunsunlar kardeşçe yaşayacaklar; biri diğerinin mal, can, ırz ve şerefine tecavüz etmeyecektir. İslâm şeriatı, ağır ve hafif cürüm ve kabahatlar için had ve cezalar tayin etmiş ve bunların oluşumundan önce bunlara mani olmak için nasihat ve kurallarla beraber mü’minleri iyilikle emir ve kötülükten men (emri bil ma’ruf ve nehyi anil münker) vazifesiyle mükellef kılmıştır ki bu umumi bir murakabe mahiyetindedir.

 

 Âli İmran suresinin 104. ayeti kerimesi:

 

وَلۡتَكُن مِّنكُمۡ أُمَّةٌ۬ يَدۡعُونَ إِلَى ٱلۡخَيۡرِ وَيَأۡمُرُونَ بِٱلۡمَعۡرُوفِ وَيَنۡهَوۡنَ عَنِ ٱلۡمُنكَرِ‌ۚ وَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ

‘’Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.’’ Bu manadadır. Bu hususta başka ayeti kerimeler ve hadis-i şerifler bulunmaktadır. Bu yüzden İslâm cemiyetin salahına taalluk eden asıl ve esasları talim etmiştir. Bir cemiyet bu emir ve talimatlara riayet ettiği müddetçe mesuldür.

 

İbn-i Abdülberrin (rahmetullahi aleyh) beyanına göre sahabe-i kiram (rıdvanullahi aleyhim ecmain) arasında tesis edilen kardeşlik kurumu ikidir. Birincisi Mekke’de hassaten Muhacirler arasında kurulmuştur. Diğeri ise Medine’de Muhacir ve Ensar arasında tesis edilmiştir. Resulü Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) Müslümanlar arasında samimiyeti takviye etmek ve bir ayrılık tehlikesine imkân bırakmamak için Muhacir ve Ensar arasında bir kardeşlik kurmayı düşündü. Hicretin 7. ayında ve mescidi saadetin bitmesinden sonra peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Muhacir ve Ensardan  kırkbeşerden doksan kişiyi Enes bin Malik’in (radıyallahu anh) evine davet etti. Buhari’nin Hz. Enes’ten (radıyallahu anh) rivayetine göre Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’İslâm’da hilf ( yemine dayalı dostluk) yoktur, din kardeşliği vardır.’’ Buyurarak bu doksan kişi arasında ikişer ikişer kardeşlik oluşturdu.

 

Ebul ferec (rahmetullahi aleyh) bu kardeşliğin tesisine iki sebeb bildirmektedir. Birincisi: Cahiliye devrinde geçerli olup arap kavmi arasında geçerli olan hilfin yerine kaim olmasıdır.Bunlar arasında verased câri idi.Cahiliye dönemine ait kabileler arasında tesis edilmiş bir çok sözleşmeler bulunmaktadır.

 

İkinci sebeb: Muhacirler Mekke’de ki mallarını evlerini bırakarak Medine’ye ihtiyaç içerisinde gelmişlerdi. Ensar onları evlerine misafir olarak almışlardı. Ensarın bu misafir perverliği dini bir kardeşlik ile kuvvetlendirilmiş böylece hiçbir milletin tarihinde görülmemiş bir sosyal dayanışma sağlanmıştır.

 

Ensarın Muhacirlere karşı yapmış olduğu evlerine almak ve mallarından istifade ettirmek suretinde kalmayıp birbirlerine mirasçı yapacak kadar hiçbir millet tarihinde görülmemiş derecede bir fedakârlığa ulaşmıştır. Bu şekilde ki veraset Bedir savaşına kadar devam etmiş,Bedir savaşının ganimetleri elde edildikten sonra Enfal suresinin:

 

وَأُوْلُواْ ٱلۡأَرۡحَامِ بَعۡضُہُمۡ أَوۡلَىٰ بِبَعۡضٍ۬ فِى كِتَـٰبِ ٱللَّهِ‌ۗ

‘’ALLAH’ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine (varis olmaya) daha uygundur.’’ (Enfal/ 75) ayeti kerimesinin inzal edilmesiyle kardeşlik kurumu ile beraber tesis edilmiş olan miras nesh edilmiştir.

 

İslâm’ın kendi bireyleri arasında gerçekleştirdiği eşi ve benzeri görülmemiş bu içtimai yardımlaşmanın İslâm tarihinde birçok misali bulunmaktadır. Mesela:

 

Huzeyfetü’l Adevi (rahmetullahi aleyh) şöyle anlatmaktadır:

 

Yermük harbinde amcamın oğlunu bulup yanımdaki sudan vermek için yaralıların arasına girdim. Kendi kendime şöyle diyordum ‘’Eğer ölmemiş ise ona su verir, yüzünü yıkarım ‘’ onun yanına varınca ‘’su vereyim mi?’’ diye sordum. Bana ‘’evet’’ diye işaret etti. O sırada başka bir yaralının ‘’su’’ diye inlediği duyuldu. Amcamın oğlu ‘’suyu ona götür’’ dedi. Hemen o yaralının yanına gittiğimde Hişam bin As (radıyallahu anh) olduğunu gördüm. Ona da ‘’su vereyim mi?’’ diye sordum o esnada başka bir inilti duyuldu. Hişam bin As (radıyalalhu anh) ‘’suyu ona götür’’ dedi. Bende suyu üçüncü yaralının yanına götürdüğümde ölmüştü. Sonra Hişam bin As (radıyallahu anh) yanına döndüm o da ölmüştü, sonra amcamın oğluna döndüm, o da ölmüştü.’’ (avarifü’l maarif, sa:279) işte Müslümanların mes’udlarının halleri, son anlarında bile din kardeşlerini düşünüyor, onları kendi nefislerine tercih ediyorlar.

 

İslâm’dan önce Arapların bir gün bir kelime etrafında toplandıkları ve bir ülke teşkil ettikleri bir din ile dindar oldukları görülmüş bir şey değildi. Tersine onlar birbirleri ile dövüşür, kan davası güder ve bu uğurda kan dökerlerdi. İslâm gelir gelmez onları ALLAH’ın (Celle celalühü) birliğinde sonra kardeşliğe, eşitliğe, karşılıklı şefkat ve merhamete çağırdı. Onlarda İslâm ile müşerref olunca, İslâm onları barıştırdı, kardeş yaptı. Onlarda islâm’ın yayılmasına canlarını feda ettiler.

 

Numan bin Beşir’in (radıyalalhu anh) rivayet ettiği şu hadis-i şerif İslâm kardeşliği rabıtasını en belirgin bir biçimde ifade etmektedir:

 

‘’Mü’minler (birbirlerini sevmede, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta) bir cesed gibidir.O cesedin bir azası rahatsızlandığı zaman diğer azalarda rahatsızlanır.’’ (Buhari, Müslim) Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu hadis-i şeriflerinde imanı bir cesede, iman sahiplerini de o cesedin azalarına benzetmek suretiyle bütün Müslümanları manevi bir şahsiyet altında birleştirmiş, eğer bu manevi şahsiyetin herhangi bir uzvu rahatsızlanırsa diğer uzuvların da rahatsızlanacağını,dolayısıyla herhangi bir müslümanın  hukukuna,canına,ırzına tecavüz halinde bütün Müslümanların bu durumdan rahatsız olacağını (olması gerektiğini) bu hadis-i şerifi ile ifade etmektedir.İşte asıl İslâm kardeşliği bu şekilde tecelli eder.Bugün dünyanın her tarafında bulunan Müslümanlar daha mes’ul bir hayata, müstakil bir idareye kavuşmak isterlerse aralarında ki din rabıtasından istifade ederek ilmen, fikren, iktisaden bu birliğin oluşmasına çalışmalıdırlar. (Delilül falihin, c:2 sh:5)

 

Tabari’nin Hz. Huzeyfe’den (radıyalalhu anh) yaptığı bir rivayette peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

 

‘’Kim Müslümanların işlerine ehemmiyet vermezse Müslümanlardan değildir. Sabah akşam ALLAH (Celle celalühü) için, resulü (Sallallahu aleyhi ve selem) için, Müslümanların liderleri ve bütün Müslümanlar için kalb ile, söz ile ve ameli ile nasihat etmez ise Müslümanlardan değildir.’’ (Ö. N. Bilmen,5000 hadis)

 

Yani, Müslümanların irşad ve talimine ve Müslümanların muhafazasına, aralarındaki husumetin giderilmesine, beyinsizlerini edeplendirmeye, tefrikanın izalesine, buğz ve düşmanlığın kaldırılmasına, Müslümanlardan bozulanların ıslahına gayret ve ehemmiyet vermeyen Müslümanlardan değildir.Yani kâmil bir Müslüman değildir. (tarikatı muhammediye şerhi, c:1 sh: 701)

 

Hz. Aişe’nin (radıyalalhu anha) naklattiği şu hadise bu durumu ne güzel teyid etmektedir:

 

‘’ Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefat edince aşağı yukarı bütün Müslümanlar dinden çıkmaya yöneldi, nifak baş gösterdi. ALLAH (Celle celalühü) babama öyle sıkıntı ve belalar verdi ki, onların karşısında dağlar bile olsa erirdi. Ashab yağmurlu günde kurtların hücumuna uğramış koyun sürüsüne dönmüşlerdi. Yemin ederim ki ihtilafa düştükleri bir nokta oldumu babam onu halletmek için âdeta uçarcasına koşardı. Ebu Hureyre (radıyalalhu anh) bu gerçeği şu şekilde ifade etmektedir: ‘’Kendisinden başka ilah olmayan ALLAH’a (Celle celalühü) yemin ederim ki, eğer Ebu Bekir (radıyallahu anh) halife olmasaydı ALLAH’a (Celle celalühü) yeryüzünde şuurlu ibadet edilmezdi.’’ (En- Nedvi, yeniden İslâm, sh: 188)

 

Hz. Ömer’in (radıyalalhu anh) hilafetinde bir kıtlık olmuştu. Yeryüzü kapkara kesilmişti. Kıtlık 9 ay sürdü. Hz. Ömer (radıyalalhu anh) ALLAH (Celle celalühü) halka bir genişlik verinceye kadar zeytinyağından başka katık yemeyeceğine dair yemin etti.Et, yağ, süt gibi gıda maddelerini halka bıraktı. Renginin buğday renginde olmasına sebeb bu kıtlık devrinde çokça yediği zeytinyağıydı. Hz. Ömer (radıyalalhu anh) dışarı çıkarak evleri dolaşıyor, ‘’kimin ne ihtiyacı varsa bize gelsin’’, ‘’ALLAH’ım (Celle celalühü) ümmeti Muhammedin helâkını bana gösterme’’ diyordu. (Ettabakatül Kübra, c:1 sh: 18)