Kasım, 2008 Arsivi

BİSMİHİ TEALA

Hanefi mezhebi haberi vâhid ile amel edilebilmesi için şu şartları aramaktadır:

 

1) Ravi, peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve selem) rivayet ettiği hadisin aksine davranış veya bu rivayete aykırı fetva vermiş olmamalıdır. Mesela:

 

Hz. Aişe (radıyallahu anha) rivayet ettiği ‘’ Velisinin izni olmadan nikahlanan kadının evliliği batıldır.’’ Hadisine rağmen kardeşi Abdurrahman (radıyallahu anh) Şam’da iken onun kızını evlendirmiştir.

 

2) Hadis sık sık tekerrür eden ve her mükellefin hükmünü bilme ihtiyacı hissettiği olaylar hakkında olmamalıdır. Usul literatüründe ‘’ Umumu belvâ’’ şeklinde geçen bu prensip ile, fert ve cemiyet hayatında hemen herkesin karşılaştığı ve hükmünü bilmeye ihtiyaç duyduğu meseleler veya hadiseler kastedilmektedir. Mesela:

 

Hanefiler ile Zahiriler arasındaki tenasül uzvuna kasden dokunma, Cenaze teşımadan dolayı abdestin bozulması, namazda rükûa varırken ve kalkarken ellerin kaldırılması gibi münâkaşa  mevzuu meselelerde, söz konusu ‘’ umumu belvâ’’ prensibinin tesiri olduğunu görmekteyiz.

 

3) Hadis rivayet eden ravi, fıkıh bilgisi (fıkhu’r-râvi) ve ictihad ehliyeti ile tanınmış biri değilse, hadis kıyasa ve şer’i esaslara aykırı olmamalıdır.

 

4) Haberi vahidler; Kur’an, mütevatir veya meşhur sünnet gibi daha kuvvetli bir delil ile çatışmamalıdır.

 

5) Haberi vahidler ve Kur’an nassı üzerine ziyade meselesi: Hanefi mezhebine göre ‘’ ez-ziyade ale’n-nas bi haberi’l vahid’’ caiz değildir, kabul edilemez. Nass üzerine ziyade, şekil itibâri ile, ‘’ Beyan’’ mana itibâri ile ‘’ Nesh’’ demektir; nesh de haberi vahid ile sabit olmaz.

 

BİSMİHİ TEALA

Kur’an-ı Kerim’de ALLAH (Celle celalühü) aynı konuyu farklı yerlerde müteaddit şekillerde ele almaktadır. Bir konuyu bir yerde ele aldıktan sonra müteaddit yerlerde ele almasında ki gaye birkaç bakımdan önem arz etmektedir. Mesela bir yerde mücmel (kısa) olarak ele aldığı bir konuyu başka bir yerde mufassal (geniş) olarak izah etmektedir. Veya bir yerde mutlak (genel) olarak ele aldığı bir konuyu başka bir de mukayyet (kayıtlı) olarak açıklamaktadır.

 

Tefsir uleması bütün bunları mana ve beyanlarına bakarak ve her biri farklı bir yönden ele alarak izah ederler. Zira bunların her biri Kur’an’ın manalarını anlamayı kolaylaştırır ve böylece Kur’an’ın farklı yorumlarına ulaşılmış, tek bir mana ve yoruma bağlı kalınmamış olur. Müfessirler farklı farklı yorumlarla bunları izah eder ve açıklarlar. Zaten tefsir’in manası da bu değil midir? Yani Kur’an’ın kapalı ayetlerini manalandırmak ve açıklayıp beyan etmek değil midir?

 

 İbn-i Teymiye bu konuda şöyle demektedir:

 

‘’ Kur’an-ı kerim’in tefsir etmede takip edilecek en güzel ve sahih yol Kur’an-ı, Kur’an ile tefsir etmektir. Zira bir yerde mücmel olarak ele aldığı bir konuyu başka bir yerde izah etmiş, bir yerde muhtasar olarak ele aldığını başka bir yerde geniş olarak izah etmektedir.’’ (mukaddemetu fi usulu’t-tefsir, sh: 93)

 

Bu konuyu örnekler ile izah etmek gerekirse:

 

Mesela Fatiha suresinin:

 

صِرَٲطَ ٱلَّذِينَ أَنۡعَمۡتَ عَلَيۡهِمۡ غَيۡرِ ٱلۡمَغۡضُوبِ عَلَيۡهِمۡ وَلَا ٱلضَّآلِّينَ

 

‘’ Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil’’ (Fatiha / 7)  ayeti kerimesinde  (أَنۡعَمۡتَ) ‘’ Kendilerine nimet verilenler’’ ayetinde kimlerin kasd olundukları bilinmemektedir. Burada ‘’kendilerine nimet verilenler’in’’ kimler olduklarını bize:

 

وَمَن يُطِعِ ٱللَّهَ وَٱلرَّسُولَ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ مَعَ ٱلَّذِينَ أَنۡعَمَ ٱللَّهُ عَلَيۡہِم مِّنَ ٱلنَّبِيِّـۧنَ وَٱلصِّدِّيقِينَ وَٱلشُّہَدَآءِ وَٱلصَّـٰلِحِينَ‌ۚ وَحَسُنَ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ رَفِيقً۬ا

 

‘’ Kim ALLAH’a ve resulüne itaat ederse işte onlar, ALLAH’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu, peygamberler, sıddıklar, şehidler ve Salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır’’ (Nisa / 69) ayeti kerimesi izah etmektedir.

 

Yine Kur’an’ı kerim’de

 

فَتَلَقَّىٰٓ ءَادَمُ مِن رَّبِّهِۦ كَلِمَـٰتٍ۬ فَتَابَ عَلَيۡهِ‌ۚ إِنَّهُ ۥ هُوَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ

 

‘’ Böylece Âdem rabbinden bir takım kelimeler aldı (öğrendi, bu kelimelerle) tövbe etti, (ALLAH Celle celalühü) onun tevbesini kabul etti). Zira ALLAH tövbeleri kabul eden, merhameti bol olandır. (Bakara / 37) ayeti kerimesinde Âdem’in (aleyhi’s-selam) Cennet’ten çıkarılmasına sebeb olan zellesi sebebiyle tövbe etmek için bir takım kelimeler öğrendiğini ifade etmektedir. Ancak ayeti kerime bu sözlerin neler olduğunu söylememektedir. Bu kelimeleri bize haber veren:

 

قَالَا رَبَّنَا ظَلَمۡنَآ أَنفُسَنَا وَإِن لَّمۡ تَغۡفِرۡ لَنَا وَتَرۡحَمۡنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡخَـٰسِرِينَ

 

‘’ ( Âdem ve eşi) dediler ki: Ey rabbimiz biz kendimize zulüm ettik! Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen elbette hüsrana uğrayanlardan oluruz’’ (Araf / 23)  ayeti kerimesidir.

 

Yine ALLAH (Celle celalühü):

 

 

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَوۡفُواْ بِٱلۡعُقُودِ‌ۚ أُحِلَّتۡ لَكُم بَہِيمَةُ ٱلۡأَنۡعَـٰمِ إِلَّا مَا يُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ غَيۡرَ مُحِلِّى ٱلصَّيۡدِ وَأَنتُمۡ حُرُمٌ‌ۗ إِنَّ ٱللَّهَ يَحۡكُمُ مَا يُرِيدُ

 

‘’ Ey iman edenler! Akidlerinizi (sözlerinizi) yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla, çeşitli hayvanlar size helal kılındı. Ancak haram oldukları size okunacaklar olanlar müstesna. Şüphesiz ALLAH dilediği hükmü verir.’’ (Maide / 1) ayeti kerimesindeki istisna (yani < Ancak haram oldukları size okunacaklar olanlar müstesna>) sebebiyle bazı hayvanları yememizi bize haram kılmaktadır. Bu hayvanların hangileri olduklarını:

 

حُرِّمَتۡ عَلَيۡكُمُ ٱلۡمَيۡتَةُ وَٱلدَّمُ وَلَحۡمُ ٱلۡخِنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ لِغَيۡرِ ٱللَّهِ بِهِۦ وَٱلۡمُنۡخَنِقَةُ وَٱلۡمَوۡقُوذَةُ وَٱلۡمُتَرَدِّيَةُ وَٱلنَّطِيحَةُ وَمَآ أَكَلَ ٱلسَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيۡتُمۡ وَمَا ذُبِحَ عَلَى ٱلنُّصُبِ

 

‘’ Leş, kan, domuz eti, ALLAH’tan başkasının adı anılarak kesilen, boğulmuş, (taş, odun vb ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan düşüp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile),  canavarların (vahşi hayvanların) yedikleri hayvanlar (ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna), dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan hayvanlar …. Size haram kılındı’’ (Maide /3) yine:

 

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيۡڪُمُ ٱلۡمَيۡتَةَ وَٱلدَّمَ وَلَحۡمَ ٱلۡخِنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ بِهِۦ لِغَيۡرِ ٱللَّهِ‌ۖ فَمَنِ ٱضۡطُرَّ غَيۡرَ بَاغٍ۬ وَلَا عَادٍ۬ فَلَآ إِثۡمَ عَلَيۡهِ‌ۚ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ

 

‘’ ALLAH size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve ALLAH’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan yemesinde bir günah yoktur. Şüphesiz ALLAH çok bağışlayan ve esirğeyendir.’’ (Bakara /173) ve:

 

قُل لَّآ أَجِدُ فِى مَآ أُوحِىَ إِلَىَّ مُحَرَّمًا عَلَىٰ طَاعِمٍ۬ يَطۡعَمُهُ ۥۤ إِلَّآ أَن يَكُونَ مَيۡتَةً أَوۡ دَمً۬ا مَّسۡفُوحًا أَوۡ لَحۡمَ خِنزِيرٍ۬ فَإِنَّهُ ۥ رِجۡسٌ أَوۡ فِسۡقًا أُهِلَّ لِغَيۡرِ ٱللَّهِ بِهِۦ‌ۚ فَمَنِ ٱضۡطُرَّ غَيۡرَ بَاغٍ۬ وَلَا عَادٍ۬ فَإِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬

‘’ De ki: bana vahyolunanda, leş ve akıtılmış kan yahut domuz eti ki pisliğin kendisidir ya da günah işlenerek ALLAH’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.’’ (En’am / 145) ayetlerinden öğrenmekteyiz.

 

وَكُنتُمۡ أَزۡوَٲجً۬ا ثَلَـٰثَةً۬

‘’ Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman’’ (Vakıa / 7) Ahiret hallerini anlatan bu ayeti kerime de ALLAH (Celle celalühü)  mücmel (kapalı) bir ifade kullanmaktadır. Bu üç sınıfın kimler olduğunu, vasıfları nelerdir, neden üç sınıf olarak ayrılmıştır soruları çoğaltmak mümkün. Bütün soruların cevapları müteakip ayetlerden öğrenmekteyiz:

 

فَأَصۡحَـٰبُ ٱلۡمَيۡمَنَةِ مَآ أَصۡحَـٰبُ ٱلۡمَيۡمَنَةِ  وَأَصۡحَـٰبُ ٱلۡمَشۡـَٔمَةِ مَآ أَصۡحَـٰبُ ٱلۡمَشۡـَٔمَةِ  وَٱلسَّـٰبِقُونَ ٱلسَّـٰبِقُونَ  أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلۡمُقَرَّبُونَ

‘’ Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!, soldakiler, ne bahtsızdır o soldakiler!, (hayırda) önde olanlar (ecirde de) öndedirler.’’ (Vakıa / 8,11) Bu ayetler ilk ayetteki mücmel ifadeyi izah ederek insanların Kıyamet günü kitapları sağdan verilenler, kitapları soldan verilenler ve sabikunlar olarak üç zümreye ayrılacaklarını ifade etmektedir.

 

إِنَّ ٱلۡإِنسَـٰنَ خُلِقَ هَلُوعًا

‘’ Gerçekten insan pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.’’ ( Meariç / 19) ALLAH (Celle celalühü) bu ayeti kerime de de mücmel ifade kullanmıştır. Bu mücmelliği bunu takip eden ayetler izah etmektedir:

 

إِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ جَزُوعً۬ا  وَإِذَا مَسَّهُ ٱلۡخَيۡرُ مَنُوعًا

‘’ Kendisine kötülük isabet ettiğinde sızlanır, bağırır, ona imkan verildiğinde ise pinti kesilir.’’ ( Meariç / 20, 21)

 

 

وَعِندَهُ ۥ مَفَاتِحُ ٱلۡغَيۡبِ لَا يَعۡلَمُهَآ إِلَّا هُوَ‌ۚ

‘’ Gaybın anahtarları ALLAH’ın yanındadır; onları ondan başkası bilmez.’’ (En’am / 59) Bu ayette kendisinden başkasının bilemeyeceği şeyler hususunda bir bilgi mevcut değil. Kimsenin bilemeyeceği şeyler nelerdir?

 

 

إِنَّ ٱللَّهَ عِندَهُ ۥ عِلۡمُ ٱلسَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ ٱلۡغَيۡثَ وَيَعۡلَمُ مَا فِى ٱلۡأَرۡحَامِ‌ۖ وَمَا تَدۡرِى نَفۡسٌ۬ مَّاذَا تَڪۡسِبُ غَدً۬ا‌ۖ وَمَا تَدۡرِى نَفۡسُۢ بِأَىِّ أَرۡضٍ۬ تَمُوتُ‌ۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرُۢ

 

‘’ Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak ALLAH’ın katındadır. Yağmuru o yağdırır, rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz ALLAH her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.’’ (Lokman / 35)

 

وَعَلَى ٱلَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمۡنَا مَا قَصَصۡنَا عَلَيۡكَ مِن قَبۡلُ‌ۖ

‘’ Sana anlattıklarımızı, daha önce Yahudi olanlara da haram kılmıştık.’’ (Nalh / 118) Bu ayeti kerime de ALLAH (Celle celalühü) Yahudilere bir takım şeyleri haram kıldığından söz ediyor ama neler olduğu hususuna değinmiyor. Yahudilere haram kılınan şeyler nelerdir?

 

 

وَعَلَى ٱلَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمۡنَا ڪُلَّ ذِى ظُفُرٍ۬‌ۖ وَمِنَ ٱلۡبَقَرِ وَٱلۡغَنَمِ حَرَّمۡنَا عَلَيۡهِمۡ شُحُومَهُمَآ إِلَّا مَا حَمَلَتۡ ظُهُورُهُمَآ أَوِ ٱلۡحَوَايَآ أَوۡ مَا ٱخۡتَلَطَ بِعَظۡمٍ۬‌ۚ ذَٲلِكَ جَزَيۡنَـٰهُم بِبَغۡيِہِمۡ‌ۖ وَإِنَّا لَصَـٰدِقُونَ

 

‘’ Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında veya bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere sığır ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kıldık. Bu, zulümleri yüzünden onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğru söyleyeniz.’’ (En’am / 146)

 

Görüldüğü üzere Kur’an’ı kerim aynı meselelere farklı yerlerde değinmek suretiyle, bir yerde açıklamadığı şeyleri başka yerlerde ayetlerle izah etmektedir. Mütekaddim müfessirlerden İbn-i Kesir, ve müteahhir müfessirlerden Şankıtı (rahmetullahi aleyhima)  gibi bir çok müfessir de Kur’an’ın bu metodunu takip ederek ayetleri ayetler ile tefsir etmek yoluna gitmişlerdir.

 

Gonderen Karasahin
Kategori : Usulü tefsir
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)
BİSMİHİ TEALA

Peygamberlerin (aleyhimu’l efdalu’s-salatu ve’s-selam) ALLAH (Celle celalühü) ve insanlar arasında elçilik yapmaları, insanlara ALLAH’ın (Celle celalühü) emirlerini ve nehiylerini tebliğ etmeleri, insanlara ALLAH’ın (Celle celalühü) razı olduğu ve razı olmadığı şeyler hususunda irşad etmeleri, insanların sosyal yaşamlarında, ahlak ve prensiplerinde öğretici olmaları daha pek çok fayda hepsi ALLAH’ın (Celle celalühü) kullara olan rahmetinin, lutfunun ve ihsanının eseridir.

İnsanların bunları peygamberlerden (aleyhimu’l efdalu’s-salatu ve’s-selam) öğrenmeleri ve almaları ve insanların onlarla bir araya gelmeleri gerekli olması sebebiyle ALLAH (Celle celalühü) peygamberleri insanların cinsinden olmak üzere beşer olarak gönderdi ki, hem onlara ALLAH’ın (Celle celalühü) emirlerini tebliğ etsinler hem de dünya ve Ahiret saadetini elde edebilsinler…

Eğer peygamberler melek olsalardı insanların ALLAH’ın (Celle celalühü) emirlerini onlardan almaya ve öğrenmeye güçleri yetmeyeceğinden ve insanların peygamberlere tabi olmamaları açısından onlara bir hüccet olacağı için, zira o zaman insanlar:

‘’ALLAH’ın (Celle celalühü) bize gönderdiği ve onlara tabi olmamızı emrettiği peygamberler bizim cinsimizden değil, onlar bizim gibi insan değil bir melek bizim yaratılışımızla onların yaratılışları farklıdır, onlar ahlak ve makam olarak bizden üstün ve amel olarak bizden daha güzel amel yapmaktadırlar zira melekler ALLAH’ın (Celle celalühü):

لَّا يَعۡصُونَ ٱللَّهَ مَآ أَمَرَهُمۡ وَيَفۡعَلُونَ مَا يُؤۡمَرُونَ

‘’ALLAH’ın buyurduğu emirlerine karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler var’’ (Tahrim / 6) ve

يُسَبِّحُونَ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّہَارَ لَا يَفۡتُرُونَ

‘’ Onlar bıkıp usanmaksızın gece gündüz ( ALLAH’ı) tesbih ederler.’’ (Enbiya /20)

ayeti kerimelerinde haber verdiği gibi onlar daima ALLAH’a (Celle celalühü) ibadet etmekte ve ibadetten ve tespihten asla vazgeçmezler. Sonra melekler bizim gibi yemek yemez ve içmezler, onların şehvet duyguları olmadığı için kadına ve günaha da meyletmezler ve onlar daima ikram da bulunurlar.’’ Gibi mazeretlerle onlara tabi olmaktan yüz çevirecekler.

Eğer melekler insanlara aslı suretlerinde yani melek olarak gelseler bu seferde insanlar onlar gibi azametli varlıklar görmedikleri için korku ve dehşetten bayılırlar veya dehşetle arkalarına bakmadan kaçarlardı. Nitekim peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hira mağarasına gittiği bir gün bir ses işitişte önüne baktığı zaman yerle gök arasını kaplayan bir taht üzerinde oturan Cebrail’i (aleyhi’s-selam) ilk gördüğünde dehşete kapılıp korkmuş ve korku ile eve gelip ‘’Üstümü örtün, üstümü örtün’’ demiştir.

Bir başka seferde de peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Cebrail’i (aleyhi’s-selam) kanatları doğu ile batı’yı kaplamış olarak açık bir vaziyette görmüştü ve korkmuştu. Bundan dolayı eğer melek onların yanına beşer suretiyle geldiği zaman yani onlar gibi insan gibi göründüğünde bu sefer de onun insan mı yoksa melek mi olduğu hususunda görüş birliği olmayacak ve aralarında münakaşa olacaktı.
Bundan dolayı Kur’an-ı kerim Mekkeli müşriklerin ‘’ o peygamber insan olarak değil Melek olarak gönderilseydi ya’’ şeklinde ki talep ve itirazlarına şu şekilde cevap vermiştir:

وَقَالُواْ لَوۡلَآ أُنزِلَ عَلَيۡهِ مَلَكٌ۬*ۖ وَلَوۡ أَنزَلۡنَا مَلَكً۬ا لَّقُضِىَ ٱلۡأَمۡرُ ثُمَّ لَا يُنظَرُونَ وَلَوۡ جَعَلۡنَـٰهُ مَلَڪً۬ا لَّجَعَلۡنَـٰهُ رَجُلاً۬ وَلَلَبَسۡنَا عَلَيۡهِم مَّا يَلۡبِسُونَ
‘’ (MUHAMMED’E görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya dediler. Eğer biz öyle bir Melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırılmazdı. Eğer peygamberi bir Melek kılsaydık elbette onu bir insan şekline sokar onları düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük.’’ ( En’am / 8,9)

Ayeti kerime tefsirlerde: ‘’ Eğer biz peygamberi (Sallallahu aleyhi ve sellem) onların istediği gibi bir Melek yapsaydık onunla oturabilmeleri ve emirlerimizi onlardan öğrenebilmeleri için elbette onu bir insan şeklinde kılardık. O zaman onlar yine Melek mi insan mı şeklinde kuşkuya düşer yine şikâyet ederek ilk talepleri olan peygamber bir Melek olsaydı ya şeklindeki düşünce ve söylevlerine dönerlerdi.’’ Şeklinde ifade edilmektedir.

İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Ahkamu’l Kur’an’’ isimli tefsirinde:

وَلَوۡ جَعَلۡنَـٰهُ مَلَڪً۬ا لَّجَعَلۡنَـٰهُ رَجُلاً۬
‘’ Eğer peygamberi bir Melek kılsaydık elbette onu bir insan şeklinde kılardık.’’ Ayetini tefsir ederken şu ifadeleri kullanmaktadır: ‘’ O zaman onlar o Meleği kendileri gibi görünür bir cisimle cisimlendirmeseydik elbette onu kendi asli suretinde görmeye güçleri yetmezdi. Zira her cins kendi cinsine karşı bir alaka ve ilgi duyar, başka cinslerden kaçar onlara karşı sevgi ve alaka duymaz. Eğer ALLAH (Celle celalühü) onların istediği gibi insanlara bir Meleği peygamber olarak gönderseydi elbette o zaman ona karşı sevgi ve alaka duyamaz ondan kaçarlar ona ve onun sözlerine karşı içlerini bir korku hissi kaplar, bir ihtiyaçları olduğu zaman onunla konuşamaz isteklerini isteyemezlerdi. Eğer Meleği onlar gibi insan şeklinde şekillendirseydik o zaman ona karşı sevgi ve alaka gösterir onunla beraber oturur ama bu sefer de ‘’ Sen Melek değilsin, sen de bizim gibi bir insansın sana inanmıyoruz’’ der ilk hallerine dönerlerdi. Nitekim peygambere de (Salallahu aleyhi ve sellem) ‘’Sen ancak bizim gibi bir insansın, seninle bizim aramızda hiç fark yok’’ diyorlar. Ve insanları kendilerinin oldukları kuşku gibi kuşku ve şüphe içerisinde bırakmaya çalışıyorlardı. ’’

ALLAH (Celle celalühü) başka bir ayeti kerimede peygamberin Melek olarak değil de insan olarak gönderilmesinin hikmetini izah ederken:

وَمَا مَنَعَ ٱلنَّاسَ أَن يُؤۡمِنُوٓاْ إِذۡ جَآءَهُمُ ٱلۡهُدَىٰٓ إِلَّآ أَن قَالُوٓاْ أَبَعَثَ ٱللَّهُ بَشَرً۬ا رَّسُولاً۬ قُل لَّوۡ كَانَ فِى ٱلۡأَرۡضِ مَلَـٰٓٮِٕڪَةٌ۬ يَمۡشُونَ مُطۡمَٮِٕنِّينَ لَنَزَّلۡنَا عَلَيۡهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ مَلَڪً۬ا رَّسُولاً۬

‘’ Zaten, kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, “ALLAH, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” demeleri engellemiştir. ( Habibim onlara) de ki: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten, peygamber olarak bir melek gönderirdik.’’ (İsra / 94,95) buyurmaktadır.

1) Muhammed ali sabuni, En-Nübüvve ve’l Enbiya
2) İbn-i Hişam, Sireti ibn-i hişam
3) İmam-ı Kurtubi, Ahkamu’l Kur’an
4) Nedvi, Asrı Saadet