Mart, 2009 Arsivi

BİSMİHİ TEALA

Soru:- Peygamberimiz futbol seyretti mi?

Eski hakemlerden Veli Necdet Arığ, Peygamberimizi futbol seyircisi olarak göstererek şöyle bir iddiada bulundu:-“Arabistan Yarım Adası’nda futbolun sürekli seyircilerinden birisi de Hazreti Peygamber Efendimizdi.” Bu iddia ne kadar doğrudur, doğruysa, doğruluk derecesi nedir? Bu bilginin aslı var mıdır, kaynaklarda bu bilgilere rastlamak mümkün mü ?

Cevab:-“Şayet varsa, gerçekten Sayın Arığ’ın dediği gibi midir, yoksa nasıl yer alıyor” diye şöyle bir kısa araştırma yaptığımızda karşımıza şu bilgiler çıkıyor.

Peygamberimizin meşgul olduğu, kendilerinin de bizzat ilgilendiği, teşvik ettiği spor aktiviteleri arasında, gayeli oyunlar dediğimiz savaş hazırlığına yönelik oyunlar vardır. Bunlar, at biniciliği, ok atıcılığı, mızrak kullanma, yüzme, güreş, at ve deve yarışları gibi oyunlardır. Bir de meşru çerçevede eğlenceye yönelik spor diyebileceğimiz oyunlar görülüyor. Bunların en çok görüleni atletizm anlamında yarışlardır. Hatta kendileri de birkaç defa eşi Hz. Aişe ile koşu yapmıştı.

Peygamberimizle ilgili mevcut klasik kaynaklarda bu ve benzeri sportif etkinlikler yer alıyor. Fakat bugün anlamda futbol ve benzeri ayak topunun oynandığına ve seyredildiğine dair bir bilgiye rastlayamıyoruz. Ancak hayatının önemli bir bölümünü siyer araştırmasına adayan, Peygamberimizin hem Mekke, hem de Medine hayatıyla ilgili derin araştırmalar yapan, geçtiğimiz sene kaybettiğimiz Pakistanlı bir âlim olan ve bir süre Türkiye’deki üniversitelerde de ders veren Muhammed Hamidullah, “İslam Peygamberi” isimli iki ciltlik kitabının ikinci cildinde “kurrek” adıyla bir çeşit futbol diyebileceğimiz oyundan söz eder.

Daha sonraki araştırmacılar da “kurrek” oyunu ile bilgiyi bu kaynaktan almışlar. Bu kaynakta verilen bilgi şöyle: İslamdan önce Cahiliye döneminde Mekkeliler ìkurrekî denilen bir tür ayak topu oynarlardı. Büyük kalabalıklar bu sporu seyretmeye gelirdi. Bu kurrek oyununu oynamak için Mekke’nin her semtinde sahalar bulunurdu. Medine’de de kurrek bulunurdu. Bu oyunun şekli ve yönetimiyle ilgili ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Ancak Hz. Peygamber kurrek oyununu yasaklamamıştır.

Ulaşabildiğimiz ve birinci derece kaynak sayılan kitaplarda bu kadarcık bilgi yer alıyor. Buradan yola çıkarak:-

Peygamberimizisürekli futbol seyircisi” gibi göstermek ve hâşâ bir “futbol fanatiği” gibi tanıtmak, ne Peygamberimizin şahsiyetiyle bağdaşır, ne de onun ahlak ve sünnetine uyar. Kaldı ki, şimdiki futbolla o zaman oynanankurrekle ilişki kurmak da pek mümkün görünmemektedir.

Bir benzerlik olsa bile, sadece ayakla oynanan bir oyun olarak biliniyor. Diğer yandan oyunun adı kaynaklarda ìkurebî değil, “kurrek” olarak yer alıyor.

Kaynaklar:-

1. Muhammed Hamidullah. İslam Peygamberi, 2:1075.
2. Celal Yeniçeri. Hz. Muhammed, Yaşadığı ve Yön Verdiği Hayat, İFAV Yayınları. s.280
3. Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslam, Ensar Neşriyat. 4:380.

Mehmed Paksu

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags:

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA
 
Günümüz Müslümanlarının aldandıkları veya aldatıldıkları noktaların başında gelen musibetlerden birisi de kendilerini âlimler üstün gören ‘’Bir cemaate uymaya, bir mezheb âlimine uymaya ne gerek var? Elimiz de Kur’an var, Kur’an bize yeter’’ diyen kişilerin sözlerini hakikat zannetmeleridir. Bu sözleri söyleyen insanların amaç ve gayeleri, insanları tek tip robot gibi görerek, dinin uygulayıcısı olan başta peygamber (Sallallahu aleyhi ve selem) olmak üzere ilim ehlini pasativize ederek insanları mezhebsizlik denen belaya duçar etmekten başka bir şey değildir.
 
Osmanlı döneminin ehlisünnet âlimlerinden birisi olan Muhammed zâhid el- Kevseri (rahmetullahi aleyh) ‘’ Mâkâlat’’ isimli eserinde ki makalelerden birisinin başlığını ‘’ Mezhebsizlik, dinsizliğin köprüsüdür’’ koymak suretiyle bu tehlikeyi o zamandan görerek uyarmıştır. Dikkat edilirse Zâhid el- Kevseri (rahmetullahi aleyh) mezhebsizliği direk dinsizlik olarak vasıflandırmamış onun bir köprü olduğunun, dolayısıyla mezheb kabul etmeyen insanın eninde sonunda bu türlü bir akıbete düşeceğini söylemek istemiştir. Zira mezheb içerisinde kuralların olduğu bir sistem, mezhebsizlik ise başıboşluk, kuralsızlık demektir.
 
Aslında buna benzer sözler zamanımızda başlamış değildir. Bu iddiaların ne zaman, nasıl ve kimin tarafından başlatıldığı pek bilinmiyor. Ama İbn-i Kuteybe’nin (rahmetullahi aleyh)  Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, Te’vîlü müşkili’l-Kur’ân, el-İhtilâf fi’l-lafz, Delâ’ilü’z-nübüvve (A’lâmü’z-nübüvve) isimli eserlerinde bu görüşte olanlara karşı çıktığı bilinmektedir. İnsanları aldatmaya yönelik bu tür sözler kimin tarafından gelirse gelsin batıldır saçmadır.
 
Bu tür iddiaları ortaya atanlar ‘’ Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık’’ ( En’am /38) ayeti kerimesine ve ‘’ Biz kur’an’ı her şeyin bir açıklaması olarak indirdik’’ (Nahl / 89)  ayeti kerimelerine dayanarak Kur’an’ın tek kaynak ve yeterli olduğunu ifade etmektedirler. Peki, bu ayeti kerimelerden onların kastettiği manayı çıkarmak veya anlamak mümkün müdür?
 
ALLAH (Celle celalühü) insanlar için gerekli olan her şeyin temel ilkesini beyan etmiştir. Ancak bu ilkelerin kıyamete kadar sürecek bir süreçte hatta bu süre zarfında insanların ihtiyaçlarını karşılamada temel ilkeleri açıklayacak insanlara gereksinim duyulması kaçınılmazdır. Bunun aksi bir düşünce ve davranış dinin hükümlerini dondurmak demektir. Bu tür bir mantıkta Kur’an’ın ruhuna muhaliftir. Dolayısıyla bizim anlayamadığımız nassları bize açıklayacak başta peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve selem) ve onun varisleri olan âlimlere olan ihtiyacımız kıyamete kadar devem edecektir. Aksi bir düşünce ve davranış peygamber’in (Salllahu aleyhi ve selem) sünnetini, dolayısıyla peygamber’i (Sallallahu aleyhi ve selem) kabul etmemektir. Bunu iddia edenler ya İslâm düşmanıdırlar veya başka bir niyetleri var demektir ki, her ikisi de ret olunmuşlardır. Unutulmamalıdır ki sünnet islâm’ın ikinci kaynağıdır.
 
Ehl-i sünnet âlimlerinin güvenilir olmaları onların, ilmi elde etmeleri, yorumlama ve aktarmaları kendi içlerinde olan bütünlükten dolayıdır. Zira âlimler, ilimlerini müteselsil olarak resûlullah’a (Sallallahu aleyhi ve selem) kadar dayanan sağlam bir silsileden almaktadırlar. İlmi sadece okudukları üç-beş kitabtan zannederek kendilerini Kaf dağında zanneden, ama aslında ilimden nasipsiz olan, ‘’benim ilmim, benim fikrim, benim aklım’’ diyerek İslâm âlimlerine uymayı bir zillet olarak görenin içerisinde bulunduğu gaflet çukurunda debelenmeleri onların güvenilmez olduklarının açık bir belirtisidir. Zira 1430 yıllık İslâm geleneğinde hiçbir İslâm âlimi zıt fikir ve düşüncede olsa dahi başka bir âlimi reddetmez, arı fikir ve düşüncede olsalar bile birbirlerine karşı daima saygı çerçevesi içerisinde bulunmuşlardır.
 
Hz. Ömer’den (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadis-i şerif’te peygamber (Sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmaktadır: ‘’ Öyle bir zaman gelir ki İslam galip olur, hatta tacirler korkmadan deniz aşırı ticaret yaparlar ve süvariler ALLAH (Celle celalühü) yolunda savaşırlar. Sonra bir topluluk (kavim) çıkar Kur’an okurlar ve söyle derler: (Kim, bizden daha iyi âlimdir? Kim, bizden daha iyi Kur’an okur? Kim, bizden daha iyi fıkıh bilgisine sahiptir?)  İşte bunlar içinizden bu ümmettendirler ve onlar cehennem yakıtıdırlar.’’ ( Taberani, Bezzar)
 
Kur’an’ın tek başına yeterli olabilmesi için onun bütün incelik ve ayrıntılarının bilinmesi gerekir. Buda peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve selem) bırakılmış bir haslettir. Bundan dolayıdır ki sünnete olan ihtiyacımız inkâr edilemez bir hususiyettir. Tabiun uleması’ndan Mekhul (rahmetullahi aleyh) şöyle demektedir: ‘’ Kur’an’ın sünnete olan ihtiyacı (insanların anlaması için), Sünnet’in Kur’an’a olan ihtiyacından daha fazladır.’’ Bununla beraber sünnet hiçbir zaman ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabının yerini tutamaz. Zira Kur’an vahiydir, ALLAH (Celle celalühü) kelamı, sünnet ise beşer kelamıdır.
 
‘’Ey insanlar! Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman delalete düşmezsiniz. Onlar; ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabı ve resulünün sünnetidir.’’ (Tirmizi)

Gonderen Karasahin
Kategori : İslami bilgiler
Tags:

Yorumlar (0)
Mar-13-09

Kardeşlik bağı

BİSMİHİ TEALA
 
İslâm’ın üzerinde önemle durduğu meselelerden biriside kardeşlik hukukudur.  Zira kardeşlik hukukuna riayet etmek insandaki iman alametinin tezahürüdür. Nitekim Mevla (Celle celalühü) bir ayeti kerimesinde ” Şüphesiz mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat/ 10) buyurmak suretiyle Müslümanların birbirleri ile olan münasebetlerini kardeşlik hukukuna bağlamıştır. Zira mü’minlerin hepsi ebedi hayata sebep olan iman esasında birleşirler. Dolayısıyla din kardeşidirler.
 
Kardeşlik hukukunun muhazasında en önemli unsur; bütün mü’minlerin tek bir ümmet olduğunun asla unutulmaması ve diğer mü’min kardeşlerini kendi nefsine tercih etmektir. Nitekim peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Müslümanların ilk sosyal antlaşması olan Medine vesikasında bu hususu şu şekilde hassaten belirtmektedir: ”Müslümanlar, diğer insanlardan ayrı olarak, bir ümmeti teşkil ederler.”
 
İnsanların birbirlerini ALLAH (Celle celalühü) için sevmelerinden dolayı ortaya çıkan din kardeşliği kan kardeşliğinin çoğu yerde önüne geçer. Nitekim İslâm tarihinde bunun örneklerini görmekteyiz. İslâm’a karşı savaş açanlar ister babaları olsun, isterse kardeşleri olsun kim olduklarına bakılmadan savaşılmış gerektiğinde öldürülmüşlerdir. Bu husus din kardeşliğinin öneminin en önemli göstergelerinden birisidir. Zira din kardeşliği peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) mirasıdır. Resulüllah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) kurduğu ilk İslâm devletinin ana unsuru, kardeşlik sevgisidir. Kardeşlik sevgisinden mahrum olanlar veya bunu ihmal edenler İslâmi devletten de Mahrum olurlar. Kardeşlik hukukuna riayet etmemek, kardeş sevgisinde mahrum olmak insanda ki itikad zayıflığına da işaret etmektedir.
 
Mü’minler birbirlerini severlerken ne kavimlerinden dolayı, ne mal mülk için ne de dünyalık bir menfaat ve güzellik için severler. Onların birbirlerinin sevmelerin kayağı imanladır. Bundan dolayıdır ki, mü’minlerin meydana getirdiği toplum, bir iman toplumudur. Bu toplumu yıkmak isteyenlere karşı tek vücud tek yürek olmamaları da vahdet toplumu olmalarındandır. Bu toplumdan olan hangi ırk, hangi dil, hangi mezhebe bağlı olursa olsun ”müslümanım”  dedikten sonra bizim kardeşlerimizdir.
 
Müslümanlar kardeşlik hukukuna riayetlerini sadece yaşayanlara değil, geçmişte yaşamış olan Müslümanlara da göstermek zorundadırlar. Nitekim bu husus Kur’an- kerim’de şöyle ifade edilmektedir:
 
” Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”  (Haşr /10) Müfessirler ” Vellezine câu min ba’dihim” (Bunların arkasından gelenler) ayetini tefsir ederlerken ” Sahabeden sonra gelen tabiûn, etba-ı tabiûn ve kıyamete kadar yaşayacak olan bütün mü’minlere; hem güzel ahlâkın ve edebin, hem de birbirlerine nasıl dua etmeleri gerektiğinin öğretildiğinin” üzerinde durmuşlardır.

Gonderen Karasahin
Kategori : İslami bilgiler
Tags:

Yorumlar (0)