Haziran, 2009 Arsivi

BİSMİHİ TEALA

İslâm’ın emirlerinin hikmetlerini anlayabilmek öncelikle hem maddi âlem hem de manevi âlemde tefekkür etmek gerekir. İmam-ı Zemahşeri (rahmetullahi aleyh) ‘’Nefisleri üzerinde düşünmediler mi? ALLAH gökleri ve yeri ve aralarında olan şeyleri sırf hak ile yaratmıştır.’’ (Rum /8) ayetini tefsir ederken:

‘’ALLAH (Celle celalühü) bunları sıhhatli bir garaz ve tam bir hikmet olmaksızın bâtıl ve abes olsun diye yaratmış değildir. Bunları sıkı bir biçimde hakka bağlı ve hikmetle ilgili olarak yaratmıştır. Yaratılan şeylerden kendilerine en yakın olan nefisleri ve ruhları üzerinde düşünmediler mi?’’ (Zemahşeri, Keşşaf, c:3,sh:469) demek suretiyle inceliğe dikkat çekmiştir.

İslâm’da tekvinde ki (yaratma) hikmetlerden kelam uleması, teşri’deki hikmetlerden de fıkıh ve usûl-ı fıkıh uleması bahsetmişlerdir. İslâm’ın emirlerini değerlendirme noktasın da bilinmesi gereken iki kavram bulunmaktadır. 1) ta’lil ve 2) teabbudi.

İslâm dininin emir ve hükümleri üç kısımdan müteşekkildir.

a) Sadece teabbud için olanlar: İbadetlerin birçoğu bu kısımdadır. Mesela kadın adet gördüğünde ne namaz kılabilir, ne de oruç tutabilir. Ancak temizlikten sonra orucunu kaza ediyor ama namazı kaza etmiyor. Meseleyi ibadetlerin meşakkati ve fazileti yönünden incelersek tersi olması gerekirdi. Zira namaz oruca nispetle daha faziletli ve daha kolaydır. Meseleyi akıl yönünden değerlendirirsek akıl namaz derken, din oruç demiştir neden? Veya kulun ALLAH’a (Celle celalühü) miracı olan namaz ve kulun ALLAH’a (Celle celalühü) en yakın olduğu secde ise, neden 5 vakitten daha fazla namaz kılmıyoruz ve neden iki kereden fazla secde etmiyoruz? Veya orucu neden Ramazan-ı şerif’te tutuyoruz da başka bir ayda neden tutmuyoruz? Misalleri çoğaltmak mümkün istediğimiz kadar akıl yoralım düşünelim bunların gerçek hikmet ve illetlerini bulamayız. ALLAH (Celle celalühü) kendisine halisane kul olmamız için bunların hikmet ve illetlerini gizlemiştir. Bunların hikmet ve illetlerini bulmak için akıl ve mantık yürütmek hem dine hem de akla zarardır.

İslâm dini akıl ve mantık dinidir diyerek bütün hükümleri akıl ve mantık terazisiyle tartmak, her şeyi bunların ölçüleriyle değerlendirmek dini hayata aklı ve mantığı hâkim kılmak hem dine zarar verir hem de akla bir şey kazandırmaz. İnsanlar ‘’neden namaz kılıyoruz?’’ sorusuna cevap ararlarken/ veya verirken ‘’cehennemden kurtulmak ve cennete girmek için’’ derler. Bu mantık bir bakıma doğru olmakla beraber yüksek seviyedeki ibadet cennet karşılığın da ibadet ve ubudiyette bulunmak değildir. Nitekim Rabiatu’l-Adeviye (kuddise sıruhu) bu manada şöyle demektedir:

‘’Miskinler! Cehennem korkusu ve cennet ümidi olmasaydı veya bu ikisi hiç yaratılmamış olsaydı rabbinize ibadet ve ubudiyette bulunmayacak mıydınız? O (Celle celalühü), size itaat edin, diye emrettiği için veya ibadet ALLAH’ın (Celle celalühü) hakkı olduğu için sırf kulluğun gereği olduğu için ona (Celle celalühü) ibadet etmeyecek miydiniz?’’

b) İlleti ve sebebi bilinenler: İbadet ve itikad dışında muamele, ceza ve medeni halleri ilgilendiren hususlar hep bu cümledendir. Katile, hırsıza, yol kesene (eşkıya), ırza tasallutta bulunana, ticarette hile yapana, ihtikâr ve karaborsacılık yapana ceza verilmesinin illeti, maksadı ve hikmeti açık olduğundan bu kısımdandır. Bunlarda belli maksatlar ve hikmetler gözetildiğinden, bu maksat ve hikmetler değiştiği zaman bunların hükümleri de değişir. Mesela bebek ve çocuklar hacr (kısıtlama) altındadırlar. Bunlar belli bir yaşa ve olgunluğa kadar malları üzerinde tasarrufta bulunamaz hukuk olarak kısıtlıdırlar. Bunun illet ve hikmeti gayet açıktır. Bunların hikmeti aklen ve bedenen kendilerine yeterli olmamalarıdır. Bunların aklen ve bedenen kendilerine yettikleri sabit olduğunda onların üzerinde ki hacr hâkim kararı ile kaldırılır. Nitekim fıkhi kaidelerden olan ‘’ Zamanın ve mekânın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkar olunamaz.’’ Ve ‘’Hükümler maksatlara göredir.’’ kaideleri bu gibi hükümler içindir.

c) İkisi arasında olanlar: İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh): Şeriatta tahakküm ve teabbud mahiyetinde bir takım emir ve nehiylerin bulunduğunu bizde kabul ederiz. Bu bakımdan emirler üç kısımdır:

1) Esas itibariyle teabbudi olan hükümler,
2) Esas itibariyle ta’lili olan hükümler,
3) İkisi arasındaki hükümler. (Gazali, mustasfa, c:2,sh:67) buyurmaktadır.

BİSMİHİ TEALA

 

 

Vahhabilerin ve mezheb düşmanlarının hep söyledikleri ve kendilerine mesned yaptıkları klasik sözlerden birisi

 

 ‘’sahih hadis varsa benim mezhebim odur’’ mezheb imamlarının sözü ise neden hadis ile değil de mezheb imamının görüşüne göre davranayım? Sözüdür.

 

Öncelikle bu sözü bütün mezheb imamları söylemiş ve hatta kelime-i tevhid’in mahiyetini bilen her müslümanın (hiç değilse) lisanı haliyle söylemek istediği bir sözdür. Ancak bu söz sahipleri o imamların (radıyallahu anhum ecmain) bu ifadeleri ile ‘’ Hadis, amel edilmeye elverişli olursa, benim mezhebim odur.’’ demek istediklerini nedense anlamak istemiyorlar veya anlamak işlerine gelmiyor.

 

 

İmam-ı Nevevi (rahmetullahi aleyh) bu söz hakkında şu yorumu yapmaktadır: 

‘’ Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) bu sözü; sahih hadis gören herkesin ‘’Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) mezhebi budur’’ deyip, hadisin zahir manasına göre amel edeceği manasına gelmez. Bu ancak mezheb de içtihad seviyesinde olanlar içindir ve şartı da, Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) bu hadisi görmediğine veya sahih olduğunu fark etmediğine dair zannı galibin olmasıdır. Bu ise ancak Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) bütün eserlerinin ve Şafii’den (rahmetullahi aleyh) ilim almış olanların eserlerinin ve benzerlerinin mütâlasından sonra hâsıl olur. Bu öyle zor bir şarttır ki, bunu pek az kimse yerine getirebilir.’’ (Mecmu, c: 1 sh: 104)  

 

 

Hanefi mezhebi’nin bu söz hakkındaki yorumu ise şu şekildedir:

 

İbn-i Humam’ın şeyhi İbnu’ş-şıhne (rahmetullahi aleyhima) ‘’El-Hidaye’’ kitabına yaptığı şerhte şöyle demektedir:

 

‘’ Sahih bir hadis mevcûd olur da, mezhebin görüşüne aykırı olursa, hadisle amel edilir ve mezheb bu olur; hadis ile amel edilmesi, Hanefi mezhebi’ne tabi olan bir kimseyi Hanefi olmaktan çıkarmaz. İmam Ebu Hanife’nin (rahmetullahi aleyh) ‘’Sahih bir hadis varsa benim mezhebim odur’’ dediği doğrudur ve bunu İbn-i Abdilberr Ebu Hanife’den (radıyallahu anhuma)  ve başka imamlardan nakletmiştir. (El-Hidaye, mukaddime)

 İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) ‘’reddul muhtar’’ isimli eserinde İbnu’ş-şıhne’nin (rahmetullahi aleyh)izah ederken şu tespiti yapmaktadır:

 

‘’İmam-ı Şerani’de (rahmetullahi aleyh) bu sözü dört mezheb imamından nakletmiştir. Bunun; nassları, muhkemini mensuhunu incelemeye ehil olan kimselere mahsus olduğu aşikârdır. Mezheb ulemâsı delili inceler de onunla amel ederlerse, bunun mezhebe izafet edilmesi doğru olur, zira mezheb sahibi buna izin vermiştir. Şüphe yok ki, şayet mezheb imamı, delilin zayıf olduğunu bilseydi onu terkeder ve daha kuvvetli olan (bu) delile tabi olurdu.’’ (reddul muhtar, c: 1 sh: 68) demek suretiyle meseleyi izah etmiştir.

 

Aynı konuya ‘’Şerhu resmi’l müfti’’ isimli risalesinde de değinen İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) yukarıdaki şartına ek olarak şu ifadeleri kullanmaktadır:

 

‘’ Yine derim ki, bunun mezhebteki bir görüşe uygun olması şartının konması da gerekir. Çünkü imamlarımızın üzerinde ittifak ettikleri delili bırakıp da, onların terk ettiği bir delili alarak ictihad etmeye izin verilmemiştir. Zira imamların ictihadı, o kimsenin ictihadından daha kuvvetlidir. Belli ki imamlar, o kimsenin gördüğü delilden daha kuvvetli bir delil görmüşler ve bu delille amel etmemişlerdir.’’ (Şerhu resmi’l müfti, sh: 24)

 

İmamların bu sözü hakkında Abdulgaffar uyunu’s-sud (rahmetullahi aleyh)şu tespiti yaparak meselenin özüne işaret etmiştir:

 

‘’ Bu (İbn-i Abidin’in rahmetullahi aleyh işaret ettiği şartları kastediyor), yerinde bir şarttır. Çünkü biz zamanımızda, ilim ehli olduğunu zanneden ve aşağıların aşağısında olduğu halde kendini Süreyya’dan (yıldız)daha yükseklerde gören pek çok kimseye rastlamaktayız. Bazen bu kimseler Kütübü sitte’den birini okur ve orada Hanefi mezhebine muhalif bir hadis görür, sonra da (Ebu Hanife’nin (rahmetullahi aleyh) mezhebini yere çalın ve resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadisi ile amel edin) der. Halbuki bu hadis mensuh olabilir veya senedi daha sağlam bir hadise muhalif olma v.b amel edinmemeyi gerektiren bir durum da olabilir, o da bunu bilmez. Eğer hadislerle amel edilmesi bu gibilere kayıtsız şartsız havale edilse, pek çok mesele de hem kendileri delâlete  (hataya) dûçar olur, hem de kendilerine soru soranları delâlete dûçar ederler.’’ (Def’ul evhâm an mes’eleti’l kırâati halfe’l- imâm, sh:15)       

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags:

Yorumlar (0)

 

BİSMİHİ TEALA

 

 

 

ALLAH’ın (Celle celalühü) dünyada halife ve eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insana sayısız nimet verdiği sabittir. Verilen bu nimetler neyin karşılığı olarak verilmiştir? Bu nimetler daha önce yaptıklarının birer karşılığımıdır? Yoksa kazançlarının mükâfatımıdır? Aklı başın da olan herkesin bu soruya ‘’ Hayır’’ cevabı vermesi kaçınılmazdır. Öyleyse bu kadar nimetin verilmesi için bir tek alternatif kalıyor, o da imtihan vesilesi için.

 

İnsanoğlunun dünyaya gönderilme gayesi kur’an-ı kerim’in ifadesi ile ALLAH’ı (Celle celalühü) tanımak ve ibadet etmek içindir. ALLAH’ı (Celle celalühü) tanımak için çeşitli vesileler, olaylar v.s gündeme gelmektedir. Bütün bunların toplamına imtihan adını vermekteyiz. ALLAH (Celle celalühü) insanlara vermiş olduğu imtihanın ahkâmını onlara öğretmek amacıyla kendi içlerinden, kendi cinslerinden ve kendi lisanları ile konuşan peygamberler (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam) görevlendirmiştir.

 

Nureddin es-sabuni (rahmetullahi aleyh) peygamberlerin (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam)  gönderilmelerinin hikmetini:’’ Hikmet onu gerektirmiştir ki, ALLAH (Celle celalühü) peygamber göndersin. Bu peygamber, O’nun (ALLAH’ın Celle celalühü) kullarına, ahirette kendileri için neler hazırladığını ve dünyaya neler yaratıp tevdi ettiğini haber versin; dirliklerini (huzur ve sükûnlarını) temin eden şeyleri emretsin, mahvolmalarına sebeb olacak şeyleri de yasaklasın.’’ (El- bidaye fi usûli’d-din, sh, 77)  şeklinde izah ederken, İmam-ı Taftaza’ni  (rahmetullahi aleyh) ise: ‘’ALLAH (Celle celalühü) insanlara; dünya ve din işleri ile ilgili olarak, ihtiyaç duydukları hususları açıklamaları için peygamberler (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam) göndermiştir.’’ (Şerhü’l akaid, sh,294) buyurmak suretiyle genel maslahatı ifade etmiştir. Burada akla gelen soru şudur:

 

‘’ Madem ALLAH (Celle celalühü) dünyaya gönderdiği insanlara emir ve yasaklarını öğretmek amacıyla kendi içlerinden, kendi cinslerinden ve kendi lisanları ile peygamberler (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam) göndermiştir. O zaman dünyada yaşayan tek akıllı canlı insan olmadığına göre ALLAH (Celle celalühü) cinlere de kendi içlerinden, kendi cinslerinden, kendi lisanları ile peygamber göndermiş midir?’’

 

Müfessirler

 

يَـٰمَعۡشَرَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ أَلَمۡ يَأۡتِكُمۡ رُسُلٌ۬ مِّنكُمۡ يَقُصُّونَ عَلَيۡڪُمۡ ءَايَـٰتِى وَيُنذِرُونَكُمۡ لِقَآءَ يَوۡمِكُمۡ هَـٰذَا‌ۚ قَالُواْ شَہِدۡنَا عَلَىٰٓ أَنفُسِنَا‌ۖ وَغَرَّتۡهُمُ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا وَشَہِدُواْ عَلَىٰٓ أَنفُسِہِمۡ أَنَّهُمۡ كَانُواْ ڪَـٰفِرِينَ

‘’ Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi! Derler ki: “Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.’’  (En’am /130) ayeti kerimesini izah ederlerken:

 

 

İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh):  Dehhak ve Mukatil (rahmetullahi aleyhima) ‘’ALLAH (Celle celalühü) insanlardan olduğu gibi cinlerden de peygamber göndermiştir.’’  demektedir. Mücahid (rahmetullahi aleyh) ise: ‘’İnsanlardan peygamber, cinlerden ise uyarıcılar gelmiştir.’’  (Ahkamı’l kur’an, c:7,sh: 57) derken İsmail hakkı bursevi (rahmetullahi aleyh):

 

“Kuşkusuz, hem cinlerin, hem de insanların mükellef oldukları, yani sorumluluk taşıdıkları ittifakla belirtilmiştir. Ancak kendilerine gönderilen peygambere gelince bu, kendi cinslerinden olduğu gibi, farklı cinsten yani insanlardan da olabilir. Farklı oluşu, kendisinden yararlanmaya engel olmaz. Bu durumda, seçkin olanlar peygamberin mesajlarını alıp onun bir elçisi olarak bu mesajları kendi milletine iletmesi caizdir. Öte yandan, bizim Peygamberimiz Hz. MUHAMMED’in (Sallallahu aleyhi ve sellem), hem cinlerin, hem de insanların peygamberi olduğuna dair görüş birliği vardır. Onlardan önceki peygamberler (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam)  ise sadece kendi kavimlerine gönderilmişlerdir. Hz. Süleyman’da (aleyhi’s-selam), umumi peygamberlik vazifesiyle cinlere gönderilmemiş, hükümdar, yönetici ve idareci olarak vazifelendirilmiştir. Buna göre ayette geçen “içinizden” ifadesi, ya yukarıdaki birinci açıklamaya işaret eder, yani peygamberlerin (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam) hem insanlardan, hem de cinlerden olabileceğini belirtir. Ya da ikinci açıklamaya işaret eder. Peygamberlerin (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam)  yalnız insanlardan olabileceğini vurgular. Ancak “Ey cin ve insan topluluğu!” şeklinde de hitap edilerek hem cinlere, hem insanlara birlikte hitap edilmesi “içinizden” ifadesinin kullanılmasını doğru kılmıştır.” (ruhu’l beyan, c:3, sh: 96) demektedir.

 

Hulasa cumhura göre cinlerden peygamber gönderilmemiştir. Cumhur En’am suresindeki ayette geçen رُسُلٌ۬ ‘’rusul’’ kelimesi hakkında ‘’ rasullerin sözlerini dinleyen ve duydukları ile kavimlerini uyaran peygamberlerin elçileri anlamındadır’’ demektedir. (İbn-i Nüceym, el eşbah ve’n-nezair sh:364)

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags:

Yorumlar (0)