Eylül, 2009 Arsivi

Eyl-29-09

KABİR AZABI

BİSMİHİ TEALA 

 

İnsanın gaibi meselelere iman etmesi imanının alametlerindendir. Zira insan aklı sayesinde bildikleri ve öğrendikleri kısıtlıdır. Bunun içindir ki Ahiret ve Ahiret yaşamı ile ilgili bildikleri sadece Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde nakledilen bilgiler ile kısıtlıdır. Ve bunların hepsi de gaibi olduğu içindir ki müslüman bunlara oldukları gibi iman eder.

 

İnsan dünya hayatının sonuna geldiği zaman kıyamet kopuncaya kadar dünya ile Ahiret arasında bir âlemde durur ki bu âleme ‘’Berzah âlemi’’ denilmektedir. ‘’ برزخ’’ Lügat ta ‘’ İki şeyi ayıran engel, iki karayı birleştiren, kıstak’’ gibi manalara gelmektedir. Istılahı olarak ise ‘’ Madde âlemi ile mana âlemi (ruhlar âlemi), ruhlar âlemi yani ölümden sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları âlem, ya da kabir âleminin adıdır.’’ (Şerif cürcani, Et- Târifat, sh: 38/ Ragıp isfehani, el- müfredat, sh:56) Nitekim Kur’an-ı kerim’de bu durum şöyle ifade edilmektedir:

 

 حَتَّى إِذَا جَاءَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ  لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِمْ بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

 

 

 

“Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında; ‘Rabbim, der, lütfen beni (dünyaya) geri gönder, ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.’ Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.”(Mü’minûn, 99,100)

 

Berzah hayatının keyfiyeti konusunda insanların kafalarının karışmasına esas sebep, bazılarının kabir azabının olmadığını iddia etmelerinden dolayıdır. Bunlara göre kabir azabının olduğunu söyleyen ayetlerde ve hadislerde bu konuda net ifadeler bulunmamaktadır. Yani bunlara göre ölüm bir yok oluş olmaktadır. Peki, ölüm gerçekten bir yok oluş mudur? Berzah (kabir) âleminde azab yok mudur?

 

Kitab ve sünnet’te berzah (kabir) âlemin deki azabın varlığına dair birçok nass bulunmaktadır ki bunlar kat’i haberlerdir. Bir kısım ulemaya göre kabir azabı kâfirlere olup mü’minler hakkında kabir azabı bulunmamaktadır. Bu görüşte olanlar Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet ettiği şu hadisini delil getirmektedirler:

 

 

نم كنومة العروس الذي لا يوقظه إلا أحب أهله إليه حتى يبعثه الله من مضجعه

 

‘’Gelinler gibi uyuyun. Gelin çok sevildikçe rahat uyur. ALLAH (Celle celalühü) bu uykudan uyandırıncaya kadar gelinler gibi uyurlar.’’ (Tirmizi, cenaiz,71)

 

Kabir azabının varlığına delalet eden bazı ayet-i kerimeler şunlardır:

 

Birinci olarak ALLAH (Celle celalühü) Firavun’un kavminden söz ederken:

 

فَوَقَاهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآَلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ  النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آَلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ

 

 

“ALLAH o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun’un adamlarını ise, o kötü azab kuşattı. Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!” (denilecektir).”(Gafir (Mümin)45,46) buyurmaktadır.

 

Yani Firavun ve ehli sabah ve akşam kabirlerin de azaba uğramaktadırlar. Her ne kadar kabir azabını inkâr edenler buradaki ‘’nar’’ ın cehennem ateşi olduğunu söyleseler dahi ikinci ayeti kerime onlar bu iddialarını red etmektedir. Zira ikinci ayeti kerime ‘’ Kıyamet günü Firavunun ehlinin azabını en şiddetlisine sokun’’ denilecektir. Bu da kıyametin henüz kopmadığını ve ilk azabın kabir azabı olduğuna delalet eder.

 

İbn-i Kesir (rahmetullahi aleyh) bu ayeti tefsir ederken: ‘’ Bu ayet-i Kerime ehl-i sünnetin kabirde berzah azabının olacağına dair delil olarak kabul ettiği en önemli dayanaklardan biridir.” (c:3 sh:244) buyurmaktadır. Bu ayetteki ifadeden dünya var olduğu sürece sabah ve akşam bu azabın devam edeceği anlaşılmaktadır.

 

Kabir azabının varlığına delalet eden ayetlerden bir diğeri Mevla’nın (Celle celalühü) Nuh’un (aleyhi’s-selam) kavminden söz ettiği ayeti kerimedir:

مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا

 

 “Hatalarından dolayı boğuldular, ateşe sokuldular, kendilerine ALLAH’a karşı yardımcılar da bulamadılar.”(Nuh,25)

 

Burada ateşten kasıt kabir ateşi ve berzah azabıdır, cehennem ateşi değildir, çünkü “fa” ile atfedilmiştir. “Fa” atıf harfi, Arap dilinde takiple beraber tertip ifade eder. Ayette yanmaları, boğulmalarından sonra zikredilmiştir. Yani azgınlıkları ve şeni cürümleri sebebiyle malum tufan ile gark edildiler(boğuldular), hemen ardından da büyük ve korkunç bir ateşe sokuldular ki o da kabir ateşidir.

 

Kabir azabına delalet eden bir başka ayeti kerime de Mevla’nın (Celle celalühü) kâfir ve facirler hakkındaki şu ayetidir:

 

وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

 

“(Ahirette ki) en büyük azaptan önce, onlara mutlaka (dünyada) en yakın azaptan tattıracağız; olur ki dönerler.”(Secde,21)

Burada yakın azaptan kasıt kabir azabıdır, çünkü ahiret azabı henüz gelmemiştir ancak kıyamet günü gelecektir.

 

Bu manada ki diğer ayetleri burada zikretmenin gereği yok. Zira kıllet (azlık) kesrete (çoğula) delalet eder. Kabir azabının sahihliğine delalet eden bazı hadis-i şerifler de şunlardır:

 

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki:

 

 

العبد إذا وضع في قبره وتولي وذهب أصحابه حتى إنه ليسمع قرع نعالهم أتاه ملكان فأقعداه فيقولان له ما كنت تقول في هذا الرجل محمد صلى الله عليه وسلم ؟ فيقول أشهد أنه عبد الله ورسوله فيقال انظر إلى مقعدك في النار أبدلك الله به مقعدا من الجنة ) . قال النبي صلى الله عليه وسلم ( فيراهما جميعا وأما الكافر أو المنافق فيقول لا أدري كنت أقول ما يقول الناس . فيقال لا دريت ولا تليت ثم يضرب بطرقة من حديد ضربة بين أذنيه فيصيح صيحة يسمعها من يليه إلا الثقلين

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Kul kabre konulup, yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup: MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem) denen kimse hakkında ne diyordun?” diye sorarlar. Mü’min kimse bu soruya: “Şehadet ederim ki, O, ALLAH’ın (Celle celalühü) kulu ve elçisidir!” diye cevap verir. Ona: “Cehennemdeki yerine bak! ALLAH (Celle celalühü) orayı cennette bir mekâna tebdil etti” denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Sonra ona, kabri geniş ve rahat hale getirilir.

 

 Eğer ölen münafık ve kâfir ise: “Sizin içinizde gönderilmiş bu kişi MUHAMMED  (Sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında ne diyordun? denilir. “(Sorduğunuz zatı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!” diye cevap verir. Kendisine: “(ALLAH Rasülü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiklerini) Anlamadın ve (ALLAH’ın (Celle celalühü) Kitabını) okumadın!” denilir. Sonra demirden sopalarla vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan ve cinlerden ibaret olan) sekaleyn dışında ona yakın olan bütün (kulak sahibi) varlıklar işitir.” (Buhari, cenaiz, 66)

Bera bin Âzib’in (radıyallahu anh) anlattığına göre:

 

خرج النبي صلى الله عليه وسلم وقد وجبت الشمس فسمع صوتا فقال ( يهود تعذب في قبورها

 

 

 

Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  bir gün güneşin battığı sırada dışarı çıkmıştı ki bir ses işitti.

 

“Bunlar Yahudiler! Kabirlerinde azap çekiyorlar” buyurdu. (Buhari, cenaiz, 86)

Görüyoruz ki Rasulullah  (Sallallahu aleyhi ve sellem) Yahudilerin kabirlerinde uğradıkları azap neticesinde çıkardıkları sesleri işitiyor ve bu seslerin kaynağını ashabına haber veriyor. Bu da kabir azabının varlığına apaçık, kati bir delildir.

 

Yine Bera bin Âzib’ten (radıyallahu anh) naklettiğine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

 

إذا أقعد المؤمن في قبره أتي ثم شهد أن لا إله إلا الله وأن محمدا رسول الله فذلك قوله { يثبت الله الذين آمنوا بالقول الثابت

 

 

 

 

“Mümin kabrinde oturtulur, (melekler sorgu için) ona gelirler, sonra o ALLAH’tan (Celle celalühü) başka ilah olmadığına MUHAMMED’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem)  O’nun Resulü olduğuna şahadet eder. Bu, Cenab-ı Hakk’ın (Celle celalühü) şu kavl-i şerifi ile ifade edilmektedir: “ALLAH, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde tutar; zalimleri de saptırır ve ALLAH, dilediğini yapar.” (İbrahim,27) (Buhari, cenazi, 85)

 

Abdullah bin Ömer’in (radıyallahu anhüma) naklettiğine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

 

 

إن أحدكم إذا مات عرض عليه مقعده بالغداة والعشي إن كان من أهل الجنة فمن أهل الجنة وإن كان من أهل النار فمن أهل النار فيقال هذا مقعدك حتى يبعثك الله يوم القيامة

 

 

 

 

“Sizden birisi öldüğü (ve kabre konulduğu zaman) sabah akşam kendisine gideceği yer gösterilir. Cennet ehlinden ise cennet ehli olarak yok eğer cehennem ehlinden ise cehennem ehli olarak. Yani cennet ehlinden olacaksa cenneti görür ve kabri cennet bahçelerinden bir bahçe haline gelir. Şayet cehennem ehlinden olacaksa ona da kabrinde iken cehennem gösterilir de bu şekilde kabri cehennem çukurlarından bir çukur haline gelir. Sonra kendisine denilir ki: Kıyamet gününde ALLAH (Celle celalühü) seni diriltip haşr edinceye kadar kalacağın yer işte burasıdır.” (Buhari, cenaiz,88)

Enes’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre:

 

سمع صوتا من قبر فقال متى مات هذا قالوا مات في الجاهلية فسر بذلك وقال لولا أن لا تدافنوا لدعوت الله أن يسمعكم عذاب القبر

 

 

 

Peygamberimiz  (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün bir kabir den bir ses işitince: ‘’ Bu (kabir de yatan) ne zaman öldü’’ diye sorar. Bunun üzerine oradakiler: ‘’Cahiliye (dönemin) de öldü’’  dedikleri zaman peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

 

“Sizler birbirinizi defnediyor olmasaydınız kabir azabını size işittirtmesi için ALLAH’a (Celle celalühü) dua ederdim.” (Nesai, cenaiz, 114)

 

Kabir azabının varlığına delalet eden hususlardan birisi de peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem): ‘’ Allahım (Celle celalühü), kabir azabından, cehennem azabından, hayatın ve ölümün fitnelerinden, Deccal fitnesinden sana sığınıyorum.’’ şeklinde ki namazların akabinde etmiş olduğu duadır.

 

Kabir azabının varlığından şüphe duyanların takıldıkları en çok noktalardan birisi de ‘’ Kabir denilen küçük ve dar bir mekânda nasıl olurda iki tane melek insanın karşısında oturur ve onlara soru sorar ve cevap alırlar. Üstüne üstelik bir de demirden demir sopalarla ölüye vururlar. Üstü toprak ile kapatılan dar bir alanda bunun olması mümkün müdür?’’ şeklinde ki mantıksal yaklaşımlarıdır.

 

Bu tür yaklaşım sahiplerinin en büyük yanılgı noktaları berzah âlemini dünya ile kıyas etmelerinden dolayı ALLAH’ın (Celle celalühü) kudretinden gafil olmalarıdır. Onların bu yanlış ve hatalı kıyaslarının en büyük sebeplerinden birisi ahiret ve ölümün mahiyetini tam olarak idrak edememeleri sebebiyledir. Ölüm bir yok oluş olmayıp bilakis bir âlemden başka bir âleme geçiştir. Nasıl ki anne karnındaki bir çocuk, anne karnında yemek yer, su içer, nefes alır ama bunları farklı bir yolla yapar. Biz insanı dünya hayatından tekrar daha önce yaşadığı anne karnına, o daracık mekâna geri çevirmek, o hayat şartlarında yaşatmak istesek ve ağız yoluyla yeme içmesini kessek, onun göbek bağı vasıtasıyla beslenmesini istesek muhakkak boğulup ölecektir. Bu kıyas apaçık ortada iken berzah (kabir) âlemi dünya âlemine nasıl kıyas edilebilir?

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , , ,

Yorumlar (0)
BİSMİHİ TEALA

Ubudiyet mertebesinin nihayeti olan rıza makamına ulaşan bir arif, muhakkak ki bütün masiva ile olan alâkalardan kurtulmuş olacağından, ne darlık, ne bolluk, ne lezzet, ne külfet, ne fakirlik, ne de zenginlik onu bulandırmaz, çünkü bütün bunlar sonradan yaratılma gereklerinden ve ALLAH’tan (Celle celalühü) uzaklık ve rüsvaylık alametlerindendir.

O zaman bir müride gerekli olan şeyler:

1) Ucüb (kendini beğenme), riya (gösteriş), heva (kötü arzu), ve gevşeklik gibi bütün manevi hastalıklardan nefsini arındırması gerekir.

2) Dünya ehl-i ile lüzumsuz şekilde karışıp görüşmekten yüz çevirerek uzlete (ibadet için kenara çekilmek) devam etmek gerekir.

3) Rast gele sert bir elbiseyle, başını sokacak bir ev temini ve açlığını gidermenin haricinde nefsinin hazlarını (isteklerini) azaltmak gerekir.

4) Tevazu zaviyesinde (alçak gönüllülük köşesinde), kanaat mağarasında ve ferağat (vazgeçme) yurdunda kendini yetiştirmek gerekir.

5) Bid’at ehli ile görüşmemek, özellikle emanet olan dünya meselelerin de onlara müracaat etmemek gerekir.

6) Dünya da, içerisindekilerden hiçbir enis ve yoldaş tutmayan bir garip gibi yahut yeri yurdu belli olmayıp nerede sabah orada akşam dolaşan yolcu gibi olmak gerekir.

7) Kendini kabir ehlinden sayıp, ecelinle ölmeden evvel, alışkanlıklarını bırakma ve ilişkilerini kesme hususunda iradenle ölmen, zira suret ölümü ile ölenlerin ekserisi dünyadan büyük bir pişmanlıkla çıkarlar, mevt-i iradi mertebesine ulaşan bir arif ise o kadar büyük lezzet ve sevinçlere naildir ki, eski hayatına dönse çok gamma düşer, hatta üzüntüsünden helak olabilir.

8 ) Dünya lezzetlerinden tamamen elini eteğini çekip, ALAH’ın (Celle celalühü) kitabından, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerinden ve meşayıh-ı izamın (kaddesallahu esrarahum) bu iki kaynaktan büyük bir çalışma ve tam bir ciddiyet neticesin de istinbat ettikleri (çıkardıkları) kıymetli ilimlerden istifadeye devam etmek gerekir.

9) Kur’an, sünnet ve bunlardan çıkarılan ilimler dışında sapık istidlâl sahiplerinin, kâsır (eksik) akıllarının aldatmaları ve hâsır vehimleriyle (zararlı düşünceleriyle) batıl hayallerinin uydurmaları neticesin de ortaya çıkan hak yoldan kaymış batıl bilgileri tahsilden uzaklaşmak gerekir.

BİSMİHİ TEALA

Bazı kimselerin dediği gibi Üstad Hazretleri Mehdi-yi Azam mıdır? Üstadımız eğer Mehdi-yi Azam ise, artık Mehdi gelmeyecek ise Üstad Hazretleri eserlerinde neden Hazret-i Mehdi geleceğinden bahsetmiştir? Hem Resul-i Ekrem (ASM)’in “Her yüz senede Cenab-ı Hak bir Müceddid-i din gönderiyor.” Ve “Mehdi-yi Azam yeryüzünde Hilafeti Muhammediye ünvanı ile kırk yıl hüküm sürecek” Hadis-i Şerifleriyle, “Üstadımız, Mehdi-yi Azamdır.” Diyen kimselerin bu sözlerinin Vech-i Tevfik’i nasıldır?

Çünkü Üstadımız, 14 ncü asrın müceddiddir. Kıyamet ise ­”La yalemul gaybe illallah” 1500’den sonra kopacağına göre 15 nci asrın da bir müceddid-i olması yukarıdaki hadisin sırrı ile lazım gelmez mi? Hem diğer hadise göre “Mehdi-yi Azam kırk yıl Hilafeti İslamiye unvanı ile yeryüzünde hüküm sürecek” halbuki Üstadımız yirmi sekiz senelik bir ömrü hapishanelerde geçmiştir. Böyle bir saltanata mazhar olmadı. Bu ihtilaflı meselenin hallini sizden rica ediyoruz?

Elcevab; Evvela; Bu abd-i pürkusur, hiçbir davası olmamakla beraber Kur’an şakirtleriyle olmak bile, kendi kabiliyetinin çok fevkinde olduğunu anlamış ve sizin gibi mü’minlerle sohbet edip, şefaatinize nail olmak niyetiyle daha evvel birkaç kez yine bizden sorulan bu meseleyi, sualiniz münasebetiyle bir kez daha kaleme almış bulunmaktadır. Kalemimdeki ciddiyet, şahsı manevinizin dua ve himmetiyledir.

Saniyen; Hadis-i Şerifin nassı ile sabittir ki; Mehdi-yi Azam diye isimlendirilen ahir zamanın son Mehdisi, yeryüzünde hilafet-i İslamiye ünvanı altında Sünnet-i Nebeviye dairesinde dünyanın büyük bir sultanı ve hakim-i adil olarak kırk sene hüküm sürecektir diye bütün sahih kitaplarda mevcuttur.

Bu Hadis-i hiçbir İslam alimi, Üstad Hazretleri dahil tevil etmemişlerdir. Bu hadisin nası ile, ehl-i sünnet vel cemaate göre Mehdi-yi Azam, küre-yi arzda, İslam aleminde fiilen hilafet-i Muhammediye (ASM) namı altında, sünnet-i Nebeviyeyi ihya eden, kırk sene saltanat süren ve alem-i İslam’daki şer’i şerife muhalif olan cümle devletlerdeki bid’aları temizleyen bir hakim-i adildir. Fiilen hilafet-i ruy-i zemin vazifesini yapmayan müceddid-i dine ve müçtehidin-i izama ehl-i sünnet vel cemaate göre Mehdi-yi ahir zaman denilmez.

Salisen; Şiilerin Resul-i Ekrem (ASM)’den mervi olarak kabul ettikleri ve bütün ehl-i sünnet vel cemaat ulemasının ise mevzudur, aslı yoktur dedikleri bir hadiste Resul-i Ekrem (ASM) şöyle buyurmaktadır;

“Mehdi-yi ahir zaman çıkacak ve onun altı talebesi olacak. Mehdi vefat ettikten sonra o altı talebesi onun yerine geçecek ve onun yerine hüküm sürecek. Yani devlet idaresinde hükümdar olup, şeriat-ı garrayla hükmedecek.”

Firak-ı dalleden olan Şiiler, bu hadisin Resulullah (ASM)’den mervi olduğunu ileri sürmüşler. Fakat bütün ehl-i sünnet vel cemaat uleması ve hadis imamları ise bu hadisin mevzu ve asılsız olduğunu kitaplarında ispat etmişlerdir.

Çünkü Şiilerin inancına göre; Mehdi-yi ahir zaman hükümdar olmayan bir zata da denilebilir. Ehl-i sünnet vel cemaate göre ise; küre-i arzda, İslam aleminde fiilen hilafet-i İslamiye unvanıyla hüküm sürmeyen zata, Mehdi-yi ahir zaman veya Mehdi-yi azam denilmez.

Rabian; El işaa adlı eserin 112nci sayfasında mealen şöyle denilmektedir;

“Resul-i Ekrem (ASM), hadis-i şeriflerinde Hazret-i Mehdinin geleceğini ve dünyada hilafet-i Muhammediye (ASM) unvanıyla kırk yıl hüküm süreceğini, Hazret-i İsa (AS)’in da semavattan nüzul ile kırk beş yıl hakimiyet süreceğini, hem önce Hazret-i Mehdinin geleceğini, otuz üç yıl hilafet-i Muhammediye unvanıyla şeair-i İslamiyeyi ihya etmek ve inkilabat-ı zamaniye ile çok ahkam-ı Kur’aniyenin ve şeriat-ı Muhammediye’nin (ASM) kanunlarının bir derece tatile uğramasıyla o zat, İslam aleminin birlik ve beraberliğini temin edip, hilafet-i İslamiyeyi ittihad-ı İslam’a bina ederek vazife göreceğini, daha sonra yedi veya dokuz yıl semavattan nüzul eden Hazret-i İsa (AS) ile beraber vazife görüp, Müslümanlarla İsevi ruhanileri ittifak edip, Kur’anı tüm devlet idarelerinde hakim kılıp, din-i İslam’a hizmet edeceklerini, Hazret-i Mehdi bu vazifelerini itmam ettikten sonra vefat edip, Hazret-i İsa (AS)’in otuz sekiz veya otuz altı yıl yalnız başına din-i İslam’a hizmet edeceğini haber vermiştir.”

Bu hadislerden anlaşılıyor ki, Hazret-i Mehdi ile Hazret-i İsa (AS)’in toplam hizmet süreleri seksen beş yıldır. Bunun yedi veya dokuz yılında beraber hizmet ettikleri için, bu yedi veya dokuz yılı toplam hizmet süreleri olan seksen beş yıldan çıkarırsak yetmiş sekiz veya yetmiş altı yıl kalır. Bu süre 1411 ile 1506 tarihleri arasında din-i İslam’ın bütün cihanda hakim olacağı sürenin toplamıdır.

Şimdi Hicri 1411 yılındayız. 1506′ya kadar doksan beş yıl var. Bu doksan beş yıldan İslam hakimiyetinin toplam süresi olan yetmiş sekiz veya yetmiş altı yılı çıkarırsak on yedi veya on dokuz yıl gibi bir boşluk süresi ortaya çıkar. Bu on yedi veya on dokuz yılında 1411’i müteakip mi, yoksa 1506’dan evvel mi olacağı şüphelidir.

Hamisen; Üstadımızın mübarek talebelerinden bir zat, Üstadın vefatından sonra, manevi alemde terakki ederken velayet makamlarından biri olan Mehdilik makamının gölgesi altına girdiğinden kendisini o makamda görmüş ve Mehdi olduğunu ilan etmiş. Bu fitneyi söndürmek niyetiyle Üstadımızın bazı talebeleri “Üstadtan sonra Mehdi gelmeyecek” diye bazı telkinatta bulunmuşlardır. O mücadelenin ifrat ve tefriti yüzünden bugünkü hal meydanı almıştır. O zat her ne kadar mesul olmasa da ifrat sebebiyle o hisse kapılmasından meydana getirdiği zarar ne kadarsa, “Üstadtan sonra Mehdi gelmeyecek” diye bütün Müslümanların ümidini kırmak ve “Cenab-ı Hak her yüz senede bir müceddid-i din gönderiyor” diyen Resul-i Ekrem (ASM) tebşiratından bu asırdaki insanları hissesiz çıkarmak sebebi ile verilen zarar ise, ondan daha büyüktür.

Bu tehlikelerden, ifrat ve tefritten kurtulmak için Üstad Hazretlerinin ileride nakledeceğimiz beyanatlarına istinaden Risale-i Nurun cereyanı, Mehdilik cereyanıdır. Ve bu cereyanın üç mümessili var diye biliriz.

Birinci Mümessili; Üstadımız ve Risale-i Nurun mevcut talebeleri.

İkinci Mümessili; Hayat-ı İçtimaiyeyi İslamiye de hilafet unvanıyla kırk sene hükümdar olacak ve Risale-i Nuru kendisine program edecek zat ki, Hazret-i Mehdidir ve onun cemaat-ı nuraniyesi.

Üçüncü Mümessili ise; Hazret-i İsa ve onu şakirtleridir. Hazret-i İsa ki, peygamberdir, hiçbir veli ona yetişmez. Bu Kur’ani hizmetin başına geçip beşeri dünya ve ahrette mesut edecek bir saltanatın başına geçecek ve kırk beş yıl yeryüzünde hüküm sürecektir.

Evet Risale-i Nur, takriben 250 senelik bir zamanı, kendisi ile meşgul eden ve edecek bir hakikat-ı Kur’aniyedir. Üstadımız Risale-i Nurdan sonra hakikat aleminde başka bir cadde-i Kur’aniye kıyamete kadar açılmayacağını ve ancak bu dairede iki tane müceddid daha geleceğini ve bu zatların Risale-i Nuru zirve-yi fulyasına ulaştıracaklarını yani şeriat ve hayat dairelerinde müceddidlerin geleceğini haber vermiş. İnşallah bu vad-i İlahide tahakkuk edecektir.

Nasıl ki Nakşi tarikatında İmam Nakşibendi’den sonra çok müceddidler o tarikatın tasfiyesi için geldiler, ikinci bir caddeyi açmadılar. Öylede Risale-i Nurun hakikat dairesinden başka bir daire açılmayacak denilse doğrudur. Amma Risale-i Nur mesleğinin geliştirilmesi için, şeriatın ihyası için ve içtimai hayatın düzelmesi için başka bir müceddid-in gelebileceğini tekzib etmek ise yanlıştır.

Evet Üstadımız, biri İman ve şeriat, diğeri hayat-ı içtimaiye cihetiyle iki müceddid-in daha geleceğini haber vermiş.

Risale-i Nur hakaik-i imaniye ve Kur’aniye ye bir yol açmış. Bu yolunda üç vazifesi var. Biri iman, biri şeriat, diğeri de hayattır. Bu vazifelerinde üç mümessili var. Bu mümessillerden biri iman, biri şeriat, biri de hayat vazifesi ile muvazzaftırlar.

İşte Risale-i Nurda geçen “Ahir zamanda gelecek zat” cümlesinde geçen zattan ve mehdi tabirinden murat bu üç mümessilin mecmuudur. Risale-i Nur dairesi içinde bu zatlar (Yani bu üç müceddid olan Üstad (RA), Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa (AS)) bu vazifeleri yapacaklar demektir.

Sadisen; Üstadımız sırrı İnna Atayna adlı eserde açık ifade ile, 1300’den bir asır sonra deccal ve Mehdi geleceğini haber vermiştir. Yani 1400’den 1500’e kadar olan tarihler arasında gelecekleri bekleniliyor ve bu tarihler yani 1400 ile 1500 tarihleri arasında Hazret-i İsa (AS)’in da nüzulü bekleniliyor.

Üstadımızın sırrı İnna Atayna Sikke-i Tasdik-i Gaybi ve Kastamonu Lahikası gibi bazı eserlerden anlaşıldığına göre Mehdi-yi Azam, deccal-ı A’ver-i Ekber ve Hazret-i İsa (AS)’in nüzulü 1400 ile 1500 tarihleri arasında bekleniliyor ve henüz gelmemişlerdir.

Beşinci Şuada Üstadımız hadisleri izah ve te’vil ederken, bir te’vili şudur diyor. Manası çıkmış, zuhur etmiş demiyor. Beşinci Şuadan sonra yazılan sırrı İnna Atayna İse beşinci Şuanın izahıdır. Müracaat edilsin.

Beşinci Şuada bahsedildiği deccal ve süfyan meselesi ise, deccal-ı ekberden evvel gelen küçük deccallar demektir. Yoksa büyük deccal ve büyük Mehdi 1400’den sonra geleceklerini kesin bir şekilde sırrı İnna Atayna da söylüyor. Yani Lenin ve emsali gibi gelmişler, büyük deccalın pişdarı oldukları gibi, Risale-i Nurda Hazret-i Mehdi-yi Azam ve Hazret-i İsa’nın pişdarıdır.

Sabian; Üstadımız Mektubat adlı eserin 440ncı sayfasında şöyle buyurmaktadır;

“Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyi (ASM) muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor, âhir zamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u a’zam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır. Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelal; Mehdi ile de âlem-i İslâm’ın zulümatını dağıtabilir. Ve va’d etmiştir, vaadini elbette yapacaktır.”
Üstadımız burada Mehdi-yi ahir zamanın hakim olacağını haber vermiş. Yani Hazret-i Mehdi halife-i ruy-i zemin olacaktır. Halbuki Üstadımızın hayatı hükkamların hakareti ve zillet altında geçmiştir. Böyle bir zatın Mehdi-yi Azam olduğunu dava etmek ifrattır ve Üstadın Mektubattaki izahatını dinlememekten başka bir şey değildir.
Hem en büyük bir müçtehid olacaktır demiş. Halbuki İçtihad Risalesi şahid-i kat’idir ki, Üstadımız içtihad yapmamış ve müçtehid değildir. Böyle bir şeyi dava etmek bu cümleyi ve İçtihad Risalesini kabul etmemektir.

Üstadımız imani meselelerde müçtehiddir ve Risale-i Nur ise Kur’an ve hadisten sonra en büyük bir hüccet-i imaniyedir ve Mehdinin pişdarıdır diyebilirsiniz ve Mehdidir diyemezsiniz diyor. Yani Risale-i Nur, Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa (AS)’den yüz sene evvel gelip, tecdid vazifesi yapıyor. Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa (AS) ise, Risale-i Nurda yüz sene sonra gelip, onu imani bir program olarak neşredecekler. Ahkam ve furuattaki tecdidatı, Hazret-i Mehdi ile Hazret-i İsa (AS) yapacaktır. Yani Risale-i Nur, akaide ait olan mesailin müçtehidi ise, Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa ise ahkam ve furuatın müceddididirler.

Saminen; Hüsnü zanla, dava etmemek şartıyla ulvi makamatta terakki eden bir şahsın Üstadını o makamda gördüğünde, keşf ettiğinde halka söylememek şartıyla böyle Rabbi ile kendi arasında olan bir inanca ve itikada sahip olması o şahsa zarar vermez. Fakat o şahıs, manevi alemde gördüğünü bu maddi aleme tatbik etse hatadır.

Evet makamat-ı velayette bir makam vardır ki, makam-ı mehdi tabir edilir. O makamda bulunan mürşit zat kendisinin mehdi olduğunu ilan etmesinden mesul olmadığı gibi o mürşidin irşat ve terbiyesiyle o mehdilik makamının gölgesi altına giren talebesi de mürşidini o makamda görmekle mürşidinin mehdi olduğuna inanmasından ve böyle itikat etmesinden mesul olamaz. Fakat bu manevi alemde gördüğünü, maddi alemde tatbik ederse hata eder. (Tafsilatlı bilgi için Telvihat-ı Tis’a adlı esere müracaat edilsin)

Üstadımızın bazı talebelerinin Üstad Hazretlerine göndermiş oldukları lahika mektuplarında “Üstadım, sen mehdisin” dedikleri mektuplar, bu nevidendir. Yani Üstadın bazı talebeleri manevi alemde terakki ederken Üstadı, mehdilik makamında gördüklerinden o manevi alemde gördüklerini, keşfiyatlarını Üstad Hazretlerine beyan etmişlerdir.

Üstadımız ise, alem-i sahv de olduğu için o makamlardan geçtiği halde kendisine mehdi dememiştir. Ve alemi sahv da olan Üstadımızın müdakkik ve alim talebeleri de (Hacı Hulusi Bey, Hoca Sabri, Mehmet Feyzi Efendi, Hasan Feyzi, Hafız Ali, Hakkı Efendi, Hüsrev, Ref’et Bey vb. gibi) bu davada, yani Üstadlarının Mehdi-yi Azam olduğu davasında bulunmamışlardır. Manevi alemde Üstadı o makamda gören şahısların mektupları hüsnü zanla ve o manevi makama göre yazılmış mektuplardır. Alem-i maneviyeye bakar, alem-i maddiye bakmaz. Onların bu keşfiyatlarını alem-i maddiye tatbik etmek ise hatadır.

Daha sonra Üstadımız o talebelerinin hatalarını Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserin dokuz-on sahifelerinde mehdilik mevzuunda tashih etmiştir. Keşfiyatlarının doğru olduğunu, fakat iki noktayı iltibas ettiklerini o mektupta onlara haber vermiş, keşfiyatlarındaki o iki iltibas noktasını tashih etmiştir. O iltibastan;
Birincisi; Alem-i manevi ile alem-i maddiyi iltibas etmek.

İkincisi; Üç mümessilin ve cemaatların yapacakları vazifeleri bir şahısta ve talebelerinde görmeleridir.

Üstad Hazretlerinin bu mektubuyla, keşfiyatlarında iki noktayı iltibas eden o talebeler, Üstadın bu tashih ve ilanıyla böyle bir davadan vazgeçtiler.

Tasian; bu mehdilik meselesi ile Risale-i Nur ve Risale-i Nur müellifi ve Risale-i Nurun müdakkik, has ve eski talebeleri mesul tutulamaz. Çünkü Risale-i Nurda böyle bir şey mevcut değildir. Hazret-i Mehdinin geleceğine dair hüccet ve deliller ise daha sonra zikredeceğimiz eserlerdeki nakillerden de anlaşılacağı üzere çoktur. Hem Risale-i Nur müellifide böyle bir şeyi, yani mehdi-yi Azam, Mehdi-yi ahir zaman olduğunu dava etmemiş. Belki Mehdi-yi Azamın bir pişdarı olduğunu ilan etmiştir ve hem de Üstadın has ve müdakkik talebelerinden de böyle bir şey sudur etmemiştir. Yani Üstadlarının Mehdi-yi Azam olduğu davasında bulunmamışlardır. Öyle ise Risale-i Nur ve Risale-i Nurun müellifi olan Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve Risale-i Nurun has ve müdakkik şakirtlerini bununla mesul tutmak hatadır. Çünkü onlar böyle bir şeyi dava etmemişler. Ahir zaman mehdisinin geleceğini de çok defa gerek yazı ile gerek şifai olarak söylemişlerdir.

(ALINTI)

Gonderen Karasahin
Kategori : İslami bilgiler
Tags: , , ,

Yorumlar (0)