Ekim, 2009 Arsivi

BİSMİHİ TEALA

 

Bir kısım kavramlar veya ıstılahatlar bazı insanları rahatsız etse de bu gibi ıstılahatlar mü’minlerin her zaman gündeminde olmuştur ve olmaya devam edecektir. Bu ıstılahatlar arasında en fazla daru’l İslâm ve daru’l harb (veya daru’l küfür)  gelmektedir. Zira ülkelerin özellikle Türkiye’nin fıkhı durumu insanlar arasında her zaman tartışma ve merak konusu olmuştur. Bu ıstılahatlar bizzat peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerin de kullanılmış, ve müçtehid ulema da bunların mahiyetini izah etmişlerdir.

 

Dâr lügat ta ev, bina, belde, ülke anlamlarına gelir. Istılahı olarak bir idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke anlamındadır.

 

Hanefi uleması; İslâm fıkhının yürürlükte olmadığı bütün beldeleri nüfusuna bakmadan daru’l harb olarak nitelendirmektedir. Bir belde de oturanların % 99 müslüman olduklarını ifade etseler, bununla beraber orada İslâm fıkhı yürürlükte değilse, orası daru’l harb’tır. Bir beldenin nüfusunun % 1 müslüman olsa, bununla beraber orada İslâm fıkhı yürürlükte olsa, orası daru’l islâmdır. Bir ülkenin fıkhi tarifini bilmek için ulemaya müracaat edilmesi zaruridir. Ö. Nasuhi Bilmen (rahmetullahi aleyh) Daru’l İslâm ve Daru’l harb tariflerini şu şekilde yapmaktadır.

 

‘’ Darü’l-İslâm, Müslümanların hâkimiyeti al­tında bulunup Müslümanların emn ve eman içinde yaşayarak dinî vazifelerini ifa ettikleri yerlerdir. Müslümanlar ile aralarında müsalâha ve muvadecı bulunmayan gayr-i müslimlerin hâki­miyeti altında bulunan yerler de Darü’l-Harb’tir.’’ (Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, c: 3, s. 394)

 

İmam-ı Haskefi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Tenviru’l ebsar’’ isimli şerhinde:

 

( لَا تَصِيرُ دَارُ الْإِسْلَامِ دَارَ حَرْبٍ إلَّا ) بِأُمُورٍ ثَلَاثَةٍ : ( بِإِجْرَاءِ أَحْكَامِ أَهْلِ الشِّرْكِ ، وَبِاتِّصَالِهَا بِدَارِ الْحَرْبِ ، وَبِأَنْ لَا يَبْقَى فِيهَا مُسْلِمٌ أَوْ ذِمِّيٌّ آمِنًا بِالْأَمَانِ الْأَوَّلِ ) عَلَى نَفْسِهِ ( وَدَارُ الْحَرْبِ تَصِيرُ دَارَ الْإِسْلَامِ بِإِجْرَاءِ أَحْكَامِ أَهْلِ الْإِسْلَامِ فِيهَا ) كَجُمُعَةٍ وَعِيدٍ ( وَإِنْ بَقِيَ فِيهَا كَافِرٌ أَصْلِيٌّ وَإِنْ لَمْ تَتَّصِلْ بِدَارِ الْإِسْلَامِ ) دُرَرٌ

 

‘’ Daru’l İslâm 3 şey ile daru’l harbe dönüşür. 1) Şirk ehlinin hükümlerinin yürürlüğe girmesiyle, 2) Daru’l harbe bitişik olmakla, 3) Daha önce verilmiş bir eman ile orada bir müslümanın veya zimmînin kalmamasıyla.

 

Daru’l harb islâm’ın hükümlerinin (Cuma namazı veya bayram namazı gibi) yürürlüğe girmesiyle daru’l islâm’a dönüşür. İsterse orada bir kâfir kalsın veya daru’l islâm’a bitişik olmasın. Dürerde de böyledir.

 

İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) buna yaptığı haşiye de:

 

قَوْلُهُ لَا تَصِيرُ دَارُ الْإِسْلَامِ دَارَ حَرْبٍ إلَخْ ) أَيْ بِأَنْ يَغْلِبَ أَهْلُ الْحَرْبِ عَلَى دَارٍ مِنْ دُورِنَا أَوْ ارْتَدَّ أَهْلُ مِصْرَ وَغَلَبُوا وَأَجْرُوا أَحْكَامَ الْكُفْرِ أَوْ نَقَضَ أَهْلُ الذِّمَّةِ الْعَهْدَ ، وَتَغَلَّبُوا عَلَى دَارِهِمْ ، فَفِي كُلٍّ مِنْ هَذِهِ الصُّوَرِ لَا تَصِيرُ دَارَ حَرْبٍ ، إلَّا بِهَذِهِ الشُّرُوطِ الثَّلَاثَةِ

 

 ‘’ Onun (müellifin) daru’l İslâm daru’l harb olmaz sözünden kasıt. Ehl-i harb bizim topraklarımızdan bir toprağa hâkim olsa veya bir şehir halkı irtidad (dinde dönüp) oraya hâkim olsalar ve küfür hükümlerini yürürlüğe koysalar veya zimmet ehli ahdi bozup oraya hâkim olsalar, bütün bunlarla daru’l İslam daru’l harb olmaz. Ancak üç şartla birlikte olur.’’

 

( قَوْلُهُ بِإِجْرَاءِ أَحْكَامِ أَهْلِ الشِّرْكِ ) أَيْ عَلَى الِاشْتِهَارِ وَأَنْ لَا يُحْكَمَ فِيهَا بِحُكْمِ أَهْلِ الْإِسْلَامِ هِنْدِيَّةٌ ، وَظَاهِرُهُ أَنَّهُ لَوْ أُجْرِيَتْ أَحْكَامُ الْمُسْلِمِينَ ، وَأَحْكَامُ أَهْلِ الشِّرْكِ لَا تَكُونُ دَارَ حَرْبٍ

 ‘’ Şirk ehlinin hükümlerinin yürürlüğe girmesinden kasıt. Yani orada İslâm ehlinin hükümlerinin yürürlükte olmamasıyla şöhret bulmasıdır. Hindiye de de böyledir. Bunun zahiri şayet orada ehl-i islâm’ın ve ehl-i şirk’in hükümleri birlikte yürürlükte olsa orası daru’l harb olmaz.’’

 

( قَوْلُهُ وَبِاتِّصَالِهَا بِدَارِ الْحَرْبِ ) بِأَنْ لَا يَتَخَلَّلُ بَيْنَهُمَا بَلْدَةٌ مِنْ بِلَادِ الْإِسْلَامِ هِنْدِيَّةٌ ط وَظَاهِرُهُ أَنَّ الْبَحْرَ لَيْسَ فَاصِلًا ،

 

’’ Daru’l harb’e bitişik olmasından kasıt. İslâm beldelerinden bir belde ikisinin arasında olmayacak. Hindiyye de de böyledir. Bunun zahiri denizin ayırıcı olmamasıdır.

 

( قَوْلُهُ بِالْأَمَانِ الْأَوَّلِ ) أَيْ الَّذِي كَانَ ثَابِتًا قَبْلَ اسْتِيلَاءِ الْكُفَّارِ لِلْمُسْلِمِ بِإِسْلَامِهِ وَلِلذِّمِّيِّ بِعَقْدِ الذِّمَّةِ هِنْدِيَّةٌ

’’ Evvelki emândan maksad, müslüman için İslâmiyeti cihetiyle zimmî için de zimmet akdi sebebiyle islâm hükümetinin kuvvetine dayanmış olarak sabit olan emniyet ve selamettir. Hindiye de de böyledir.’’ Buyurmaktadır. (reddu’l muhtar, c: 4, sh: 356)

 

İmam-ı Kasani (rahmetullahi aleyh) daru’l islâm’ın daru’l harbe dönmesini şöyle izah etmektedir.

 

وَأَمَّا بَيَانُ الْأَحْكَامِ الَّتِي تَخْتَلِفُ بِاخْتِلَافِ الدَّارَيْنِ ، فَنَقُولُ : لَا بُدَّ أَوَّلًا مِنْ مَعْرِفَةِ مَعْنَى الدَّارَيْنِ ، دَارِ الْإِسْلَامِ وَدَارِ الْكُفْرِ ؛ لِتُعْرَفَ الْأَحْكَامُ الَّتِي تَخْتَلِفُ بِاخْتِلَافِهِمَا ، وَمَعْرِفَةُ ذَلِكَ مَبْنِيَّةٌ عَلَى مَعْرِفَةِ مَا بِهِ ، تَصِيرُ الدَّارُ دَارَ إسْلَامٍ أَوْ دَارَ كُفْرٍ فَنَقُولُ : لَا خِلَافَ بَيْنَ أَصْحَابِنَا فِي أَنَّ دَارَ الْكُفْرِ تَصِيرُ دَارَ إسْلَامٍ بِظُهُورِ أَحْكَامِ الْإِسْلَامِ فِيهَا وَاخْتَلَفُوا فِي دَارِ الْإِسْلَامِ ، إنَّهَا بِمَاذَا تَصِيرُ دَارَ الْكُفْرِ ؟ قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ : إنَّهَا لَا تَصِيرُ دَارَ الْكُفْرِ إلَّا بِثَلَاثِ شَرَائِطَ ، أَحَدُهَا : ظُهُورُ أَحْكَامِ الْكُفْرِ فِيهَا وَالثَّانِي : أَنْ تَكُونَ مُتَاخِمَةً لِدَارِ الْكُفْرِ وَالثَّالِثُ : أَنْ لَا يَبْقَى فِيهَا مُسْلِمٌ وَلَا ذِمِّيٌّ آمِنًا بِالْأَمَانِ الْأَوَّلِ ، وَهُوَ أَمَانُ الْمُسْلِمِينَ .

وَقَالَ أَبُو يُوسُفَ وَمُحَمَّدٌ – رَحِمَهُمَا اللَّهُ : إنَّهَا تَصِيرُ دَارَ الْكُفْرِ بِظُهُورِ أَحْكَامِ الْكُفْرِ فِيهَا .

 

 Ülkelerin değişmesi ile değişen hükümlerin izahına gelince ise deriz ki: Her şeyden evvel bu iki ülkenin, (Daru’l İslâm ve daru’l Küfrün) ne olduğunu bilmeliyiz ki, bu ülkelerin değişmesi ile değişen hükümleri de bilelim. Bunu bilmek ise bir ülkenin ne ile Daru’l İslâm ve Daru’l Küfür olacağını gösterir. Deriz ki: Ashabımız daru’l küfrün, orada İslâm hükümlerinin yürürlükte olması ile Darul-İslâm olacağında ihtilaf etmemiştir. Onlar daru’l İslâm’ın ne ile daru’l Küfür olmasında ihtilaf ettiler. Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh) dedi ki: Yalnız üç şart ile daru’l küfür olur: birinci: Küfür hükümlerinin yürürlükte olması ile ikinci: küfür ülkesi ile komşu olmak ile üçüncü: orada hiç bir müslümanın veya Müslümanların eman verdikleri zimmî ehlinden hiç kimsenin kalmaması ile.
Ebu Yusuf ve Muhammed (rahmetullahi aleyhima) ise,  dediler ki: Daru’l İslâm, orada küfür hükümlerinin yürürlükte olması ile daru’l küfür olur.

 

( وَجْهُ ) قَوْلِهِمَا أَنَّ قَوْلَنَا دَارُ الْإِسْلَامِ وَدَارُ الْكُفْرِ إضَافَةُ دَارٍ إلَى الْإِسْلَامِ وَإِلَى الْكُفْرِ ، وَإِنَّمَا تُضَافُ الدَّارُ إلَى الْإِسْلَامِ أَوْ إلَى الْكُفْرِ لِظُهُورِ الْإِسْلَامِ أَوْ الْكُفْرِ فِيهَا ، كَمَا تُسَمَّى الْجَنَّةُ دَارَ السَّلَامِ ، وَالنَّارُ دَارَ الْبَوَارِ ؛ لِوُجُودِ السَّلَامَةِ فِي الْجَنَّةِ ، وَالْبَوَارِ فِي النَّارِ وَظُهُورُ الْإِسْلَامِ وَالْكُفْرِ بِظُهُورِ أَحْكَامِهِمَا ، فَإِذَا ظَهَرَ أَحْكَامُ الْكُفْرِ فِي دَارٍ فَقَدْ صَارَتْ دَارَ كُفْرٍ فَصَحَّتْ الْإِضَافَةُ ، وَلِهَذَا صَارَتْ الدَّارُ دَارَ الْإِسْلَامِ بِظُهُورِ أَحْكَامِ الْإِسْلَامِ فِيهَا مِنْ غَيْرِ شَرِيطَةٍ أُخْرَى ، فَكَذَا تَصِيرُ دَارَ الْكُفْرِ بِظُهُورِ أَحْكَامِ الْكُفْرِ فِيهَا وَاَللَّهُ – سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى – أَعْلَمُ

‘’ Onların her ikisinin, sözünü şöyle anlamak gerekir, bizim daru’l İslâm ve daru’l küfür sözlerimiz bir ülkenin küfre ve ya islâm’a izafet edilmesi ile olur. Biz bir ülkeyi, İslâmın veya küfrün orada yürürlükte olmasına göre islâm’a veya küfre izafet ederiz, öyle ki Cennete daru’s-Selam ve Cehenneme ise darul-Bevar denilir. Çünkü Cennette selamet olmak (eman) vardır, Cehennemde ise bevar (helak olma) vardır. İslâm’ın veya küfrün üstün olması ise, bu ikisinin de hükümleri ile olur. Eğer bir ülkede küfür hükümleri yürürlükte olursa, orası daru’l küfür olur ve küfrün oraya izafet edilmesi doğru olmuş olur. Buna göre de bir ülke hiç bir başka şart olmadan, yalnız İslâm hükümlerinin yürürlükte olması ile daru’l İslâm olur. Bu şekilde de bir ülke küfür hükümlerinin yürürlükte olması ile daru’l küfür olur. Doğrusunu ise ALLAH (Celle celalühü) bilir!

 

Bundan sonra İmam-ı Kasani, İmam-ı Azam’ın (rahmetullahi aleyhima) dayandığı illetleri belirterek onun görüşünü şöyle izah etmektedir:

 

( وَجْهُ ) قَوْلِ أَبِي حَنِيفَةَ – رَحِمَهُ اللَّهُ – أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ إضَافَةِ الدَّارِ إلَى الْإِسْلَامِ وَالْكُفْرِ لَيْسَ هُوَ عَيْنَ الْإِسْلَامِ وَالْكُفْرِ ، وَإِنَّمَا الْمَقْصُودُ هُوَ الْأَمْنُ وَالْخَوْفُ .

 

‘’Ebu Hanife’nin (rahmetullahi aleyh), sözünü şöyle anlamak gerekir. Burada maksat ülkenin İslâm’a ve küfre izafe edilmesi İslâm’ın ve küfrün özüne göre değildir. Burada maksat eman ve korkudur.

 

وَمَعْنَاهُ أَنَّ الْأَمَانَ إنْ كَانَ لِلْمُسْلِمِينَ فِيهَا عَلَى الْإِطْلَاقِ ، وَالْخَوْفُ لِلْكَفَرَةِ عَلَى الْإِطْلَاقِ ، فَهِيَ دَارُ الْإِسْلَامِ ، وَإِنْ كَانَ الْأَمَانُ فِيهَا لِلْكَفَرَةِ عَلَى الْإِطْلَاقِ ، وَالْخَوْفُ لِلْمُسْلِمِينَ عَلَى الْإِطْلَاقِ ، فَهِيَ دَارُ الْكُفْرِ وَالْأَحْكَامُ مَبْنِيَّةٌ عَلَى الْأَمَانِ وَالْخَوْفِ لَا عَلَى الْإِسْلَامِ وَالْكُفْرِ ، فَكَانَ اعْتِبَارُ الْأَمَانِ وَالْخَوْفِ أَوْلَى ، فَمَا لَمْ تَقَعْ الْحَاجَةُ لِلْمُسْلِمِينَ إلَى الِاسْتِئْمَانِ بَقِيَ الْأَمْنُ الثَّابِتُ فِيهَا عَلَى الْإِطْلَاقِ ، فَلَا تَصِيرُ دَارَ الْكُفْرِ ، وَكَذَا الْأَمْنُ الثَّابِتُ عَلَى الْإِطْلَاقِ لَا يَزُولُ إلَّا بِالْمُتَاخَمَةِ لِدَارِ الْحَرْبِ ، فَتَوَقَّفَ صَيْرُورَتُهَا دَارَ الْحَرْبِ عَلَى وُجُودِهِمَا مَعَ أَنَّ إضَافَةَ الدَّارِ إلَى الْإِسْلَامِ احْتَمَلَ أَنْ يَكُونَ لِمَا قُلْتُمْ ، وَاحْتَمَلَ أَنْ يَكُونَ لِمَا قُلْنَا ، وَهُوَ ثُبُوتُ الْأَمْنِ فِيهَا عَلَى الْإِطْلَاقِ لِلْمُسْلِمِينَ وَإِنَّمَا يَثْبُتُ لِلْكَفَرَةِ بِعَارِضِ الذِّمَّةِ وَالِاسْتِئْمَانِ ، فَإِنْ كَانَتْ الْإِضَافَةُ لِمَا قُلْتُمْ تَصِيرُ دَارَ الْكُفْرِ بِمَا قُلْتُمْ .

 

Bunun manası şudur ki, eğer ülkede Müslümanlar için tam bir emniyet varsa, kâfirler için ise tam bir korku ve heyecan varsa, bura daru’l İslâmdır. Eğer orada kâfirler için tam bir emniyet olsaydı, müslümanlar için ise korku olsaydı, burası daru’l küfür olacaktı. Böylelikle hükümler islâm’a ve küfre dayandırılmayıp, emniyet ve korkuya dayandırılmıştır. Böylece itibar edilen şeyin emniyet ve korku olması daha evladır. Eğer müslümanların eman istemelerine ihtiyaç ortaya çıkmamışsa ve emniyet orada sabit şekilde kalırsa, orası daru’l küfür olmaz. Aynı şekilde tam şekilde bir emniyet yalnız daru’l harb ile komşu oldukça ortadan kalkabilir. Bu iki halın mevcut olması ile ülkenin daru’l harb olmasının karşısı alınır, bununla bile ülkenin İslâm’a izafet edilmesi (- sizin dediğinize göre-) ihtimali olur, (- bizim dediğimize göre de -) ihtimali olur. Bu ise orada müslümanlar için tam bir emniyet olmasının ispatıyla esaslanır, eğer bu, zimme (koruma ahdi) ve istimen (eman vermek) gibi emniyetin tam aksi olarak (tam bir şekilde emniyet) kâfirler için ispat olursa o zaman sizin dediğinize esasen burası daru’l küfür olur.

 

وَإِنْ كَانَتْ الْإِضَافَةُ لِمَا قُلْنَا لَا تَصِيرُ دَارَ الْكُفْرِ إلَّا بِمَا قُلْنَا ، فَلَا تَصِيرُ مَا بِهِ دَارُ الْإِسْلَامِ بِيَقِينٍ دَارَ الْكُفْرِ بِالشَّكِّ وَالِاحْتِمَالِ عَلَى الْأَصْلِ الْمَعْهُودِ أَنَّ الثَّابِتَ بِيَقِينٍ لَا يَزُولُ بِالشَّكِّ وَالِاحْتِمَالِ ، بِخِلَافِ دَارِ الْكُفْرِ حَيْثُ تَصِيرُ دَارَ الْإِسْلَامِ ؛ لِظُهُورِ أَحْكَامِ الْإِسْلَامِ فِيهَا ؛ لِأَنَّ هُنَاكَ التَّرْجِيحَ لِجَانِبِ الْإِسْلَامِ ؛ لِقَوْلِهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ { الْإِسْلَامُ يَعْلُو وَلَا يُعْلَى } فَزَالَ الشَّكُّ عَلَى أَنَّ الْإِضَافَةَ إنْ كَانَتْ بِاعْتِبَارِ ظُهُورِ الْأَحْكَامِ ، لَكِنْ لَا تَظْهَرُ أَحْكَامُ الْكُفْرِ إلَّا عِنْدَ وُجُودِ هَذَيْنِ الشَّرْطَيْنِ – أَعْنِي الْمُتَاخَمَةَ وَزَوَالَ الْأَمَانِ الْأَوَّلِ – لِأَنَّهَا لَا تَظْهَرُ إلَّا بِالْمَنَعَةِ ، وَلَا مَنَعَةَ إلَّا بِهِمَا وَاَللَّهُ

سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى – أَعْلَمُ وَقِيَاسُ هَذَا الِاخْتِلَافِ فِي أَرْضٍ لِأَهْلِ الْإِسْلَامِ ظَهَرَ عَلَيْهَا الْمُشْرِكُونَ ، وَأَظْهَرُوا فِيهَا أَحْكَامَ الْكُفْرِ ، أَوْ كَانَ أَهْلُهَا أَهْلَ ذِمَّةٍ فَنَقَضُوا الذِّمَّةَ

 

Ancak ülkelerin durumlarının açığa kavuşması bizim dediğimize göre ise, burası daru’l küfür olmaz ve yalnız bizim dediğimiz halde (yani, küfür hükümleri yürürlükte olursa) daru’l küfür olur. Daru’l İslâm olduğu kesin bilinen bir yer, şüphe ile daru’l küfür olmaz. İhtimal konusunda ise bir esas olarak geçerli olan odur ki, kesin sabit olan bir şey şüphe ve ihtimal ile ortadan kalkmaz. Yalnız daru’l küfrün, orada İslâm hükümlerinin üstün olmasına göre daru’l İslâm olması halı farklıdır, çünkü bu zaman İslâm tarafını tercih etmek vardır. Nitekim Peygamber (Sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmaktadır: “İslam her şeye üstün gelir ve hiç zaman üstün gelinmez.” Ülkelerin dar mefhumu İslam hükümlerinin yürürlükte olmasına esaslanırsa, ortada hiç bir şüphe kalmaz. Lakin küfür hükümleri yalnız iki şart ile üstün olur – bununla darul-harbe komşu olmayı ve temel emniyetin ortadan kalkmasını kast ederim ( çünkü bunlar yalnız direnç ile üstün olabiler, direnç ise yalnız bu iki hal ile olur). Doğrusunu ALLAH (Celle celalühü) bilir. İslam ehline ait bir ülke konudaki bu ihtilaf, müşriklerin orada üstün olması ve küfür hükümlerini üstün kılmakları ile veya halkı zimmî ehli olduğu halde zimmî anlaşmasını iptal etmeleri ile kıyas edilir.” (bedai’s-senai,c:7,sh: 130,131)

 

Türkiye’nın fıkhı duruma hakkında ise Mustafa Sabri Efendi (rahmetullahi aleyh) şunları demektedir:

 

‘’ Kanun bakımından dünya ikiye ayrılır. Daru’l İslâm ve daru’l harb. Birincisin de (daru’l İslâm da) İslâm fıkhı yürürlüktedir. Orada bütün işler ALLAH’ın (Celle celalühü) indirdiği hükümlere göre tanzim edilir. Orada mü’minler hâkim durumundadırlar ve emniyet içerisindedirler. İkincisin de ise, İslâm fıkhı açıkça red olunur ve Müslümanlar güvenliklerini yitirirler. Türkiye’de medeni kanunun kabulü ile birlikte İslâm fıkhı yürürlükten kaldırılmış ve diğer hususlar da Avrupa’dan getirilin kanunlarla tanzime başlanmıştır. Bundan dolayı ikinci kısma dâhil olmuştur.’’ ( kitab el ilm el akl ve’l ma’kul, sh:8)