Aralık, 2009 Arsivi

BİSMİHİ TEALA

31 Aralık perşembe gününü, 1 Ocak cuma gününe bağlayan gece, yılbaşı gecesidir. Yılbaşı kutlamaları denilince de eski yılın sona erip, yeni yıla geçildiği 31 Aralık/1 Ocak gecesi yapılan eğlence ve faaliyetler anlaşılır. Ancak yılbaşı eğlenceleri, ilk bakışta yeni yıla girişin kutlamaları gibi gözükmekle birlikte, bunun hıristiyan batının noel bayramıyla da yakın ilgisi bulunmaktadır.

Halbuki, bu günde yapılan içkili, kumarlı eğlencelerin gerçek hıristiyanlıkla hiçbir alakası yoktur. Beşeriyetin ıslâhı için Allâh-u Teâlâ tarafından gönderilmiş ilâhi bir din; Peygamberin doğum yıl dönümünün bu şekilde kutlanmasına müsaade eder mi? İçkili, kumarlı ve insanı küçük düşüren zevklerin terennüm edildiği kutlama törenleri, İlâhi bir dinin esaslarıyla bağdaşabilir mi?

Biz müslümanlar da Peygamber (Sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimizin doğum yıldönümünü kutluyoruz. Amma mübarek bir gece olarak, Mevlid Kandili olarak…

Bu yüzden aslında yılbaşı ve noel’in hıristiyanlıkla da, Hz. İsa (Aleyhisselâm) ile de hiçbir alakası yoktur. Eğer olsa idi; yılbaşı gecelerinde kiliselerde ayinler yapılır, bu gece bir çılgınlık havası içinde değil, bir takdis havası içinde kutlanırdı. Hz. İsa (Aleyhisselâm) ile bu gecenin sefahat, isrâf ve çılgınlığının ne alakası olabilir?

İsa (Aleyhisselâm)ı biz de severiz. O’nun ve diğer bütün Peygamberlerin peygamberliğine inanmak, İslâmiyetin îman esaslarındandır. Çünkü, İslâm akidesine göre: “…Allâh-u Teâlâ’nın Peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız…” 1 Ancak bir Peygambere saygı, O’nun doğum yıldönümüne hürmet de, Allâh-u Teâlâ’nın emirleri ve dinî ölçüler içinde olmalıdır.

Dinimizde noel ve yılbaşı kutlamalarının yeri yoktur. Bu yılbaşının biz Müslümanlar için, resmi ve milletlerarası bir takvim başlangıcı olmak ilgi ve alâkasından başka hiçbir kıyamet ve değeri asla yoktur. Biz Müslümanlar için muharrem ayının birinci gecesi: Yılbaşı gecesidir. İslâm’da yeni yıl, Muharrem ayının birinci günü ile başlar. Fakat, maalesef Müslümanların büyük kısmının haberi bile olmaz.
Bu bakımdan toplumumuzda ve diğer Müslüman toplumlarda ‘’yılbaşı kutlaması’’ adı altında düzenlenen eğlence toplantıları ise, hiçbir kültürel ve geleneksel temele sahip değildir. 
Bu bakımdan hıristiyan olmayan ülkelerde yılbaşı kutlamaları, Batı’nın körü körüne taklit edilmesinin veya hıristiyan Batı’nın kültür ihrâcının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Ülkemizde öteden beri yılbaşı kutlamalarıyla ilgili olarak yapılar tenkitler ve gösterilen hassasiyet de buradan kaynaklanır.
Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin Müslümanlara; diğer dini topluluklara göre farklı bir kimlik bilinci ve kültür değerleri manzûmesi kazandırmak için gayret ettiği ,bu uğurda saç-sakal, kılık-kıyafet, yeme-içme âdabı da dahil pek çok konuda tavsiyede bulunduğu düşünülürse, yılbaşı kutlamalarının, sıradan kutlama olarak kabul edilmesi ve tabî karşılaması mümkün olmaz. Aksine, yılbaşı kutlaması, noel ağacı süslemesi, noel babanın hediye bırakması gibi âdetler, toplumumuzda kültürel tahribata ve kimlik bunalımına yok açmakta, yeni yetişen kuşakları kendi öz değerlerinden koparıp, batının hayat tarzına alıştırmakta, sonra da onların değer ve inanç esaslarına sıcak bakmaya ve giderek onları benimsemeye götürebilmektedir. Böyle olunca, Müslüman toplumların bu tür âdetler yerine, kendi kültür ve değerlerinden kaynaklanan alternatif program ve faaliyetler geliştirmesi ve yaşatması ayrı bir önem kazanmıştır.

Kur’an-ı Kerim, Müslümanlara ısrarla birlik ve bütünlük içinde olmalarını, müşrik ve gayr-i müslimleri dost edinmemelerini, onlarla gayri İslâmî bir kültürün etkisi altında kalmayı kaçınılmaz kılacak şekilde sıkı bir ilişkiye girmemelerini emretmektedir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost ve idareci edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar, birbirinin tarafını tutarlar. Sizden kim onları dost ve idareci edinirse, o da onlarlandır. Şüphesiz Allah, zâlimler toplumuna yol göstermez, onları hidâyete erdirmez.”2

“Yahudiler ve hristiyanlar da; sen onların dinlerine uymadıkça asla senden razı olmayacaklardır. De ki: “Allâh-u Teâlâ’nın yolu, doğru yolun ta kendisidir. Yemin olsun ki, sana ilim geldikten sonra, eğer sen onların arzularına uyacak olursan, senin için Allâh-u Teâlâ’dan ne bir dost ve ne de bir yardımcı vardır.”3   (…)

Abdullah b. Ömer (Radıyallâhu anh)dan rivâyete göre Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz: “Kim bir millete benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.”7 buyurmuşlardır.

Bir başka Hadîs-i şerifte ise: “Bizden başkasına benzemeye çalışanlar bizden değildir. Yahudilere ve hristiyanlara benzemeyiniz…”8 buyurmuşlardır.

Bu iki hadîs-i şerif çok önemli psiko-sosyal gerçeklere işaret eder. Şeklî benzeşmenin, sonuçta i’tikâdî benzeşmeye götüreceğini anlatır. Mağluplar, galipleri taklid etme psikolojisini yaşarlar. İnsan ancak sevdiğini, takdir ettiğini ve büyük gördüğünü taklid eder. Şeklî taklid, i’tikâdî taklide götürür.

Dinimiz İslâmiyet; güneş doğarken, zevâlde iken ve batarken namaz kılmayı yasakladığı gibi, ateşe karşı namaz kılmayı da yasaklamıştır. Bunun sebebi de, güneşe tapan ve ateşe tapınan milletlere benzemememizi temin etmektir.9 Bakınız: Dinimiz ibadet hususlarında bile gayr-i müslimlere benzemeye müsaade etmemektedir.

Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, ümmetinin kendi varlığını muhafaza etmesini emredip, taklitçilik derekesine düşmeyi menetmiştir. Fakat bütün bunlara rağmen bu hastalık yüz göstermiştir. Zaten Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, kendi ümmetinin şirkten, kâfirlikten başka, eski ümmetleri örf-adet, fitne-fesad ve isyan gibi bütün kötü yollarda taklid edeceklerini bir mûcize olarak haber vermiştir. Ebu Sâid (Radıyallâhu anh)dan rivâyete göre Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurdu: “Sizler, kendinizden önce geçen milletlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına tıpa tıp muhakkak uyacaksınız. O dereceye kadar ki, şayet onlar daracık keler deliğine girmiş olsalar, siz de muhakkak onlara uyarak oraya gireceksiniz, onlara tabî olacaksınız.” Ebu Sâid (Radıyallâhü Anh) diyor ki: Biz: “Ya Resûlellah! Bu ümmetler yahudilerle hristiyanlar mı? diye sorduk. Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz: “Onlardan başka kim olacak!…”10 buyurdu.   (…)

Gayr-i müslimlerin bayramlarında sevinmek, onların kutsal saydığı günleri kutlamak, onların adetlerine uymak, onlara benzemek kesinlikle câiz değildir, büyük günahlardandır.

Enes b. Malik (Radıyallâhü Anh) dan rivâyete göre, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Mükerreme’ye hicret ettiği zaman, Medinelilerin eğlenip oynadıkları iki günleri vardı. Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz:

“Bu günler ne oluyor, neyin nesidir?” diye sorduğunda, Medineliler:

- Biz cahiliyet devrinde bu günlerde eğlenip oynardık Ya Resûlellah! dediler. Bunun üzerine Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz: “Muhakkak ALLAH size o iki gün yerine, onlardan daha hayırlı iki bayramı lutuf olarak vermiştir. Biri Fıtır, Ramazan Bayramı, diğeri Kurban bayramıdır.”11 buyurdular.    (…)

Müslümanın, bir başka dinin şiârı yani alâmet-i farikası olan bir fiili, kendi irâdesi ile yapması küfürdür.

Fukahâ: “Mecûsilerin bayram kabul ettikleri günlerde hediye vermenin câiz olmadığı, verilen bu hediye bugünlere tâzim kasdı bulunduğu takdirde küfre, kâfirliğe düşüleceği fetvasını vermişlerdirç Hanefîlerden Allâme Ebu Hafs şöyle der: Müslüman bir kimse, Allâh-u Teâlâ’ya elli yıl ibadet etse, sonra bir müşrikin bayramını tebrik, tâzim maksadıyla bir yumurta verse, muhakkak kâfir olur ve ameli de mahvolur. Aynı gün, herhangi bir tâzim kasdı bulunmaksızın, insanların normal adeti üzerine bir Müslümana hediye verse, kâfir olmaz. Fakat şüpheyi yok etmek için bunu, o günden önce veya sonra vermesi gerekir. O müşriklerin herhangi bir bayram günlerinde, önceleri satın almadığı bir şeyi satın alsa, eğer bununla tâzim kasd etmiş ise kâfir olur. Yok, tâzim maksadı bulunmadan, sadece yemek, içmek ve zevklenmek için satın alırsa kâfir olmaz.”13

Evet, arzedilen bütün bu âyet-i kerime, hadîs-i şerif ve fetvâlar; gayr-i müslimlerin noel ve yılbaşı bayramlarını kutlamak için onlardan kat kat fazla aşırılıklarla hazırlanan, adeta yarışa giren günümüz Müslümanlarının kulaklarını çınlatmalıdır, kulaklarına küpe olmalıdır. Allâh-u Teâlâ hidâyet versin. Amin.

Bize düşen doğru yolu göstermektir. Kümseyi tuttuğu yoldan zorla döndüremeyiz. Bu, devletin görevidir. Ama biz doğruyu hatırlatıyoruz. Buna dinen de mecburuz. Çünkü sorumluyuz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin şu benzetmesine iyi kulak verelim: Bir gemiyi paylaşan ve bir kısmı üstte, bir kısmı altta bulunan insanları düşünün. Altta bulunanlar su ihtiyaçlarını karşılamak için gemiyi delmek istediklerinde, üsttekiler buna mani olmazlarsa gemi batar ve hepsi birden boğulur; eğer mani olurlarsa hepsi de kurtulur.14   (…)

İşte bu duygu ve düşünce ile diyoruz ki: Hıristiyan gibi yılbaşını kutlamak, yılbaşı eğlenceleri tertiplemek, millî ve dinî değerlerimizi yaralar. Cemiyet ahlakımızı bozar. Dinsizlik ve mânevî yoksulluğu arttırır. Bu hIristiyan geleneğinin yurdumuza yılbaşı kutlaması adıyla gün geçtikçe yayılması, rağbet duyması ve özel teşvik görmeye başlaması milletimiz, vatanımız için hiç iç açıcı değildir. Çünkü milletler, dinî inançları ve milli örf ve adetleriyle tanınırlar ve onlarla yaşarlar. Dün hıristiyanlığın şu geleneğini, bugün de bu geleneğini alırsak, aldığımız her gelenek milli bir geleneğimizi yıkar, onun yerine oturur. Bu ise çok şeyler kaybettirir. Elimizdeki nimetlerin elimizden gitmesine sebep olur.

- Dipnotlar -

1 – Bak. Bakara Sûresi: 285, 136
2 – İskilipli Mehmet Atıf, Frenk Mukallitliği ve Şapka, 4
3- Mâide Sûresi: 51
7- Kafirun Sûresi:6
8 – Hud Sûrei:113
9 – Ebu Davud Libas:5
10- Tirmizi, İsti’zan:7
11- Alemgir, el-Fetava’l-Hindiyye, 1/52
13 – Ebu Davud; Salat:239, Nesai; İdeyn:I, Hakim Müstedrek: 1/294, A.b.Hanbel; 3/103, 178, 235, 250
14 – İbn-i Nüceym, el-Bahru’r-Raik, 5/133, el-Fetâva el-Hindiye, 2/296

Mehmet TALÛ

Ârifan Dergisi

BİSMİHİ TEALA

”içtihad kap‎ısı‎nı‎n kapat‎ılması‎ dinî maslahatlar cümlesinden midir?

“Sesimin en gür tonuyla diyorum ki: İçtihad kap‎ısı‎, bu Din’i korumak için Allah Teala’dan gelen bir ilhamla kapat‎ılm‎‏ıştı‎r. Herhangi bir fakih, Fa‎k‎ih talebesi veya bir baş‏kası‎ bu söylediًğimi garip kar‏‎şılayabilir.

“Evet, içtihad kapı‎s‎ını‎n kapatı‎lması‎ maslahatlar cümlesindendir!”

“İçtihad kap‎ısı‎ hicrî 4. ası‎r da kapatı‎lmış‎‏tı‎r. Bunun ard‎ndan, 5. ve 6. as‎ırlarda Moًğol istilas‎ı vuku bulmusı‏, bunu Haçl‎ı seferleri izlemi‏ştir. Bu süreçten sonra da fasit ve müfsit yöneticiler devri gelmi‏ştir.

“Bütün bu dönemler içinde içtihad kap‎ısı‎ aç‎ık olsayd‎ı ne olur du dersiniz? Fasit ve müfsit her yönetici, hükmünü yürütecek bir kadı‎ bulacak, herkes amac‎ına ulaş‏mak için bir çözüm elde edecekti! Bunun sonucunda ş‏u veya bu dinî grup, Din ad‎ına “katli helal görülerek” katledilebilecekti!

“İçtihad kapı‎s‎ını‎n kapanması‎ Allah Teala’n‎ın bu Ümmet’e bir nimetidir. Bu sayede fasit ve müfsit yöneticilerin raz‎ı olduğًu, kendileri için her ş‏eyin bir kolay‎ın‎ı bulan tiplerin türemesi mümkün olmam‎‏ıştı‎r.

“Eًğer müçtehid konumunda olanlar Ebû Hanîfe gibi olsayd‎ı, içtihad kapı‎sı‎n‎ın kapat‎ılmas‎ın‎ın islam dini aleyhinde iş‏lenmi‏ş büyük bir cürüm olduًğunu söylerdik. O Ebû Hanîfe ki, “Bana karşı‏‎ ayaklanmalar‎ı halinde kanlar‎ın‎ın mübah olacağıً‎ konusunda kendilerinden söz ald‎ً‎ığım Musul halkı‎ hakk‎nda ne dersin?” diye soran Ebû Ca’fer el-Mansûr’a ş‏öyle mukabele etmi‏ştir:

“Bir kimse bir ba‏kas‎ına bir ‏şey verdiًğinde kendisinin öldürülmesini ‏şart ko‏şarsa, o kimsenin bunu öldürmeye hakkı‎ olur mu? Bu, Musul halkı‎nı‎n ko‏ma hakkı‎na sahip olmadığı‎ً‎ bir ‏şartt‎ır! Çünkü onlar‎n canları‎ Allah Teala’n‎n elindedir ve bir müslümanı‎n kanı‎ ancak ş‏u üç durumda helal olur:

1) Evli olduğu halde zina etmi‏se,

 2) İrtidad edip Müslüman cemaatinden ayrI‎lm‎‏IŞsa ve

3) Bir cana k‎IymIŞ‎‏sa. Şu halde Musul halkı‎n‎ın kan‎ını‎ hanği hakla mübah görüyorsun?”

“İslam F‎ıkıh‎’nda müdevven pek çok kı‎ymetli görü‏ş ve içtihad vard‎ır; hatta bunlar aras‎nda “geri” ve “donuk” olanlar da mevcuttur. Ne var ki bu “donukluk” islamı’‎ fesada uًğramaktan muhafaza etmi‏ştir!…”

Yukar‎ıdaki satı‎rlar, ömrünü F‎ıkh’a adamış‎‏, bu sahada pek çok eser vermiş‏ ve ilim adam‎ yetiş‏tirmiş‏, otoritesi dost-dü‏man herkesçe müsellem ve bu sebeple ş‏öhretini gerçekten hak etmi‏ çağdaş‏ bir ilim adam‎na ait. Yani “ne söylediًğini bilen” birisine…

Her ne kadar verilen örnekler geçmiş‏ dönemlere ait ise de, gerekçeler bugüne de –hatta “evleviyetle bugüne”– hitap ediyor. Zira sözü edilen sakı‎ncalar bugün de varl‎ً‎ığın‎ı –fazlas‎yla– devam ettiriyor.

İyi biliyoruz ki, içtihad kap‎ıs‎ı açı‎kken bu kap‎ıdan giren imamları‎n hiç birisi, “F‎ık‎ıh binas‎ını tümüyle kar‏‎şısına alı‎p, “Bu olmamış‎‏; ben bunu yeniden in‏şa edeyim” diye bir düş‏ünceye sahip deًğildi. Muhalif görü‏ benimseyen Ehl-i Hakk imamlar‎ın tamamı‎nı‎n “islam telakkisi” birdi. Yani onlar‎ın ayr‎l‎ً‎, farkl‎ı din telakkisine sahip insanları‎n hilaf‎ı değًil, kaynaklar‎ı farklı‎ metodolojilerle okuyan ilim adamlar‎ın‎ın ihtilafı‎ idi…

Yukar‎daki görüş‏ün sahibi mi?

Tahmin edin bakal‎ım!..

Ebu bekir sifil

BİSMİHİ TEALA

Üzerinde durulması gerekli olan meselelerden biride zayıf hadisle amel konusudur.
Bazıları zayıf hadisin hiçbir şekilde delil olamayacağını belirtir.
Ancak ilim ehli bunu açıklamışlardır. Peki, zayıf hadis nerede delil olarak alınabilir nerede alınamaz?


Bu konuda imam-ı Nevevi (rahmetullahi aleyh) “El Ezkar min Kelami Seyyidil Ebrar” isimli eserine başlarken şunları söyler:

فصل‏:‏ اعلم أنه ينبغي لمن بلغه شيء في فضائل الأعمال أن يعمل به ولو مرّة واحدة ليكون من أهله، ولا ينبغي أن يتركه مطلقاً بل يأتي بما تيسر منه، لقول النبي صلى اللّه عليه وسلم في الحديث المتفق على صحته‏:‏

“‏إذَا أَمَرْتُكُمْ بَشَيءٍ فأْتُوا مِنْهُ ما اسْتَطعْتُمْ‏”‏ ‏

فصل‏:‏ قال العلماءُ من المحدّثين والفقهاء وغيرهم‏:‏ يجوز ويُستحبّ العمل في الفضائل والترغيب والترهيب بالحديث الضعيف ما لم يكن موضوعاً‏، وأما الأحكام كالحلال والحرام والبيع والنكاح والطلاق وغير ذلك فلا يُعمل فيها إلا بالحديث الصحيح أو الحسن إلا أن يكون في احتياطٍ في شيء من ذلك، كما إذا وردَ حديثٌ ضعيفٌ بكراهة بعض البيوع أو الأنكحة، فإن المستحبَّ أن يتنزّه عنه ولكن لا يجب‏.‏ وإنما ذكرتُ هذا الفصل لأنه يجيءُ في هذا الكتاب أحاديثُ أنصُّ على صحتها أو حسنها أو ضعفها، أو أسكتُ عنها لذهول عن ذلك أو غيره، فأردتُ أن تتقرّر هذه القاعدة عند مُطالِع هذا الكتاب‏.‏

““Fasıl: Bil ki, amellerin fazileti hakkında kime bir hadis ulaşırsa onunla bir defa olsa bile amel etmesi gereklidir ki, o amelin sahiplerinden sayılsın. Onu tamamen terk etmemeli, aksine aksine gücünün yettiğince yapmalıdır(onunla amel etmelidir).

Çünkü ALLAH Resulü (Sallallahu aleyhi ve sellem) sahihliği noktasında ittifak edilmiş bir hadiste şöyle buyurur:

“Size bir şey emir ettiğim zaman, ona gücünüz yettiğince yapın.”

Fasıl: Muhaddis, fakih ve diğerlerinden ibaret olan âlimler dediler ki: Mevzu/uydurma olmadığı müddetçe amellerin fazileti, özendirme ve korkutma konularında zayıf hadisle amel etmek caiz ve müstehabdır.
Helal, haram, alışveriş, nikâh, talak ve diğer hükümlere gelince bu konularda sahih ve ya hasen mertebesinde olan hadisten başkasıyla amel edilmez. Lakin bu işlerde ihtiyat (yani şüphede kalmamak) için olursa bu müstesnadır. Öyle ki bazı alışveriş ve nikâhların keraheti hakkında zayıf hadis bulunduğu zaman bundan çekinmesi müstehabdır, lakin vacip değildir.

Benim bu faslı anlatma sebebim şudur ki, bu kitapta (El Ezkar) sahihliğine, hasenliğine ve ya zayıflığına işaret edeceğim ya da hakkındaki bazı illetlerle sükût edeceğim hadisler olacak ve bu sebeple bu kaidenin kitabımın başında iyice bilinmesini istedim.” ( Nevevi, El Ezkar, C:1, SH:10,11)

 İbnu’s-Salah’da (rahmetullahi aleyh) “Ulumul Hadis” isimli eserin de bu konu hakkında şöyle demektedir:

 İbnu’s-Salah’da (rahmetullahi aleyh) “Ulumul Hadis” isimli eserin de bu konu hakkında şöyle demektedir:

يجوز عند أهل الحديث وغيرهم التساهل في الأسانيد ورواية ما سوى الموضوع من أنواع الأحاديث الضعيفة من غير اهتمام ببيان ضعفها فيما سوى صفات الله تعالى وأحكام الشريعة من الحلال والحرام وغيرهما . وذلك كالمواعظ والقصص وفضائل الأعمال وسائر فنون الترغيب والترهيب وسائر ما لا تعلق له بالأحكام والعقائد وممن روينا عنه التنصيص على التساهل في نحو ذلك : عبد الرحمن بن مهدي و أحمد بن حنبل رضي الله عنهما

“Hadis ehli ve diğerlerine göre: ALLAH’ın (Celle celalühü) sıfatları, helal ve haram vb. gibi Şeriat ahkâmları müstesna, isnatlarda geniş davranmak, uydurma hadisten başka zayıf hadisin diğer çeşitlerini zayıflığını açıklamaya önem vermeden rivayet etmek caizdir.
Mesela: Öğütler, ibretli kıssalar, amellerin fazileti, özendirme ve sakındırma(terğib ve terhib) gibi yerlerde ve akide ve ahkâmla ilgili olmayan diğer yerlerde(rivayet etmek caizdir).

Bu gibi yerlerde hadisleri senedinde geniş davranarak düzenlemeleri Abdur Rahman bin Mehdi ve Ahmed bin Hanbel (rahmetullahi aleyhima) ve diğerlerinden bize aktarılmıştır.”

(İbn Es Salah, Ulumul Hadis, sh: 113) 

Büyük hadis alimlerinden Şemseddin Es Sahavi’de (rahmetullahi aleyh) “El Kavlul Bedi fis Salati alel Habibiş Şafi” isimli eserin de İbn Hacer El Askalanin (rahmetullahi aleyh) konumuzla ilgili görüşünü nakleder:

Büyük hadis alimlerinden Şemseddin Es Sahavi’de (rahmetullahi aleyh) “El Kavlul Bedi fis Salati alel Habibiş Şafi” isimli eserin de İbn Hacer El Askalanin (rahmetullahi aleyh) konumuzla ilgili görüşünü nakleder:

سمعت شيخنا مراراً يقول ، وكتب لي بخطه : إن شرائط العمل بالضعيف ثلاثة :

الأول : متفق عليه أن يكون الضعف غير شديد ، فيخرج مَن انفرد مِن الكذَّابين ، والمتهمين بالكذب ، ومن فحُش غلطه .

الثاني : أن يكون مندرجاً تحت أصل عام ، فيخرج ما يُخترَع ، بحيث لا يكون له أصلٌ أصلاً .

الثالث : ألا يُعتقد عند العمل به بثبوته ، لئلا يُنسَب إلى النَّبىِّ صلَّى الله عليه وسلَّم ما لمْ يقله.

قال : والأخيران عن ابن عبد السلام وعن صاحبه ابن دقيق العيد ، والأول نقل العلائي الإتفاق عليه

“Bir defa şeyhimizden (yani İbn Hacer El Askalani’den <rahmetullahi aleyh>) şöyle dediğini – bunu benim için kendi el yazısıyla da yazmıştı – duydum:

Zayıf hadisle amel etmenin şartı üçtür:

1. Hadisin zaafının şiddetli olmaması. Hadis, yalancıların, yalancılıkla itham edilmiş olanların veya rivayetlerinde aşırı yanılma (fuhşu’l-galat) gösterenlerin tek kaldığı rivayetlerden olmamalıdır.

2. Zayıf hadisin bildirdiği hüküm, Şer’î bir asla dayanmalı, bahse konu hadis, Şer’î bir asla dayanmayan yeni bir hüküm getirmemelidir.

3. Kendisiyle amel edilirken sabit bir hadis olduğu kanaati taşınmamalıdır ki Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem), söylemediği bir şey isnat edilmiş olmasın.

İbn Hacer (rahmetullahi aleyh) bu son iki şartın İzzuddîn b. Abdisselâm ve İbn Dakîk el-Iyd’den (rahmetullahi aleyhima) nakledildiğini söylemiştir.Birinci şarta gelince ise (Selahaddin) El Aleni (rahmetullahi aleyh) bunun üzerinde ittifak olduğunu nakletmiştir

 (Muhammed Es Sahavi, El Kavlul Bedi, sh:362,363)