Ağu-28-10
Ağustos, 2010 Arsivi
BİSMİHİ TEALA
Soru: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) altın yüzük ve akik taşlı yüzük takmış mıdır?
Cevab: Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke dönemindeyken yüzük takmadığı sabittir. Zira resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) yüzük takmada ki ana amacı, yüzüğüne yazdırdığı محمد رسول الله yazısını mühür olarak kullanmaktı. Buhari’nin Enes b. Malik’ten (radıyallahu anh) rivayet ettiği
لَمَّا أَرَادَ النَّبِىُّ – صلى الله عليه وسلم – أَنْ يَكْتُبَ إِلَى الرُّومِ قِيلَ لَهُ إِنَّهُمْ لَنْ يَقْرَءُوا كِتَابَكَ إِذَا لَمْ يَكُنْ مَخْتُومًا . فَاتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ فِضَّةٍ ، وَنَقْشُهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ .
‘’Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Rum kralına mektub yazmak istediğinde ona ‘’ Eğer mektubunuz da mühür olmazsa onlar sizin mektubunuzu okumazlar’’ denilmesi üzerine gümşten bir yüzük aldı, ve Muhammedun rasulullah yazısını yazdırdı.’’ (Buhari, libas, 5875) rivayeti ile buna ihtiyaç duyma sebebini belirtilmektedir.
Muhammed hamidullah’ın ifade etiğine göre Medineli bir sanatkâra yaptırılan yüzük gümüşten iri, kalın ve iki cm çapında bir yüzüktü. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve ilk halifeler tarafından devlet mührü olarak kullanılmıştır. ( Vesaiku’s-siyasiye, sh: 100) Bu yüzük resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettikten sonra parmağında ki mühür yüzük çıkartıldı, Hz. Ebu bekir (radıyallahu anh) halifelik makamına gelince yüzüğü teslim alarak, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) gibi sol elinin serçe parmağına taktı, ve yazışmalarda devlet mührü olarak kullandı. Hz. Ebu Bekir’den sonra, sırası ile Hz. Ömer ve Hz. Osman’a (radıyallahu anhum) intikal eden yüzük, Hz. Osman (radıyallahu anh) döneminde kaybolmuştur. (vesaiku’s-siyasiye, sh:371)
Buhari Hz. Enes’ten (radıyallahu anh) rivayetle bu mühür yüzüğün kayboluşunu şu şekilde anlatmaktadır.
كَانَ خَاتَمُ النَّبِىِّ – صلى الله عليه وسلم – فِى يَدِهِ ، وَفِى يَدِ أَبِى بَكْرٍ بَعْدَهُ ، وَفِى يَدِ عُمَرَ بَعْدَ أَبِى بَكْرٍ ، فَلَمَّا كَانَ عُثْمَانُ جَلَسَ عَلَى بِئْرِ أَرِيسَ – قَالَ – فَأَخْرَجَ الْخَاتَمَ ، فَجَعَلَ يَعْبَثُ بِهِ فَسَقَطَ قَالَ فَاخْتَلَفْنَا ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ مَعَ عُثْمَانَ فَنَنْزَحُ الْبِئْرَ فَلَمْ نَجِدْهُ
‘’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefat edene kadar yüzük onun elindeydi, ondan sonra Hz. Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) eline geçti. Hz. Ebu Bekir’den sonra, Hz. Ömer’in (radıyallahu anhuma) eline geçti, ondan sonra Hz. Osman’a (radıyallahu anh) intikal etti. Bir gün Hz. Osman (radıyallahu anh) eris kuyusunun başına giderek, kuyunun başında oturmuştu. Bu esnada yüzügü parmağından çıkararak elinde çeviriyordu. Bu esnada yüzük kuyunun içerisine düştü. Hz. Osman başımızda durarak kuyunun suyunu üç gün çekerek boşaltmamıza rağmen yüzüğü bulamadık.’’ (Buhari, libas, 5879)
Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye geldiğinde gümüş yüzük almadan önce kısa bir müddet (bazı rivayetlerde bir gün veya yarısı) bu mührü altın yüzüğe yaptırmıştı. Nitekim Buhari’nin rivayeti şöyledir.
أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – اتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ ذَهَبٍ ، وَجَعَلَ فَصَّهُ مِمَّا يَلِى كَفَّهُ ، وَنَقَشَ فِيهِ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ . فَاتَّخَذَ النَّاسُ مِثْلَهُ ، فَلَمَّا رَآهُمْ قَدِ اتَّخَذُوهَا رَمَى بِهِ ، وَقَالَ « لاَ أَلْبَسُهُ أَبَدًا » . ثُمَّ اتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ فِضَّةٍ ، فَاتَّخَذَ النَّاسُ خَوَاتِيمَ الْفِضَّ
‘’Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) altından bir yüzük taktı ve yüzüğün kaşını avucunun içerisine gelecek şekilde çevirdi. Ve muhammedün resulullah yazısını yazdırdı. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) altın yüzük taktığını görenlerde altın yüzük taktılar. İnsanların altın yüzük taktıklarını gören resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), altın yüzüğü çıkararak ‘’ bir daha bunu asla takmayacağım’’ dedi. Bundan sonra gümüşten bir yüzük taktı. Ve insanlarda yüzüklerini gümüş yüzük ile değiştirdiler.’’ (Buhari, libas, 5866)
Ebu Davud’un Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet ettiğine göre bu altın yüzük Habeşistana hicret edenler, geri dönerlerken yanlarında Habeşli elciler ve hediyelerle birlikte dönmüşlerdi. Bu hediyelerin arasında altın bir yüzük bulunmaktaydı. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) hediyeleri gönderen Habeş kralına verdiği değeri göstermek için bu yüzüğü takmış, daha sonra torunu Ümame’yi çağırarak ona vermiştir. (Ebu davud, hatem, 8 )
Resulullah (Sallalalhu aleyhi ve sellem) Habeş kralının gönderdiği hediyeleri kabul ettiğini göstermek için, hediyeler arasında ki altın yüzüğü sadece o güne mahsus olmak üzere bir kere takmış, daha sonra kız torununa vererek altının erkeklere haram, kadınlara helal olduğunu ‘’artık bundan sonra bu yüzüğü asla takmayacağım’’ demek suretiyle hem kavli hemde fiili sünneti ile ilan etmiştir.
Resulullah’’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) akik taşlı yüzük taktığına dair elimizde sağlam bir rivayet bulunmamaktadır. Bu konuda resulullahtan (Sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edilen bütün rivayetler gerek sıhhat gerekse subüt yönünden tenkid edilmişlerdir. Muhaddisler akik, zümrüt, yakut, zeberrec gibi değerli taşlarla gelen rivayetlerin sahih olmadıklarını izah etmişlerdir. (İbn-i Hibban, kitabu’l mecruhin, c:3sh,138/ ibn-i cevzi, ilelu’l mütenahiye, c: 2 sh, 693/ zehebi, mizan c:1 sh, 530)
Bu konuda ki yanılğılar تختموا بالعقيق ‘’ akik yüzük takın’’ şeklinde rivayet edilen rivayetten dolayıdır. (deylemi, müsnedi firdevs, c:2 sh, 57/ ukayli, duafa, c:4 sh,448) Ancak bu rivayetin hem isnad yönünden, hemde metin yönünden hatalı rivayet edildiği hadis müdakkikleri tarafından belirtilmektedir. Zira mudakkiklerin ifadelerine göre burada ki rivayetin aslı تخَيّمُوا بالعقيق ‘’akik vadisinde çadır kurun’’ şeklindedir. Bu hadisi rivayet eden ravinin ye harfini hata ile te olarak rivayet etmesi ile meydana gelmiştir.(aliyu’l kari, esraru’l merfua, sh: 94/ Münavi, feyzu’l kadir, c:3 sh, 236/ Acluni, keşfu’l hafa, c:1 sh, 356)
Hadisin hatalı olarak rivayet edilmesi akik taşı mübarektir, bereket kaynağıdır, fakirliği ve sıkıntıyı giderir şeklinde hatalı bir biçimde yorumlanmasına sebeb olmuştur. Zira bu hadisteki esas kasıt Medine’nin yakınlarında akik vadisidir. Ravi hata ile ye harfini te olarak nakletmesi sebebiyle esas kasıt olan akik vadisi, akik taşı olarak yorumlanmıştır.
Ağu-14-10
hukuk fakültesinde okumak
BİSMİHİ TEALA
Soru: Günümüzde insanlar adli bir sorunla karşılaştıkların da beşeri kanunlara gitmek zorunda kalmaktadırlar. Bu durumda gittikleri mahkemede ki hakimlerin itikadi durumları önem taşımaktadır. Bir müslüman bu durum da günümüz hukuk fakültelerinde okumak suretiyle hakim, savcı veya avukat çıkmaları caiz midir?
Cevab: Meselenin sadece hukuk fakültesinde okumak yönü olmakla beraber bu fakültelerde okuyan insanların itikadi durumları önem kazanmaktadır. Zira bir insanın müslüman olması, o kişinin ALLAH’a (Celle celalühü) ve onun indirdiklerine icmali olarak dahi olsa, ve bunları kalbi ile tasdik dili ile ikrar etse ehl-i sünnete göre bu hal üzere ölürse mü’min, dolayısıyla işlediği günahlar (eğer onların helal olduklarına inanmıyorsa) onu iman dairesinden çıkarmaz. Bu durum bilindikten sonra, öğrenilen veya talep edilen ilim sebebiyle insan kafir olur mu? Sorusunun cevabını bulmaya çalışalım.
Ulema ilmi tarif ederlerken; ilim, malûm olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir. Şeklinde tarif etmişlerdir. Bu durum da hiç bir ilim mücerred olarak öğrenilmesi sebebiyle insanı küfre götürmez. Nitekim islâm dini öğrenilmesi haram olan ilimlerin başında ki, sihir ilminin dahi mücerred olarak öğrenilmesini küfür olarak kabul etmez. Sadece o ilmin tatbik edilmesini insanı küfre götürdüğünü kabul eder.
İslâm sihir ilminin dahi sadece öğrenilmesini küfür olarak kabul etmedikten sonra hukuk fakültelerin de öğrenilen ilmin de fıkhın yorumsuz hükmüne göre caiz olması gerekir. Bu ilmi öğrenen kişinin bundan sonra bu ilmi nasıl ve hangi amaçla kullanacağı önem taşır. Eğer bu ilmi öğrenen kişi ‘’Devletin dini adalettir’’ görüşüne göre amel eder, öğrendiği ilmi mutlak veya kısmen adaletin idamesi için, elinden geldiğince zulme engel olmak, herhangi bir haksızlığa ugrayanın hakkının alınması veya haksızlığa uğrayanın savunulması v.s gibi gaye ve amaçlarla olursa islâm bu durumu bir görev hatta ibadet olarak dahi kabul edebilir. Ancak bu kişinin gaye ve amacı bunların haricinde ki bir şey olursa, o zaman bu kişi ya fasıktır veya kafir.
Bu durum da hukuk fakültesini bitirerek hakim olan kişinin, ‘’ وَمَن لَّمۡ يَحۡكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡكَـٰفِرُونَ ‘’ ‘’ Kim ALLAH’ın indirdikleri ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerdir.’’(Maide/44) ayeti kerimesi ne göre, beşeri kanunlara göre hüküm vermesi durumun da durumu nedir? Sorusunun sorulması kaçınılmaz olmaktadır.
Öncelikle bu ve buna benzer ayetlerin belli kayıtlara göre olduğunun bilinmesi zaruridir. Bu ayetlerde belli kayıtlar bulunmaktadır.Kısaca bunlara değinmek gerekirse:
Günümüzde hâkim denildiği zaman, ‘’ Mahkemelerde davaları karara bağlayan kişi’’ şeklinde tarif edilmektedir. Dolayısıyla günümüzde ki hakimlere ‘’ hâkim’’ denilmesi mecazi bir ifadedir. Zira bu gibi davaları karara bağlayan hâkimler gerçek hakimler tarafından belirlenmiş bir hükmü uygulamaktadırlar. Eğer bu hüküm mutlak adaletin tesisi yönünde olmayıp, zıddına olur ve hâkimin bu hükmü icra esnasında takdir hakkı bulunmaz, bununla beraber eline geçen ilk fırsatta mutlak adaletin tesisi için elinden geleni yapar ve takdir hakkının olmadığı yerlerde hükmü kerhen icra ederse, yani hüküm ifadesiyle ‘’ehven-i şer’’ olanı seçerse bu durumda ayetin kapsamına girmesi ve küfür olarak nitelendirilmesi zordur. Zira ehl-i sünnete göre helal kabul edilmediği müddetce işlenen günahlar sebebiyle kişi kafir olmaz.
İnsanın şirk dışın da işlediği hiçbir günah sebebiyle küfre girmesi mümkün olmadığına göre, ve ALLAH’ın (Celle celalühü) indirdiklerinin hak olduğuna iman ettikten sonra bir takim insanların hükümleri müvacehesine göre hüküm vermenin küfür olması nasıl mümkün olur? Ha bu durumda ki bir hakime zalim denilebilir, ama kafir demek nasıl mümkün olsun?
Zira o zaman dünya üzerinde hiçbir ülkede müslüman hakim olduğunu söylemek mümkün olmaz. Zira zaman değiştikçe bazı hükümlerin din içerisinde bulunması imkansız hale gelecektir. Nitekim bu durum da ictihad devreye girer, ve bu ictihadların bir kısmı ALLAH’ın (Celle celalühü) muradına muvafık olmayabilir. Bu durumda hatalı ictihad eden kişi resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadisine göre ictihadında hatalı dahi olsa ecir kazanır. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ecir kazandığını söylediği bir kimseye kafir yaftasını asmak nasıl mümkün olur?