BİSMİHİ TEÂLÂ

Müslüman!…

Önünde, seninle alakası olmayan bir bayram var: Hıristiyanların dînî bayramı “yılbaşı”…

Kişiliğini ve dinini, daha açığı, bütün mukaddeslerini ve değerlerini bir yana iterek, bir Müslüman olmana rağmen, “yılbaşını” sende mi kutlayacaksın?!… Kendini Hıristiyanlara benzetecek, hindi kesecek, çam devirecek, yılbaşı tebrikleri, yeni yıl kutlamaları ve sâir senin dininde bulunmayan ve onunla bağdaşmayan, insanlıkla da hiçbir alakası olmayan saçmalıklara sen de mi bulaşacaksın? “Buna dinim ne der” diye hiç mi düşünmeyeceksin?!… İsrâil Devleti, yani Yehûdîler, seneler oldu, “Hıristiyanların yılbaşını” kutlamayı kendi halkına yasakladı. Bundan ders almayacak mısın?

Müslüman!…

Bir yanda yılbaşını kutlarken, diğer yanda da beş vakit namazında günde en az kırk kere Fâtiha sûresinde“Rabbim!..beni,kendilerine gazab edilen(Yehûdî)lerin ve de sapan(Hıristiyan)lar’ın yoluna iletme”[1] derken, Rabbinden ne istediğinin farkında değilsindir her halde?… Bir yanda, “Yehûdîlerin ‘gazab edilenler’Hıristiyanların da ‘sapanlar’olduğunu ve onların yolundan gitmek istemediğini” haykırır, bu hususta Rabbinden yardım ister, öte yanda da, koşa koşa onların yoluna giderken, bu yaptığın ne kadar tutarlı bir davranış olur?…

“Yılbaşı kutlamaları”, Hıristiyanların yolu değil de nedir?!…

Bir Takım Hadîsler:

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar: “Bizden başkasına kendini benzeten,bizden değildir; kendinizi  Yehûdîlereve Hıristiyanlara  benzetmeyiniz.”[2] “Kim kendini bir kavme benzetirse o, onlardandır.”[3] “Kim bir kavmin (topluluğun)karartısını (kalabalığını)çoğaltırsa,o,onlardandır.”[4]

Bu benzetmek fiillerde sözlerde, kıyâfetlerde, bayramlarda, âdetlerde, ibâdetlerde olur.[5]

Fetvâ Kitâblarında Yer Alan Fetvalardan Bir Kısmı:

[“El-Hulâsa”isimli fetvâ kitâbında şöyle denilmektedir: Bir kimse “Nevrûz”[6] gününde bir Mecûsî’ye yumurta hediye etse kâfir olur; çünki Mecûsî’ye küfründe ve hatalarında yardımcı olmuştur…

“Mecmau’n-Nevâzil” isimli fetvâ kitâbında şöyle yazılmıştır: Mecûsîler, Nevrûz gününde toplansa ve bir Müslüman, onlar için, “güzel bir adet koydular,”dese, kâfir olur; çünkü bu sözü ile küfrü kabûl etmiş oluyor.

“Fetâvâ-i Suğrâ” isimli fetvâ kitâbında şöyle denilmektedir: Bir kimse, daha önce satın almadığı halde, özellikle “Nevrûz” gününe saygı için bir şeyler satın alırsa kâfir olur; çünkü bu hareketi ile kâfirlerin bayramına saygı göstermiş olur. Ancak, ihtiyaç sebebiyle satın alırsa o zaman bir şey lâzım gelmez. Bir kimse, bir insana “Nevrûz”gününde bir hediye etse ve bununla “Nevrûz” gününe saygı göstermeyi kasd etse kâfir olur. Bir öğretmen birinden “Nevruzluk hediyesi” istese, istenen kişi, verse de vermese de “öğretmenin kâfir olması”ndan korkulur.

“Tetimme” isimli fetvâ kitâbında şöyle yazılıdır: Ebû Hafs el-Kebîr’den şöyle rivâyet edilmiştir: Bir kimse elli sene Allah celle celalühû’ya ibadet etse sonra Nevrûz günü gelse ve bu güne saygı için müşriklere bir şey hediye etse Allah celle celalühû’ya küfretmiş ve elli senelik ibadetini yok etmiş olur.

Bir kimse Nevrûz günü kâfirlerin toplandığı yere giderse kâfir olur; çünki bu, küfrünü i’lân etmektir.][7]

Yukarıdaki fetvâlar, Mecûsî bayramı olan “Nevrûz”münâsebetiyle verilmiştir. Kâfirlere âit bayramların tamâmının hükmü aynıdır. Bu akıl ve ilim sahibi müminler için apaçık bir husustur. Dolayısıyla, bu fetvâlar, Hıristiyân kâfirlerin dini bayramı olan “yılbaşı”için de elbette geçerlidir.


[1]
     Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu âyeti tefsîr sadedinde şöyle buyurdular: “Kendilerine ğazab edilenler Yehûdîler, Sapanlar da Hıristiyanlardır”… Ahmed İbnu Hanbel (4/378-379), Tirmizî (2954), İbnu Hibbân (7206) v.d.

[2]     Tirmizi(2695) v.d.

[3]     [Ahmed İbnu Hanbel (2/50), İbnu Ebî Şeybe (19747,33687), Abd İbnu Humeyd (848), Ebû Dâvûd (4027), Tahâvî, Şerhu’l-Müşkil (231), Beyhakî, Şuabu’l-Îmân (1154,1199), Taberâni,Müsnedü’ş-Şâmiyyîn (216)], İbnu Ebî Şeybe, el-Musannef dipnotu: M. Avvâme tahkîkı (10/286,287)

[4]     Ebû Ya’lâ (el-Metâlibu’l-Âliyye:2/42, H:1605 )

[5]     İbnu Kesîr, Bakara Sûresi 104. âyetinin tefsîri.

[6]     Nevroz: Îran ve orta Asya Mecûsîleri’nin en büyük bayramlarından biri.

[7]     Fıkh-ı Ekber Şerhi Tercümesi / Aliyyü’l-Kâri (470-471)

Hüseyin avni

BİSMİHİ TEÂLÂ

 Kutlama, tebrik etme bir kaç şekilde olur, ya insanı sevindiren bir halin, durumun meydana gelmesi, veya bir musibetin ortadan kalkması gibi mubah bir hadisenin meydana gelmesi ki; bir evliliği veya yeni doğan bir çocuğu tebrik etmek, yada bir öğrencinin sınavı geçmesi, veya bir işte başarı elde etmek gibi muayyen bir zamana ve sebebe bağlı olmayan bir şeyi tebrik etmek gibi adete bağlı işler bu neviden sayılır. Bu gibi adet olan şeyleri kutlamakta her hangi bir şer’i zorluk bulunmamaktadır. Bilakis bu gibi adet olan mubah şeylerin kutlanması, bir müslüman’ın sevinmesine sebeb olduğu için kutlayan ecir kazanır. Nitekim ‘’ güzel ve hayırlı bir niyetin akıbeti de güzel, çirkin bir niyetin akıbeti de çirkin olur’’ denilmiştir.

 Ya, bayramları, seneleri veya mübarek günleri kutlamak gibi muayyen zamana bağlı olan şeyleri kutlamak ki, bunların tafsilatına ihtiyaç duyulur.  Bunlar da ya Ramazan veya Kurban bayramı gibi bayram günleridir ki, bunların kutlanmasında herhangi bir müşkül yoktur. Zira sahabe-ı kiram’ın (radıyallahu anhum ecmain) bu gibi bayramları kutladıklarına dair rivayetler bulunmaktadır.

 Ya da, yeni hicri yılbaşı gibi sene(lerin) başlarını kutlamak veya Ramazan ayı gibi ayları kutlamak veya resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) doğumunu ve Miraç’a çıkması gibi gün ve geceleri kutlamaktır ki bunlarda ihtilaf vardır.

 Ramazan ve Kurban bayramları haricinde ki günlerin kutlanması hakkında ne resulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve sellem), ne sahabe’den (radıyallahu anhum ecmain) ne de selefi salihin’den herhangi bir rivayet sabit olmamıştır. Zira onların zamanlarında da bu gibi gün ve geceler bulunmakta ve onların bu gibi geceleri kutlamalarına her hangi bir engel olmadığı halde, onların bu gibi şeyleri kutladıklarına dair bir şey nakledilmemiş olup sadece Ramazan ve Kurban bayramlarını kutladıkları rivayet olunmuştur.

 Ulema hicri yeni yılın kutlanması hususunda ihtilaf ederek ikiye ayrılmıştır:

 Caiz görmeyenler: Bu gruptaki ulemaya göre yeni hicri yılı kutlamak mutlak olarak yasaktır. Zira hem hem resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) hem de Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) dönemi ile Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) bir döneminde takvim kullanılmamış, o zamanın âdeti gereği önemli olayların olduğu yıllara göre (fil yılı v.s) isim verilmek suretiyle zaman tayin edilmekteydi. Takvime ihtiyaç duyulması Hz. Ömer (radıyallahu anh) ile zamanın Yemen valisi arasında bazı yazışmaların ve emirlerin ne zaman geldiği meselesinin karışıklığa sebep olması üzerine Yemen valisinin teklifi ile Hz. Ömer (radıyallahu anh) sahabe ile istişare ederek Muharrem ayını hicri yılın başlangıcı kabul edilmiştir. Ancak hicretin olduğu yıl birinci yıl kabul edilmiştir. Yoksa Muharrem ayı hicretin yapıldığı ay olduğu için hicri yılın başlangıcı kabul edilmemiştir. Zira resulullah (Sallahu aleyhi ve sellem) Safer ayının 26. günü gece yarısı hicrete başlamıştır, Muharrem ayında değil. 

 Bundan dolayı bu âlimlere göre hicri tarihten maksat, Muharrem ayını hicri senenin başı yaparak onu ihya etmek, onu bayram kabul ederek kutlamak değildir. Dolayısıyla böyle bir kutlama yasaktır.

 Bu ulema farklı kıyaslarla hicri yılbaşını kutlamanın yasakladığını delillendirmişlerdir:

 1) Senenin muayyen bir gününü kutlamak, o günü bayram yapmak olur ki, Müslümanlar Ramazan ve Kurban bayramlarından başka bir günü bayram yapmaktan nehy olunmuşlardır. Bunun için bu kutlama yasaktır.

 2) Bu kutlamada Yahudi ve Hıristiyanlara benzemek vardır. Biz ise onlara muhalefet etmekle emrolunduk. Yahudiler, İbrani takviminde sene başını tişri (1) ayında kutlarlar ve bu ayda tıpkı cumartesi günü çalışmanın haram olması gibi çalışmaları haramdır.  Hıristiyanlarda miladi yılbaşını kutlarlar.

 3) Ayrıca bu kutlamada Mecusilere ve Arab müşriklerine benzemek vardır. Mecusiler yılbaşını yeni gün manasına gelen Nevruz günü kutlarlar. Cahiliye arabları ise Muharrem ayının ilk günü krallarını kutlarlardı. (2)

 4) Eğer hicri yeni yılı kutlamaya cevaz (izin) verilirse, mezuniyet günü, kurtuluş günü, ulusal gün v.s gibi pek çok günün kutlanmasına yol açılmış olur. Halbuki bu gibi şeyler sahabe zamanında bulunmamaktaydı.

 5) Hicri yılın kutlanmasına izin vermek, insanların bir birine sms, mms göndermelerine, kutlama amacıyla birbirlerini ziyaret etmelerine, tebrik kartı atmalarına, gazete ilanları ile kutlama mesajı yayınlamalarına ve birçok devlette yapıldığı gibi resmi tatil yapılmasına yol açar ki, bunlar hem maddi hem de manevi zararlar meydana getirir. Bunların önüne geçmek ise kötülükleri önleme prensibidir.

 6)Hicri yılın kutlanmasına izin vermek manasız bir şeydir. Zira kutlamak, ya bir güzelliğin meydana gelmesi veya bir zararın ortadan kalkması içindir. Bir yılın bitmesi ile ne gibi bir güzellik meydana gelmektedir? Hâlbuki bir yıl bittiğinde insanın ömrü kısalıyor….

 Düşmanlar topraklarını işgal ederken, Müslüman kardeşlerini katlederken, servetlerini ve mallarını yağmalarken v.s bir takım Müslümanların geçen bir yıl için bir birlerini kutlaması ne kadar tuhaf…

 Caiz görenler: Bu grupta olan ulema bu gibi kutlamaları adet olarak kabul etmekte ve bu kutlamalarda bir beis görmemekte. ‘’İmam-ı Munziri, İmam Makdisi’den (rahmetullahi aleyhima) naklen (kendisine bu konu hakkında sorulduğunda) < İnsanların bu konuda ihtilaf halinde olmalarına rağmen ben bunu mubah görüyorum. Sünnet veya bid’at olarak görmüyorum> cevabını verdi. İbn-i Hacer (rahmetullahi aleyh)  bu konuya vakıf olunca ‘’ Ben bu kutlamayı meşru olarak görüyorum’’ diye cevab verdi. İbn-i Hacer (rahmetullahi aleyh) bu sözünü imam Beyheki’nin ‘’ İnsanlar bayram günlerinde birbirine ALLAH (Celle celalühü) kabul etsin’’ babı adı altında açtığı bab’ta ki hadisleri delil gösterdi. (3) Her türlü hayırın gelmesinde veya her türlü şerrin giderilmesinde şükür secdesi yapmak meşrudur. Nitekim Buhari ve Müslimi’n rivayet ettikleri Ka’b b. Malik’ın (radıyallahu anh) Tebuk savasına gitmemeleri sebebiyle resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) ve sahabe-i kiram (radıyallahu anhum ecmain) tarafından uğradıkları boykotun affa edilmesi neticesinde Talha b. Ubeydullah (radıyallahu anh) ve diğer sahabiler tarafından tebrik edilmişlerdi. (4) (5)

 Ancak bu ulema hicri yılı kutlamaya kişinin kendisinin yapmaması gerektiğini, başkaları tarafından hicri yılı kutlandığında ‘’ ALLAH (Celle celalühü) bu yılın Müslümanlara hayır ve bereket getirmesi’’ duasını yapmalarını ifade etmektedirler.  Hicri yılı kutlamayı caiz gören ulemaya göre, bu güne ulaşan kişi mümkün olduğu kadar hem kendisi hem de ailesi ve çocukları ile beraber resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) hayatını, hicreti okuyup bunlardan dersler çıkarmaları, okuduklarını başkalarına öğretmeleri güzel olur.

 1) İbrani takvimi ay yılını esas aldığından aylar 29 ve 30 gün çeken 12 aydan meydana gelmektedir. Ancak Yahudiler özellikle bayramların sene içerisinde dönmesinin önüne geçmek ve bayramların istemedikleri bir mevsime denk gelmesinin önüne geçmek amacıyla bazı yıllarda seneyi 13 ay yaparlar.  İbrani takviminde yıl miladi takvime göre Eylül ve ekim aylarına denk gelen tişri ayı ile başlar.

 2) Dr. Süleyman suheymi, El-Â’yadu ve eseruha ala-l müslimin sh: 29,32

 3) Zekeriya el ensari, Esenni’l metalib şerhu ravzu’t-talib c:4 sh: 121

 4) Sahihu Buhari, Ka’b b. Malik hadisi babı, hadis no: 4066 ve Sahihu Müslim, Ka’b b. Malik ve arkadaşlarının tövbesi babı, hadis no: 4973

 5) Selamet el-kaylubi, haşiyetu kaylubi c: 1 sh: 359 ve Eş-Şirbini, Muğnil-muhtac, c:4 sh: 141

 

Medreseli

 Soru: Bazı kitablar da muhiddin arabinin ‘’fususul hikem’’i’ni resulullah tarafından yazılıp ona verildiği yazmakta. Halbuki ibn-i arabinin fususul hikem ve diğer kitablarında küfür sözleri bulunmaktadır. Bu kitabı peygamberin yazdığı doğru olabilir mi? Bu kitabların okunması caiz mi? İbn-i Arabi hakkında ne dersin?

BİSMİHİ TEÂLÂ

 Ulema arasında  en çok tartışılan kişilerden birisi de İbn-i Arabî’dir (kuddise sırruhu). Ulemanın bir kısmı onun veli olduğuna kabul etmektedir. Nitekim bunlardan biri olan İbn-i Haceri’l mekki, İbn-i Arabî (rahmetullahi aleyhima) hakkında şöyle demektedir.

 ‘’ İbn-i Arabî ( kuddise sırruhu) arifi billâh olan, ALLAH’ın (Celle celalühü) veli kullarından olup bildiği ile amil olan ulemadandır. İbn-i Arabî’nin ( kuddise sırruhu) zamanının âlimlerinden olduğu hususunda ittifak edilmiştir. Öyle ki kendisi her türlü ilimde kendisine tabi olunan olup, kendisi başkasına tabi olanlardan değildir…. Kendisi zamanının en takvalılarından olup sünneti seniyye’yi ihya etmiş ve mücahede hususunda zamanının en büyüklerindendir. Hatta kendisinin bir abdest ile üç ay durduğu rivayet edilmiştir. Diğer hallerini buna kıyas et.  Kendisinin ‘’Futuhatu’l mekkiyye’’ isimli eserini yazdıktan sonra sayfaları hiçbir koruyucu olmadan Kâbe’nin üzerine koymuş, bir sene orada kalmasına rağmen Mekke çok yağmur ve rüzgârlı bir yer olmasına rağmen ne sayfaları yağmurdan ıslanmış, ne de rüzgâr sayfalarından birisini uçurmuştur… Onun kitablarında ilk bakışta anlaşılması zor olan hakikatlerden yüz çevirmek gerekir. Zira o hakikatleri ancak o mertebeye gelen arifler, kitab ve sünnet hakikatlerine muttali olanlar anlayabilir. Bu hakikatleri anlayamayan bir takım cahil insanlar onun boynundan İslâm ipini çıkaranlar ve ondan şer’i teklifleri düşürerek onu en büyük şirklerden bir şirk ile suçlayanlar hem dünyada hem de ahirette açık bir hüsrana düştüler.  (İbn-i Haceri’l mekki, feteva-i hadisiyye, c:1 sh: 210)

 Osmanlı devletinin 9. şeyhulislam’ı olan İbn-i Kemal paşa’ da, İbn-i Arabi (rahmetullahi aleyhima) hakkında şöyle demektedir.

 ‘’ Ey İnsanlar iyi bilin ki İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) kâmil bir müçtehid, fazıl bir mürşidtir. Kendisinin yüksek mertebelerine işaret eden birçok menkıbe ve harikulade halleri olan biri olup, ulema arasında makbul ve faziletli birisidir. Kim onun hakkında ileri geri konuşur, onun faziletini inkâr ederse hata eder. Eğer inkârında ısrarcı olursa delalete düşer ve zamanın sultanı onu bundan dolayı cezalandırır. Onun eserlerinden olan ‘’fususu’l hikem’’ ve ‘’ Futuhatu’l mekkiyye’’  isimli eserlerinde ki bazı meseleler emri ilahiye’ye ve şer’i muhammediyye’ye uygun olup ehl-i keşif ve ehl-i batın dışında ki zahir ehline gizli hususlardır. Kim bunlarda ki manayı ve anlatılmak isteneni anlamazsa ‘’ hakkında bilgin olmayan şeylerin arkasına düşme. Zira kulak, göz ve kalb bundan mes’uldür.’’ (İsra/36) ayeti kerimesi gereği susması gerekir.’’ (Tabakatu’l müçtehidin, c: 1 sh: 133)

 İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) özellikle ‘’fususu’l hikem’’ ve ‘’futuhatu’l mekkiyye’’ isimli eserlerinde ki görüş ve vahdet-i vucud hakkında ki görüşlerinden ötürü ulemanın büyük bölümü tarafından küfür ve zındıklıkla itham edilmiştir.  Mesela Hanefilerden Şehabeddin Hüseyin b. Süleyman  (rahmetullahi aleyh) ibn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) küfrüne hükmederek, kitablarının okunmaması gerektiğine hükmetmiştir. Takiyyiddin ibn-i teymiyye, Şerafeddin İsa zevavi, kadı kuzat bedreddin, Sadedin harisi, Zeyneddin Ömer b. ebi hazm, (rahmetullahi aleyhim ecmain)  gibi birçok âlim İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) kâfir ve zındık olduğuna hükmederek kitablarının okunmaması gerektiğini söylemişlerdir. (Abdurrahman sehavi, kavlu’l münbi an tercümeti ibn-i Arabî, c: 2 sh:365, 379)  

 İbn-i Arabi (kuddise sırruhu) hakkında leh’te ve aleyh’te Konuşanlar olduğu gibi onun hakkında konuşmayıp ‘’onun hakkında konuşmayıp susan kurtulmuştur.’’ (Suyuti, tenbihü’l gabi bi tebrieti ibn-i Arabî, sh:9) diyen Şerafeddin Münavi, Hafız zehebi (rahmetullahi aleyhima) gibi ulemada bulunmaktadır. İbn-i Teymiyye ise İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) hakkında ‘’fetvalar’’ın da ‘’ onun kâfir olduğunu söyleyenler olmakla beraber onun öldüğünü zaman İslâm dinine yakın olduğunu zannediyorum….. ama nasıl öldüğünü en iyi ALLAH (Celle celalühü) bilir.’’ (Mecmau’l feteva, c: 2 sh: 143) derken, ‘’el Furkan beyne evliya-i’r-rahman ve evliya-i’ş-şeytan’’ isimli eserin de ‘’ İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) kendisi hakkında söylenen şeylerden uzak olup ‘’Futuhatu mekkiyye’’ isimli eserinde ki sözleri tasavvuf erbabının bazı hallerinden dolayı söylediği sözler olduğundan bunlar hakkında mazur sayılır.’’ (c:1 sh:210, 215) demektedir.

 İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) hakkında ki olumsuz görüşler genellikle onun tasavvufi yönünden dolayıdır. İkinci bin’in müceddidi İmamı Rabbani (kuddise sırruhu) ‘’Mektubat’’ isimli eserin de onun hakkında özet olarak ‘’ …..Bize düşen onun şeriate uygun olan sözlerini kabul edip, şeriate uygun olmayan sözlerini kabul etmemektir. İbn-i Arabî’yi (kuddise sırruhu) kabul etmede veya etmeme de bu fakirin tercih ettiği orta yol budur. Onun halini en iyi bilen ALLAH’tır (Celle celalühü).’’ (Mektubat c: 2 mek: 77) demek suretiyle onun hakkında en uygun olanın orta yol olduğunu ifade etmiştir.

 İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) hakkında en iyi yolun orta yol olduğunu beyan edenlerden birisi de Hanefi mezhebi’nin Osmanlı dönemin de yaşayan muhakkik âlimlerinden İbn-i Abidin’dir (rahmetullahi aleyh). İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) babasının ”reddul muhtar”ına yaptığı ”dürrul muhtar” isimli haşiyede İbn-i Arabî’ye (kuddise sırruhu) bir bab ayırarak onun hakkında geniş malumat vermektedir.

 METİN

Eş-şeyhu’l-Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin halinin beyanındadır. – ALLAH‘u Teâlâ bizi onunla fâidelendirsin -

Ebussûud Efendi’nin Marûzât’ında zikredilmiştir ki, Ebussûud Efendi’ye “Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin “Füsûsu’l-Hikem” isimli eserindeki bazı sözleri şeriata uymamaktadır. O eseri kendinden sonra gelenleri sapıtmak için yazmıştır. Onu okuyan mülhiddir, diyen kimsenin sözünün mânası nedir? Ve bu kimseye ne lâzım gelir?” diye sorulmuş.

Ebussûud Efendi de:

“Evet, o eserde şeriata uymayan bazı sözler vardır. Bazıları bu sözleri şeriata uydurmak için tevîl etmişlerdir. Fakat biz, bu şeriata uymayan sözlerin bazı Yahudiler tarafından Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretlerine iftira edilmiş olduğunu yakinen biliyoruz. Artık bu şeriata uymayan sözleri ihtiyaten okumamak vâcibdir. Sultan, bunların okunmasını yasaklayan bir de emir çıkarmıştır. Buna göre şeriata uymayanı eserleri okumaktan, ezberlemekten ve dinlemekten sakınmak vâcibdir.” diye cevap vermiştir.

İZAH

“Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabi İlh…” Muhyiddin İbnü’l-Arabi (560 – 637) Muvahhidler Sultanı Ebû Yusuf Yakub devrinde (560) senesinde İspanya’daki Mürsiyye’de dünyaya gelmiştir.

Daha küçük yaşlarında ailesiyle birlikte İşbiliyye şehrine gitmiş, ilk tahsilini burada tamamlamıştır. O günün öğretim sistemine göre Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemiş, tefsir, hadîs ve fıkıh okumuştur.

İbnü’l-Arabi, meşhur Arap Tayyî kabîlesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılmaktadır.

Akrabaları arasında tasavvufi bilgilere sahip kimseler mevcuttu. Kendisi de, ifadesine göre, Tasavvufda, kutupluk mertebelerine varmış bir zat idi.

Dayısı Ebû Müslim el-Havlâni de, kutupların büyüklerindendi. Diğer dayısı Yahya b. Yaan Telemsan şehrinin meliki bulunuyordu. İbnü’l-Arabî’nin rivâyetine göre Ebû Abdillah et-Tûsî adlı bir şeyhin tesiri ile hükümdarlığı bırakıp tasavvuf yoluna girmiştir.

Yine kendi ifadesine göre, babası Ali b. Muhammed’in devlet ileri gelenleriyle, bilhassa filozof İbn-i Rüşd ile dostluğu vardı.

İbnü’l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık halvete çekilmiş. Her sahada ve bilhassa tasavvufî marifetler sahasında hiç bir şey bilmezken ve bu hususta hiç bir kitap da okumadan, mükâşefe tarikiyle bir çok şeylere muttali olarak halvetten çıkmıştır.

İbnü’l-Arabî, Endülüs’te bir müddet daha kaldıktan sonra seyahate çıkmış, Şam, Bağdat ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış âlim ve şeyhlerle görüşmüş, onlardan pek çok istifade ve istifaza etmiştir.

Bir aralık Konya’ya gelip Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram görmüş, burada iken Sadrüddin Konevî’nin dul bulunan annesini de kendisine nikahlamıştır.

Bundan sonra tekrar Şam’a donmuş ve (637) tarihinde orada vefat etmiştir.

“Yakînen biliyoruz ilh…” Yani şeriata uymayan sözlerin bazı Yahudiler tarafından

Muhyiddin Arabî Hazretlerine iftira edilmiş olduğunu Ebussûud Efendinin yakînen bilmesi ya yanında sâbit olan bir delil iledir veya Şeyh-i Ekber’in bu sözler ile muradı anlaşılmayıp tevili de mümkün olmadığı için bu sözlerin Şeyh-i Ekber’e iftira olduğu taayyün etmekledir.

Nitekim İmam Şarânî’yi de çekemeyenler, bazı kitaplarına şeriata muhâlif sözler ilave edip İmam Şarânî’ye iftirada bulunmuşlardır.

Bunun üzerine İmam Şarânî asrındaki âlimleri toplayıp, bu kitabların müsveddelerini göstermiş. Bu müsveddelerde şeriata muhâlif sözlerin bulunmadığı görülmüştür.

Şeyh-i Ekber’in itiraz ettikleri sözlerinin açıklanmasını isteyenler Nablûsi Abdülganî’nin “Er-Reddü’l-metin alâ müntakısı’l-ârif Muhyiddin” isimli kitabına müracaat etsinler.

“İhtiyaten okumamak vâcibdir ilh…” Şeyh-i Ekber’in kitabında şeriata uymayan sözlerin iftira olduğu sâbit olursa zaten bunların okunmaması vâcibdir.

İftira olduğu sâbit olmazsa herkes bu sözler ile Şeyh-i Ekber’in ya muradını anlayamaz veya muradının hilâfını onlar da bu sözleri inkâr eder. Bu takdirde de bu sözlerin okunmaması vâcibdir.

İmam Suyûtî “Tenbihü’l-gabî bi-tebriet-i İbn-i Arabî” ismindeki risâlesinde:
“Muhyiddin İbnü’l-Arabî hakkında âlimler iki fırkaya ayrılıp birisi onun velî olduğuna, diğeri ise velî olmadığına inanmıştır. Bence iki fırkanın da razı olmayacağı bir yol vardır: Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin velî olduğuna inanılması, fakat kitablarının okunmasının haram olmasıdır.” demiştir.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den “Biz öyle bir zümreyiz ki, bizden olmayanların kitablarımızı okumaları haramdır.” diye nakledilmiştir.

Çünkü Sufiler ıstılah olarak bir takım lâfızlar üzerine anlaşıp o lâfızlar ile fukahâ arasında bilinen mânaları murad etmemişlerdir. Kim o lâfızları fukahâ arasında bilinen mânâlara hamlederse kâfir olur.

İmam Gazâli bazı kitablarında; “Sufilerin bazı sözleri, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şerifdeki yed, ayn, istivâ gibi müteşabih olan âyet ve hadîslere benzemektedir.” demiştir.

Bir kitabın Muhyiddin Arabî’ye aid olduğu sâbit olunca, o kitaba bir düşman veya bir mülhid veyahut bir zındık tarafından kelimeler sokulmuş olması ihtimali bulunabileceğinden o kitapta mevcud olan her kelimenin Şeyhin sözlerinden olduğunun sâbit olması veya o kelimeler ile sufiler arasında bilinen manânın kasdedilmiş olduğunun sâbit olması lazımdır. Bunu bilmek ise mümkün değildir. Bildiğini iddia eden insan kâfir olur. Çünkü bu kalbe aid olan işlerdendir ki, bunu ancak Allah Teâlâ bilir.

Büyük âlimlerden birisi sufilerin büyüklerinden birisine “Zâhiri inkârı gerektiren lâfızlar üzerine anlaşıp ıstılah yapmağa sizi sevk eden nedir?” diye sormuş. Sufi de: “Bu ıstılahları bilmeyen, tarikat dâvâsında bulunmasın ve ehil olmayan tarikata girmesin. Ehil olmayan kitaplarımızı okumasın. Bilhassa kitaplarımızı okuyan zâhiri ilimleri anlamaktan âciz ise hem kendisi sapar, hem de başkalarını sapıtır. Kitaplarımızı okuyan ârif ise müritlerine kitap okutmak tarikatlarından değildir ve ilmi de kitaplardan almazlar.” diye cevap vermiştir.

İmam Suyûtî’nin Risâlesinin başka bir yerinde “Fakîh, âlim İzzüddin b. Abdüsselâm “Muhyiddin İbnü’l-Arabî aleyhinde konuşur ve o, zındık dır.” derdi.

Bir gün arkadaşları kendisine “Bize kutubu göstermeni istiyoruz.” dediler. O da Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi gösterdi. Bunun üzerine arkadaşları: “Sen ona hem zındıkdır, hem de kutubdur diyorsun. Bu nasıl olur?” dediler.

İzzüddin b. Abdüsselâm: “Ben, ona zındık demekle şeriatı koruyorum. Kutub demekle hakikatı söylüyorum.” demiştir.” diye zikredilmiştir. İmam Suyûtî’nin sözü burada bitmiştir.

Muhakkık İbn-i Kemal Paşa Fetvasında “Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi medhetmiş, onun pek çok eserleri bulunduğunu söylemiş, “Füsusû’l-Hikem” ile “Fütuhât-ı Mekkiyye” onun eserlerindendir. Bu kitabların meselelerinin bazıları, Allah Teâlâ’nın emrine ve Peygamber Efendimizin sünnetine muvafıktır. Bu kitapların meselelerinin bazılarını, zahir ehil anlayamaz. Ancak keşif ve batın ehli anlar.

Bu meseleler ile murad edilen mânâyı anlayamayan kimsenin bu hususda sükût etmesi vâcibdir. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri:

“Senin için hakkında bir bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalp: Bunların her biri bundan mesuldür.” (İsra Suresi: âyet : 36) buyurmuştur, diye zikretmiştir.

“Muhyiddin-i İbnü’l-Arabi hal ve ilim cihetinden tarikatın şeyhidir îlh…” Tarikat; Allah Teâlâ’ya ulaşmak arzusuyla menzillerden geçerek, makamlarda yükselerek giden kimselerin takib ettikleri hususi yoldan ibarettir.

Ehl-i Hakk’a göre hal: Sırf Hakk’ın lütfün dan kalbe gelen neşe, hüzün, sıkıntı, ferahlık gibi şeylerdir ki, bunlar insanın kendi kendine elde ettiği hallerden olmayıp, Hakk’tan kalbe gelen hallerdir.

Makam: Allah yolcusunun manevi menziline denir ki, çalışma neticesinde elde edilir.
İlim : Gerçeğe uygun olan kesin inanç dan ibarettir.

“Erbab-ı hakayık ilh…” Hakikat: Allah Teâlâ’nın sırlarını kalp ile müşahede etmekten ibarettir. Hakikat, manevi bir sırdır ki, onun sınırı ve ciheti yoktur. Şeriat, tarikat ve hakikat bir mânayadır. Allah Teâlâ’ya giden yolun bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Zâhiri: şeriat ile tarikattır. Batını ise; hakikattir. Şeriat ile tarikattaki hakikatin gizli olması, sütte kaymağın gizli olması gibidir. Sütü yaymadan kaymağını elde etmek mümkün değildir. Şeriat, tarikat ve hakikatten maksat, kulun kendisinden istenilen şekilde kulluk vazifesini yerine getirmesinden ibarettir.‘‘ (İbn-i Abidin, dürrul muhtar, c: 4 sh: 238,239).

 Hulasa İbn-i Abidin’in (rahmetullahi aleyh) haşiyesinden  anlaşılan İbn-i Arabinin (kuddise sırruhu) şeriat’e uygun olmayan sözlerinin kendisine ait olmayıp İslâm düşmanı Yahudiler tarafından uydurularak onun eserlerine ilave edilmiş olmasıdır. Ancak bu sözlerin kendisi tarafından söylendiğini farz-ı muhal etsek dahi gerek İmam-ı Rabbani’nin (kuddise sırruhu), gerekse İbn-i Abidin’in (rahmetullahi aleyh) işaret ettiği gibi onun şeriate uygun olmayan sözlerini okumayıp (ki bu gibi sözleri okumak izah edildiği gibi caiz değildir) orta yol üzere olmaktır.