BİSMİHİ TEALA

Bu sorunun temelinde “zaman” ve “ezel” kavramlarının yanlış değerlendirilmesi yatmaktadır. İnsan zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için her hâdise ve hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezel kavramını da zaman içinde düşünmekle yanlış bir kıyas yapmaktadır. İşte yukarıdaki soru böyle bir yanlış kıyasın mahsulüdür.

“Zaman”, mahlûkatın yaratılması ile başlayan ve içerisinde “olaylar zincirinin birbirini takip etmesi”, “mahlûkatın birbiri ardınca akıp gitmesi” gibi hadiselerin cereyan ettiği mücerred bir kavramdır. Bütün mahluklar, bu zaman nehrinin içerisinde daima hareket, seyr ve akıp gitmektedirler. Mevcudatın yaratılması, değişimi, yaşlanması ve ölümü hep bu nehir içerisinde cereyan eder.

“Geçmiş, şu an ve gelecek” olmak üzere üçe ayrılan zaman, bir nisbî yani göreceli bir ifadedir. Yaşadığımız an, bir an öncesine göre gelecek idi, bir an sonrasında ise geçmiş olarak isimlendirilecektir. Bu ve benzeri bütün nisbetler ve izafetler mahlûkata göredir. Yâni, “asır, sene, gün, dün, bugün, yarın…” ancak mahlûkat için söz konusudur.

Ezel’e gelince, ezel zaman itibariyle bir sonsuzluk demek değildir.

Ezelde “geçmiş, şu an, gelecek, mekân ve mahlûk” yoktur. Zihin ezel hakkında bir zaman silsilesi tasavvur edemez. Zaman “devir, asır, yıl, ay, gün, saat, saniye, an…” gibi birimlere taksim edildiği halde, ezel için böyle bir taksimat yapılamaz. Ezel için bir başlangıç noktası da tasavvur edilemez.

Ezel, mutlak varlığın ancak mekân ve zamandan münezzeh olan Allah’a mahsus olmasından ibarettir. Bu gerçeği, Peygamber Efendimiz (asm.) “Allah vardı; beraberinde başka birşey yoktu.”(1) hadîsi ile beyan buyurmuştur.

O halde Cenâb-ı Hakk’ın ezelî olması demek, O’nun kıdemi demektir. Yâni, “yegâne bir, tek bir” olan O Vâcib-ül Vücud’un “evveliyetine bir başlangıç olmadığı” manasınadır.

Cenab-ı Hakk’ın ezeliyeti, devam ve bekası hâdiselerin zaman içerisinde akışı şeklinde düşünülemez.. O’nun kıdem ve bekâsı hakkında zaman, boyut, silsile, geçmiş zaman, şu an ve gelecek söz konusu değildir. Öyleyse, zaman kavramı maziye doğru hayâlen ne kadar uzatılırsa uzatılsın Cenâb-ı Allah’ın ezeliyeti ile mukayese edilemez. Zamanın başlangıcından geriye doğru hayâlen gitsek ve şu kâinat gibi milyarlarca kâinat daha yaratıldığını düşünsek bu hayâli ve vehmî zaman yine Cenâb-ı Hakk’ın ezeliyeti ile beraber olamaz ve O’nunla kıyasa girmez. Zira, böyle bir mukayese, Kadîm’i (evveli olmayanı) hâdis (sonradan yaratılan) ile, mahlûku Hâlık ile, sonu olanı, sonsuzla mukayese etmek demektir.

Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi; Cenâb-ı Hak Kadîm’dir, ezelîdir; zaman ise mevcudatın yaratılması ile başlamıştır. Mevcudat yaratılmadan önce zaman yok idi ki, Allah hakkında böyle bir soru sorulabilsin.

Bu soru ancak şöyle sorulabilir:
“Ezelde Allah vardı. O’nunla beraber hiçbir şey yoktu. O halde ezelde Allah ne yapıyordu?”

Bu soruya cevap vermeden önce şunu ifade edelim ki, ezelde bir şey yapmak Cenâb-ı Hakk’a -hâşâ- vâcib olmadığı gibi, birşey yapmamak da O’nun için bir noksanlık değildir. Zira O, mahlûkatı yaratmasa da sonsuz kemâldedir. Yâni, mevcudatı yaratmakla kemâlinde bir artış, yaratmamakla da bir noksanlık olmaz.

Bu kısa açıklamadan sonra, söz konusu soruyu iki maddede cevaplandıralım:

1) Cenâb-ı Hak ezelde, kendi Zâtını, ulûhiyyetine mahsus izzet ve azametini, cemâl ve kemâlini bizzat müşahede ediyordu. Kudsî Zâtını ulûhiyetinin şanına uygun bir surette hamd, tenzih ve takdis ediyordu.

Allah’ın zâtını kemâli ile bilmek ancak O’na mahsus olduğu gibi, kendisini kemâliyle takdis ve tahmid etmek de yine O’na mahsustur.

Marifetullah’ta en ileri mertebede olan Peygamber Efendimiz (asm.) mi’râc mucizesi ile Allahü Azîmüşşân’ı bizzat gördüğü halde O’nu hakkıyla bilmek ve lâyıkıyla takdis ve tahmid etmekteki aczini şöyle itiraf etmiştir:

“Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben seni lâyıkı vechi ile bilemedim. Sana hakkıyla şükredemedim. … “(2)

Diğer bir hâdis-i şeriflerinde ise “Sen kendini sena ettiğin gibisin.” buyurmuştur.(3)

2) Cenâb-ı Hak mukaddes varlığına, kudsî sıfatlarına ve esmâ-i İlâhiyesine tecelligâh olacak eşyanın hakikatlarını, mahiyetlerini, plân ve programlarını, manevî miktar ve suretlerini ezelde dâire-i ilminde takdir ve müşahade etmekteydi. (*)

O Zât-ı Zülcelâl, lütuf ve keremi ile dâire-i ilmindeki bu mahiyetlere harici vücud giydirmeyi irâde buyurdu. Ve “kün” emrini verip mevcudatı halk etti. Bu halk ve icad mahlûkat için bir ihsan, lütuf ve ikram idi. Yoksa, mahlûkatı yaratmakla O Zât-ı Akdesin kemâlinde bir artış olmamıştır.

Şu hususu önemle belirtelim ki, Cenâb-ı Allah’ın gerek kendi zâtını müşahede etmesi, gerekse ilmindeki eşyanın mahiyetlerini takdir ve tanzim etmesi zaman içinde değildir. Yâni bunlar bir zaman silsilesi içerisinde düşünülemez. Ezeldeki bu müşahede, bu takdir ve tanzimi insan aklı idrak edemez. Bunun hakikatine ne bir melek-i mukarrebin, ne bir nebiyy-i mürselin idrâk ve marifeti kavuşabilir. Bu hakikat, ancak Allah’ın malûmdur.

(*) Merhum Elmalılı Hamdi Efendi’nin ifadesiyle, Allahü Azîmüşşân ezelde “inayet-i ezeliyesini, yani âlem-i takdir, halk ve icad fiillerini isdar ediyordu. Diğer bir tabirle “kün” emrini veriyordu. Âlemin yaratılması bunu takip etti. Binaenaleyh halk ezelî, mahlûk zamanî oldu.”

Dipnotlar:
(1) Buhârî, Megâzî, 67, 74, Bed’u'l-Halk 1, Tevhid 22; Tirmizî, Menâkıb, 3946.
(2) Elmalılı Hamdi Yazır, H.D.K.D., Cilt 2, S:405.
(3) Ebu Davud, Salat 340, (1427); Tirmizi, Da’avat 123, (3561); Nesai, Kıyamu’l-Leyl 51, (3, 248-249)

Mehmet Kırkıncı

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar (0)
Eyl-29-09

KABİR AZABI

BİSMİHİ TEALA 

 

İnsanın gaibi meselelere iman etmesi imanının alametlerindendir. Zira insan aklı sayesinde bildikleri ve öğrendikleri kısıtlıdır. Bunun içindir ki Ahiret ve Ahiret yaşamı ile ilgili bildikleri sadece Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde nakledilen bilgiler ile kısıtlıdır. Ve bunların hepsi de gaibi olduğu içindir ki müslüman bunlara oldukları gibi iman eder.

 

İnsan dünya hayatının sonuna geldiği zaman kıyamet kopuncaya kadar dünya ile Ahiret arasında bir âlemde durur ki bu âleme ‘’Berzah âlemi’’ denilmektedir. ‘’ برزخ’’ Lügat ta ‘’ İki şeyi ayıran engel, iki karayı birleştiren, kıstak’’ gibi manalara gelmektedir. Istılahı olarak ise ‘’ Madde âlemi ile mana âlemi (ruhlar âlemi), ruhlar âlemi yani ölümden sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları âlem, ya da kabir âleminin adıdır.’’ (Şerif cürcani, Et- Târifat, sh: 38/ Ragıp isfehani, el- müfredat, sh:56) Nitekim Kur’an-ı kerim’de bu durum şöyle ifade edilmektedir:

 

 حَتَّى إِذَا جَاءَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ  لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِمْ بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

 

 

 

“Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında; ‘Rabbim, der, lütfen beni (dünyaya) geri gönder, ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.’ Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.”(Mü’minûn, 99,100)

 

Berzah hayatının keyfiyeti konusunda insanların kafalarının karışmasına esas sebep, bazılarının kabir azabının olmadığını iddia etmelerinden dolayıdır. Bunlara göre kabir azabının olduğunu söyleyen ayetlerde ve hadislerde bu konuda net ifadeler bulunmamaktadır. Yani bunlara göre ölüm bir yok oluş olmaktadır. Peki, ölüm gerçekten bir yok oluş mudur? Berzah (kabir) âleminde azab yok mudur?

 

Kitab ve sünnet’te berzah (kabir) âlemin deki azabın varlığına dair birçok nass bulunmaktadır ki bunlar kat’i haberlerdir. Bir kısım ulemaya göre kabir azabı kâfirlere olup mü’minler hakkında kabir azabı bulunmamaktadır. Bu görüşte olanlar Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet ettiği şu hadisini delil getirmektedirler:

 

 

نم كنومة العروس الذي لا يوقظه إلا أحب أهله إليه حتى يبعثه الله من مضجعه

 

‘’Gelinler gibi uyuyun. Gelin çok sevildikçe rahat uyur. ALLAH (Celle celalühü) bu uykudan uyandırıncaya kadar gelinler gibi uyurlar.’’ (Tirmizi, cenaiz,71)

 

Kabir azabının varlığına delalet eden bazı ayet-i kerimeler şunlardır:

 

Birinci olarak ALLAH (Celle celalühü) Firavun’un kavminden söz ederken:

 

فَوَقَاهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآَلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ  النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آَلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ

 

 

“ALLAH o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun’un adamlarını ise, o kötü azab kuşattı. Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!” (denilecektir).”(Gafir (Mümin)45,46) buyurmaktadır.

 

Yani Firavun ve ehli sabah ve akşam kabirlerin de azaba uğramaktadırlar. Her ne kadar kabir azabını inkâr edenler buradaki ‘’nar’’ ın cehennem ateşi olduğunu söyleseler dahi ikinci ayeti kerime onlar bu iddialarını red etmektedir. Zira ikinci ayeti kerime ‘’ Kıyamet günü Firavunun ehlinin azabını en şiddetlisine sokun’’ denilecektir. Bu da kıyametin henüz kopmadığını ve ilk azabın kabir azabı olduğuna delalet eder.

 

İbn-i Kesir (rahmetullahi aleyh) bu ayeti tefsir ederken: ‘’ Bu ayet-i Kerime ehl-i sünnetin kabirde berzah azabının olacağına dair delil olarak kabul ettiği en önemli dayanaklardan biridir.” (c:3 sh:244) buyurmaktadır. Bu ayetteki ifadeden dünya var olduğu sürece sabah ve akşam bu azabın devam edeceği anlaşılmaktadır.

 

Kabir azabının varlığına delalet eden ayetlerden bir diğeri Mevla’nın (Celle celalühü) Nuh’un (aleyhi’s-selam) kavminden söz ettiği ayeti kerimedir:

مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا

 

 “Hatalarından dolayı boğuldular, ateşe sokuldular, kendilerine ALLAH’a karşı yardımcılar da bulamadılar.”(Nuh,25)

 

Burada ateşten kasıt kabir ateşi ve berzah azabıdır, cehennem ateşi değildir, çünkü “fa” ile atfedilmiştir. “Fa” atıf harfi, Arap dilinde takiple beraber tertip ifade eder. Ayette yanmaları, boğulmalarından sonra zikredilmiştir. Yani azgınlıkları ve şeni cürümleri sebebiyle malum tufan ile gark edildiler(boğuldular), hemen ardından da büyük ve korkunç bir ateşe sokuldular ki o da kabir ateşidir.

 

Kabir azabına delalet eden bir başka ayeti kerime de Mevla’nın (Celle celalühü) kâfir ve facirler hakkındaki şu ayetidir:

 

وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

 

“(Ahirette ki) en büyük azaptan önce, onlara mutlaka (dünyada) en yakın azaptan tattıracağız; olur ki dönerler.”(Secde,21)

Burada yakın azaptan kasıt kabir azabıdır, çünkü ahiret azabı henüz gelmemiştir ancak kıyamet günü gelecektir.

 

Bu manada ki diğer ayetleri burada zikretmenin gereği yok. Zira kıllet (azlık) kesrete (çoğula) delalet eder. Kabir azabının sahihliğine delalet eden bazı hadis-i şerifler de şunlardır:

 

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki:

 

 

العبد إذا وضع في قبره وتولي وذهب أصحابه حتى إنه ليسمع قرع نعالهم أتاه ملكان فأقعداه فيقولان له ما كنت تقول في هذا الرجل محمد صلى الله عليه وسلم ؟ فيقول أشهد أنه عبد الله ورسوله فيقال انظر إلى مقعدك في النار أبدلك الله به مقعدا من الجنة ) . قال النبي صلى الله عليه وسلم ( فيراهما جميعا وأما الكافر أو المنافق فيقول لا أدري كنت أقول ما يقول الناس . فيقال لا دريت ولا تليت ثم يضرب بطرقة من حديد ضربة بين أذنيه فيصيح صيحة يسمعها من يليه إلا الثقلين

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Kul kabre konulup, yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup: MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem) denen kimse hakkında ne diyordun?” diye sorarlar. Mü’min kimse bu soruya: “Şehadet ederim ki, O, ALLAH’ın (Celle celalühü) kulu ve elçisidir!” diye cevap verir. Ona: “Cehennemdeki yerine bak! ALLAH (Celle celalühü) orayı cennette bir mekâna tebdil etti” denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Sonra ona, kabri geniş ve rahat hale getirilir.

 

 Eğer ölen münafık ve kâfir ise: “Sizin içinizde gönderilmiş bu kişi MUHAMMED  (Sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında ne diyordun? denilir. “(Sorduğunuz zatı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!” diye cevap verir. Kendisine: “(ALLAH Rasülü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiklerini) Anlamadın ve (ALLAH’ın (Celle celalühü) Kitabını) okumadın!” denilir. Sonra demirden sopalarla vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan ve cinlerden ibaret olan) sekaleyn dışında ona yakın olan bütün (kulak sahibi) varlıklar işitir.” (Buhari, cenaiz, 66)

Bera bin Âzib’in (radıyallahu anh) anlattığına göre:

 

خرج النبي صلى الله عليه وسلم وقد وجبت الشمس فسمع صوتا فقال ( يهود تعذب في قبورها

 

 

 

Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  bir gün güneşin battığı sırada dışarı çıkmıştı ki bir ses işitti.

 

“Bunlar Yahudiler! Kabirlerinde azap çekiyorlar” buyurdu. (Buhari, cenaiz, 86)

Görüyoruz ki Rasulullah  (Sallallahu aleyhi ve sellem) Yahudilerin kabirlerinde uğradıkları azap neticesinde çıkardıkları sesleri işitiyor ve bu seslerin kaynağını ashabına haber veriyor. Bu da kabir azabının varlığına apaçık, kati bir delildir.

 

Yine Bera bin Âzib’ten (radıyallahu anh) naklettiğine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

 

إذا أقعد المؤمن في قبره أتي ثم شهد أن لا إله إلا الله وأن محمدا رسول الله فذلك قوله { يثبت الله الذين آمنوا بالقول الثابت

 

 

 

 

“Mümin kabrinde oturtulur, (melekler sorgu için) ona gelirler, sonra o ALLAH’tan (Celle celalühü) başka ilah olmadığına MUHAMMED’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem)  O’nun Resulü olduğuna şahadet eder. Bu, Cenab-ı Hakk’ın (Celle celalühü) şu kavl-i şerifi ile ifade edilmektedir: “ALLAH, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde tutar; zalimleri de saptırır ve ALLAH, dilediğini yapar.” (İbrahim,27) (Buhari, cenazi, 85)

 

Abdullah bin Ömer’in (radıyallahu anhüma) naklettiğine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

 

 

إن أحدكم إذا مات عرض عليه مقعده بالغداة والعشي إن كان من أهل الجنة فمن أهل الجنة وإن كان من أهل النار فمن أهل النار فيقال هذا مقعدك حتى يبعثك الله يوم القيامة

 

 

 

 

“Sizden birisi öldüğü (ve kabre konulduğu zaman) sabah akşam kendisine gideceği yer gösterilir. Cennet ehlinden ise cennet ehli olarak yok eğer cehennem ehlinden ise cehennem ehli olarak. Yani cennet ehlinden olacaksa cenneti görür ve kabri cennet bahçelerinden bir bahçe haline gelir. Şayet cehennem ehlinden olacaksa ona da kabrinde iken cehennem gösterilir de bu şekilde kabri cehennem çukurlarından bir çukur haline gelir. Sonra kendisine denilir ki: Kıyamet gününde ALLAH (Celle celalühü) seni diriltip haşr edinceye kadar kalacağın yer işte burasıdır.” (Buhari, cenaiz,88)

Enes’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre:

 

سمع صوتا من قبر فقال متى مات هذا قالوا مات في الجاهلية فسر بذلك وقال لولا أن لا تدافنوا لدعوت الله أن يسمعكم عذاب القبر

 

 

 

Peygamberimiz  (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün bir kabir den bir ses işitince: ‘’ Bu (kabir de yatan) ne zaman öldü’’ diye sorar. Bunun üzerine oradakiler: ‘’Cahiliye (dönemin) de öldü’’  dedikleri zaman peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

 

“Sizler birbirinizi defnediyor olmasaydınız kabir azabını size işittirtmesi için ALLAH’a (Celle celalühü) dua ederdim.” (Nesai, cenaiz, 114)

 

Kabir azabının varlığına delalet eden hususlardan birisi de peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem): ‘’ Allahım (Celle celalühü), kabir azabından, cehennem azabından, hayatın ve ölümün fitnelerinden, Deccal fitnesinden sana sığınıyorum.’’ şeklinde ki namazların akabinde etmiş olduğu duadır.

 

Kabir azabının varlığından şüphe duyanların takıldıkları en çok noktalardan birisi de ‘’ Kabir denilen küçük ve dar bir mekânda nasıl olurda iki tane melek insanın karşısında oturur ve onlara soru sorar ve cevap alırlar. Üstüne üstelik bir de demirden demir sopalarla ölüye vururlar. Üstü toprak ile kapatılan dar bir alanda bunun olması mümkün müdür?’’ şeklinde ki mantıksal yaklaşımlarıdır.

 

Bu tür yaklaşım sahiplerinin en büyük yanılgı noktaları berzah âlemini dünya ile kıyas etmelerinden dolayı ALLAH’ın (Celle celalühü) kudretinden gafil olmalarıdır. Onların bu yanlış ve hatalı kıyaslarının en büyük sebeplerinden birisi ahiret ve ölümün mahiyetini tam olarak idrak edememeleri sebebiyledir. Ölüm bir yok oluş olmayıp bilakis bir âlemden başka bir âleme geçiştir. Nasıl ki anne karnındaki bir çocuk, anne karnında yemek yer, su içer, nefes alır ama bunları farklı bir yolla yapar. Biz insanı dünya hayatından tekrar daha önce yaşadığı anne karnına, o daracık mekâna geri çevirmek, o hayat şartlarında yaşatmak istesek ve ağız yoluyla yeme içmesini kessek, onun göbek bağı vasıtasıyla beslenmesini istesek muhakkak boğulup ölecektir. Bu kıyas apaçık ortada iken berzah (kabir) âlemi dünya âlemine nasıl kıyas edilebilir?

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , , ,

Yorumlar (0)

 

BİSMİHİ TEALA

 

 

 

ALLAH’ın (Celle celalühü) dünyada halife ve eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insana sayısız nimet verdiği sabittir. Verilen bu nimetler neyin karşılığı olarak verilmiştir? Bu nimetler daha önce yaptıklarının birer karşılığımıdır? Yoksa kazançlarının mükâfatımıdır? Aklı başın da olan herkesin bu soruya ‘’ Hayır’’ cevabı vermesi kaçınılmazdır. Öyleyse bu kadar nimetin verilmesi için bir tek alternatif kalıyor, o da imtihan vesilesi için.

 

İnsanoğlunun dünyaya gönderilme gayesi kur’an-ı kerim’in ifadesi ile ALLAH’ı (Celle celalühü) tanımak ve ibadet etmek içindir. ALLAH’ı (Celle celalühü) tanımak için çeşitli vesileler, olaylar v.s gündeme gelmektedir. Bütün bunların toplamına imtihan adını vermekteyiz. ALLAH (Celle celalühü) insanlara vermiş olduğu imtihanın ahkâmını onlara öğretmek amacıyla kendi içlerinden, kendi cinslerinden ve kendi lisanları ile konuşan peygamberler (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam) görevlendirmiştir.

 

Nureddin es-sabuni (rahmetullahi aleyh) peygamberlerin (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam)  gönderilmelerinin hikmetini:’’ Hikmet onu gerektirmiştir ki, ALLAH (Celle celalühü) peygamber göndersin. Bu peygamber, O’nun (ALLAH’ın Celle celalühü) kullarına, ahirette kendileri için neler hazırladığını ve dünyaya neler yaratıp tevdi ettiğini haber versin; dirliklerini (huzur ve sükûnlarını) temin eden şeyleri emretsin, mahvolmalarına sebeb olacak şeyleri de yasaklasın.’’ (El- bidaye fi usûli’d-din, sh, 77)  şeklinde izah ederken, İmam-ı Taftaza’ni  (rahmetullahi aleyh) ise: ‘’ALLAH (Celle celalühü) insanlara; dünya ve din işleri ile ilgili olarak, ihtiyaç duydukları hususları açıklamaları için peygamberler (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam) göndermiştir.’’ (Şerhü’l akaid, sh,294) buyurmak suretiyle genel maslahatı ifade etmiştir. Burada akla gelen soru şudur:

 

‘’ Madem ALLAH (Celle celalühü) dünyaya gönderdiği insanlara emir ve yasaklarını öğretmek amacıyla kendi içlerinden, kendi cinslerinden ve kendi lisanları ile peygamberler (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam) göndermiştir. O zaman dünyada yaşayan tek akıllı canlı insan olmadığına göre ALLAH (Celle celalühü) cinlere de kendi içlerinden, kendi cinslerinden, kendi lisanları ile peygamber göndermiş midir?’’

 

Müfessirler

 

يَـٰمَعۡشَرَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ أَلَمۡ يَأۡتِكُمۡ رُسُلٌ۬ مِّنكُمۡ يَقُصُّونَ عَلَيۡڪُمۡ ءَايَـٰتِى وَيُنذِرُونَكُمۡ لِقَآءَ يَوۡمِكُمۡ هَـٰذَا‌ۚ قَالُواْ شَہِدۡنَا عَلَىٰٓ أَنفُسِنَا‌ۖ وَغَرَّتۡهُمُ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا وَشَہِدُواْ عَلَىٰٓ أَنفُسِہِمۡ أَنَّهُمۡ كَانُواْ ڪَـٰفِرِينَ

‘’ Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi! Derler ki: “Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.’’  (En’am /130) ayeti kerimesini izah ederlerken:

 

 

İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh):  Dehhak ve Mukatil (rahmetullahi aleyhima) ‘’ALLAH (Celle celalühü) insanlardan olduğu gibi cinlerden de peygamber göndermiştir.’’  demektedir. Mücahid (rahmetullahi aleyh) ise: ‘’İnsanlardan peygamber, cinlerden ise uyarıcılar gelmiştir.’’  (Ahkamı’l kur’an, c:7,sh: 57) derken İsmail hakkı bursevi (rahmetullahi aleyh):

 

“Kuşkusuz, hem cinlerin, hem de insanların mükellef oldukları, yani sorumluluk taşıdıkları ittifakla belirtilmiştir. Ancak kendilerine gönderilen peygambere gelince bu, kendi cinslerinden olduğu gibi, farklı cinsten yani insanlardan da olabilir. Farklı oluşu, kendisinden yararlanmaya engel olmaz. Bu durumda, seçkin olanlar peygamberin mesajlarını alıp onun bir elçisi olarak bu mesajları kendi milletine iletmesi caizdir. Öte yandan, bizim Peygamberimiz Hz. MUHAMMED’in (Sallallahu aleyhi ve sellem), hem cinlerin, hem de insanların peygamberi olduğuna dair görüş birliği vardır. Onlardan önceki peygamberler (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam)  ise sadece kendi kavimlerine gönderilmişlerdir. Hz. Süleyman’da (aleyhi’s-selam), umumi peygamberlik vazifesiyle cinlere gönderilmemiş, hükümdar, yönetici ve idareci olarak vazifelendirilmiştir. Buna göre ayette geçen “içinizden” ifadesi, ya yukarıdaki birinci açıklamaya işaret eder, yani peygamberlerin (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam) hem insanlardan, hem de cinlerden olabileceğini belirtir. Ya da ikinci açıklamaya işaret eder. Peygamberlerin (aleyhimü’s-selatü ve’s-selam)  yalnız insanlardan olabileceğini vurgular. Ancak “Ey cin ve insan topluluğu!” şeklinde de hitap edilerek hem cinlere, hem insanlara birlikte hitap edilmesi “içinizden” ifadesinin kullanılmasını doğru kılmıştır.” (ruhu’l beyan, c:3, sh: 96) demektedir.

 

Hulasa cumhura göre cinlerden peygamber gönderilmemiştir. Cumhur En’am suresindeki ayette geçen رُسُلٌ۬ ‘’rusul’’ kelimesi hakkında ‘’ rasullerin sözlerini dinleyen ve duydukları ile kavimlerini uyaran peygamberlerin elçileri anlamındadır’’ demektedir. (İbn-i Nüceym, el eşbah ve’n-nezair sh:364)

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags:

Yorumlar (0)