Medreseli

 Soru: Bazı kitablar da muhiddin arabinin ‘’fususul hikem’’i’ni resulullah tarafından yazılıp ona verildiği yazmakta. Halbuki ibn-i arabinin fususul hikem ve diğer kitablarında küfür sözleri bulunmaktadır. Bu kitabı peygamberin yazdığı doğru olabilir mi? Bu kitabların okunması caiz mi? İbn-i Arabi hakkında ne dersin?

BİSMİHİ TEÂLÂ

 Ulema arasında  en çok tartışılan kişilerden birisi de İbn-i Arabî’dir (kuddise sırruhu). Ulemanın bir kısmı onun veli olduğuna kabul etmektedir. Nitekim bunlardan biri olan İbn-i Haceri’l mekki, İbn-i Arabî (rahmetullahi aleyhima) hakkında şöyle demektedir.

 ‘’ İbn-i Arabî ( kuddise sırruhu) arifi billâh olan, ALLAH’ın (Celle celalühü) veli kullarından olup bildiği ile amil olan ulemadandır. İbn-i Arabî’nin ( kuddise sırruhu) zamanının âlimlerinden olduğu hususunda ittifak edilmiştir. Öyle ki kendisi her türlü ilimde kendisine tabi olunan olup, kendisi başkasına tabi olanlardan değildir…. Kendisi zamanının en takvalılarından olup sünneti seniyye’yi ihya etmiş ve mücahede hususunda zamanının en büyüklerindendir. Hatta kendisinin bir abdest ile üç ay durduğu rivayet edilmiştir. Diğer hallerini buna kıyas et.  Kendisinin ‘’Futuhatu’l mekkiyye’’ isimli eserini yazdıktan sonra sayfaları hiçbir koruyucu olmadan Kâbe’nin üzerine koymuş, bir sene orada kalmasına rağmen Mekke çok yağmur ve rüzgârlı bir yer olmasına rağmen ne sayfaları yağmurdan ıslanmış, ne de rüzgâr sayfalarından birisini uçurmuştur… Onun kitablarında ilk bakışta anlaşılması zor olan hakikatlerden yüz çevirmek gerekir. Zira o hakikatleri ancak o mertebeye gelen arifler, kitab ve sünnet hakikatlerine muttali olanlar anlayabilir. Bu hakikatleri anlayamayan bir takım cahil insanlar onun boynundan İslâm ipini çıkaranlar ve ondan şer’i teklifleri düşürerek onu en büyük şirklerden bir şirk ile suçlayanlar hem dünyada hem de ahirette açık bir hüsrana düştüler.  (İbn-i Haceri’l mekki, feteva-i hadisiyye, c:1 sh: 210)

 Osmanlı devletinin 9. şeyhulislam’ı olan İbn-i Kemal paşa’ da, İbn-i Arabi (rahmetullahi aleyhima) hakkında şöyle demektedir.

 ‘’ Ey İnsanlar iyi bilin ki İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) kâmil bir müçtehid, fazıl bir mürşidtir. Kendisinin yüksek mertebelerine işaret eden birçok menkıbe ve harikulade halleri olan biri olup, ulema arasında makbul ve faziletli birisidir. Kim onun hakkında ileri geri konuşur, onun faziletini inkâr ederse hata eder. Eğer inkârında ısrarcı olursa delalete düşer ve zamanın sultanı onu bundan dolayı cezalandırır. Onun eserlerinden olan ‘’fususu’l hikem’’ ve ‘’ Futuhatu’l mekkiyye’’  isimli eserlerinde ki bazı meseleler emri ilahiye’ye ve şer’i muhammediyye’ye uygun olup ehl-i keşif ve ehl-i batın dışında ki zahir ehline gizli hususlardır. Kim bunlarda ki manayı ve anlatılmak isteneni anlamazsa ‘’ hakkında bilgin olmayan şeylerin arkasına düşme. Zira kulak, göz ve kalb bundan mes’uldür.’’ (İsra/36) ayeti kerimesi gereği susması gerekir.’’ (Tabakatu’l müçtehidin, c: 1 sh: 133)

 İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) özellikle ‘’fususu’l hikem’’ ve ‘’futuhatu’l mekkiyye’’ isimli eserlerinde ki görüş ve vahdet-i vucud hakkında ki görüşlerinden ötürü ulemanın büyük bölümü tarafından küfür ve zındıklıkla itham edilmiştir.  Mesela Hanefilerden Şehabeddin Hüseyin b. Süleyman  (rahmetullahi aleyh) ibn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) küfrüne hükmederek, kitablarının okunmaması gerektiğine hükmetmiştir. Takiyyiddin ibn-i teymiyye, Şerafeddin İsa zevavi, kadı kuzat bedreddin, Sadedin harisi, Zeyneddin Ömer b. ebi hazm, (rahmetullahi aleyhim ecmain)  gibi birçok âlim İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) kâfir ve zındık olduğuna hükmederek kitablarının okunmaması gerektiğini söylemişlerdir. (Abdurrahman sehavi, kavlu’l münbi an tercümeti ibn-i Arabî, c: 2 sh:365, 379)  

 İbn-i Arabi (kuddise sırruhu) hakkında leh’te ve aleyh’te Konuşanlar olduğu gibi onun hakkında konuşmayıp ‘’onun hakkında konuşmayıp susan kurtulmuştur.’’ (Suyuti, tenbihü’l gabi bi tebrieti ibn-i Arabî, sh:9) diyen Şerafeddin Münavi, Hafız zehebi (rahmetullahi aleyhima) gibi ulemada bulunmaktadır. İbn-i Teymiyye ise İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) hakkında ‘’fetvalar’’ın da ‘’ onun kâfir olduğunu söyleyenler olmakla beraber onun öldüğünü zaman İslâm dinine yakın olduğunu zannediyorum….. ama nasıl öldüğünü en iyi ALLAH (Celle celalühü) bilir.’’ (Mecmau’l feteva, c: 2 sh: 143) derken, ‘’el Furkan beyne evliya-i’r-rahman ve evliya-i’ş-şeytan’’ isimli eserin de ‘’ İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) kendisi hakkında söylenen şeylerden uzak olup ‘’Futuhatu mekkiyye’’ isimli eserinde ki sözleri tasavvuf erbabının bazı hallerinden dolayı söylediği sözler olduğundan bunlar hakkında mazur sayılır.’’ (c:1 sh:210, 215) demektedir.

 İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) hakkında ki olumsuz görüşler genellikle onun tasavvufi yönünden dolayıdır. İkinci bin’in müceddidi İmamı Rabbani (kuddise sırruhu) ‘’Mektubat’’ isimli eserin de onun hakkında özet olarak ‘’ …..Bize düşen onun şeriate uygun olan sözlerini kabul edip, şeriate uygun olmayan sözlerini kabul etmemektir. İbn-i Arabî’yi (kuddise sırruhu) kabul etmede veya etmeme de bu fakirin tercih ettiği orta yol budur. Onun halini en iyi bilen ALLAH’tır (Celle celalühü).’’ (Mektubat c: 2 mek: 77) demek suretiyle onun hakkında en uygun olanın orta yol olduğunu ifade etmiştir.

 İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) hakkında en iyi yolun orta yol olduğunu beyan edenlerden birisi de Hanefi mezhebi’nin Osmanlı dönemin de yaşayan muhakkik âlimlerinden İbn-i Abidin’dir (rahmetullahi aleyh). İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) babasının ”reddul muhtar”ına yaptığı ”dürrul muhtar” isimli haşiyede İbn-i Arabî’ye (kuddise sırruhu) bir bab ayırarak onun hakkında geniş malumat vermektedir.

 METİN

Eş-şeyhu’l-Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin halinin beyanındadır. – ALLAH‘u Teâlâ bizi onunla fâidelendirsin -

Ebussûud Efendi’nin Marûzât’ında zikredilmiştir ki, Ebussûud Efendi’ye “Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin “Füsûsu’l-Hikem” isimli eserindeki bazı sözleri şeriata uymamaktadır. O eseri kendinden sonra gelenleri sapıtmak için yazmıştır. Onu okuyan mülhiddir, diyen kimsenin sözünün mânası nedir? Ve bu kimseye ne lâzım gelir?” diye sorulmuş.

Ebussûud Efendi de:

“Evet, o eserde şeriata uymayan bazı sözler vardır. Bazıları bu sözleri şeriata uydurmak için tevîl etmişlerdir. Fakat biz, bu şeriata uymayan sözlerin bazı Yahudiler tarafından Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretlerine iftira edilmiş olduğunu yakinen biliyoruz. Artık bu şeriata uymayan sözleri ihtiyaten okumamak vâcibdir. Sultan, bunların okunmasını yasaklayan bir de emir çıkarmıştır. Buna göre şeriata uymayanı eserleri okumaktan, ezberlemekten ve dinlemekten sakınmak vâcibdir.” diye cevap vermiştir.

İZAH

“Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabi İlh…” Muhyiddin İbnü’l-Arabi (560 – 637) Muvahhidler Sultanı Ebû Yusuf Yakub devrinde (560) senesinde İspanya’daki Mürsiyye’de dünyaya gelmiştir.

Daha küçük yaşlarında ailesiyle birlikte İşbiliyye şehrine gitmiş, ilk tahsilini burada tamamlamıştır. O günün öğretim sistemine göre Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemiş, tefsir, hadîs ve fıkıh okumuştur.

İbnü’l-Arabi, meşhur Arap Tayyî kabîlesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılmaktadır.

Akrabaları arasında tasavvufi bilgilere sahip kimseler mevcuttu. Kendisi de, ifadesine göre, Tasavvufda, kutupluk mertebelerine varmış bir zat idi.

Dayısı Ebû Müslim el-Havlâni de, kutupların büyüklerindendi. Diğer dayısı Yahya b. Yaan Telemsan şehrinin meliki bulunuyordu. İbnü’l-Arabî’nin rivâyetine göre Ebû Abdillah et-Tûsî adlı bir şeyhin tesiri ile hükümdarlığı bırakıp tasavvuf yoluna girmiştir.

Yine kendi ifadesine göre, babası Ali b. Muhammed’in devlet ileri gelenleriyle, bilhassa filozof İbn-i Rüşd ile dostluğu vardı.

İbnü’l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık halvete çekilmiş. Her sahada ve bilhassa tasavvufî marifetler sahasında hiç bir şey bilmezken ve bu hususta hiç bir kitap da okumadan, mükâşefe tarikiyle bir çok şeylere muttali olarak halvetten çıkmıştır.

İbnü’l-Arabî, Endülüs’te bir müddet daha kaldıktan sonra seyahate çıkmış, Şam, Bağdat ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış âlim ve şeyhlerle görüşmüş, onlardan pek çok istifade ve istifaza etmiştir.

Bir aralık Konya’ya gelip Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram görmüş, burada iken Sadrüddin Konevî’nin dul bulunan annesini de kendisine nikahlamıştır.

Bundan sonra tekrar Şam’a donmuş ve (637) tarihinde orada vefat etmiştir.

“Yakînen biliyoruz ilh…” Yani şeriata uymayan sözlerin bazı Yahudiler tarafından

Muhyiddin Arabî Hazretlerine iftira edilmiş olduğunu Ebussûud Efendinin yakînen bilmesi ya yanında sâbit olan bir delil iledir veya Şeyh-i Ekber’in bu sözler ile muradı anlaşılmayıp tevili de mümkün olmadığı için bu sözlerin Şeyh-i Ekber’e iftira olduğu taayyün etmekledir.

Nitekim İmam Şarânî’yi de çekemeyenler, bazı kitaplarına şeriata muhâlif sözler ilave edip İmam Şarânî’ye iftirada bulunmuşlardır.

Bunun üzerine İmam Şarânî asrındaki âlimleri toplayıp, bu kitabların müsveddelerini göstermiş. Bu müsveddelerde şeriata muhâlif sözlerin bulunmadığı görülmüştür.

Şeyh-i Ekber’in itiraz ettikleri sözlerinin açıklanmasını isteyenler Nablûsi Abdülganî’nin “Er-Reddü’l-metin alâ müntakısı’l-ârif Muhyiddin” isimli kitabına müracaat etsinler.

“İhtiyaten okumamak vâcibdir ilh…” Şeyh-i Ekber’in kitabında şeriata uymayan sözlerin iftira olduğu sâbit olursa zaten bunların okunmaması vâcibdir.

İftira olduğu sâbit olmazsa herkes bu sözler ile Şeyh-i Ekber’in ya muradını anlayamaz veya muradının hilâfını onlar da bu sözleri inkâr eder. Bu takdirde de bu sözlerin okunmaması vâcibdir.

İmam Suyûtî “Tenbihü’l-gabî bi-tebriet-i İbn-i Arabî” ismindeki risâlesinde:
“Muhyiddin İbnü’l-Arabî hakkında âlimler iki fırkaya ayrılıp birisi onun velî olduğuna, diğeri ise velî olmadığına inanmıştır. Bence iki fırkanın da razı olmayacağı bir yol vardır: Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin velî olduğuna inanılması, fakat kitablarının okunmasının haram olmasıdır.” demiştir.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den “Biz öyle bir zümreyiz ki, bizden olmayanların kitablarımızı okumaları haramdır.” diye nakledilmiştir.

Çünkü Sufiler ıstılah olarak bir takım lâfızlar üzerine anlaşıp o lâfızlar ile fukahâ arasında bilinen mânaları murad etmemişlerdir. Kim o lâfızları fukahâ arasında bilinen mânâlara hamlederse kâfir olur.

İmam Gazâli bazı kitablarında; “Sufilerin bazı sözleri, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şerifdeki yed, ayn, istivâ gibi müteşabih olan âyet ve hadîslere benzemektedir.” demiştir.

Bir kitabın Muhyiddin Arabî’ye aid olduğu sâbit olunca, o kitaba bir düşman veya bir mülhid veyahut bir zındık tarafından kelimeler sokulmuş olması ihtimali bulunabileceğinden o kitapta mevcud olan her kelimenin Şeyhin sözlerinden olduğunun sâbit olması veya o kelimeler ile sufiler arasında bilinen manânın kasdedilmiş olduğunun sâbit olması lazımdır. Bunu bilmek ise mümkün değildir. Bildiğini iddia eden insan kâfir olur. Çünkü bu kalbe aid olan işlerdendir ki, bunu ancak Allah Teâlâ bilir.

Büyük âlimlerden birisi sufilerin büyüklerinden birisine “Zâhiri inkârı gerektiren lâfızlar üzerine anlaşıp ıstılah yapmağa sizi sevk eden nedir?” diye sormuş. Sufi de: “Bu ıstılahları bilmeyen, tarikat dâvâsında bulunmasın ve ehil olmayan tarikata girmesin. Ehil olmayan kitaplarımızı okumasın. Bilhassa kitaplarımızı okuyan zâhiri ilimleri anlamaktan âciz ise hem kendisi sapar, hem de başkalarını sapıtır. Kitaplarımızı okuyan ârif ise müritlerine kitap okutmak tarikatlarından değildir ve ilmi de kitaplardan almazlar.” diye cevap vermiştir.

İmam Suyûtî’nin Risâlesinin başka bir yerinde “Fakîh, âlim İzzüddin b. Abdüsselâm “Muhyiddin İbnü’l-Arabî aleyhinde konuşur ve o, zındık dır.” derdi.

Bir gün arkadaşları kendisine “Bize kutubu göstermeni istiyoruz.” dediler. O da Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi gösterdi. Bunun üzerine arkadaşları: “Sen ona hem zındıkdır, hem de kutubdur diyorsun. Bu nasıl olur?” dediler.

İzzüddin b. Abdüsselâm: “Ben, ona zındık demekle şeriatı koruyorum. Kutub demekle hakikatı söylüyorum.” demiştir.” diye zikredilmiştir. İmam Suyûtî’nin sözü burada bitmiştir.

Muhakkık İbn-i Kemal Paşa Fetvasında “Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi medhetmiş, onun pek çok eserleri bulunduğunu söylemiş, “Füsusû’l-Hikem” ile “Fütuhât-ı Mekkiyye” onun eserlerindendir. Bu kitabların meselelerinin bazıları, Allah Teâlâ’nın emrine ve Peygamber Efendimizin sünnetine muvafıktır. Bu kitapların meselelerinin bazılarını, zahir ehil anlayamaz. Ancak keşif ve batın ehli anlar.

Bu meseleler ile murad edilen mânâyı anlayamayan kimsenin bu hususda sükût etmesi vâcibdir. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri:

“Senin için hakkında bir bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalp: Bunların her biri bundan mesuldür.” (İsra Suresi: âyet : 36) buyurmuştur, diye zikretmiştir.

“Muhyiddin-i İbnü’l-Arabi hal ve ilim cihetinden tarikatın şeyhidir îlh…” Tarikat; Allah Teâlâ’ya ulaşmak arzusuyla menzillerden geçerek, makamlarda yükselerek giden kimselerin takib ettikleri hususi yoldan ibarettir.

Ehl-i Hakk’a göre hal: Sırf Hakk’ın lütfün dan kalbe gelen neşe, hüzün, sıkıntı, ferahlık gibi şeylerdir ki, bunlar insanın kendi kendine elde ettiği hallerden olmayıp, Hakk’tan kalbe gelen hallerdir.

Makam: Allah yolcusunun manevi menziline denir ki, çalışma neticesinde elde edilir.
İlim : Gerçeğe uygun olan kesin inanç dan ibarettir.

“Erbab-ı hakayık ilh…” Hakikat: Allah Teâlâ’nın sırlarını kalp ile müşahede etmekten ibarettir. Hakikat, manevi bir sırdır ki, onun sınırı ve ciheti yoktur. Şeriat, tarikat ve hakikat bir mânayadır. Allah Teâlâ’ya giden yolun bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Zâhiri: şeriat ile tarikattır. Batını ise; hakikattir. Şeriat ile tarikattaki hakikatin gizli olması, sütte kaymağın gizli olması gibidir. Sütü yaymadan kaymağını elde etmek mümkün değildir. Şeriat, tarikat ve hakikatten maksat, kulun kendisinden istenilen şekilde kulluk vazifesini yerine getirmesinden ibarettir.‘‘ (İbn-i Abidin, dürrul muhtar, c: 4 sh: 238,239).

 Hulasa İbn-i Abidin’in (rahmetullahi aleyh) haşiyesinden  anlaşılan İbn-i Arabinin (kuddise sırruhu) şeriat’e uygun olmayan sözlerinin kendisine ait olmayıp İslâm düşmanı Yahudiler tarafından uydurularak onun eserlerine ilave edilmiş olmasıdır. Ancak bu sözlerin kendisi tarafından söylendiğini farz-ı muhal etsek dahi gerek İmam-ı Rabbani’nin (kuddise sırruhu), gerekse İbn-i Abidin’in (rahmetullahi aleyh) işaret ettiği gibi onun şeriate uygun olmayan sözlerini okumayıp (ki bu gibi sözleri okumak izah edildiği gibi caiz değildir) orta yol üzere olmaktır.   

 

BİSMİHİ TEALA

 1) İnsanın iradesi olduğuna inanması imandan mıdır?

 İnsanın hayrı ve şerri birbirinden ayırt edebilmesi ve bu ayrım sonucunda işlediği hayr için nefsine enaniyet ve gururdan kaçınabilmesi için cüz’i iradeye iman, imanın cüz’üdür ve buna iman etmek farzdır. İnsan her şeyi yaratanın ALLAH (Celle celalühü) olduğuna ve kendisinde cüz’i irade olduğuna inanması mecburidir.

 

2) ALLAH’ın (Celle celalühü) şerri yaratması, şer değil midir?

 ALLAH’ın (Celle celalühü) şerri yaratması ve kul açısından şer olarak görülmesi, o şerrin yaratıcısı olan ALLAH (Celle celalühü) nazarında kâinatı kuşatan bir hayr olabilir. Dolayısıyla ALLAH’ın (Celle celalühü) şerri yaratması şer olarak kabul edilmez. Ancak o şerri yapmak insan açısından şerdir.

 Mesela zina eden birinin recm edilmesi zina eden açısından şer olarak kabul edilmez. Bilakis asıl şer o zina fiilini işlemektir. Dolayısıyla ALLAH’ın (Celle celalühü) yaratmış olduğu kulun yapacağı şerleri bilmesinde ki hikmet, kul açısından gizlidir. 

 

3)  ALLAH (Celle celalühü) madem hikmetli iş yapmaktadır, o zaman sakat olarak doğan bir çocuğun sakat doğmasında ki hikmet nedir?

 Öncelikle bu gibi bir düşünce mantık olarak hatalıdır. Zira bu gibi düşünce sahibi adalet kavramının ne olduğunu bilmiyor. Zira adalet kavramı bakış açısına göre değişen bir kavramdır. Mesela bir patronun emrinde çalışan iki kişinin aynı işi yapmalarına rağmen farklı maaş almaları adalet olarak nitelendirilemez.

 İmamı Rabbani (kuddise sırruhu) adalet konusunu izah ederken şöyle demektedir: ‘’ Bir memur bile, âmirinin verdiği emirlerin sebebini soramaz. Nerede kaldı ki, bir kul, ALLAH’ın (Celle celalühü) işlerinin hikmetini sorabilsin. ALLAH (Celle celalühü) bütün insanları cehenneme koyup sonsuz olarak azap etseydi, kimin bir şey demeye hakkı olabilir? Zira kendi yarattığı mülkünü kullanmaktadır. Başkası yok ki, onun mülküne tecavüz etmiş olsun ve buna zulüm denilebilsin? (Mektubat, mektup no:266)

 Aynı şekilde sakatlığın faydalı veya zararlı olması insandan insana değişen kavramdır. Mesela görmeyen biri, eğer kör olmasaydı her türlü günahı işleyerek hem dünyasını hem de ahretinin mahvolmasına sebep olabilirdi.  Dolayısıyla bir kişi sakatlığın kendisi hakkında yararlı mı, zararlı mı olacağını bilemez. Kaldı ki, dünyaya gelen her çocuğun kaderini tayin de anne ve babasının da etkisi bulunmaktadır. Eğer anne veya babası çocuğun sakat doğmasına sebep olabilecek bir şey yaptılarsa bunda ne ALLAH’ın (Celle celalühü) ne de çocuğun suçu vardır denilemez.

 Meselenin farklı bir yönü de mesela çocuklar hastalanmasın diye iğne yapılmaktadır. Çocuk iğnenin kendisi hakkında faydasını bilmediğinden ağlayıp sızlayarak feryat eder. Anne ve babası ise iğnenin faydasını bildiklerinden çocuklarına olan merhamet ve şefkatlerinden dolayı iğnenin vurulmasına ses çıkarmazlar.

 Evet, belki zahiren ve görünüşte ALLAH (Celle celalühü) bazen kulunu istemediği biçimde yaratmış olabilir. Ancak bu duruma mukabil ona hesapsız lütuf ve ihsanlar da bulunmaktadır. Nitekim bir kudsi hadiste ‘’ Ben kulumun gözünü alır ve kulum bana isyan etmezse ben onu cehenneme koymam’’ buyrulmaktadır. İşte bu lütuf ve ihsanlardan habersiz olanlar bu gibi sorular ile kafaları bulandırmak istemektedirler.

 

4) Cüz’i irade ne demektir ve cüz’i iradenin delili nedir?

 Cüz’i iradeyi anlayabilmek için öncelikle külli iradeyi bilmek gerekir. Külli irade aynı anda sonsuz işleri aynı anda yapmayı dilemek ve bu dileğinde emrinin önüne hiç bir şeyin geçememesidir. Cüz’i irade ise aynı anda sadece bir şey yapmayı dileyen, aynı anda iki dileği yerine getiremeyen iradedir.

 Cüz’i iradeyi insana verilen yetenekler olarak düşündüğümüz zaman cüz’i iradeyi daha iyi anlayabiliriz. Zira insanın yeteneği ne kadar çok olursa olsun aynı anda iki işi bir arada yapamaz. İnsan kendi nefsinde cüz’i iradeyi her zaman görebilir veya hissedebilir. Bu vicdani yönden cüz’i iradenin varlığına işarettir. Nass’lara baktığımızda bazı fiiller insana nisbet edilmektedir. Bu nisbet cüz’i iradenin varlığına işarettir.

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

Soru:

 Hocam internette rastladığım bir rivayetin durumunu soracaktım. Ünlü bir hoca da kürsüden naklediyor. Videosunu izledim. Rivayet şöyle:

“Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) Cebrail (Aleyhis-selam)’e:

Ya Cebrail! Sen bu vahyi nerden alıyorsun? Cebrail (Aleyhis-selam): 
    

Sidretü’l-Münteha’da bir yeşil perde arkasından bana söyleniyor dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem):


Bundan sonra gittiğinde o perdeyi kaldır, sana söyleyene bak dedi. Cebrail (Aleyhis-selam) Sidretü’l-Münteha’da o yeşil perdeyi kaldırdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’i gördü. Kendisine söyleyen o idi. Bir rivayette 360 kanadını bir rivayette de altıyüz kanadını (Ramuzu’l-Ehadis, Hadis No: 3857) çırpıp var hızı ile dünyaya geldi. Cebrail (Aleyhis-selam): 

 Muhammed’den evvel dünyaya gideyim dedi. Dünyaya geldi baktı ki Peygamberimizi yerinde gördü. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) Cebrail (Aleyhis-selam)’a sordu, Cebrail (Aleyhis-selam) cevab verdi:

Ya Muhammed! Ben de hayret ettim; vahyi Allahu Teala’dan alıp bana söyleyen de sensin. Burada benden alıp halka söyleyen de sensin dedi.”

Cevap:

Son zamanlarda sıklıkla sorulan bir rivayet bu. Soru metninde rivayetin Râmûzu’l-Ahâdîs’te geçtiği ima ediliyor. Ancak mezkûr rivayeti ne bu eserde, ne de elimdeki diğer kaynaklarda bulabildim.

Bu rivayetle ilgili olarak ulaşabildiğim tek bilgi, Muhammed Abduh el-Bürhânî’nin Tebrietu’z-Zimme fî Nushi’l-Ümme adlı kitapta yer verdiği nakil. Ancak rivayet bu eserde, okuyucu sorusunda zikredilenden farklı bir şekilde ve daha uzunca yer alıyor. Buna göre Cebrail (a.s), Efendimiz (s.a.v)’in, Câbir b. Abdillah (r.a)’a hitaben, “Allah’ın yarattığı ilk şey, senin peygamberinin nurudur ey Câbir”[1] şeklindeki sözünü hayretle karşılayınca ona kaç yaşında olduğunu sorar. O şöyle cevap verir: “Bilmiyorum ey Allah’ın Resulü. Ancak (bildiğim şu ki), dördüncü perdede, 70 bin yılda bir kere doğan bir yıldız var ve ben o yıldızı 70 bin kere gördüm.” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v), “Rabbimin izzetine yemin olsun ki, işte ben o yıldızım” buyurur.

Daha sonra Cebrail (a.s)’a, vahyi nereden getirdiğini sorar. O, “Göklerin herhangi bir köşesindeyken zil sesi duyar ve hemen Beyt-i Ma’mur’a gider, vahyi oradan alır, (götürmem gereken) resul veya nebiye götürürüm” diye cevap verir. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) ona, “Şimdi Beyt-i Ma’mur’a git ve benim nesebimi zikret” der. Cebrail (a.s) derhal gider ve “Muhammed (s.a.v) b. Abdillah b. Abdilmuttalib…” diye Efendimiz (s.a.v)’in nesebini sıralamaya başlar. Bunun üzerine, daha önce Cebrail (a.s)’a hiç açılmamış olan Beyt-i Ma’mur açılır. Cebrail (a.s), içeride Efendimiz (s.a.v)’i görür. Şaşırır ve hemen yeryüzüne döner. Döndüğünde Efendimiz (s.a.v)’i, bıraktığı gibi, Câbir (r.a) ile birlikte oturuyor halde bulur.

Cebrail (a.s)’ın, Efendimiz (s.a.v)’i Beyt-i Ma’mur’da gördükten sonra hızla yeryüzüne indiği, O’nu ve Hz. Câbir (r.a)’ı bıraktığı yerde ve bıraktığı gibi otururken bulduğu zikredildikten sonra şöyle deniyor:

“Bunun üzerine Cebrail (a.s) tekrar olağanüstü bir hızla Beyt-i Ma’mur’a gitti. Resulullah (s.a.v)’ı yine orada buldu. Tekrar aynı şekilde yeryüzüne indi. Resulullah (s.a.v) ve Câbir (r.a) yine aynı yerde ve aynı şekilde oturuyorlardı. Bunun üzerine Câbir (r.a)’a, Efendimiz (s.a.v)’in onun yanından herhangi bir şekilde ayrılıp ayrılmadığını sordu. O, Efendimiz (s.a.v)’in oradan hiç ayrılmadığını söyledi. Bu defa Cebrail (a.s) şaşkın bir vaziyette Efendimiz (s.a.v)’e dönerek

- “Ey Allah’ın Resulü! Eğer vahiy senden çıkıp yine sana geliyorsa ben arada niçin yoruluyorum?” diye sordu.

Efendimiz (s.a.v) şöyle cevap verdi: 

 ”Teşri için ey kardeşim Cebrail!”[2]

Bu rivayeti naklettikten sonra Muhammed Osman Abduh el-Bürhânî şöyle diyor: Eğer vahiy Cebrail (a.s) tarafından Allah Teala’dan alınıp Efendimiz (s.a.v)’e getiriliyor olsaydı, kelime-i tevhidin anlamı bozulurdu. Zira o zaman “Lâ ilâhe illallâh Muhammedun Resulullâh” (Allah’tan başka ilah yoktur; Muhammed O’nun resulüdür) değil, “Lâilâhe illallâh Muhammedun Resulu Resulillâh” (Allah’tan başka ilah yoktur; Muhammed O’nun resulünün resulüdür/elçisinin elçisidir) dememiz gerekirdi.

Bu rivayeti bende mevcut –zayıf ve uydurma hadisleri zikreden– kitaplarda bulamadığımı daha önce belirtmiştim. İnternetten ulaşabildiğim kadarıyla bu rivayetin zikredildiği kitap Mısır’da basılmış ve bir süre sonra yasaklanmış. Burada naklettiklerim de yine internet üzerinden ulaştığım bilgilerden ibaret. Kitabı birkaç koldan araştırıyoruz. Elimize geldiğinde meseleyi aslından tahkik edip bu köşeden tekrar duyuracağım inşaallah.

Rivayet hakkında ulaşabildiğim bu malumat ne yazık ki sened içermiyor. Yani rivayeti kimlerin naklettiğini şu an için bilmiyoruz. Dolayısıyla sened kritiği yapma imkânımız şuan için yok.

Eğer bu haliyle bu rivayet, el-Bürhânî tarafından da senedsiz olarak nakledildiyse, onun naklettiği kaynağa ulaşmak durumundayız. el-Bürhânî sened zikrettiyse sened üzerinden bir şeyler söyleme imkânımız olacak.

Bu rivayetin herhangi bir senedine ulaşamasak bile, doğrudan metninden hareketle şunları söylememiz mümkün:

1. Bu rivayete göre vahiy, Efendimiz (s.a.v)’den yine Efendimiz (s.av)’e geliyor. Peki Efendimiz (s.a.v) Beyt-i Ma’mur’da vahyi nereden/kimden alıyor? Eğer bir başka kaynaktan alıyorsa, yine arada bir aracı var demektir. Yok doğrudan Allah Teala’dan alıyorsa Kur’an’ın –mecazen– Cebrail (a.s)’ın sözü olduğu Kur’an’da zikredildiği halde[3] Efendimiz (s.a.v)’e izafesine herhangi bir ayette niçin rastlamıyoruz?

2. Rivayetin sonunda Cebrail (a.s)’ın aracılığının “teşri sebebiyle” olduğu söyleniyor. Bunun hiçbir anlamı yok. Zira önemli olan vahyin esas kaynağı ise, aradaki elçilerin melek veya insan olması bir şeyi değiştirmez.

3. Eğer Efendimiz (s.a.v) vahyin Cebrail (a.s)’dan önceki kaynağı ise, Cebrail (a.s) ilk vahiy getirdiğinde niçin O’nu sıkıp “Oku!” dediğinde “Ben okuma bilmem” diye cevap verdi?

4. Efendimiz vahyin Cebrail (a.s)’dan önceki kaynağı ise niçin kendisine vahiy geldiğinde vahyin ağırlığından bir nevi baygınlık halinden kendinden geçiyordu?

5. Bu rivayet belli ki Efendimiz (s.a.v)’in kadr-ü kıymetini yüceltmek (!) için tedavüle sokulmuş. Oysa Efendimiz (s.a.v) böyle şeylerle tebcil edilmeye muhtaç değildir. O’nun indallahtaki kadr-ü kıymeti zaten yücedir.

Sorular ve itirazlar çoğaltılabilir. Ama zikrettiklerimizden de kolayca anlaşılacağı gibi yaratılış, vahyin mahiyeti ve kaynağı, peygamberlik, tebliğ… gibi son derece önemli konulara taalluku bulunan ve kendisine inananı bu konularda tehlikeli yerlere sevk edecek bir muhtevaya sahip olan bu rivayet uydurmadır.

Vallahu a’lem.


Ebubekir Sifil

[1] el-Leknevî, el-Âsâru’l-Merfû’a'da (42) bu rivayetin (Nur-u Muhammedî’nin ilk yaratılan şey olduğunu anlatan rivayet) naklen sahih olmadığını, ancak mana itibariyle doğru olduğunu söylerken, Ali el-Karî de (Mirkât, I, 269-70) ilk yaratılan şeyin Nur-u Muhammedî olduğu görüşünü tercih ettiğini belirtir ve konuyla ilgili olarak el-Mevrid li’l-Mevlid isimli eserine gönderme yapar.

Bu rivayet üzerinde duran İbn Hacer el-Heytemî, el-Aclûnî, el-Leknevî gibi alimler onun Abdürrezzâk tarafından nakledildiğini söylemişlerdir. Ancak Abdürrezzâk’ın el-Musannef’inde bu rivayeti bulmak mümkün olmadı.

[2] Muhammed Osman Abduh el-Bürhânî, Tebrietu’z-Zimme, fî Nushi’l-Ümme, 281-3.

[3] 69/el-Hâkka, 40.