Ömer

Soru: Ben mesnevide ‘’dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor’’ bölümünü okuduktan sonra ney çalmasını öğrenmeye merak sardım. Ayrıca ney sesinin insana huzur verdiği de bilinmektedir. Zira ney diğer çağlı aletleri gibi olmayıp sadece boruyu üfleyerek insanın içinden gelen sesini yansıttığını öğrendim. Ayrıca bazı hocalar müziği yasaklayan sahih bir hadisin olmadığını söylemekteler. Bununu için ney çalmanın sakıncası olmadığını düşünüyorum.

 BİSMİHİ TEÂLÂ

Musiki meselesi gerek mutekaddim, gerekse muteahhir ulemanın tartıştıkları önemli konulardan biri ve hali hazırda insanlar arasında söndürülmesi imkânsız bir ateş gibi yayılmaya devam etmekte. Musiki’de hem insan sesi, hem de musikinin icrasında kullanılan aletlerin sesi bulunmaktadır. Bir takım kişilerin ‘’ ne kur’an da ne de sünnette musikiyi yasaklayan sahih bir hüküm yoktur’’ şeklinde ki zorlama yorumları her ne kadar gerçeği yansıtmasa da, bir an bu zorlama yorumun gerçek olduğunu varsayalım. Şer’i şerifin yasakladığı şeyler iki kısımdan müteşekkildir. 1) Bir kısmı içeriği sebebiyle yasaktır, 2) Bir diğer kısmı fesadı ihtiva eden bir yola sebeb olduğu için yasaktır. İlim ehli, sebebleri gaye ve neticeleri ile değerlendirip maksatları ve netice de vardığı nokta itibarıyla düşünen kişidir. İnsanları harama sürükleyen yolların kapanması (Seddi zerai) islâmın maksatlarındandır. Bunu bilen birisinin musikinin içerisinde yasakların olduğunu kabul etmesi, ilmin gerektirdiği bir husustur. Bununla beraber bu konuda sahih bir hadis yok demek mümkün değildir. Zira Buhari’de ‘’

 

لَيَكُونَنَّ مِنْ أُمَّتِي أَقْوَامٌ يَسْتَحِلُّونَ الْحِرَ وَالْحَرِيرَ وَالْخَمْرَ وَالْمَعَازِفَ وَلَيَنْزِلَنَّ أَقْوَامٌ إِلَى جَنْبِ عَلَمٍ يَرُوحُ عَلَيْهِمْ بِسَارِحَةٍ لَهُمْ يَأْتِيهِمْ يَعْنِي الْفَقِيرَ لِحَاجَةٍ فَيَقُولُونَ ارْجِعْ إِلَيْنَا غَدًا فَيُبَيِّتُهُمْ اللَّهُ وَيَضَعُ الْعَلَمَ وَيَمْسَخُ آخَرِينَ قِرَدَةً وَخَنَازِيرَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ

 

‘’ Ümmetimden zinayı, ipek giymeyi, şarap içmeyi ve çalgı aletlerini (meazif) helal kabul eden bir topluluk olacak. Ve bir takım insanlar kendilerine ait davarların yanına serinlemek için gidecekler bu esnada bir fakir ihtiyacı sebebiyle yanlarına gelecek. Onlar bu fakire ‘’ (şimdi git) yarın gel’’ diyecekler. ALLAH (Celle celalühü) gece onlar hakkında hükmünü vererek alemi bırakacak, diğerlerini kıyamet gününe kadar maymun ve domuzlara çevirecek.’’ (1) hadis-i şerifi bulunmaktadır.

 Mesnevi’nin neyden söz eden bölümü ilk beyt’lerdedir.

بشنو اين نى چون حكايت مى‏كند

از جدايى‏ها شكايت مى‏كند

Dinle, bu ney neler hikâyet eder,  ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.

Ancak burada kastedilen ”ney”in ne olduğunu anlamak için Mesnevi’yi şerh eden molla Cami’ye (kuddise sırruhu) kulak vermek gerekir: ‘’ Burada neyden maksat, İslâm dinin de yetişen kâmil, yüksek insandır. Bunlar kendilerini ve her şeyi unutmuş, zihinleri her an, ALLAH’ın (Celle celalühü) rızasını aramaktadır. Ney, Farsça da, yok demektir. Bunlarda kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kişiden hâsıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinden ALLAH’ın (Celle celalühü) ahlakı, sıfatları ve kemalatı zahir olmaktadır.’’ (Mesnevi şerhi)

 Musiki de kullanılan aletler vurmalı, (zil, def, davul v.s) telli, ( ud, tambur, keman, gitar v.s) ve nefesli ( klarnet, flüt, ney v.s) şeklinde sınıflandırılmaktadır. Musiki aletlerinin kullanılması/ çalınması hususunda mutekaddim ve muteahhir ulema iki gruba ayrılmıştır.  Mutekaddim fıkıh kitabların da çalgı aletleri hakkında şunları görmekteyiz:

 Hanefi mezhebi: Hanefi ulemasına göre düğünün ilanı için zilsiz def ve askerleri çosturmak için kullanılan davul haricinde diğer bütün zilli, telli ve nefesli çalgılar haramdır. İmam-ı Mavsili (rahmetullahi aleyh) ‘’el- ihtiyar’’ da: ‘’ flüt, def gibi çalgı aletlerini dinlemek haramdır. Eğer kişi bu sesleri istemeden duyarsa mazurdur ama mümkün olduğu kadar dinlememeye gayret eder. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kaval sesi duyduğunda parmakları ile kulaklarını tıkamıştır’’ (2). İmam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) ‘’el-mebsud’’ da: ‘’Çalgı ve (ölü için) dövünmeye ait flüt ve davul ile eğlenmeye ait şeyleri kiralamak caiz değildir. Zira bütün bunlar günahtır ve ve günah için kiralama antlaşmaları batıldır.’’ (3) İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) ‘’dürrul muhtar’’da: ‘’ Telli çalgılar, mandolin köstek, lir, kanun, flüt ve zil gibi çalgıların çalınması kâfirlerin işleri olmasından dolayı mekruhtur.’’ (4) demektedirler.

 Maliki mezhebi: Maliki âlimleri çalgı aletleri hususunda ihtilaf etmekle birlikte, bu mezhebte meşhur olan görüş telli ve nefesli çalgıların hepsinin haram olduğudur. Maliki âlimleri sadece nikâh için def ve asker için davulu helal görmektedirler. Maliki’lerden sadece İbn-i Arabî (rahmetullahi aleyh) diğerlerine muhalefet ederek bütün çalgı aletlerini helal kabul etmiştir.

 ‘’ Boynuz olarak isimlendirilen flüt ve trompet çalmak, eğer çok zaman harcanmıyorsa mekruhtur, hatta insanı oyalayan her türlü eğlence de aynıdır. Eğer çok zaman alıyorsa diğer telli aletler ve sözlerinde fuhşiyat ve hezeyan olan şarkılar gibi haram olur.’’ (5)

 Hanbelî mezhebi: Hanbeli uleması yaylı ve nefesli çalgıların haramlığına hükmetmiş, davul gibi vurmalı çalgılara gelince, burada ihtilaf etmişlerdir. Racih olan görüş bunların da haram olmasıdır. Def’lerin mübah olması, ancak zilsiz olmasıyla mümkündür.  Erkeklerin def çalmaları racih olan görüşe göre mekruhtur.

 Hanbeli mezhebinin ‘’ el mubda’’ isimli fıkıh kitabının vasiyet bölümünde, ‘’ Davul, flüt, tambur, mandolin bunların hepsi eğlenceye dâhildir. Bunların içinde yaylı çalgı olsun olmasın fark yok, hepsi de haramdır. Çünkü bunlar günah için hazırlanmıştır.’’ (6) derken,‘’ Flüt ve tambur gibi çalgı aletleri haklarında nass bulunduğu için haramdır. Kim bunları kullanmaya devam ederse şahitliği kabul edilmez. Ud ve zil’de aynı şekildedir. Zira insanlar çoğunlukla sevindikleri zaman mizaçları gereği bunları çalarlar.’’ (7) ifadeleri bulunmaktadır. Hanbeli mezhebi’nin muteber kitablarından olan ”el-mugni” çalgı aletleri hususunda:  ‘’ Çalgı aletleri üç kısımdır. Haram olanlar, telli ve vurmalıların hepsi haramdır. Ud, tambur, piyano, lir v.s haramdır. Kim bunları dinlemeye devam ederse şahitlikleri kabul edilmez. Zira Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) rivayetine göre resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) (Ümmetimin içinde on beş haslet ortaya çıktığında belalara müstahak olurlar.) Eğlence ve çalgı aletlerini de on beş haslet içerisinde saydı. Mubah olan: Def çalmak. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) ‘’Nikâhı ilan edin. Bunun için def çalın’’ buyurmuştur. Erkeklerin def çalması ise her halükarda mekruh olandır. Zira defi kadınlar ve kadınlaşanlar çalar. Erkeklerin çalması kadınlara benzemektir ve resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlara benzeyen erkeklere lanet etti.’’ (8) demektedir.

 Şafii mezhebi: Şafii mezhebinde çalgı aletleri hakkında birçok görüş olup, çalgı aletleri hususunda ihtilaf bulunmaktadır. Şafii mezhebinden bir kısım âlim nefesli ve telli çalgıların haram olduğunu, vurmalılardan ise sadece zilsiz defin helal olduğunu söylemiştir.(9)

 Müteahhir ulemanın yazdığı kitablarda da genellikle mütekaddim ulemanın görüşleri parelinde bilgiler bulunmaktadır:

 ‘’Şarkı dinlemek çirkin ve haram olan bir şeydir. Zira şarkı dinlemek kalplerin katılaşmasına sebeb olur, ALLAH’ı (Celle celalühü) zikirden ve namazdan alıkoyar. İlim ehlinin birçoğu (وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ) ‘’ İnsanların bir kısmı ALLAH yolundan saptırmak için boş sözü satın alırlar’’ (Lokman/6) ayeti kerimesini şarkı olarak tefsir etmişlerdir. Abdullah ibn-i Mesud (radıyallahu anh) ayeti kerimede ki boş sözün şarkı olduğuna yemin etmiştir. Şarkı ile beraber flüt, ud, keman ve davul gibi çalgı aletleri olduğu zaman daha şiddetli haram olur. Bazı âlimler çalgı aletleri ile beraber şarkının haram olduğu hususunda icma olduğunu beyan etmişlerdir. Öyleyse çalgı aletleri ve şarkılardan kaçınmak vaciptir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Ümmetimden zinayı, ipeği, şarabı ve çalgı aletlerini helal sayan bir topluluk olacaktır.’’ Buyurmuştur. (10)

 

وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُوراً

 

( Ve onlardan kime gücün yeterse onu sesin ile oynat ve onların üzerine süvarilerinle, piyadelerinle sayhada bulun ve onlara mallarda ve evlatlarda ortak ol, ve onlara vaadler de bulun, onlara şeytanın vaat edeceği şey aldanıştan başka bir şey değildir.) (İsra /64)

 Ayetin manası, ALLAH (Celle celalühü) Şeytana şöyle diyor: Gücün yettiği kadar müzik ve şarkı ile onları aldat, onları oyala, şarkı ve müzikle beraber olan bütün çalgı aletlerin ile onları günaha, fuhşiyata çek demek olur. O zaman şarkı dinleyenler bilsinler ki, Şeytan onları tamamen kaplamış ve onlar şeytanın bölüğünden olmuşlardır. Şeytan onları bana doğru gelin diye çağırdıkça onlar ‘’lebbeyk’’ diyerek şeytana tabi olmuşlardır. İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh) bu ayetin tefsirin de: ‘’ Muhakkak ki bu ayet şarkının, çalgı aletlerinin ve eğlencenin haram olduğuna delildir. Mademki şeytan bunlar şeytanın sesi ve fiili, o zaman bunlardan sakınmak gerekir.’’ İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh) bu sözünü imam-ı Ahmed’in (rahmetullahi aleyh) İbn-i ömer’in (radıyallahu anh) kölesi nafi’den rivayet ettiği bir hadis ile delillendirmektedir. Nafi diyor ki ‘’ Ben bir gün İbn-i Ömer yolda (radıyallahu anh) ile gidiyordum. Ne zaman bir çobanın kavalının sesini duydu parmakları ile kulaklarını tıkadı, ve atın yönünü değiştirdi.. Bir müddet gittikten sonra bana ‘’ Ey Nafi (kaval) sesi(ni) hala duyuyor musun?’’ diye sordu. Ben ‘’Evet’’ diye cevap verince, ben ‘’duymuyorum’’ diye cevap verinceye kadar gittik. Bunun üzerine İbn-i Ömer (radıyallahu anh) parmaklarını kulağından çekti ve atın yönünü tekrar (ilk yöne doğru) çevirdi ve ‘’ Ben resulullah’ı (Sallallahu aleyhi ve sellem) çobanın kaval sesini duyunca benim gibi parmakları ile kulaklarını tıkadığını gördüm’’ dedi. İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh) bundan sonra : ‘’ Bu o zaman normal bir ses çıkaran bir aletin sesiydi, peki zamanımızda ki aletlerin sesinde nasıl olur?’’ demektedir. (11)

 Çalgı aletlerine gelince, Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbelî mezheblerinin meşhur görüşüne göre ud, tambur, piyano, davul, flüt, ney ve bunlara benzer telli ve vurmalı çalgıların hepsi haramdır. Kim bunları dinlemeye devam ederse şahitliği kabul edilmez. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  ‘’ Ümmetimin içinde şarabı, domuzu, ipeği ve çalgı aletlerini helal sayan bir topluluk olacak’’ buyurmuştur. Başka bir rivayette ‘’ Elbette ümmetim içinde şarap içen ve şaraba başka isim koyan insanlar olacak. Bunların başlarında çalgı aletleri çalınacak ve şarkı söyleyen kadınlar oynayacak. ALLAH (Celle celalühü) bunları yerin dibine geçirecek ve bunları maymun ve domuza çevirecek’’ şeklinde buyurmuştur. Dört mezheb çalgı aletlerinin haram olduğunu kur’an dan ‘’ İnsanlar içinde ALLAH’ın yolundan çevirmek için boş sözü satın alanlar vardır’’ (Lokman/6) ayeti kerimesini delil getirmişlerdir. İbn-i Abbas (radıyallahu anh) boş söze şarkı demiştir.

Makul olan: Bu ayetten kasıt müzik aletleridir. Ve bu aletler insanları ALLAH’ın (Celle celalühü) zikirden ve namazdan alıkoyuyor ve mallarının yok olmasına sebeb oluyor. Bu yüzden çalgı aletleri şarap gibi haramdır.’’ (12)

 Kaynaklar:

(1) İbn-i Hazm (rahmetullahi aleyh) bu rivayeti zayıf kabul etmiştir. Ancak El-Iraki (rahmetullahi aleyh) ‘’ El muğni an hamli’l esfar’’ isimli eserin de ( c:1 sh:566) bu rivayeti zikrettikten sonra ta’lik (1-a) suretinde olduğunu ve İbn-i Hazm’ın (rahmetullahi aleyh) bu sebeble zayıf saydığını kaydetmektedir.

1-a) Ta’lik hadis: Usulü hadis’te isnad’ta ravilerin bir veya bir kaçının söylenmemesi demektir. Bir kısım usulcüler isnad’ın tümünü zikretmeden ‘kale resulullah” veya ” kale ibn-i abbas” şeklinde denilmesi olarak tarif etmiştir. Bu şekilde isnad’tan bazı ravilerin veya isnad’ın tümünün söylenmeden rivayet edilmesi pek çok alim tarafında sened’te kopukluk olarak kabul edilmiştir.

Ancak ta’lik hadis Buhari’nin en önemli özelliklerinden birisidir. Zira onun bu şekilde ta’lik rivayetleri arz veya munâvele şeklinde aldığı rivayet edilmiştir. Ta’lik hadis’in hükmü, sahih hükmü verilmiş bir kitabta nakledilirse, sıhhat’tir.

 (2) Mavsili, El- ihtiyar, c: 4 sh: 177

 (3) Serahsi, El- Mebsud, c: 18 sh: 396

 (4) İbn-i Abidin, reddul muhtar, c: 1sh: 108

 (5) Ahmed b. Muhammed savi, haşiyetu’s-sâvi,  c:5 sh:215

 (6) El-mebda’ şerhu mukna’, c:6 sh:52

 (7) El-mebda’ şerhu mukna’, c: 10 sh: 175

 (8) El- mugni, c: 23 sh: 182,184

 (9) Dr. Hüsameddin afene, Hükmü’l musiki fi’l islâm, sh:5, 12

 (10) Ahkamü’ş-şer’iyye, c: 1 sh:1,6

 (11) Ahtau ammetü tekaa fiha’n-nisa, c: 1 sh: 23

 (12) Vehbe zuhayli, fıkhu’l İslami ve edilletuhu, c: 4 sh:212, 213

İBRAHİM

 Selamun Aleykum, Muhterem Hocam yaptığım araştırmalar neticesinde zirai ürünlerde zekatın, sulamanın elle yapılıp yapılmadığına göre masraflar düşmeden elde edilen toplam üründen 1/10 veya 1/20 olduğunu öğrendim. Günümüzde yapılan çiftçilikte sizinde malumunuz pek çok masraf yapılmaktadır (traktör masrafları, gübre, işçi çalıştırma vs..) ve bu masraflar düştükten sonraki ürün üzerinden zekatın verileceğini söyleyenler bulunmaktadır ve bunlar kafa karıştırmaktadır. Benim sizden çiftçilikle geçimini sağlayan bir insanın elde ettiği üründen hangi şartlarda ve ne kadar üründen zekat vermesi gerektiğidir. Allah’a emanet olun…..Saygılarımla…

BİSMİHİ TEÂLÂ

 We aleykümü’s-selam

 Toprak ürünlerinden alınan zekât’ın (öşür) farziyeti kitab ve sünnet ile sabittir. Nitekim ‘’ وَمِمَّا أَخْرَجْنَا لَكُم مِّنَ الأَرْضِ ‘’ (sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin) (Bakara /267) ayeti kerimesinde ki emirin toprak ürünlerinden zekât alınmasına dair olduğu hususunda fukaha’nın görüş birliği bulunmaktadır. Ayrıca ‘’  وَآتُواْ حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ ’’ ( hasat günü mahsullerin hakkını verin) ( En-am /141)  ayetinde ki ‘’hak’’ tan kasıtın zekât olduğu ifade edilmektedir. 

 Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ فِيمَا سَقَتِ السَّمَاءُ وَالْعُيُونُ أَوْ كَانَ عَثَرِيًّا الْعُشْرُ ، وَمَا سُقِىَ بِالنَّضْحِ نِصْفُ الْعُشْرِ ’’ ( Yağmur, kuyu suyu veya yer altı suları ile sulanan toprak mahsulünde öşür (1/10), taşıma su (kova veya havuz) ile sulanan mahsulde nısf öşr (1/20) vardır) (Buhari/ 55) hadis-i şerifinden toprak mahsullerinden hangi oranda zekât alınacağı bildirilmektedir. 

 Toprak mahsullerine zekât (öşür) farz olması için fıkıh kitablarının ifadesine göre 5 vesk ürün olması gerekir. Bu nisaba ulaşmayan ürünlere öşür yoktur. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem): ‘’ لَيْسَ فِيمَا أَقَلُّ مِنْ خَمْسَةِ أَوْسُقٍ صَدَقَةٌ ’’ Beş veskten az üründe zekât yoktur.’’ (Buhari, 55) buyurarak öşrün nisabını beyan etmiştir. Hanefi mezhebinin muteber saydığı rıtla, ‘’rıtl-ı bağdadi’’ denilmektedir.  Rıtıl, sa’ ve vesk’in dirhem ve gram olarak hesabı.

1) Dirhem-i örfü’ye (3,12 gr) göre

 Bir rıtl= 130 dirhem, bir dirhem-i örfi= 3,12 gr. Bir rıtıl= 130 x 3,12 = 405,6 gr

Bir sa’= 8 rıtıl x 130 dirhem= 1040 dirhem

Bir sa’= 1040 dirhem, x 3,12 = 3, 244 kgr

Bir vesk= 60 sa’x 1040 dirhem= 62400 dirhem

Bir vesk= 62400x 3,12= 194,688 kgr

Beş vesk= 5 x 194,688= 973,440

 Mezhebler arasında ki ihtilaflarla beraber toprak mahsullerin de zekâtın (öşür) farz olması için ve en ihtiyatlısı en az 610 kgr ürün olması gerekir. Bundan daha az üründe zekât (öşür) yoktur. Üç mezheb imamının ve imameyn’in (rahmetullahi aleyhim) görüşü bu şekildedir. İmam-ı Azam’a (rahmetullahi aleyh) göre ise toprak mahsullerin de nisab yoktur, az veya çok olsun, ister yağmur suyu ile isterse kuyu suyu ile sulansın En-am 141. ayetine göre çıkan ürünün hepsinden zekât (öşür) verilir.

 Hanefi mezhebinin mutekaddim fıkıh kitabları toprak mahsullerinin zekâtın da, (öşür) yapılan ekstra masrafların (işçi parası, su kirası, gübre v.s), zekât’tan (öşür) düşülemeyeceğini yazmaktadırlar. İbn-i Nüceym (rahmetullahi aleyh) bu konuda şöyle demektedir: ‘’ İşçi parası, hayvan (traktör) kirası, su taşıma ücreti, ekini korumak için bekçi ücreti ve bunun gibi masraflar zekâtta (öşür) hesab edilmez. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) zaten bu masrafları düşünerek farz olan miktara hükmetmiştir. Aynı masrafların tekrar düşülmesinin manası yoktur. Böylece öşüre ve nısfı öşüre şamil kılındı. Yerde yetişip çıkan her şeyin öşrünü (1/10) veya nısfı öşrünü (1/20) vermek bu mahsulü çıkaran herkes için vaciptir. Bazı insanların zannettiği gibi çiftçi ürünü çıkarmada karşılaştığı zorlukları (ekstra masrafları) öşür veya nısfı öşür’den düşürerek kalan üzerinden farz olan öşrü vermesi gerekmez. (Bahru’r-raik, c: 6 sh:49)

 İbn-i Abidin’de (rahmetullahi aleyh) yapılan masrafların düşülemeyeceğini ve illetini şöyle anlatmaktadır: ‘’ Yani masraf mukabilinde çıkan mahsule öşür vâcip değildir, denilemez, öşür, bütün mahsulde vâcibtir. Çünkü resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), masrafın değişmesiyle vâcibin değişmesine hükmetmiştir. Masraflar düşülürse, vâcib bir olur ki, o da kalan kısımda daima öşürdür. Zira öşürün yarıya inmesi, ancak masrafından dolayıdır. Masraf çıkarıldıktan sonra, geriye kalan mahsulde masraf yoktur. Binaenaleyh onda daima öşür vâcib olur. Lâkin vâcib, birbirinden farklıdır. Bundan anlarız ki, şer’an, çıkan mahsulün, bir kısmının öşrünün alınmaması muteber sayılmamıştır. Bu kısımdan murad, aslen masrafa müsâvi olan miktardır. Meselenin tamamı fetih’tedir. ( Dürrül muhtar, c: 7 sh:167)

 Ancak günümüz âlimleri çiftçinin yaptığı ekstra masrafların (gübre, traktör kirası v.s) getirdiği ekonomik yükün çokluğundan dolayı yapılan masrafların öşürden düşülebileceğini söylemektedirler. ‘’ Öşür de yapılan masrafların çıkarılıp çıkarılmaması hususunda üç görüş bulunmaktadır. A) Yapılan bütün masraflar çıkarılır, B) Yapılan hiçbir masraf çıkarılmaz, C) Mahsulün 1/3 çıkartılarak, geri kalandan farz olan öşrün verilmesi orta yolu tutanlar. Günümüz âlimleri üçüncü görüş olan orta yolun tutulmasını benimsemişlerdir. Sonra ürün ister yağmur suyu ile isterse herhangi bir alet yardımıyla sulansın zekât hesabı tamamlanarak geri kalandan farz olan öşür verilir. İbn-i Arabi’nin (rahmetullahi aleyh) Tirmizi’nin şerhinde ‘’  إِذَا خَرَصْتُمْ فَجُذُّوا وَدَعُوا الثُّلُثَ فَإِنْ لَمْ تَدَعُوا أَوْ تَجُذُّوا الثُّلُثَ فَدَعُوا الرُّبْعَ’’ ((Ağaçlarda ki meyvelerin miktarını) takdir ettiğiniz zaman (olğunlaştıktan sonra onları) toplayın ve 1/3 bırakın. Eğer üçte birini bırakamazsanız veya (onu bırakmayı uygun) bulamazsanız, 1/4 bırakın.) (Tirmizi ve Ebu davud. Ebu Davud Tahmin eden (memur) üçte birini, işçilik için bırakır. Demiştir) hadisiyle amel ederek söylediği sözden anlaşılan budur. Dört mezhebin ve Müslümanların bugün üzerinde amel ettikleri budur.’’ (Vehbe Zuhayli, Fıkhu İslami ve edilletuhu, c: 3 sh:248. )

 Ziraat ürünlerine yapılan masrafların çıkarılmasına dair görüşler:

 Ziraat ürünlerine yapılan harcamalar iki nevi’dir.

 Birinci nevi: Ziraat ürünlerinin sulanması ve sulama için ihtiyaç duyulan işçi parası, hayvan (traktör) kirası, sutaşıma için kiralanan (hayvan, motor v.s gibi şeylerin) kirası ve bunlarla alakalı şeyler.

 İkinci nevi: Sulama haricinde satın alınan ürün, gübre, ekme ve hasat ile alakalı hususlar.

 Çiftçi, bütün bu harcamaları sahib olduğu maldan yapar. Bazen de aldığı borç maldan (paradan) yapar. Çiftçi borcu bazen sadece ekin (de kullanmak) için alır, bazen de hem ekin (de kullanmak) için hem de ailesi (ne harcamak) için alır. Çiftçi almış olduğu borcu (farz olan) zekât’ı vermeden önce mahsulden çıkarır (borcunu öder). Çiftçi almış olduğu borcu isterse sadece ürünü sulamak veya ürün için kullanmak amacıyla harcasın veya isterse hem ürün hem de ailesi için harcasın müsavidir. Bir şartla aldığı borç sabit olacak. Bazen de çiftçi herhangi bir ihtiyacı için borç alır…….

 Çiftçinin kendi malından yaptığı masraflara gelince, eğer yapılan masraf birinci nevi den yani ürünleri sulamayla alakalı olursa bu masrafları elde ettiği mahsulden çıkarmaz, bütün üründen zekâtını verir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’  Yağmur, kuyu suyu veya yer altı suları ile sulanan toprak mahsulünde öşür (1/10), taşıma su (kova veya havuz) ile sulanan mahsulde nısf öşr (1/20) vardır‘‘ buyurmuştur. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) zaten bu masrafları düşürerek farz olan miktara hükmetmiştir. Şayet masraflar tekrar çıkarılırsa (verilecek zekâtta) farz (zekât) manası olmaz. Halbuki farz bir tanedir.

 Eski sulama araçları ile modern sulama araçları arasında ki yüksek maliyet giderleri arasında ki farka ittibar edilmez. Zira modern sulama araçlarında ki yüksek maliyet giderleri eski sulama araçlarına göre daha fazla ürün elde edilmesini sağlar. Ve çiftçi aralarında ki maliyet artışından dolayı zarara uğramaz. Bunun için aralarında ki gider farklılığına itibar edimez.

 Eğer çiftçinin kendi malından yaptığı masraflar, ikinci neviden yani sulama dışında ki (ürün, gübre v.s alımından doğan) neviden olursa o zaman bunları mahsulden çıkarır. O zaman üründe ki farz öşür (1/10) ile farz nisfi öşür (1/20) müsavi olmuş olur. Ve kabul edilen görüş ile masraf mutlak olarak çıkarılır diyen görüş arasında ittifak oluşur. İbn-i Arabi’nin (kuddise sırruhu) görüşü ile de ittifak edilmiş olur. Alet ve edevat çiftçinin kendi malı olduğu zaman, çiftçinin sulama dışında kullanmış olduğu alet ve edavatın giderleri de çıkarılır diyen görüşe şamil olmuş olur. Ve her mahsulden eşit ücret çıkarılır.  Bu da sulama hariçinde nakliye için ihtiyaç duyulan her şeyin  harçamalarına şamil olmuş olur.

(Mecelletü mecmau fıkhu islami, c: 13 sh: 681)

 

Medreseli

 Soru: Bazı kitablar da muhiddin arabinin ‘’fususul hikem’’i’ni resulullah tarafından yazılıp ona verildiği yazmakta. Halbuki ibn-i arabinin fususul hikem ve diğer kitablarında küfür sözleri bulunmaktadır. Bu kitabı peygamberin yazdığı doğru olabilir mi? Bu kitabların okunması caiz mi? İbn-i Arabi hakkında ne dersin?

BİSMİHİ TEÂLÂ

 Ulema arasında  en çok tartışılan kişilerden birisi de İbn-i Arabî’dir (kuddise sırruhu). Ulemanın bir kısmı onun veli olduğuna kabul etmektedir. Nitekim bunlardan biri olan İbn-i Haceri’l mekki, İbn-i Arabî (rahmetullahi aleyhima) hakkında şöyle demektedir.

 ‘’ İbn-i Arabî ( kuddise sırruhu) arifi billâh olan, ALLAH’ın (Celle celalühü) veli kullarından olup bildiği ile amil olan ulemadandır. İbn-i Arabî’nin ( kuddise sırruhu) zamanının âlimlerinden olduğu hususunda ittifak edilmiştir. Öyle ki kendisi her türlü ilimde kendisine tabi olunan olup, kendisi başkasına tabi olanlardan değildir…. Kendisi zamanının en takvalılarından olup sünneti seniyye’yi ihya etmiş ve mücahede hususunda zamanının en büyüklerindendir. Hatta kendisinin bir abdest ile üç ay durduğu rivayet edilmiştir. Diğer hallerini buna kıyas et.  Kendisinin ‘’Futuhatu’l mekkiyye’’ isimli eserini yazdıktan sonra sayfaları hiçbir koruyucu olmadan Kâbe’nin üzerine koymuş, bir sene orada kalmasına rağmen Mekke çok yağmur ve rüzgârlı bir yer olmasına rağmen ne sayfaları yağmurdan ıslanmış, ne de rüzgâr sayfalarından birisini uçurmuştur… Onun kitablarında ilk bakışta anlaşılması zor olan hakikatlerden yüz çevirmek gerekir. Zira o hakikatleri ancak o mertebeye gelen arifler, kitab ve sünnet hakikatlerine muttali olanlar anlayabilir. Bu hakikatleri anlayamayan bir takım cahil insanlar onun boynundan İslâm ipini çıkaranlar ve ondan şer’i teklifleri düşürerek onu en büyük şirklerden bir şirk ile suçlayanlar hem dünyada hem de ahirette açık bir hüsrana düştüler.  (İbn-i Haceri’l mekki, feteva-i hadisiyye, c:1 sh: 210)

 Osmanlı devletinin 9. şeyhulislam’ı olan İbn-i Kemal paşa’ da, İbn-i Arabi (rahmetullahi aleyhima) hakkında şöyle demektedir.

 ‘’ Ey İnsanlar iyi bilin ki İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) kâmil bir müçtehid, fazıl bir mürşidtir. Kendisinin yüksek mertebelerine işaret eden birçok menkıbe ve harikulade halleri olan biri olup, ulema arasında makbul ve faziletli birisidir. Kim onun hakkında ileri geri konuşur, onun faziletini inkâr ederse hata eder. Eğer inkârında ısrarcı olursa delalete düşer ve zamanın sultanı onu bundan dolayı cezalandırır. Onun eserlerinden olan ‘’fususu’l hikem’’ ve ‘’ Futuhatu’l mekkiyye’’  isimli eserlerinde ki bazı meseleler emri ilahiye’ye ve şer’i muhammediyye’ye uygun olup ehl-i keşif ve ehl-i batın dışında ki zahir ehline gizli hususlardır. Kim bunlarda ki manayı ve anlatılmak isteneni anlamazsa ‘’ hakkında bilgin olmayan şeylerin arkasına düşme. Zira kulak, göz ve kalb bundan mes’uldür.’’ (İsra/36) ayeti kerimesi gereği susması gerekir.’’ (Tabakatu’l müçtehidin, c: 1 sh: 133)

 İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) özellikle ‘’fususu’l hikem’’ ve ‘’futuhatu’l mekkiyye’’ isimli eserlerinde ki görüş ve vahdet-i vucud hakkında ki görüşlerinden ötürü ulemanın büyük bölümü tarafından küfür ve zındıklıkla itham edilmiştir.  Mesela Hanefilerden Şehabeddin Hüseyin b. Süleyman  (rahmetullahi aleyh) ibn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) küfrüne hükmederek, kitablarının okunmaması gerektiğine hükmetmiştir. Takiyyiddin ibn-i teymiyye, Şerafeddin İsa zevavi, kadı kuzat bedreddin, Sadedin harisi, Zeyneddin Ömer b. ebi hazm, (rahmetullahi aleyhim ecmain)  gibi birçok âlim İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) kâfir ve zındık olduğuna hükmederek kitablarının okunmaması gerektiğini söylemişlerdir. (Abdurrahman sehavi, kavlu’l münbi an tercümeti ibn-i Arabî, c: 2 sh:365, 379)  

 İbn-i Arabi (kuddise sırruhu) hakkında leh’te ve aleyh’te Konuşanlar olduğu gibi onun hakkında konuşmayıp ‘’onun hakkında konuşmayıp susan kurtulmuştur.’’ (Suyuti, tenbihü’l gabi bi tebrieti ibn-i Arabî, sh:9) diyen Şerafeddin Münavi, Hafız zehebi (rahmetullahi aleyhima) gibi ulemada bulunmaktadır. İbn-i Teymiyye ise İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) hakkında ‘’fetvalar’’ın da ‘’ onun kâfir olduğunu söyleyenler olmakla beraber onun öldüğünü zaman İslâm dinine yakın olduğunu zannediyorum….. ama nasıl öldüğünü en iyi ALLAH (Celle celalühü) bilir.’’ (Mecmau’l feteva, c: 2 sh: 143) derken, ‘’el Furkan beyne evliya-i’r-rahman ve evliya-i’ş-şeytan’’ isimli eserin de ‘’ İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) kendisi hakkında söylenen şeylerden uzak olup ‘’Futuhatu mekkiyye’’ isimli eserinde ki sözleri tasavvuf erbabının bazı hallerinden dolayı söylediği sözler olduğundan bunlar hakkında mazur sayılır.’’ (c:1 sh:210, 215) demektedir.

 İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) hakkında ki olumsuz görüşler genellikle onun tasavvufi yönünden dolayıdır. İkinci bin’in müceddidi İmamı Rabbani (kuddise sırruhu) ‘’Mektubat’’ isimli eserin de onun hakkında özet olarak ‘’ …..Bize düşen onun şeriate uygun olan sözlerini kabul edip, şeriate uygun olmayan sözlerini kabul etmemektir. İbn-i Arabî’yi (kuddise sırruhu) kabul etmede veya etmeme de bu fakirin tercih ettiği orta yol budur. Onun halini en iyi bilen ALLAH’tır (Celle celalühü).’’ (Mektubat c: 2 mek: 77) demek suretiyle onun hakkında en uygun olanın orta yol olduğunu ifade etmiştir.

 İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) hakkında en iyi yolun orta yol olduğunu beyan edenlerden birisi de Hanefi mezhebi’nin Osmanlı dönemin de yaşayan muhakkik âlimlerinden İbn-i Abidin’dir (rahmetullahi aleyh). İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) babasının ”reddul muhtar”ına yaptığı ”dürrul muhtar” isimli haşiyede İbn-i Arabî’ye (kuddise sırruhu) bir bab ayırarak onun hakkında geniş malumat vermektedir.

 METİN

Eş-şeyhu’l-Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin halinin beyanındadır. – ALLAH‘u Teâlâ bizi onunla fâidelendirsin -

Ebussûud Efendi’nin Marûzât’ında zikredilmiştir ki, Ebussûud Efendi’ye “Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin “Füsûsu’l-Hikem” isimli eserindeki bazı sözleri şeriata uymamaktadır. O eseri kendinden sonra gelenleri sapıtmak için yazmıştır. Onu okuyan mülhiddir, diyen kimsenin sözünün mânası nedir? Ve bu kimseye ne lâzım gelir?” diye sorulmuş.

Ebussûud Efendi de:

“Evet, o eserde şeriata uymayan bazı sözler vardır. Bazıları bu sözleri şeriata uydurmak için tevîl etmişlerdir. Fakat biz, bu şeriata uymayan sözlerin bazı Yahudiler tarafından Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretlerine iftira edilmiş olduğunu yakinen biliyoruz. Artık bu şeriata uymayan sözleri ihtiyaten okumamak vâcibdir. Sultan, bunların okunmasını yasaklayan bir de emir çıkarmıştır. Buna göre şeriata uymayanı eserleri okumaktan, ezberlemekten ve dinlemekten sakınmak vâcibdir.” diye cevap vermiştir.

İZAH

“Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabi İlh…” Muhyiddin İbnü’l-Arabi (560 – 637) Muvahhidler Sultanı Ebû Yusuf Yakub devrinde (560) senesinde İspanya’daki Mürsiyye’de dünyaya gelmiştir.

Daha küçük yaşlarında ailesiyle birlikte İşbiliyye şehrine gitmiş, ilk tahsilini burada tamamlamıştır. O günün öğretim sistemine göre Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemiş, tefsir, hadîs ve fıkıh okumuştur.

İbnü’l-Arabi, meşhur Arap Tayyî kabîlesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılmaktadır.

Akrabaları arasında tasavvufi bilgilere sahip kimseler mevcuttu. Kendisi de, ifadesine göre, Tasavvufda, kutupluk mertebelerine varmış bir zat idi.

Dayısı Ebû Müslim el-Havlâni de, kutupların büyüklerindendi. Diğer dayısı Yahya b. Yaan Telemsan şehrinin meliki bulunuyordu. İbnü’l-Arabî’nin rivâyetine göre Ebû Abdillah et-Tûsî adlı bir şeyhin tesiri ile hükümdarlığı bırakıp tasavvuf yoluna girmiştir.

Yine kendi ifadesine göre, babası Ali b. Muhammed’in devlet ileri gelenleriyle, bilhassa filozof İbn-i Rüşd ile dostluğu vardı.

İbnü’l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık halvete çekilmiş. Her sahada ve bilhassa tasavvufî marifetler sahasında hiç bir şey bilmezken ve bu hususta hiç bir kitap da okumadan, mükâşefe tarikiyle bir çok şeylere muttali olarak halvetten çıkmıştır.

İbnü’l-Arabî, Endülüs’te bir müddet daha kaldıktan sonra seyahate çıkmış, Şam, Bağdat ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış âlim ve şeyhlerle görüşmüş, onlardan pek çok istifade ve istifaza etmiştir.

Bir aralık Konya’ya gelip Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram görmüş, burada iken Sadrüddin Konevî’nin dul bulunan annesini de kendisine nikahlamıştır.

Bundan sonra tekrar Şam’a donmuş ve (637) tarihinde orada vefat etmiştir.

“Yakînen biliyoruz ilh…” Yani şeriata uymayan sözlerin bazı Yahudiler tarafından

Muhyiddin Arabî Hazretlerine iftira edilmiş olduğunu Ebussûud Efendinin yakînen bilmesi ya yanında sâbit olan bir delil iledir veya Şeyh-i Ekber’in bu sözler ile muradı anlaşılmayıp tevili de mümkün olmadığı için bu sözlerin Şeyh-i Ekber’e iftira olduğu taayyün etmekledir.

Nitekim İmam Şarânî’yi de çekemeyenler, bazı kitaplarına şeriata muhâlif sözler ilave edip İmam Şarânî’ye iftirada bulunmuşlardır.

Bunun üzerine İmam Şarânî asrındaki âlimleri toplayıp, bu kitabların müsveddelerini göstermiş. Bu müsveddelerde şeriata muhâlif sözlerin bulunmadığı görülmüştür.

Şeyh-i Ekber’in itiraz ettikleri sözlerinin açıklanmasını isteyenler Nablûsi Abdülganî’nin “Er-Reddü’l-metin alâ müntakısı’l-ârif Muhyiddin” isimli kitabına müracaat etsinler.

“İhtiyaten okumamak vâcibdir ilh…” Şeyh-i Ekber’in kitabında şeriata uymayan sözlerin iftira olduğu sâbit olursa zaten bunların okunmaması vâcibdir.

İftira olduğu sâbit olmazsa herkes bu sözler ile Şeyh-i Ekber’in ya muradını anlayamaz veya muradının hilâfını onlar da bu sözleri inkâr eder. Bu takdirde de bu sözlerin okunmaması vâcibdir.

İmam Suyûtî “Tenbihü’l-gabî bi-tebriet-i İbn-i Arabî” ismindeki risâlesinde:
“Muhyiddin İbnü’l-Arabî hakkında âlimler iki fırkaya ayrılıp birisi onun velî olduğuna, diğeri ise velî olmadığına inanmıştır. Bence iki fırkanın da razı olmayacağı bir yol vardır: Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin velî olduğuna inanılması, fakat kitablarının okunmasının haram olmasıdır.” demiştir.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den “Biz öyle bir zümreyiz ki, bizden olmayanların kitablarımızı okumaları haramdır.” diye nakledilmiştir.

Çünkü Sufiler ıstılah olarak bir takım lâfızlar üzerine anlaşıp o lâfızlar ile fukahâ arasında bilinen mânaları murad etmemişlerdir. Kim o lâfızları fukahâ arasında bilinen mânâlara hamlederse kâfir olur.

İmam Gazâli bazı kitablarında; “Sufilerin bazı sözleri, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şerifdeki yed, ayn, istivâ gibi müteşabih olan âyet ve hadîslere benzemektedir.” demiştir.

Bir kitabın Muhyiddin Arabî’ye aid olduğu sâbit olunca, o kitaba bir düşman veya bir mülhid veyahut bir zındık tarafından kelimeler sokulmuş olması ihtimali bulunabileceğinden o kitapta mevcud olan her kelimenin Şeyhin sözlerinden olduğunun sâbit olması veya o kelimeler ile sufiler arasında bilinen manânın kasdedilmiş olduğunun sâbit olması lazımdır. Bunu bilmek ise mümkün değildir. Bildiğini iddia eden insan kâfir olur. Çünkü bu kalbe aid olan işlerdendir ki, bunu ancak Allah Teâlâ bilir.

Büyük âlimlerden birisi sufilerin büyüklerinden birisine “Zâhiri inkârı gerektiren lâfızlar üzerine anlaşıp ıstılah yapmağa sizi sevk eden nedir?” diye sormuş. Sufi de: “Bu ıstılahları bilmeyen, tarikat dâvâsında bulunmasın ve ehil olmayan tarikata girmesin. Ehil olmayan kitaplarımızı okumasın. Bilhassa kitaplarımızı okuyan zâhiri ilimleri anlamaktan âciz ise hem kendisi sapar, hem de başkalarını sapıtır. Kitaplarımızı okuyan ârif ise müritlerine kitap okutmak tarikatlarından değildir ve ilmi de kitaplardan almazlar.” diye cevap vermiştir.

İmam Suyûtî’nin Risâlesinin başka bir yerinde “Fakîh, âlim İzzüddin b. Abdüsselâm “Muhyiddin İbnü’l-Arabî aleyhinde konuşur ve o, zındık dır.” derdi.

Bir gün arkadaşları kendisine “Bize kutubu göstermeni istiyoruz.” dediler. O da Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi gösterdi. Bunun üzerine arkadaşları: “Sen ona hem zındıkdır, hem de kutubdur diyorsun. Bu nasıl olur?” dediler.

İzzüddin b. Abdüsselâm: “Ben, ona zındık demekle şeriatı koruyorum. Kutub demekle hakikatı söylüyorum.” demiştir.” diye zikredilmiştir. İmam Suyûtî’nin sözü burada bitmiştir.

Muhakkık İbn-i Kemal Paşa Fetvasında “Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi medhetmiş, onun pek çok eserleri bulunduğunu söylemiş, “Füsusû’l-Hikem” ile “Fütuhât-ı Mekkiyye” onun eserlerindendir. Bu kitabların meselelerinin bazıları, Allah Teâlâ’nın emrine ve Peygamber Efendimizin sünnetine muvafıktır. Bu kitapların meselelerinin bazılarını, zahir ehil anlayamaz. Ancak keşif ve batın ehli anlar.

Bu meseleler ile murad edilen mânâyı anlayamayan kimsenin bu hususda sükût etmesi vâcibdir. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri:

“Senin için hakkında bir bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalp: Bunların her biri bundan mesuldür.” (İsra Suresi: âyet : 36) buyurmuştur, diye zikretmiştir.

“Muhyiddin-i İbnü’l-Arabi hal ve ilim cihetinden tarikatın şeyhidir îlh…” Tarikat; Allah Teâlâ’ya ulaşmak arzusuyla menzillerden geçerek, makamlarda yükselerek giden kimselerin takib ettikleri hususi yoldan ibarettir.

Ehl-i Hakk’a göre hal: Sırf Hakk’ın lütfün dan kalbe gelen neşe, hüzün, sıkıntı, ferahlık gibi şeylerdir ki, bunlar insanın kendi kendine elde ettiği hallerden olmayıp, Hakk’tan kalbe gelen hallerdir.

Makam: Allah yolcusunun manevi menziline denir ki, çalışma neticesinde elde edilir.
İlim : Gerçeğe uygun olan kesin inanç dan ibarettir.

“Erbab-ı hakayık ilh…” Hakikat: Allah Teâlâ’nın sırlarını kalp ile müşahede etmekten ibarettir. Hakikat, manevi bir sırdır ki, onun sınırı ve ciheti yoktur. Şeriat, tarikat ve hakikat bir mânayadır. Allah Teâlâ’ya giden yolun bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Zâhiri: şeriat ile tarikattır. Batını ise; hakikattir. Şeriat ile tarikattaki hakikatin gizli olması, sütte kaymağın gizli olması gibidir. Sütü yaymadan kaymağını elde etmek mümkün değildir. Şeriat, tarikat ve hakikatten maksat, kulun kendisinden istenilen şekilde kulluk vazifesini yerine getirmesinden ibarettir.‘‘ (İbn-i Abidin, dürrul muhtar, c: 4 sh: 238,239).

 Hulasa İbn-i Abidin’in (rahmetullahi aleyh) haşiyesinden  anlaşılan İbn-i Arabinin (kuddise sırruhu) şeriat’e uygun olmayan sözlerinin kendisine ait olmayıp İslâm düşmanı Yahudiler tarafından uydurularak onun eserlerine ilave edilmiş olmasıdır. Ancak bu sözlerin kendisi tarafından söylendiğini farz-ı muhal etsek dahi gerek İmam-ı Rabbani’nin (kuddise sırruhu), gerekse İbn-i Abidin’in (rahmetullahi aleyh) işaret ettiği gibi onun şeriate uygun olmayan sözlerini okumayıp (ki bu gibi sözleri okumak izah edildiği gibi caiz değildir) orta yol üzere olmaktır.