Eki-24-10

Kırtas hadisesi

 
HaKKaNiYeT

Es selamu aleykum Hocam…

Resulullah(sav) vefat etmek üzreyken kalem kağıt istemiş birşeyler yazdırıcakmışki kendisinden sonra ümmet ihtilafa düşmesin diye,,,Bir kısım insanlar kalem-kağıt aramış fakat Hz.Ömer(ra) o bize kurandan başka bir şey bırakamaz diyerek buna müsade etmemiştir.

Bu olay doğrumu?Eğer doğruysa Hz.Ömer(ra) zahirde Resulullah(sav) a muhalefet etmiş gibi duruyor,bunu izah eder misiniz?

BİSMİHİ TEALA

 We aleykümü’s-selam

 İslâm tarihinde üzerinde en çok tartışılan, ehl-i sünnet uleması ile şii alimleri arasında ihtilaf edilen noktalardan birisi de kırtas hadisesi denilen meseledir. Meseleyi önemli kılan noktalardan en önemli ikisinden birisinin sahabe-i kiram’ın özellikle Hz. Ömer’in (radıyallahu anhum ecmein) resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sözünü dinlememesi iddiası, diğeri de şii‘lerin resulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve sellem) sonra İmamet Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) hakkı olduğu ve resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunu vasiyet edeceği, dolayısıyla bunun enğellendiği iddiasıdır.

 Öncelikle meseleyi hadisenin en yakın tanıklarından olan ve hadisenin evinde (odasında) geçen Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) kısaca hatırlamak gerek:

 Kırtas hadisesi hicretin 11. yılının rebiulevvel ayının başlarında resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından beş gün önce Perşembe günü meydana gelmiştir. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) hastalığı ve ağrısı şiddetlenmiş gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Bunun üzerine resululllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ Bana bir divit ve bir de beyaz yaprak getirin. Ben benden sonra sizi ebediyen saptırmayacak bir yazı yazıyorum‘‘ dedi.Bunun üzerine yanında bulunan sahabeler (radıyallahu anhum) kendi aralarında ihtilaf ettiler, ve uygun olmadığı halde yanında tartışmaya başladılar. Ve şöyle dediler:       ‘‘ Şüphesiz hastalığının artmasından dolayı resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  sayıklamaya başladı‘‘ Hatta bu sözü resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) yanında da söylediler. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ Beni yanlız bırakın. Benim üzerinde olduğum şey, benim kendisine çağrıldığım şeyden daha hayırlıdır.‘‘ buyurdu. (İbn-i Esir, el kamil, c:2 sh: 320)

 İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) gelen bir rivayette ‘‘bundan sonra üç şey vasiyet etti. Müşriklerin arab yarım adasından çıkarılması, Medineye gelen heyetlerin kendisinin ağırladığı gibi ağırlanması, Üçüncüsün de ise kasten sustu veya ben unuttum.‘‘ (İbn-i Esir, el kamil, c:2 sh: 320) ilavesi bulunmaktadır.

Müslim’in yine Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet ettiği bir hadiste hadise şöyle rivayet edilmektedir:

 

قَالَتْ قَالَ لِى رَسُولُ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- فِى مَرَضِهِ « ادْعِى لِى أَبَا بَكْرٍ وَأَخَاكِ حَتَّى أَكْتُبَ كِتَابًا فَإِنِّى أَخَافُ أَنْ يَتَمَنَّى مُتَمَنٍّ وَيَقُولَ قَائِلٌ أَنَا أَوْلَى. وَيَأْبَى اللَّهُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلاَّ أَبَا بَكْرٍ

 

‘‘Hz. Aişe (radıyallahu anha) şöyle demiştir. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) hastalığın (ın şiddetlendiği zaman) bana ‘‘ Babanı ve kardeşini (Abdurrrahman <radıyallahu anh>) bir yazı yazdırmam için çağır. Zira cidden ben bir temenni edicinin ‘‘(hilafete) ben daha layıkım‘‘ diye temenni etmesinden korkuyorum.‘‘ dedi. Ancak daha sonra ‘‘ ALLAH (Celle celalühü) ve mü’minler Ebu Bekir’den (radıyallahu anh) başkasına razı olmazlar.‘‘ düşüncesiyle bundan vazgeçti. (Müslim,6332)

 Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) yanında bulunan başta Hz. Ömer (radıyallahu anh) olmak üzere bütün sahabe bu sözü duymuştu. Şii‘lerin  burada ki iddiaları ‘‘ Resulullah(Sallallahu anleyhi ve sellem) kendisinden sonra imamete Hz. Ali’yi (radıyallahu anh) söyleyerek vasiyet edecekti. Ama  Hz. Ömer (radıyallahu anh) buna engel olmuştur.‘‘ şeklindedir. Ancak Müslimin rivayetinde de belirtildiği gibi, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bundan kendi istediği ile vazgeçtiğidir.

 Kaldı ki, şii’lerin dediği gibi olduğunu farz edersek dahi, hadise resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından beş gün önce Perşembe günü meydana gelmiştir. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) pazartesi günü vefat ettiğine göre, arada geçen dört gün boyunca resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) mutlaka yazdırılması gereken bir şey olsaydı, onu mutlaka yazdırır Ne Hz. Ömer (radıyallahu anh) ne de başka biri buna engel olabilirdi. Ama resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir daha kağıt ve kalem istemediği gibi, bu olay hakkında da tek kelime etmemiştir.

 Bununla beraber hadisenin olduğu anda Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) itirazına (sadece gelen bir rivayete göre ibn-i Abbas <radıyallahu anhuma> bir reaksiyon göstermiş onun haricin de) hiç bir sahabe karşı çıkmamış. Eğer bu hareket resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir karşı çıkış veya su-i edeb olsaydı, sahabenin buna itiraz etmemesi nasıl mümkün olabilirdi?

 Meselenin bir farklı yönü de şudur. Bundan önce de sahabe bir çok konuda farklı görüşlerde bulunmuş ve bu gayet doğal karşılalanarak sahabe arasında ki faklı düşünceler kırtas hadisesi gibi büyütülmemiştir. Bu da şii’lerin bu meseleyi siyasi bir hadise şekline sokarak, ehl-i sünnet’e saldırmak için siyasi malzeme konusu yapılmasına sebeb olmuştur.

 Son bir hususta şudur. Şii’lerin iddia ettikleri gibi vasiyetin engellenmesi gibi bir durumda söz konusu olamaz. Zira İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) rivayete göre resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vasiyetini sözlü olarak yapmıştı, ve hiç bir engelleme de yapılmamıştır. İbn-i Abbas‘ın (radıyallahu anhuma) resullah           (Sallallahu aleyhi ve sellem) kasten sustu veya ben unuttum dediği noktanın ne olduğu belli değildir. Dolayısıyla orada resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) imamet hakkında bir şey diyeceğini hiç kimse iddia edemez. Zira bu gaybi bilmek gibi bir iddia olur. Kaldı ki, İbn-i Abbas‘ın (radıyallahu anhuma) unutması da şii’lerin sözlerine delil olamaz. Zira hadiseye tek reaksiyon kendisinden gelmiştir.

 

BİSMİHİ TEALA

İslâm tarihinde müslümanların mağlup oldukları ilk savaş olan uhud savaşının mağlubiyet ile neticelenmesinin sebebleri hakkında çeşitli şeyler söylenmektedir.  Ancak Buhari’nin Cabir’den (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste ‚‘ عَنْ جَابِرٍ قَالَ صَبَّحَ أُنَاسٌ غَدَاةَ أُحُدٍ الْخَمْرَ فَقُتِلُوا مِنْ يَوْمِهِمْ جَمِيعًا شُهَدَاءَ ، وَذَلِكَ قَبْلَ تَحْرِيمِهَا ‚‘  ‚‘Bir takım insanlar uhud harbinin gecesi sabaha kadar içki içmişlerdi.  O gün bunların hepsi şehid olarak öldürüldüler.  Bu, şarabın haram kılınmasından önceydi.‘‘ (Buhari, tefsir, 4618) denilmektedir.  Buna göre uhud savaşının mağlub olarak bitmesinin  esas sebebi müslümanların savaşa sarhoş çıkmalarıdır.

 Uhud harbi’nin mağlubiyet ile neticelenmesi müslümanların sarhoş olmasından dolayı mıdır?

 Uhud savaşı miladi 625 yılında meydana geldiği zaman islâm dinin de şarap henüz haram kılınmamıştı. Her ne kadar bir kısım şii tefsirleri içki’nin Mekke dönemin de A’raf suresi 33. ayeti kerimesi ile haram kılındığını ( el’ mizan fi tefsiri’l kur’an,c: 6 sh: 182) söylemekteyse de, ehl-i sünnet uleması içkinin uhud savaşından sonra haram kılındığın da müttefiktirler. Nitekim şarab haram kılınmadan önce müslümanların namaz kılmaya sarhoş olarak gelmelerinden ötürü resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‚‘sarhoş olarak namaza yaklaşmayın‘‘ şeklinde ilan ettirdiği de bilinmektedir. Dolayısıyla o zaman helal olan bir şeyin içilmesi de yadırganacak bir husus olamaz. Şarab haram kılınmadan önce başta Hz. Hamza (radıyallahu anh) olmak üzere ( hatta bazı tefsirlerde Hz. Hamza’nın (radıyallahu anh) içki içtiği bir zaman sarhoşken Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) bir devesini keserek cigerini meze yaptığı rivayet edilmektedir)  bir çok sahabe-i kiram (radıyallahu anhum) şarab içiyorlardı. Ancak şarab haram kılındıktan sonra bir iki istisna ( henüz haberi olmayanlar) haricinde bütün sahabe’nin (radıyallahu anhum) içkiyi bıraktıkları sabittir.

 Buhari’nin rivayetine göre uhud harbinin  sabahı müslümanların en azından bir kısmının (Buharinin bazı şarihleri özellikle ayneny tepelerine yerleştirilen okçuların bir kısmının şarap içenler arasında olduğunu ve galibiyet sonrası ganimet sevdasından ötürü yerlerini terk ettiklerini zikreder) şarap içtikleri ve savaşa şarhoş olarak çıktukları da sabittir. Buhari’nin ”umdetü’l kari” şerhinin müellifi İmam-ı Kastalani (rahmetullahi aleyh) kitabu’l cihad’ta bu hadisi zikrettikten sonra şu yorumu yapmaktadır: ” O gün şarap içerek savaşa çıkan ve şehid olanların şarap içmeleri sebebiyle şehidliklerine bir zarar gelmez  Zira onların şarabı içtikleri gün şarabı içme vaktinde şarab mübah bir içecekti. Bundan dolayı ALLAH (Celle celalühü) onların öldürülmelerinden sonra ayeti kerime de (Al-i imran /179) onların faziletini zikrederek, onların üzerinden korku ve mahzuniyeti kaldırdığını beyan etmiştir.” (umdetü’l kari, c: 21, sh:236).

  Ancak bunun uhud harbinin kaybedilmesinde tek sebeb olarak görülmesi ve kabul edilmesi de mümkün değildir. Ama diğer sebeblerle beraber, sebeblerden bir tanesidir.  Dolayısıyla diğer sebebleri görmezden gelerek savaşın kaybedilmesini sadece bir kısım sahabe’nin (radıyallahu anhum) sarhoş olmasına bağlamak ve ‚‘ uhud savaşı müslümanların sarhoş olmasından dolayı kaybedildi‘‘ demek doğru bir anlayışın ürünü de değildir. Nitekim Kur’an-ı kerim Uhud savaşının safhalarından bahsederken savaşın kaybedilme sebeblerine de değinmektedir.

 وَلَقَدۡ صَدَقَڪُمُ ٱللَّهُ وَعۡدَهُ ۥۤ إِذۡ تَحُسُّونَهُم بِإِذۡنِهِۦ‌ۖ حَتَّىٰٓ إِذَا فَشِلۡتُمۡ وَتَنَـٰزَعۡتُمۡ فِى ٱلۡأَمۡرِ وَعَصَيۡتُم مِّنۢ بَعۡدِ مَآ أَرَٮٰكُم مَّا تُحِبُّونَ‌ۚ مِنڪُم مَّن يُرِيدُ ٱلدُّنۡيَا وَمِنڪُم مَّن يُرِيدُ ٱلۡأَخِرَةَ‌ۚ ثُمَّ صَرَفَڪُمۡ عَنۡہُمۡ لِيَبۡتَلِيَكُمۡ‌ۖ وَلَقَدۡ عَفَا عَنڪُمۡ‌ۗ وَٱللَّهُ ذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلۡمُؤۡمِنِينَ

 Siz ALLAH‘ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, ALLAH, size olan vaadini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, ALLAH arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. Sonra ALLAH, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten ALLAH, müminlere karşı çok lütufkârdır.

 إِذۡ تُصۡعِدُونَ وَلَا تَلۡوُ ۥنَ عَلَىٰٓ أَحَدٍ۬ وَٱلرَّسُولُ يَدۡعُوڪُمۡ فِىٓ أُخۡرَٮٰكُمۡ فَأَثَـٰبَڪُمۡ غَمَّۢا بِغَمٍّ۬ لِّڪَيۡلَا تَحۡزَنُواْ عَلَىٰ مَا فَاتَڪُمۡ وَلَا مَآ أَصَـٰبَڪُمۡ‌ۗ وَٱللَّهُ خَبِيرُۢ بِمَا تَعۡمَلُونَ

 O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı halde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. (ALLAH) size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. ALLAH yaptıklarınızdan haberdardır.

 ثُمَّ أَنزَلَ عَلَيۡكُم مِّنۢ بَعۡدِ ٱلۡغَمِّ أَمَنَةً۬ نُّعَاسً۬ا يَغۡشَىٰ طَآٮِٕفَةً۬ مِّنكُمۡ‌ۖ وَطَآٮِٕفَةٌ۬ قَدۡ أَهَمَّتۡہُمۡ أَنفُسُہُمۡ يَظُنُّونَ بِٱللَّهِ غَيۡرَ ٱلۡحَقِّ ظَنَّ ٱلۡجَـٰهِلِيَّةِ‌ۖ يَقُولُونَ هَل لَّنَا مِنَ ٱلۡأَمۡرِ مِن شَىۡءٍ۬‌ۗ قُلۡ إِنَّ ٱلۡأَمۡرَ كُلَّهُ ۥ لِلَّهِ‌ۗ يُخۡفُونَ فِىٓ أَنفُسِہِم مَّا لَا يُبۡدُونَ لَكَ‌ۖ يَقُولُونَ لَوۡ كَانَ لَنَا مِنَ ٱلۡأَمۡرِ شَىۡءٌ۬ مَّا قُتِلۡنَا هَـٰهُنَا‌ۗ قُل لَّوۡ كُنتُمۡ فِى بُيُوتِكُمۡ لَبَرَزَ ٱلَّذِينَ كُتِبَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقَتۡلُ إِلَىٰ مَضَاجِعِهِمۡ‌ۖ وَلِيَبۡتَلِىَ ٱللَّهُ مَا فِى صُدُورِڪُمۡ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِى قُلُوبِكُمۡ‌ۗ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱل

 Sonra o kederin arkasından ALLAH size bir sekine (güven) indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup da, ALLAH‘a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, “Bu işten bize ne!” diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım, herşeyin karar ve buyruğu) tamamen ALLAH‘a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. “Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik” diyorlar. Şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. ALLAH, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). ALLAH içinizde ne varsa hepsini bilir.

 إِنَّ ٱلَّذِينَ تَوَلَّوۡاْ مِنكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡتَقَى ٱلۡجَمۡعَانِ إِنَّمَا ٱسۡتَزَلَّهُمُ ٱلشَّيۡطَـٰنُ بِبَعۡضِ مَا كَسَبُواْ‌ۖ وَلَقَدۡ عَفَا ٱللَّهُ عَنۡہُمۡ‌ۗ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ۬

 (Uhud`da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı. Yine de ALLAH onları affetti. Çünkü ALLAH, çok bağışlayıcıdır, halîmdir. (Al-i imran /152,155)

 Ayeti kerimelere göre uhud savaşında mağlub olunma sebebleri arasında galibiyetten sonra aşırı güven, ve üstün olmanın vermiş olduğu zaafiyet belirtisi,  resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) emrine muhalefet,  aşırı derece de dünya hayatına ve zinetlerine düşkünlük, öldürülme korkusu ile savaştan kaçma gibi sebeblerin ön plana çıktıkları görülmektedir. Dolayısıyla uhud mağlubiyetini sadece bir kısım müslümanların sarhoş olmalarına bağlamak ne aklın nede vicdanın kabul edebileceği bir husus değildir.

 Nitekim Kamil miras  bu hadisin izahın da şunları söylemektedir.

 ‚‘ Uhud harbi gecesi bir kısım ashab sabaha kadar içki içmişlerdi. O gün içki henüz haram kılınmamıştı. Uhud hezimetinin (diğer sebebleri ile beraber) sebeblerinden birisi de bu işret iptilasıdır.  Ve uhud’u müteakkib kesin olarak haram kılınmıştır.‘‘ (Tecrid-i sarih, c:11, sh: 96)

BİSMİHİ TEALA

Osmanli Padisahlari neden hacca gitmemişlerdir ? Genç Osman’ın öldürülmesinde hacca gitmek istemesinin rolü var mıdır ?

Bu soru çokça sorulmaktadir. Ancak bu sorunun cevaplandirilacagi en güzel yer, II. Osman meselesidir. Zira II. Osman’in katli olayinda bu sorunun cevabi da verilmistir. Evvela haccin farz olmasinin sartlarini özetleyelim: Müslüman olmak; akilli olmak; ergen olmak; hac yolu için hem gida ve hem de yol masraflarini karsilayabilecek kadar zengin olmak; haccin farz oldugunu bilmek; yol emniyeti bulunmak.

Bu kisa izahlardan sonra, Osmanli Padisahlarinin neden hacca gitmediklerinin cevabini arayalim :

1) Islâm Hukukuna göre, cihâd, Müslümanlar için farz-i kifâyedir. Bu sebeple fert olarak bir Müslüman, açik bir düsman tehlikesi bulunmadigi müddetçe, farz-i ayn olan hacci farz-i kifâye olan cihâda tercih edebilecektir. Cihâd, fert olarak Müslümanlarin hac ibadetine engel olmayacaktir. Bunun tek istisnasi, düsmanin bertaraf edilebilmesi için hacca gidecek Müslümanlara da ihtiyaç olmasidir. Iste bu noktada halife ve sultânlarin hükmü, Müslüman fertlerden farklidir ve onlar için cihâd yani düsmanlarin hücumunu bertaraf ederek Müslümanlarin emniyetini saglamak ve bunun için gerekirse savasmak, farz-i ayndir. Hz. Peygamber’e hangi amelin daha faziletli oldugu soruldugunda, sirasiyla, ALLAH’a ve Peygamberine iman, ALLAH yolunda cihad ve hacc-i mebrûr cevabini vermistir. Sebebi bellidir; Müslümanlarin canini, malini ve namusunu korumak hukukullah da denilen kamu haklarindandir; yani cemiyete ait bir ibadettir. Bazan kamu haklarindan olan bir mesele, sahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir. Iste burada da durum budur.

Osmanli Padisahlarinin II. Selim’e kadar gelenlerinin tamami, ömürlerinin yarisini ALLAH yolunda cihâd için seferlerde geçirmislerdir. Üzerlerine farz-i ayn olan ve hukukullah mahiyetinde bulunan cihâdi ve nizâm-i âlemin devamini, sahsî farz olan hacca tercih etmeleri için, Seyhülislâmlar fetvâ vermislerdir. II. Bâyezid Amasya’da vali iken hacca gitmeye niyetlenirken, sadrazam ve diger devlet erkâninin imzasi ile gönderilen mektupta, hemen gelip tahta geçmesi gerektigini, hacca gitmeyi halka ve devleti idare etme isi olmayanlara birakmasi icab ettigini tavsiye etmisler; aksi takdirde düsmanin cesaretlenerek Müslümanlara saldirmasina sebep olacagini ikaz eylemislerdir.

Ayni sekilde israrla hacca gitmek isteyen ve bu niyetinin bedelini caniyla ödeyen II. Osman’a, Kayinpederi ve Seyhülislâm olan Es’ad Efendi aynen su fetvâyi vermis ve fikihtaki bu hükmü özetlemistir: “Padisahlara hac lâzim degildir; oturup adl eylemek evlâdir. Câiz ki, bir fitne zuhûr eyleye”. Verilen bu fetvâyi tasdik eden asrinin kutbu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de, II. Osman’i fetvâya uymasi için ciddi ikaz eylemistir. Hatta bu meseleden dolayi Padisah’in askeri tahrik ettiniz tarzinda tahkirine hedef olan ve sonradan Seyhülislâmlik makamina gelen Yahya Efendi’nin ifadeleri de tamamen fikhin ölçülerine uygundur:

“Padisahim! Hâsâ ki, ulema duacilariniz eskiyayi tahrik ede. Ancak içten gelerek bu niyetinizi istemezdik. Sebebi budur ki, ecdadiniz etmemisler, bu tarike gitmemisler, günahimiz varsa ol kadarcadir.”

Nitekim halk ve asker arasinda yayilan dedikoduyu özetleyen su cümleler de meseleyi açiklamaktadir:

“Nizâm-i âlem içün padisahlar hacci terk edegelmistir. Düsmanin ortaya çikmasi ve düsmanlarin memleketi karistirma ihtimali var iken, Memâlik-i Mahrûse’yi koyup gitmek hatadir.”.

2) Bazi Islâm hukukçulari, bedeni sihhatli olma sartini açarak, sihhatli olsa bile tutuklu olma veya kendisini hacdan alikoyan zâlim idareciden korkmanin da haccin edâsini engelleyecegini ifade ederken, sultân ve o manadaki devlet yetkililerinin de mahbus yani tutuklu gibi kabul edilecegini; sadece beytülmal disinda kendine ait malindan haccin farz olacagini ve bu özür devam ettigi müddetçe ölünceye kadar hacca gidemeyebilecegini hükme baglamislardir. Günümüzdeki gibi ulasim imkânlarinin gelismedigi ve bir hac görevinin en az üç ay sürecegi bir asirda, Osmanli Padisahlarinin hacca gitmeleri gerektigini düsünmek, Islâm Hukukunu bilmemek olur. Kaldi ki, ömürlerinin yarisini cephede geçiren Padisahlarin, neden Misir’a kadar cihâda gidip de hacca varmadiklari da ileri sürülemez; zira ordunun basinda mücahid bir komutan olarak sefere giden padisahla, kendi sahsî ibadeti için üç ay memleketini yalniz birakan padisah bir tutulamaz. Bunun en müsahhas misâli II. Osman’a karsi askerin ve hatta halkin duydugu tepkidir. Islâm âlimleri, haccin sartlarindan olan yol emniyetini ihlal eden Karamita grubunun isyani sebebiyle, 326/937 tarihinden itibaren 20 yil kadar haccin farz olmadigini, çünkü yollarda anarsi yasanabilecegini ifade etmislerdir.

Özetle Osmanli Padisahlarina dinen bizzat hacca gitmeleri farz olmamistir. Ancak kendi yerlerine bedel olarak baskalarini mutlaka göndermislerdir. Ayrica Sultân Abdülaziz’in gizlice tebdil-i kiyafet ederek hacca gittigi söylenmektedir. Ancak elimizde bunu dogrulayacak bir vesika bulunmamaktadir .

Prof. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanli