BİSMİHİ TEALA

İslam tarihinin önemli olaylarında birisi olan Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) oğlu Hz. Hasan’ın (radıyallahu anh) müslümanlar arasında kan dökülmesini engellemek amacıyla Hz. Muâviye (radıyallahu anh) lehine altı aydan bir kaç gün eksik olan hilafet makamından çekilmesi hadisesidir.

 

Hz. Ali ile Hz.Muâviye (radıyallahu anhüma) arasında hicret’in 37. senesinde Sıffîn savaşı sonrasında ihtilafın giderilmesi amacıyla bir hakem tayin edilmiş,ancak Hz. Amr ibn-i Âs’ın (radıyallahu anh)  ortalığı karıştırması ve hileleri sebebiyle hakem hadisesi  sonuçsuz kalmış bunun üzerine de Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) ordusunda ”Harici”ler fırkası ortaya çıkmıştı.

 

Hariciler ihtilafın ”Hakem yanlız ALLAH’dır” (Celle celalühü) sözü ile bir hakem tarafından  çözülmesini küfür olarak değerlendiriyor,ve Hz. Ali’ye (radıyallahu anh) tevbe ve  tecdid-i iman etmedikçe itaat etmeyeceklerini söylüyorlardı.Hz. Ali (radıyallahu anh) tarafından bunlara defalarca nasîhat edilmesine karşın bir netice elde edilememiş ve üzerlerine ordu gönderilmişti.

 

Nehrvan savaşında Haricilerin çoğunluğu öldürülmüştü.Geri kalanları farklı yerlerde fitne ve fesat hareketlerine devam etmekteydiler.Hicret’in 40. senesinin Ramazan ayında Hz. Ali,Hz.Muâviye ve Hz. Amr bin Âs’ın (radıyallahu anhum) sû-i kast ile öldürülmelerine karar verildi.Diğer ikisi birer tesadüf eseri sû-i kast’tan kurtulmuşlar ancak Hz. Ali’ye (radıyallahu anh) sû-i kast’la görevlendirilen Abdurrahmân ibn-i mülcem isimli habis  Kûfe  mescid’inde sabah namazı esnasında zehirli kılıcıyla Hz. Ali’yi ağır yaralamış ve iki gün sonra da şehid etmiştir. (Tarihciler sene ve ayında ittifak etmekle birlikte gün hususunda ihtilaf etmişlerdir.İbn-i Cevzi (rahmetullahi aleyh) sû-i kast’ın Ramazan’ın 17. Cum’a günü olduğunu ifade ederken,İbn-i Heytem (rahmetullahi aleyh) Ramazan’ın 27. günü olduğunu kaydeder.Hz. Hasan’dan (radıyallahu anh) gelen bir rivayette sû-i kast’ın Kadir gecesi düzenlendiği ve iki gün sonra vefât ettiği  kaydedilmiştir.)

 

Vâkıdî (rahmetullahi aleyh) Hz.Ali’nin (radıyallahu anh) şehâdet günü Hz. Hasan’a (radıyallahu anh) biat edildiğini ifade ederken,bâzıları  Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) defnedildiği gece,bâzıları da iki gün sonra biat edildiğini kaydederler.Kûfe’liler Hz.Hasan’a (radıyallahu anh) biat ederken,Şamlılar ise Hz. Muâviye’ye (radıyallahu anh) biat etmişlerdir.

 

İbn-i Hişâm’ın (rahmetullahi aleyh) beyânına göre, Hz. Hasan (radıyallahu anh) kendisine biat edildikten sonra günlerce halkın ihtilafını düşünmüş,bir kısım insanların kendisine,bir kısmının ise Hz.Muâviye’ye (radıyallahu anh) biat edilmesi sonucunda müslümanlar arasında kan dökülmesine gönlü râzı olmayıp hicret’in 41. yılının Rebiü’l- evvel ayının 5. günü hilafeti Hz. Muâviye’ye (radıyallahu anh) terk etmiştir.

 

Buhari (rahmetullahi aleyh) Hz. Hasan’ın (radıyallahu anh) hilafettten ayrılışı esnasında yaşanan hadiseyi Hz. Hasan-î Basri’den (rahmetullahi aleyh) şöyle rivayet etmektedir:

 

”Vâllahi Hasan ibn-i Ali (radıyallahu anh), Muâviye’yi (radıyallahu anh) dağlar misali (ardı arkası görülmeyen) bir ordu ile (Medayin) de karşılamıştı. Hasan’ın  (radıyalalhu anh) ordusunda kendilerini Hasan’ın (radıyallahu anh)  uğrunda feda etmeye yemin etmiş kırk bin yiğit bulunmaktaydı.Amr ibn-i Âs (radıyalalhu anh) harbe taraftar olmayan Hz. Muaviye’yi (radıyallahu anh) ikna etmek için:

 

” Ben karşımızda öyle bir ordu görüyorum ki,o,karşısında ki kendisine denk orduyu bozguna uğratıp öldürmedikçe geriye dönmeyecektir.”  dedi.Savaşmayı istemeyen Muaviye (radıyallahu anh) Amr ibn-i Âs’a (radıyallahu anh) cevâp vererek:

 

” Eğer muhaliflerimiz askerlerimizi,yâhud askerlerimiz muhaliflerimizi öldürürlerse ALLAH’ın (Celle celalühü) yerine getirilmesini emrettiği insanların işlerini benim namıma kim yapar? Savaşta öldürülen insanların geride bıraktıkları çocuklarına  ve kadınlarına bakmayı kim taahhüt eder?” dedi.Ve sulh yapmak için Hz. Hasan’a (radıyallahu anh) Kureyş’ten Abd-i Şems oğullarından Abdurrahmân ibn-i semüre ile Abdullâh ibn-i Âmir ibn-i Kureyz’i (radıyallahu anhuma) gönderdi.Ve bunlara :

 

” Haydi şu adama (Hasan ibn-i Ali’ye (radıyallahu anh)) gidiniz,sulh yapmak istediğimi söyleyiniz,ne isterse isteklerini öğrenip bana geliniz” dedi.Bunlar Hz. Hasan’ın (radıyallahu anh) yanına gittiler,huzura girip görüştüler. Ve Hz. Muaviye’nin (radıyallahu anh) teklifini söyleyip,isteklerini sordular.Hz. Hasan (radıyallahu anh) bunlara cevâben:

 

” Biz Abdülmuttalib oğullarıyız.Beytü’l-mal’den bize düşen hisse nedir ki? onunla etrafımızda ki muhtaclara infakta bulunacağız.Açlıktan insanların kanı büzülmüş,birbirlerini kırdığını görüyorsunuz” dedi.Onlar cevaben:

 

” Muaviye (radıyallahu anh) size mal,elbise erzak verecek onları dağıtırsınız,ve daha neye ihtiyacınız varsa, onu sormamızıve sizin bildirmenizi istiyor,” dediler.Hz.Hasan (radıyallahu anh):

 

” Bu söylediklerinizi yerine getirmeyi kim garanti edip üzerine alır?” dedi. Muaviye’nin (radıyallahu anh) elçileri:

 

”Biz garanti ederiz” dediler.Ve Hz. Hasan (radıyallahu anh) ne istediyse onlar: ” Biz temin ederiz” diye karşılık verdiler.Bu sûretle Hz. Hasan sulh yapmaya razı oldu.”

 

Hasan-i Basri (rahmetullahi aleyh) bu malumatı verdikten sonra peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem)  efendimizin büyük bir mucizesi olan şu hadis-i şerifi nakleder:

 

 عن أبى بكرة رضى الله عنه قال رأيت رسول الله صلى الله عليه و سلم على المنبر والحسن بن على رضى الله عنهما إلى جنبه وهو يقبل على الناس مرة و عليه اخرى و يقول إن ابنى هذ سيد ولعل الله أن يصلح به بين فئتين عظيمتين من المسلمين

 ”Ebu Bekre (Nufey ibn-i haris) (radıyallahu anh) şöyle rivayet etmiştir:

 ” Bir kere gördüm ki, Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) minber üzerinde yanında Hasan ibn-i Ali’yi  (radıyallahu anh)  alarak bir cemâate bir ona dönüp  işaret ederek:

 ”Bu benim oğlumdur,şeref sahibi bir efendidir.Umarım ki ALLAH (Celle celalühü) onun sebebiyle yakında müslümanlardan iki büyük fırkanın arasını düzeltecek.” (Buhari)

BİSMİHİ TEALA

Soru: Hz. MUHAMMED’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde yaşayıp ta onu görmeyen müslümanlara ne isim verilir.?

Cevap: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), zamanında yaşayıp müslüman olduğu halde, onu görme fırsatına kavuşamayan kimselere  MUHADRAM adı verilir..örneğin veysel karani (radıyallahu anh)

Edebiyatta, ömrünün yarısını câhiliye döneminde, diğer kısmını da müslüman olarak geçirmiş olan şâirler.
Arapça “hadrama” kökünden türetilmiş olan “muhadram” kelimesinin çoğuludur.

 Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) devrinde müşrik Arap kabilelerle müslümanlar arasında savaş yapıldığı zaman, bu kabileler içindeki müslümanlar, kendilerinin diğer müşriklerden ayırdedilebilmelerini sağlamak maksadıyla, develerinin kulaklarından bir kısmını kesiyorlardı. Develerinin kulaklarını kestikleri için bu kimselere, “bir kısmını kesen” anlamında “muhadrim” denilmiştir.[1]

Kelimenin “iki şeyin birbirine karışması” anlamında değişik bir kullanımına göre ise, yaşı itibarıyla sahabeden mi yoksa Tabi’inden mi olduğu karıştırılan kimselere de muhadramun denilmektedir. [2]

Arap edebiyatında ise, cahiliye şairlerinden olup, İslâm dönemini de idrak eden ve hayatının kalan kısmını müslüman olarak geçiren kimseler için kullanılmaktadır.

İki ayrı mu’alâka’nın sahibi, Lebib el-Amirî ve Ka’b bin Züheyr, Hassân b. Sâbit, Nâbiğa el-Ca’dî, Ebu Züeyb el Hüzelî (radıyallahu anhum) gibi şairler muhadramûn şairleri olarak adlandırılırlar.

Bazıları ise Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında yaşamış olduğu halde, onun ölümünden sonra iman eden kimseleri muhadramûn olarak adlandırırlar.

Muhaddisler, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) devrinde müslüman olarak yaşamış oldukları halde onu göremeyen kimseler için bu sıfatı kullanmışlardır. İmam Müslim, Irakî ve Suyûtî (rahmetullahi aleyhim), bunlardan bilinen ve meşhur olanlarının bir kısmını tesbit etmişlerdir. Veysel Karanî adıyla şöhret bulmuş olan Üveys bin el-Karenî , Kadı Şüreyh bin el-Haris, Alkame bin Kays ve Ka’b el-Ahbâr (radıyallahu anhum) bunlardan bazılarıdır.[3]

Muhadram, hadisçilerin ıstılahında, Resûlullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sağlığında müslüman olduğu halde, Resûlullah’la (Sallallahu aleyhi ve sellem) görüşmek şerefine eremeyen kimselere verilen bir unvandır. Tariften de anlaşıldığı üzere bunlar câhiliye devrini de idrak etmiştir, İslâmı da. Resûlullah’la (Sallallahu aleyhi ve sellem) sohbetlerine dair bir rivâyet olduğu takdirde sahâbî sayılırlar, olmadığı müddetçe Tâbiîn’e dâhil edilirler.

Muhadram kelimesi lügatçiler tarafından biraz farklı bir kullanılışa sâhiptir. Muhtemel iltibasın önlenmesi için bilinmesinde fayda var: Onlar, yarı ömrünü câhiliye’de, yarı ömrünü de İslâm’da geçiren herkese muhadram derler ve Resûlullah’la (Sallallahu aleyhi ve sellem) sohbet şartını aramazlar.

Böyle olunca Muallaka sâhibi Lebîd-i Âmirî, Ka’b İbnu Zübeyr, Hassân İbnu Sâbit el-Ensârî, Nâbiga el-Ca’dî (radıyallahu anhüm ecmaîn) ile Ebu-Züeyb Hüzelî, Mütemmim İbnu Nüveyre, Muhadram şâirler addedilirler. Halbuki bunlardan Lebîd, Hassân, Hakîm İbnu Hizâm (radıyallahu anhum) muhaddislerce sahâbî sayılırlar.

Muhadram sayılan müslümanlardan bir çoğunun ismi kitaplarda belirtilir. Biz sadece birkaç tanesini örnek olarak kaydediyoruz: Ebu Osman en-Nehdî, İbnu Recâ el-Utâridî, Ahnef İbnu Kays et-Temîmî, Uveys İbnu Âmir el-Karenî, Kadı Şureyh İbnu’l-Hâris, Alkame İbnu Kays, Ka’b el-Ahbâr, Mesrûk İbnu Ecda’, Ertât İbnu Süheyye vs. (radıyallahu anhum)[4]

[1] Sahih-i Buharî Tecrîd-i Sârih Tercümesi, Ankara 1980, 1/33.

[2] Sahih-i Buharî Tecrîd-i Sârih Tercümesi, Ankara 1980, 1/32.

[3] Sahih-i Buharî Tecrîd-i Sârih Tercümesi, Ankara 1980, 1/33-34; Ömer Tellioğlu, Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/240.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/537-538.