BİSMİHİ TEALA
Hilye-i Selmân-ı Pâk
Selman (radıyallahu anh) uzunca boylu, buğday tenli, gökçek yüzlü ve sık sakallıydı. Bünyesi sağlam ve güçlüydü. Dostluğu külfetsizdi. Samimi ve geçim ehli bir zattı.
Altın silsilemizin üçüncü halkası ALLAH Rasülü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) ”bizden ve ehl-i beytimizden” iltifatına mazhar Selman el-Farisî’dir (radıyallahu anh). Asıl adı Mabih iken müslüman olduktan sonra ALLAH elçisi (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından Selman (radıyallahu anh) yada Sel-manu’1-Hayr diye adlandırıldı. ibn İslam diye künye aldı. İran’ın Isfahan bölgesinden. İranlılardan ilk müslüman. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) “Arab’ın ilki benim, Rum’un Suheyb, Habeş’in Bilal, Fars’ın da Selman” (radıyallahu anhum) buyurmuştur. (Sıfatu’s-Saf-ve, 1,538 Bezzar ve Taberani’den naklen)
Selman , (radıyallahu anh) Isfahan’ın Cey köyünde çiftlik sahibi ve kabile reisi zengin bir ailenin çocuğu. Babası Büd veya Büdehşan adlı bir zat. Aile ve çevresinin dini ateşperestlik. Selman (radıyallahu anh) da önceleri o dinin müntesibi. Ancak gönlünde alev alev yanan bir hak ve hakikat sevgisi, onu hak din aramaya sevketti. Önce hıristiyanların ibadeti ve kilisesi dikkatini çekti. Hristiyanlığın aslını öğrenmek için Şam tarafına gitti. Oradan Musul, Nusaybin ve Ammuriye’ye geçti. Ammuriye’de karşılaştığı ve kendisine hizmet ettiği rahip kendisine: “Hz. İbrahim’in (aleyhi’s-selam) Hanif ve tevhid diniyle gelecek son peygamberin zuhurunun pek yaklaştığını ve O’nun Arap toprağında ortaya çıkacağını” söyledi. Bunun üzerine Ammuriyye’ye gelen Benî Kelb kabilesi ticaret kervanıyla Şam üzerinden Medine’ye yakın Vadi’l-Kura’ya geldi.
Benî Kelp kabilesi tüccarları buraya kadar kendilerine refakat eden bu iranlı arkadaşlarına -her nedense- ihanet ederek köle diye bir yahudiye sattılar. Selman’a (radıyallahu anh) Ammuriyye’de karşılaştığı ve hizmetinde bulunduğu rahip, vefatı sırasında gelecek olan son peygamber hakkında şu ipuçlarını veriyor: “Arap toprağında zuhur edecek ve iki taşlık arasında hurmalık bir yere hicret edecek. İki kürek kemiği arasında peygamberlik mührü olacak. Hediyye kabul edip sadaka almayacak.”
Selman (radıyallahu anh) Medine’de köle olarak bulunduğu sırada Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) zuhurunu haber alınca bir yolunu bulup ilk fırsatta yanına gitti. Ammuriye’deki rahibin verdiği ipuçlarına göre Resülullah’ı (Sallallahu aleyhi ve sellem) süzdü ve uzunca bir teftişten sonra O’nda rahibin haber verdiği bütün özelliklerin var olduğunu gördü. Hemen aradığını bulan insanların gönül coşkusu ve ruh haleliyle Rasülullah’ı (Sallallahu aleyhi ve sellem) kucakladı ve müslüman oldu.
Selman (radıyallahu anh) köle oluşu sebebiyle Bedir ve Uhud gazvelerine katılamamıştı. Ancak ALLAH Rasülü (Sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat ve O’nun uyarısı üzerine ashab-ı kiram, Selman’ın (radıyallahu anh) bedelini ödeyerek hürriyetine kavuşturdular. Selman (radıyallahu anh) yıllar yılı aradığı ve bulmak için pekçok sıkıntılara katlandığı hak din ve onun yüce peygamberine kavuşmuştu. Artık onun en büyük hazzı zamanını ALLAH Rasülünün (Sallallahu aleyhi ve sellem) dizinin dibinde, mescidin sofasında geçirmek, ondan gördüğü, duyduğu ve öğrendiği hakikati sünger gibi emerek ruhuna nakşetmek ve bununla hayatına yön vermekti.
Ashab-ı kiram arasına karışınca samimiyeti, sadakati ve becerikliliği ile kısa zamanda sevildi. Sahabîler adeta onu paylaşamaz oldular. Özelikle Hendek gazvesinde engin tecrübesi ve bilgisi herkesi kendine hayran bıraktı. O günün harp imkanlarına göre çok yeni ve modern sayılabilecek, şehrin çevresine hendek kazma fikri, onundu. Bir nevi sur vazifesi görecek olan hendeğin kazımında Selman (radıyallahu anh) canhıraş bir şekilde çalıştı ve beş arşın derinliğinde, on arşın boyundaki hendeği bir günde kazmaya muvaffak oluyordu. O’nun bu başarısı ashab arasında paylaşılamaz hale gelmesini sağladı. Muhacirler” Selman(radıyallahu anh) bizdendir” derken ensar da “Selman (radıyallahu anh) bizdendir” diye ona kucak açıyordu. Bunlara şahid olan Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) Selman’a (radıyallahu anh) dünyalar değer bir iltifatta bulunarak “Selman (radıyallahu anh) bizim ehl-i beytimizdendir” buyurdu.
Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) hicret sonrası, dünya tarihinde bir benzerine rastlanmayan engin bir anlayışla Mekkelilerle Medinelileri kardeş yapması (muahat) sırasında Selman ile Ebu’d-Derda’yı (radıyallahu anhuma) kardeş ilan etmişti.. Bu iki fakir ve zahid sahabî birbirlerini sık sık ziyaret eder, birbirlerinin ihtiyaçlarını görerek yardımlaşırlar, yer yer birbirlerini sünnet çizgisinde uyarırlardı. Selman (radıyallahu anh) uzun hayat tecrübesi, seyahatları ve ince zekası sayesinde daha mutedil bir zühd ve ibadet hayatını seçtiği halde Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) hazretlerinin ruh haleti biraz daha farklı şekillerde tezahür ediyordu. Nitekim bir defasında Selman Ebu’d-Derda’yı (radıyallahu anhuma) ziyarete vardı. Fakat onu evinde bulamadı. Arkadaşının hanımı Ümmü’d-Derda’yı (radıyallahu anha) eski bir elbise içinde ve perişan bir halde görünce dayanamadı ve “durumlarının nasıl oduğunu” sordu.
Ümmü’d-Derda da (radıyallahu anha) biraz kahırlanarak “Halimiz nasıl olacak, kardeşin Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) dünyayı boşadı. Maşallah geceleri kaim, gündüzleri saim. Bize hiç baktığı yok” dedi. Selman (radıyallahu anh) bunları duyunca üzüldü. Tam geri dönüp gitmek üzere idi ki Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) geldi. Selman’ı (radıyallahu anh) görünce hemen kucaklayıp oturttu ve bir sofra hazırlayıp getirdi, Selman’ı da (radıyallahu anh) buyur etti. Selman (radıyallahu anh): “Sen oturmayacak mısın?” diye sorunca o: “Ben oruçluyum” cevabını verdi. Selman (radıyallahu anh) bu sefer: “Vallahi sen sofraya oturmadıkça bir lokma bile yemem.”diye diretti. Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) çaresiz nafile orucunu bozup kardeşiyle birlikte sofraya oturdu. Geceleyin istirahata çekildiler. Gecenin ilk üçtebir ve yarısı vaktinde Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) namaza kalkmak istediyse de Selman (radıyallahu anh) izin vermedi. Gecenin son üçtebiri olunca “Haydi şimdi kalkıp teheccüd kılalım” dedi ve birlikte kalkıp namaz kıldılar. Namazdan sonra Selman, Ebu’d-Derda’ya (radıyallahu anhuma) şunları söyledi: “Bak kardeşim, senin üzerinde Rabbının da, nefsinin de, ailenin de, misafirinin ve komşunun da hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını vermelisin. Rabbın için namaz kıl, oruç tut kulluk yap, nefsini de unutma, ye iç, istirahat et, hayat yoldaşını da ihmal etme!”
Selman (radıyallahu anh) zühdî yaşayışı ve dünyaya değer vermeyen anlayışıyla tanınan bir sahabiydi. Nitekim Kinde kabilesinden bir kadınla evlenmişti. Zifaf gecesi kadının yanına girdiği zaman her tarafın kıymetli taşlar ve kumaşlarla süslendiğini görünce dayanamadı: “Evimiz ateşi yakılmış cehenneme dönmüş. Oysa dostum ALLAH Rasülü (Sallallahu aleyhi ve sellem) bana: Dünyadaki eşyan bir yolcunun azığı, yani yol eşyası kadar olsun” buyurmuştu, dedi. Evin süsleri sökülüp atılıncaya ve sade bir hale konuluncaya kadar içeri girmedi. ALLAH elçisinin (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu sözünü kulağına küpe yapan Selman (radıyallahu anh) , bir başka defasında Sa’d bin Ebî Vakkas’a (radıyallahu anh) da aynı şeyi söylemişti.
Olay şöyle meydana geldi. Selman (radıyallahu anh) hastalandı. Sa’d de (radıyallahu anh) onu ziyarete geldi. Selman’ı (radıyallahu anh) ağlıyor gören Sa’d (radıyallahu anh) şaşırdı ve ağlamasının sebebini sordu. Selman (radıyallahu anh) şu karşılığı verdi. “Ağlayışım ölümden korkumdan, ya da dünyaya düşkünlüğümden değildir. Rasülullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyelerine uyamamış, emirlerini yerine getirememiş olmaktandır. Çünkü o bize:
“Dünyalığınız bir yolcunun azığı kadar olsun” buyururdu. Şu çevremdeki eşyalara bak.” Oysaki o sırada çevresinde bulunan eşya da bir çamaşır leğeni, bir büyükçe çanak ve bir de abdest ve gusül için kullanılan su kabından ibaretti. Vefatından sonraki terikesi de ondört dirhem tutarında birşeydi.
Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) hilafeti zamanında Medain’e vali tayin edildi. Valilik onun hayat standardında herhangi bir değişiklik meydana getirmedi. Çünkü o, izzet ve şerefin dünyevi makamlarda ve üniformalarda değil, iman ve uhrevi hayatta olduğuna inanıyordu. Vali olduğu halde doğru dürüst bir evi ve elbisesi bile yoktu. Hırkasını hem cübbe gibi giyer, hem de bir kısmını altına serip yatak, birazını da üstüne örtüp yorgan olarak kullanırdı. Kendisine ev yapmak isteyen bir müslümana “Ayağa kalktığımda başımın değeceği yükseklikten, uzandığımda ayaklarımın erişeceği genişlikten fazlasını istemem, demişti.
Valiliği sırasında şehrin ve halkın her türlü işiyle uğraşır, halk arasında pejmürde bir kıyafetle dolaşmaktan çekinmezdi. Onu bu kılıkla görenler tanıyamaz, vali olduğunu bilemeden yük taşıtırlardı. Vali olduğunu anlayanlardan yükü sırtından almak isteyenler olursa da ona izin vermez, gidecekleri yere kadar yüklerini taşıyıverirdi.
İnsanoğlu’nun yediklerinin en tıyb olanının el emeği olduğu inancıyla maişetini temin için hurma yaprağından zenbil ve sepet örer, onu satarak geçinirdi. Hammaddesini bir dirheme aldığı hurma yaprağından sepet ördükten sonra onu üç dirheme satar, bir dirhemiyle hammaddenin borcunu öder, geri kalan iki dirhemin birini çoluk çocuğunun nafakasına ayırır, diğerini infak ederdi. Valiliği sırasında yaşı ilerleyince uykusu azalmıştı. Bu yüzden gece karanlığı basınca namaza başlar, namazdan yorulunca zikir ve fikirle meşgul olurdu. Bedeninin dinlendiğini hissedince tekrar namaza kalkardı.
Yeme-içmenin bir amaç değil, bir araç olduğuna inandığından yemeğe düşkünlük göstermezdi. Nitekim bir defasında yemek konusunda kendisine ısrar edenlere şunları söylemişti. “Israr edip durmayın, bu kadarı kafî. Çünkü ben ALLAH Rasülünün (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işitmiştim: Dünyada iken karınlarını çokça doyuranlar, kıyamet günü en çok aç kalacak olanlardır. Dünya müminin zindanı, kafirin cennetidir.” (bk. Hilye-tü’1-evliya, l, 199)
Nefse sahip olma ve onu sabra alıştırma konusunda açlık ve az yemenin, atın önünden arpayı, itin önünden eti alıp azaltmak derecesinde etkili olacağını vurgulayan Selman (radıyallahu anh), bir başka defasında bir vesak tutarında bolca rızık aldı. Tabii onun bu konudaki “hassasiyetini bilenler hemen sordular: “Ya Selman (radıyallahu anh) bu ne hal?” O, nefse hakim olmanın yollarından birinin, onun meşru isteklerini sınırlı olarak karşılamak oluğuna işaret için söyle konuştu: “Nefs ihtiyaç duyduğu azığı görünce mutmein olur ve insana ibadetini ifsad edecek bir vesvese veremez.”
Tasavvuftaki “El kârda gönül yârda” prensibi onun şu sözlerinde ma’kes bulmuştur: “Düşünürken Rabbını an, hüküm vereceğinde, insanlara bir pay dağıtacağında, dünyevi meşguliyetlerin sırasında daima O’nu hatırla.”
Selman ile Ebu’d-Derda’nın (radıyallahu anhuma) dostluğu yıllar yılı devam etti. Selman (radıyallahu anh) Medain valisiyken Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) ona şöyle bir mektup yazdı:”… ALLAH (Celle celalühü) sizden sonra beni mal ve evlad ile rızıklandırdı. Bir de Arz-ı Mukaddese’de mukim kıldı…”
Selman şu karşılığı verdi: ” Mektubunuzda mal ve evladla merzuk kılındığınızı yazmışsınız. Bilesiniz ki hayır ve fazilet, mal ve evlad çokluğunda değil, hilmin çok, ilmin yararlı olmasındadır. Mukaddes beldede bulunduğunuzu yazmışsınız. Mukaddes Belde orada yaşayanları takdis edip yüceltmez. Asıl şeref ve yücelik, ALLAH’ı (Celle celalühü) görür gibi ibadet etmek, ihsan duygusuna ermek, nefsini ölülerden bilip kendinde varlık görmemektir.”
Selman (radıyallahu anh) bu mektubunda tasavvufun esası sayılan ihsan ve gariplik, yani fakr ve zühd mefhumlarını dile getirip terviç etmektedir.
Peygamberimiz’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) elini onun omuzuna koyarak: “Bunlardan öyle erler çıkacak ki iman Süreyya yıldızında olsa muhakkak ona yetişir.” bk. Tecrid Trc., XI, 201) buyurup adeta Selman (radıyallahu anh) için bir hedef göstermiştir. Belki bu yüzden o, İran’ın fethi sırasında orduda bulunmuş ve halkı nebevi üslupta Hakk’a davet etmeden onlarla savaşmamıştır. İran’ın fethinden sonra da Medain valiliği yapan Selman’ın (radıyallahu anh) manevi ve ruhani etki alanı daha çok İran, Isfahan ve ötesi yani Türkistan bölgesidir. Çünkü silsilesinde Selman’a (radıyallahu anh) yer veren Nakşbendiliğin en yaygın olduğu bölge, burası olmuştur.
Selman (radıyallahu anh) rivayete göre ikiyüz küsur sene yaşamış ve 35/655 yılında vefat etmiştir.