Mehmet
selamun aleykum
tl kart kontör satışı para ile paranın satışınamı girer.para ile paranın satışına giriyorsa operatörler bayilere 20tllik kartı 19.5 e veriyor.aradaki 50 kuruş faiz oluyor.yani 20tlyi 19.5 e satın almış oluyor.böylece kontör alıp satmak caiz olmuyor.ayrıca operatörlerin 20 tlye 100tl ve 30tlye heryöne 150 tl vermesi faiz olmuyormu..

BİSMİHİ TEÂLÂ


We aleykümü’s-selam


Günümüzde değişen teknoloji sebebiyle birçok alan ve üründe de dijital değişim meydana gelmiştir/gelmektedir.  Bu değişimin ekonomiye yansıması ağ ekonomisi, dijital ekonomi veya yeni ekonomi sistemi ismi şeklinde olmuştur. Bunun neticesin de bilgisayar ve telekomünikasyon araçları kâğıt para (veya para yerine geçen çek, set v.s) yerine geçmiş(veya geçecek)tir. Bu değişimin doğal sonucu olarak bilgisayar ve telekomünikasyon araçlarından birisi de e-para olarak ekonomik düzenin içerisine yerleşmiştir.


Elektronik para kısaca, parasal değerin bir bilgisayara veya taşınabilir bir kart üzerindeki yongaya dijital olarak depolanması olarak ifade edilebilir. (e-paranın farklı tarifleri de ‘’ internet üzerinden para transferini sağlayan ödeme sistemi şeklinde de’’ yapılmaktadır) E-para’nın, kart tabanlı elektronik para, hafıza kartları, mikroişlemcili kartlar, temaslı kartlar, temassız kartlar ve melez kartlar olmak üzere türleri bulunmaktadır. Günümüzde para yerine kullanılan kredi kartları, alış veriş kartları, banka kartları v.s gibi kartlar kart tabanlı elektronik para türündendir. (1) Dolayısıyla üzerlerine parasal değerin yüklendiği kartların alış verişe konu edilmeleri islâm hukukunda sarf olarak kabul edilebilir.


Sarf ıstılahatta şer’an semeni semen ile satmak demektir. Yani semeniyet (bedel) için yaratılmış olan Altın ve gümüşü, ister aynı cinsleri ile ister farklı cinsler ile alışverişi konu etmektir.

Feteva-ı Hindiyye’de: “Semen cinsinden olan (altın, gümüş gibi) bir nakdi, diğer bir nakidle alıp satmaktır. Fethû’l Kadir’de de böyledir. Bu işleme “para bozmak” da denir. Bu işlerle meşgul olanlara “Sarraf” denilir. (2)

Alimler Altını altınla veya gümüşü gümüş ile satma işine Müratala, altını gümüş veya gümüşü altın ile satmaya sarf ismini vermekmektedirler. Parayı para ile satmada riayet edilmesi gereken şartlar bulunmaktadır. Eğer bu şartlar yerine getirilmezse akit yerine gelmiş olmaz. Bu şartlar kısaca şu şekildedir.

1) Sarf‘ın sahih olması için, taraflar birbirlerinden ayrılmadan nakdi birbirlerine vermeleri şarttır.

2) Sarf akdinde; tarafların birbirlerinden ayrılmadan ‚‘ şu kadar altını, şu kadar paraya satın aldım. Ama üç gün muhayyerlik hakkım var‘‘ diyerek muhayyerlik hakkı kullanamazlar.

3) Sarf akdin de bedelde te’cil (erteleme) yapılamaz. Yani ‚‘20 gr altın (veya altın bilezik) bana ver, yarısını şimdi, diğer yarısını yarın vereyim‘‘ şeklinde ki ifadeler sarfı bozar.

4) Altını altın veya gümüşü gümüş ile satıldığı zaman aralarında cins birliği olmasından dolayı vezinleri ( tartı bakımından) aynı olması şarttır, zira fazlalık faizdir. Ama altını gümüş ile satıldığın da cins birliği olmadığından müsavi olmaları aranmaz.

Bu bilgiler ışığın da köntör alımı bir yönü ile paranın para ile satılmasına benzer. Zira her  ne kadar da bayii bu esnada para satmıyorsa da kartlara yüklenen parasal değer(sanal para)dır.
İslâm ticarette malın satışında musâveme, murâbaha, tevliye ve vazia olmak üzere dört türlü alışveriş çeşidini ön plana çıkarır. Bunları kısaca şu şekilde izah edebiliriz:

a) Musâveme (pazarlık usulü yapılan alışveriş): Burada satıcı (veya bayi) malın maliyet fiyatını söylemeden  bir bedel üzerinden müsteri ile pazarlık yaparak malını satar. Mesela satıcı 400 liraya mal ettiği malı 700 lira etiket fiyatı ile satısa koyar ve müşteri ile pazarlık yaparak 500 liraya satar. Bu tür satış, aldatma ve yalan ihtimalini en aza indirdiği için ulemanın tavsiye ettiği satış biçimidir. (3)

b) Murâbaha (kâr miktarı söylenerek yapılan alışveri): Burada satıcı (bayi) malın maliyetini ve üzerine eklediği kârını söylemek suretiyle malını satar. Bu tür satışta malın kârı para (yüz lira v.s) olarak söylenebileceği gibi yüzde ( % 15) olarak ifade edilebilir. Bu tür satışta dikkat edilmesi gereken nokta kâr yüzde olarak söylendiğin de ya misli (standart) mal veya nakit para olması gerekir.

c) Tevliye ( kârsız alışveriş): Burada satıcı (bayi) malı elinden çıkarmak veya paraya sıkıştığı için malı nakite çevirmek amacıyla veya sezon sonu gibi sebeblerden dolayı kâr etmeden malı satar. İslâm’da malın kârsız olarak satılması caizdir. Bu güvene dayanan bir alışveriş türüdür.

d) Vazia (zararına alışveriş): Burada satıcı (bayi) temin ettiği malı maliyet fiyatına veya daha düşük bir bedelle satar. Bir mala sahip olan mal üzerinde istediği tasarrufu yapabileceğine (hibe etmek, atmak v.s) göre kârsız veya zararına da satabilir. Buda güvene dayalı bir alışveriştir.

Bu duruma göre satıcı (bayi) öperatörden aldığı kontör kartını bu türlerden biri ile satar. Bu satışta kâr miktarının ne kadar olacağını satıcı (bayi) tayin edebileceği gibi piyasa şartlarına göre de  belirlene bilir. O zaman satıcının (bayi) 19,5 liraya aldığı kontör kartını 20 liraya satması faiz olamaz. Zira ticaretten kasıt kâr etmektir.

Müesseselerin müşteri çekmek  amacıyla yaptıkları promosyonların helalleri  olabileceği gibi haram olanları da olabilir. Kısaca şu şekilde izah etmeye gayret edelim.

Ticari bir firma sattığı mala müşteri çekebilmek için genellikle iki yoldan birisini  tercih eder, ya sattığı malın yanında kupo dağıtarak veya sattığı malın yanında vererek. Birincisinde, kupon toplayanlar arasında çekiliş yapılır ve kura kime çıkarsa hediye kazanır. İkincisin de ticari firma sattığı malın yanında herhangi bir hediye dağıtır. Bu durumda şu şartlar aranır:

1) Yanında hediye verilen malın fiyatında bir artış olmayacak. Yani satılan mal promosyon haricinde mesela 100 lira ise promosyonla beraber 110 lira olmayacak.

2) Malın yanında dağıtılan promosyon hediyesi islâmın helal kabul ettiği mubah ve mütekavvim olacak.

3) Promosyon dağıtan ticari şirket islâma göre helal olan bir malı üreten ve satan şirket olacak.

Bu şartlar oluşuyor ve satın aldığımız malın fiyatı promosyon sebebi ile artmıyor, şirket dağıttığı promosyonu kendi kârından ve rızası ile herkeze dağıtıyorsa bu durumda promosyon helaldir. Ancak, bu şartlar oluşmuyor ve satın aldığımız mal normalde 50 lira iken promosyonla beraber 55 liraya satılıyor ve sadece belli kişilere veriliyorsa bu promosyon helal olmaz.

1) Emine ebru er, Elektronik para ve finansal yönetim üzerine etkileri, master tezi

2) Feteva-i hindiyye, c:2 sh: 23

3) Alauddin Kâsâni, Bediu’s-sanâi c: 5 sh: 134

BİSMİHİ TEALA

 ٱلرَّحۡمَـٰنُ عَلَى ٱلۡعَرۡشِ ٱسۡتَوَىٰ

” O Rahman, Arş`a istivâ etmiştir.” (Ta-ha/4)

Cenâb-ı Hakk’ın (Celle celalühü) ”O Rahman, Arşa istiva etmiştir” buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:“Rahman”(Celle celalühü) kelimesi, yaratandan ifadesinin sıfatı olmak üzere mecrûr da okunmuştur.

Merfû okunması daha güzeldir. Çünkü bu durumda kelime, takdirinin”O, Rahmandır” şeklinde olması üzere, medinden ötürü merfû olur.

Yahut da, lâm-ı tarifi ile, yaratana işaret olunmuş olan bir mübteda olarak merfû olur. Buna göre eğer “Kelimeyi mecrûr okuduğumuz, yahut “medih” üzere merfû okuduğumuz zaman, cümlesinin irabtaki mahalli nedir?” denilirse, biz deriz ki; Kelime’yi mecrûr okuduğun zaman, o, mahzûf bir mübtedanın haberi olur, başka birşey olmaz.

Merfû okunduğunda da böyle olması mümkündür. Yine bunun mübteda olan Rahman (Celle celalühü) kelimesinin iki haberi olması da caizdir

Teşbihin Batıllığı

İkinci Mesele

Müşebbihe, ma’budlannın Arş’ın üzerine oturmuş olduğunu söyleyip, bu ayeti delil getirmişlerdir. Bu, hem aklen, hem naklen birkaç bakımdan bâtıl ve yanlıştır:

1) Hak Teâlâ (Celle celalühü) Arş ve mekan yok iken de vardı. O, mahlû-katı yarattığı zaman bir mekanda olmaya ihtiyaç duymamıştı. Aksine O, mekandan münezzehtir ve böyle olmakla hep (ezeli ve ebedi olarak) muttasıf olmuştur. Ancak, bâtıl bir iddiada ve zanda bulunan kimse, Arş’ın hep ALLAH’la  (Celle celalühü) birlikte olduğunu zannetmiştir.

2) Arş üzerinde oturanın bir cüzünün (parçasının), Arş’ın sol tarafında olan parçasının aksine, Arşın sağ tarafında olmuş olması gerekir. O zaman oturan kimse bizzat, te’lif ve terkib edilmiş (parçalardan meydana getirilmiş) bir varlık olur. Böyle olan her varlık ise, bir te’lif ve terkib edene muhtaç olur. Bu ise, ALLAH (Celle celalühü) hakkında imkansızdır.

3) Arş üzerinde oturan, biryerden biryere hareket edip geçmeye ya muktedirdir, yahut onun için böyle birşey mümkün değildir. Eğer birinci ihtimal söz konusu ise, o zaman o, hareket ve sükûnun mahalli haline gelmiş olur ve zorunlu olarak, muhdes bir varlık olur. Eğer ikinci ihtimal söz konusu ise, o zaman o bağlanmış bir varlık gibi olur, hatta kötürüm birisi gibidir, hatta bundan da kötüdür. Çünkü kötürüm olan bir kimse, başını ve göz bebeklerini hareket ettirmek istediğinde, bu onun için mümkündür. Fakat bu, müşebbihenın ma’bûdu için mümkün değildir.

4) Müşebbihe’nin ma’bûdu, ya her mekanda vardır, ya da bir mekandadır. Eğer o her mekanda ise, o zaman onlar o ma’bûdun, pislik ve necaset mekanlarında da bulunduğunu kabul etmeleri gerekir ki hiçbir akıllı bunu söylemez. Eğer o, bütün mekanlarda değil de bir mekanda bulunuyorsa, o zaman o kendisini bu mekana yerleştirmiş olan bir varlığa muhtaç olmuş olur ve böylece de muhtaç bir varlık olur. Bu ise ALLAH (Celle celalühü) hakkında imkansızdır.

5) Cenâb-ı Hakk’ın (Celle celalühü), “O (ALLAH’ın Celle celalühü) benzeri gibisi yok  ayeti, bu ifadede istisna yapılabilir olmasının delâlet ettiği gibi, O’nun için hiçbir yönden benzerlik ve eşitliğin olmadığı manasını ifade eder. Çünkü meselâ, “Oturma, mikdar, renk…. hususları müstesna, O’nun benzeri gibi yoktur” denilerek, bundan istisna yapılabilir. İstisnâ’nın yapılabilmesi ise, bütün bu hususların bu ifadenin kapsamına girmesini gerektirir. Binâenaleyh eğer ALLAH (Celle celalühü) oturuyor olsaydı, oturma bakımından ona benzeyen başkasının da olması gerekirdi. Diğer hususlar da böyledir. O zaman da, ayetin manası kaybolurdu.

6) Cenâb-ı Hak (Celle celalühü),

وَيَحۡمِلُ عَرۡشَ رَبِّكَ فَوۡقَهُمۡ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ ثَمَـٰنِيَةٌ۬
“O gün Rabbinin Arşını, üstlerinde bulunan sekiz melek yüklenir ” (Hakka /8) buyurmuştur.
Melekler Arşı taşıdıklarında, Arşda ma’budlarınm oturduğu mekan olunca, bu durumda, meleklerin, müşebihenin ma’budunu da taşımış olmaları gerekir. Bu ise mahlûk birşeye ıtlaktır. Çünkü Halik ve Ma’bud, mahlûku koruyup gözetendir. Mahlûk ise Hâlık’ı ne koruyup gözetebilir ne de taşıyabilir.

7) Şayet bir mekanda karar kılan bir varlığın ilah olması caiz (mümkün) olsaydı, güneş ve ayın da birer ilah olmadığı nasıl bilinebilecekti?

Çünkü bizim güneş ve ayın ilah olmadıklarını ortaya koyar iken izlediğimiz (akli) yol, onların hareket ve sükûn ile muttasıf oldukları, böyle olan varlığın ise muhdes olup, bir ilah olmadıkları şeklindeki metoddur. Siz bu yolu ibtal edince, güneşin ve ayın ilahlığını tenkid kapısı, sizin için kapanmış olur.

8) Âlem bir küre şeklindedir. Bize nisbetle “üst” olan cihet, yeryüzünün diğer tarafında oturan kimselere nisbetle “alt’dır. Bunun aksi bir cihetle (yönle) kayıtlı ve sınırlı olsaydr, bu cihet, kimi insanlara göre üst olsa bile, diğerlerine göre alt olurdu. Alimlerin ve akıllı kimselerin ittifakı ile sabittir ki, ma’bûd’un eşyanın “alt” yönünde olduğunu söylemek caiz değildir.

9) Ümmed-i MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ın (Celle celalühü) ”De ki, O, ALLAH birdir” (ihlas/1) ayetinin müteşâbih ayetlerden değil de muhkem ayetlerden olduğu hususunda icmâ etmiştir.

Binâenaleyh eğer Cenâb-ı Hak (Celle celalühü), bir mekanda olsaydı, o zaman O’nun sağ tarafındaki izleyen şeylere bitişik tarafı, sol tarafındaki şeylere bitişik tarafından başka olurdu.

O zaman da o, mürekkeb (parçalardan meydana gelmiş) ve kısımlara bölünebilecek bir varlık olmuş olurdu ve gerçekte “Tek” olmamış olurdu. O zaman da, “De ki: O, ALLAH tektir” (İhlas/1) ayeti, yanlış olmuş olurdu.

10) Hz. İbrahim (aleyhi’s-selam), “Ben, batıp kaybolan şeyleri sevmem “(En-am/ 76) demiştir. Buna göre eğer ma’bûd bir cisim olmuş olsaydı, o da ebedi olarak batmış ve ebedi olarak kaybolmuş olurdu. Böylece de o, Hz. İbrahim’in (aleyhi’s-selam) ”Ben, batıp kaybolan şeyleri sevmem” sözünün kapsamına girmiş olur. İşte bu deliller ile istikrar (bir mekanda karar kılma) kavramının ALLAH (Celle celalühü) hakkında imkansız olduğu gerçeği kesinleşir.

 
Müteşabih Ayetler Hakkındaki Tutumlar

Bu gibi konularda insanların iki farklı tutumları bulunmaktadır:

1) Bir kısmı, “Biz müteşabih ayetleri te’vil etmeyiz. Aksine kesin olarak, ALLAH’ın (Celle celalühü) mekandan ve cihetten münezzeh olduğunu söyleriz ve ayetin te’vilini yapmayız” diyenlerdir.

Allâme Gazali, İmam-ı Ahmet b. Hanbel’in (rahmetullahi aleyhima) bazı öğrencilerinden, onun

şu üç haberi te’vil ettiğini rivayet etmiştir: 

Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) “Hacer-i Esved, ALLAH’ın (Celle celalühü) yeryüzündeki sağ elidir” “Mü’minin kalbi, Rahman’ın parmaklarından iki parmak arasındadır’hadisi ve “Muhakkak ki ben. Rahmanin nefesini yemen cihetinden hissediyorum”hadisi…

bil ki bu görüş iki yönden zayıftır:

a) Bu kimse eğer ALLAH’ın (Celle celalühü) mekan ve cihetten münezzeh olduğuna kati olarak hükmediyorsa, aynı kat’iyyette ALLAH’ın (Celle celalühü) bu ayetteki “istivâ”dan muradının “oturmak” olmadığına da hükmetmiş olur.

İşte buda bir te’vildir. Ama o kat’î bir biçimde ALLAH’ın (Celle celalühü) mekân ve cihetten münezzeh olduğunu söylemeyip, bu konuda şüpheli ise, o zaman ALLAH’ı (Celle celalühü) bilip tanımamş olur.

Ancak şöyle söylemesi müstesna: “Ben, ALLAH’ın (Celle celalühü) muradının, ayetin lafzının zahirinin hissettirdiği mana olmadığını,bundan muradın başka birşey olduğunu; ama hata ederim korkusu ile, bu muradı belirlemeye girişemediğimi kati olarak söylüyorum.” İşte o zaman bu sözü, doğruya yakın olabilir.

b) Bu görüş, şu yönden de zayıftır. Çünkü ALLAH (Celle celalühü) bizlere Arapların dili ile hitab edince, O’nun bu lafızlarla ancak, bu lafızların Arapça olarak delâlet ettiği manayı kastetmiş olması gerekir. İmdi “İstiva” kelimesinin Arapça’da, “istikrar ve istilâ” dan başka manası olmayıp, ama ayette bunu istikrar manasına hamletmek imkansız olunca “istila” manasına hamletmek gerekir. Aksi halde, bu lafza hiçbir mana vermemiş olmak gerekir. Bu ise caiz değildir.

2) Bu, mutlaka te’vile yönelmek gerektiği hususunda kesin bir delildir. Bu da şudur: Aklın delaleti, buna, İstikrar manasını vermenin imkansızlığını gösterip; “istiva” lafzının zahiri de “istikrar” manasına delâlet edince; bizim ya iki delilden herbiri ile amel etmemiz yahut ikisini birden terketmemiz, ya da nakli olanı, akli olana tercih etmemiz; yahut da aklı tercih edip, nakli te’vil etmemiz gerekir.

Birincisi bâtıldır. Aksi halde o zaman, birşeyin hem mekandan münezzeh olması, hem de mekanda bulunması gerekir. Bu ise imkansızdır.

İkincisi de imkansızdır. Çünkü bu, iki zıddı birlikte yok saymayı gerektirir ki bu da yanlıştır. Üçüncüsü de batıldır.

Çünkü akıl, naklin esası (mihenki)dir. Zira yaratıcının varlığı, ilmi, kudreti ve peygamber gönderişiakli delillerle sabit olmadıkça, nakille de sabit olmaz. Dolayısıyla aklı tenkid etmek, hem aklın, onunla birlikte hem naklin tenkidini gerektirir. Binâenaleyh geriye ancak, aklın doğru olduğuna kesin olarak hükmetmemiz, naklin de teVili ile meşgul olmamız kalır. Bu, maksadı elde etme hususunda kafi bir delildir. Bu sabit olunca diyoruz ki: Alimlerden bazıları burdaki “istivâ”dan muradın “İstilâ” manası olduğunu söylemişlerdir. Nitekim şâirde şöyle demiştir:

“Bişr, kılıç kullanmadan ve kan da akıtmadan, Irak’ı istilâ etmiştir.”

Eğer denilirse ki: “Bu te’vil şu bakımlardan caiz değildir:

1) İstilâ’nın manası, acziyyet halinden sonra, gâlibiyyet elde etmektir. Bu ise ALLAH (Celle celalühü) hakkında imkansızdır.

2) Bir kimsenin ancak onunla çekişen bir hasmı olduğu ve kendisine hâkim olunan -istilâ edilen şey ondan önce bulunduğu zaman ancak, “Falanca şunu istilâ etti” denilir. Bu, ALLAH (Celle celalühü) hakkında imkansızdır. Çünkü Arş ancak ALLAH’ın (Celle celalühü) yaratması ve var etmesi ile varolmuştur.

3) ALLAH’ın (Celle celalühü) ”istilâsı” bütün yaratıklara nisbetle söz konusudur. Binâenaleyh burada sırf “Arş”ı, zikretmenin bir manası yoktur. Böyle denilirse bunlara şu şekilde cevap verilir:

Biz “ALLAH’ın (Celle celalühü) istilâsını”, kudreti manasına tefsir edersek, bütün bu tenkidler zail olur. (Mesela) Keşşaf Sahibi şöyle demiştir: “İstiva Arş’ın üzerine olunca, Arş da hükümdarın tahtı manasına olup, o da ancak hükümdarla birlikte söz konusu olduğu için, Araplar istivayı “mülk, iktidar güç” manasına kinaye yapmışlar ve “Hakim oldu” manasını kastederek, aslında hükümdar, üzerine oturmamış ise de, “Falanca ülkeye hakim oldu” demişlerdir. Kudret ve mülkün oluşunu Araplar böyle ifade etmişlerdir.

Çünkü bu, “Falanca melik oldu, sahib oldu” gibi ifadelerden, delâlet itibarıyla daha beliğ ve daha kuvvetlidir. Bunun bir benzeri de, “Falancanın eli açık (mebsût)tur” ve “Falancanın eli sıkıdır” diyerek, bunlarla “O, cömerttir” ve “O, cimridir” manasını kastetmendir. Söylediğin lafızlar farklı ama, bu iki ifadenin manası aynıdır.

Öyle ki bir kimse verme hususunda elini sıkı tutmasa, yahut hatta eli bile bulunmasa o kimse hakkında yine “Eli açık (geniş)” denilir, Çünk Araplara göre bu ifade ile, “cömert” ifadesi arasında bir fark yoktur. ALLAH’ın (Celle celalühü), “Yahudiler “ALLAH’ın eli bağlıdır (sıkıdır)” dediler. Hay kendi elleri bağlanasıcalar!”(Mâide /64) ve “Hayır, O’nun iki eli de açıktır” ayeti bu manadadır, yani “ALLAH (Celle celalühü), hakkında eli bağlanma, açık olma düşünülmeksizin, cömerttir” demektir. Bunun nimet verme tekeffül etme manasına oluşu mecazidir.

Ben derim ki: Biz şayet bu kapıyı açarsak bâtınîlerin tevillerine de kapı açılmış olur. Çünkü onlar,”Pabuçlarını çıkar” (Ta-ha/11) ayetinden muradın, “bir fiil tasavvur etmeksizin ALLAH’ın (Celle celalühü) hizmetine dalmak” manasında ve “Ey ateş, İbrahim’e karşı serinlik ve selâmet ol” (Enbiya /69) ayetinden muradın da, ortada hiçbir ateş ve ona

hitab söz konusu olmaksızın. ALLAH’ın (Celle celalühü) İbrahim’i (aleyhi’s-selam) kurtarması manası olduğunu söylerler. ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabında vârid olan herşey hakkındaki söz de böyledir.

Daha doğrusu bu hususta uyulacak kanun şudur “Kendisinden sarf-ı nazar etmeyi gerektiren, kafi ve akli bir delilin bulunması hariç, Kur’ân’da vârid olan her lafzı hakiki manasına hamletmek gerekir.” Keşke bu gibi konularda birşey bilmeyen, bu konulara dalmasa.

İşte ayet hakkındaki sözün tamamı budur. Böyle müteşâbih ayet ve hadisler hakkında, daha tafsilatlı bilgi edinmek isteyenlerin, “Te’sisü’t-Takdis” adlı esere başvurması gerekir.

Muvaffakıyyet ALLAH’dandır. (Celle celalühü)

 
( Razi, mefatihu’l gayb)

 

Gonderen Karasahin
Kategori : Tefsir
Tags:

Yorumlar (0)
Nis-22-09

Üzüm satmak

BİSMİHİ TEALA

عن بريدة قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:”من حبس العنب أيام القطاف حتى يبيعه من يهودي أو نصراني أو من يتخذه خمراً فقد تقحم النار على بصيرة

Abdullah ibni Büreyde’nin babasından (Radıyallahu Anhüma) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Her kim toplama günlerinde, yahudiye veya hristiyana ya da şarap yapacak bir kimseye satmak için üzümü saklarsa, muhakkak ki o, göre göre cehenneme girmiştir.” (Taberanî, el-Mu’cemü’l-Evsat, No:5352, 6/170, Beyhakî, Şuabu’llman,No:5618,5/17)

Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre, üzümü meyva olarak yiyene yahut meşrubat olarak içene veya sirke yapmak isteyene ucuz fiatla satmayıp, illâ da şarap yapılması kastıyla bekletip yüksek fiata satmak, bütün âlimlerin ittifakı (sözbirliği) ile haramdır.

Fakat böyle bir kastı olmayıp da, önüne gelene üzüm satmak, İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye (Rahimehullah)  göre, müşteriler arasında şarap yapmak için satın alan bulunsa bile caizdir, çünkü kişinin burada üzümün şarap olmasına dair bir kastı bulunmamaktadır, o sadece üzüm satmayı kastetmiştir ki, üzüm satmak masiyet olmayıp, ancak üzümün şaraba dönüştükten sonra satışı haramdır.

Aksi takdirde üzüm aşinalarının, hurma ağaçlarının da fasıklara satılması haram olması gerekir, ayrıca fasıklara et ve meyva satmak da onları günaha karşı kuvvetlendireceğinden yasak olması gerekir, halbuki hiçbir kimse indinde böyle bir yasaklık söz konusu değildir.

İmamı Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e (Rahimehumallah)  göre şarap yapacak kimseye üzüm satmak caiz değildir, imameynin sözü daha ihtiyatlı olmakla birlikte İmam-ı Azam’ın (Rahimehullah)  görüşü kıyasa daha uygundur. Nitekim kendisinden evvel geçmiş olan İmam-ı Hasen, İmam-ı Ata (Rahimehumallah) gibi zatlar da bu görüştedirler.

Devrinde muhaddislerin seyyidi olan Süfyan-ı Sevrî (Rahimehullah) hazretleri de: “Helâl olan şeyi dilediğine sat” sözü ile bu görüşünü açıklamıştır, (et-tehânevî, İ’lâü’s-Sünen, 14/479)

Yine de şunu ifade edelim ki: haramdan kaçmak gerektiği gibi, şüpheliden de sakınmak insana dünyada rızık, ahirette de saadet kapılarını açar. Nitekim Mevlâ Teala:

وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرا

“Her kim Allah (-u Tealâ’ ya karşı gelmek) den sakınırsa, (Allah) ona (sıkıntılardan) çıkış yeri açar, ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır” (Talâk Suresi: 23 den) kavl-i şerifiyle bu hakikati açıklamıştır.

-عن مالك بن الصباح رضي الله عنه عن رجل من ثقيف قال: لقي النبي صلى الله عليه وسلم رجل فقال يا رسول الله جئت ببضاعتي قال: وما بضاعتك ؟ قال: الخمر, قال: انطلق بها إلى البطحاء فحل أفواهها فأهرقها قال: فخرج بها فأبت نفسه فرجع إليه فقال: يا رسول الله مالي ولعيالي هارب ولا قارب غيرها, فقال له رسول الله صلى الله عليه وسلم: أخرج بها إلى البطحاء فحل أفواهها قال: ففعل ثم رجع إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم فقال: قد فعلت يا رسول الله, فرفع رسول الله صلى الله عليه وسلم يديه حتى رئي بياض إبطيه فقال: “اللهم أغن فلاناً من فضلك” قال: إن كان الرجل من أهل ذلك البيت ليموت فيورث ألف بعير.

 Malik ibni Sabah (Radıyallahu Anh) Sakif kabilesinden bir zatın şöyle anlattığını rivayet etmiştir: Bir adam Resulullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  gelerek, “Ya Resulallah! Sermayemi getirdim” dedi, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Sermayen nedir?” diye sorunca:

O: “Şaraptır” diye cevap verdi. Bunun üzerine Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Selim): “O şarap küplerini sahraya götür, ağızlarını aç ve dök.” buyurdu.

O kişi küpleri alıp giderken nefsi, bu emri tutmak istemeyince, tekrar Resulullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  dönerek: “Ya Resulallah! Benim ve ailemin bu şaraptan başka hiç bir malımız yoktur.” deyince,
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona: “Onları sahraya götür ve ağızlarını çöz.” buyurdu. O kişi gidip şarapları döktükten sonra, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e dönerek: “Buyurduğunu yaptım ya Resullallah” deyince,

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübarek koltuk altlarının beyazı görününceye kadar ellerini kaldırdı ve: “Ey Allahım! Filânı ve ailesini fazl-u kereminden zengin et.” diye dua buyurdu.

Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  bu duası sebebiyle, o hane halkından kim Ölürse, bin tane deve miras bırakırdı. (İbni Hacer el-Askalânî, el Metâlibu’l-Aliye No:1776,2/104)

Tefsir: RUHU-L FURKAN Mahmud USTAOSMANOĞLU

Gonderen Karasahin
Kategori : Tefsir
Tags:

Yorumlar (0)