BİSMİHİ TEALA

 

وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَّا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشَى

Firavun’un imana yanaşmaması üzerine) Mûsâ’ya, “Kullarımı (İsrailoğullarını) geceleyin (Mısır’dan) yürütüp çıkar. Yakalanmaktan korkmaksızın, endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç” diye vahyettik. (Tâ-hâ /77)

ALLAH (Celle celalühü) Hz. Musa’ya (aleyhi’s-selam) böyle vahyetti. Hz. Musa da (aleyhi’s-selam), kendisinden yaşça büyük olan kardeşi Harun’la (aleyhi’s-selam) birlikte kavmini aldı. Kızıldeniz’i ALLAH’ın (Celle celalühü) emriyle yol yaptı. Yolun üstünde hiç bir ıslaklık, çamur olmadı. Ta ki on iki kavim, on iki yoldan Kızıldeniz’i geçtiler.

ALLAH (Celle celalühü), Firavun’un İsrailoğulları’nı takip ettiğini, ikiye ayrılıp yol açan denizin Hz. Musa (aleyhi’s-selam) kavminin geçişinden sonra coşmuş bir surette hücum ederek Firavun ve ordusunu helâk ettiğini, Firavun’un kavmini doğru yola iletmeyip, saptırdığını da beyan buyuruyor.

 

 فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُم مِّنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ

وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَى

Bunun üzerine Firavun askerleriyle birlikte onların peşine düştü de, deniz onları görülmedik bir şekilde kuşatıp yuttu.Firavun halkını saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi. (Tâ-hâ / 78,79)

Azamet-i İlâhîye ile İsrailoğuları’nın hepsi denizi geçtikten sonra, onlardan kalan on iki yola Firavun ve ordusu girdiler. Firavun’un son neferi de denizde açılan yola girince, dağlar gibi iki tarafa yığılmış olan su onların üzerlerine kapanıverdi. Bu halin şiddetini ALLAH (Celle celalühü) bilir.

İman etmeyenlere, semalar, yeryüzü, denizler, dağlar, çimenler, ağaçlar düşman olur, buğz eder. Denizin de hıncı vardır. Çünkü deniz de ALLAH’a (Celle celalühü) iman eden bir fıtrat üzerine yaratılmıştır. Ne bir dağ, ne bir ağaç, ne bir kurbağa, ne bir sinek; hiçbir mahluk ALLAH’a (Celle celalühü) isyan etmez. Yaradanını tanır. Kendisine tahsis edilen zikirlerle bütün mahlukat ALLAH’ın (Celle celalühü) vahdaniyetine iman edip tesbih eder. Ama insanoğlunun gafili, cinlerin gafili, şeytanın cümlesi ALLAH’a (Celle celalühü) isyan ederler.

Deniz ve sema, ALLAH’a (Celle celalühü) iman etmeyen kâfirlere, bir müminin kâfirlere duyduğu hınç gibi muazzam bir düşmanlıkla, gayzla hücum eder. Kızıldeniz de azim bir dehşetle Firavun’u istila ederek yüz binden fazla askeriyle helâk etti. Kurtuluşa eremediler. Firavun da hidayete vasıl olamadı.

Hülasatü’l -Beyan fi Tefsiri Kur’an’da tefsir sahibi şöyle buyuruyor: “Rehber-i sadıkın damenine iltica eden ehli taatın daima necat bulacaklarını bu ayeti celileler bize beyan buyurmuştur.”

Yani hidayete vesile olan, ALLAH (Celle celalühü) yoluna sıdk ile yapışan sadık zatın eteğine kim yapışırsa, yolu kurtuluş yolu olur. Onun emriyle oturup kalkanlar, ona itaat edenler, hidayete ererler.

Ayet-i celilelerden anlıyoruz ki, Hz. Musa (aleyhi’s-selam) misali bir rehber-i sadıka ihtiyacımız var. Fakat istikametten ayrılıp, sadık bir rehber bulmayanlar, nefsin hevasına ve şeytanın iğvasına uyanlar daima helâk olurlar.

Hiç bir beşer yoktur ki, kendisine bir rehber tayin etmesin. Bütün insanlar yaşadıkları devirlerde, kendisini örnek aldıkları, yaptıklarının güzel olduğuna kanaat getirdikleri, gerek rahmanî, gerek şeytanî yol göstericilere sarılmışlardır. Kim ki ALLAH’ın (Celle celalühü) hidayetine yapışan Musa (aleyhi’s-selam) gibi yol göstericilere sarılırsa hidayete erer. Kim de hidayete vesile olanları tanımazsa helâkinden korkulur.

Musa (aleyhi’s-selam) gibi bir rehber bulduktan sonra da, nankörlük etmeyip emir ve yasaklara itaat etmek gerekir.

Gonderen Karasahin
Kategori : Tefsir
Tags: , , ,

Yorumlar (0)
Tem-18-08

Haşyetullah

BİSMİHİ TEALA

إِنَّ الَّذِينَ هُم مِّنْ خَشْيَةِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ وَالَّذِينَ هُم بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوا وَّقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ أُوْلَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ

“Hakikaten Rablerinin haşyetinden rikkate gelenler, Rablerinin ayetlerine iman etmede sebat gösterenler, Rablerine şirk koşmayanlar,Rablerinin huzuruna dönecekleri için yürekleri korkarak, vereceklerini verenler.. İşte bunlar, bayırlarda yansırlar ve bunlar onun için taâ önde giderler.” (Mû’minun, 57-61).

BiL ki Hak Teâlâ (Celle celalühü), öncekileri, “Onlar kendilerine yardım ettiğimiz, mal ve evlâd ile, kendilerine hemen aceleden hayır verdiğimizi mi sanıyorlar” buyurarak, tenkid edip, sonra da, “Onlar işin farkında değiller” buyurunca, bundan sonra, hayırlarda yanşan ve bunun farkında olanların özelliklerini saymıştır.

Bunlar şu dört sıfattır:

Haşyet

Birinci Sıfat: Bu, ayetteki “Hakikaten Rablerinin haşyetinden rikkate gelenler” ifadesi ile anlatılmıştır. “Işfâk”, alabildiğine rikkat ve zayıflığı bilme ile birlikte olan korku demektir. İşte bundan dolayı bazıları, “Cenâb-ı Hak (Celle celalühü), işfâk ve haşyeti, burada, te’kid için birlikte zikretmiştir” derken, bazıları da “haşyet” ilâhî azabtan korkma manasına atmışlardır. Buna göre mana, “Onlar, Rablannın azabından tirtir titreyenlerdir” şeklinde olur. Bu, Kelbî ve MukAtil’in (rahmetullahi aleyh) görüşüdür.

Bazıları da “işfâk”, korkunun neticesi, semeresi manasına almışlardır ki bu netice de, taatı sürdürmek, ona devam etmek demektir. Buna göre mana, “Onlar, Rablerinden korkmalarından ötürü, O’na taata devam eden ve O’nun rızasını ciddiyetle elde etmeye çalışanlardır” şeklinde olur.

Sözün özü şudur: “Haşyef’te, “işfâk” derecesine, yani haşyetin zirvesine varan kimse, dünyada ALLAH’ın (Celle celaluhu) gazabından, âhirette azabından çok korkar ve böylece günahlardan alabildiğince sakınır.

İkinci Sıfat: Bu, ayetteki, “Rablerinin ayetlerine imân etmede sebat gösterenler” ifadesi ile anlatılmıştır. Bil ki ALLAH’ın (Celle celaluhu) ayetleri varlığı’na delâlet eden mahlûkatıdır. O ayetlere iman ise, onları tasdik etmek demektir. Onları tasdik etmek, eğer onlar var oldukları için ise, bu zaten iki kere iki dört edercesine malum ve açıktır, dolayısıyla böyle bir tasdikte bulunan kimse övgüye lâyık olmaz.

Yok eğer, bunlar bir yaratıcının varlığının ayet ve delilleri ise, bu hususlar, kendilerine ancak üzerinde düşünmeyle ulaşılabilen şeylerden olur. İşte bunu yapan, böyle düşünen kimsenin, mutlaka bir yaratıcısının varlığını ve sıfatlarını, anlayıp, tanıması gerekir. Kalbte böyle bir bilgi tahakkuk edince, dil ile ikrar (bunu söyleme) zaten olur ki işte iman budur.

Üçüncü Sıfat: Bu, “Rabierine şirk koşmayanlar” ifadesi ile anlatılan husustur. Bu ifade ile, ALLAH’ın (Celle celaluhu) birliğini tasdik edip, O’nun ortaklan olmadığını söyleme manası kastedilmem iştir. Çünkü bu mana, “Rabilerinin ayetlerine iman etmede sebat gösterenler” ifadesinde mevcuttur. Aksine bununla şirk-i hafiye (gizli şirke) düşmeme kastedilmiştir. bu da, insanın, ibadetlerinde ihlaslı olması, onların sırf ALLAH’ın (Celle celaluhu) rızası ve Zât-ı Bârîsi için yapması (riyaya düşmemesidir.) ALLAH (Celle celaluhu) en iyi bilendir.

Dördüncü Sıfat:

Bu, “Rablerinin huzuruna dönecekleri için yürekleri korkarak vereceklerini verenler” ayetinin ifade ettiği husustur. Bu, “vermeleri gereken şeyi veren, infâk edenler” demektir. Binâenaleyh bu ifâdeye, ister zekât ve keffâret gibi, ALLAH’ın (Celle celaluhu) hakkı olan (farzlardan) olsun, isterse emanet, borç, çeşitli hak ve vazifeler gibi, insanların hakkı olan şeylerden olsun, verilmesi gerekli olan her hak girer.

Cenâb-ı Hak böylece bunun ancak, onlar bunu yürekleri korkarak yaptıkları zaman fayda vereceğini beyan buyurmuştur. Çünkü noksan yapmak veya başka sebeblerden Ötürü tam yerine getirememe endişesiyle ibadet eden kimse, işte bu korkusundan Ötürü, o iba’deti hakkıyla yapabilmek için son derece gayret sarfeder.

Hz. Âlşe (radıyallahu anha), Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem): “Rablerinin huzuruna dönecekleri için yürekleri korkarak vereceklerini verenler” ayetinin anlattığı kimseler, zina edip, içki içip, hırsızlık yapıp, bu işlerinden ötürü ALLAH’dan (Celle celaluhu) korkan kimseler midir?” diye sorunca,..

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem): “Hayır, ey Sıddkın (Ebu Bekir’in radıyallahu anh) kızı (radıyallahu anha)… Bunlar, namaz kılan, oruç tutan, tasadduk eden ve bu işlerinin yanısıra hep ALLAH (Celle celaluhu) korkusunu, kalblerinde taşıyan kimselerdir” diye cevap vermiştir.

Bil ki bu sıfatların sıralaması, son derece güzeldir.

Çünkü birinci sıfat, uygun olmayan şeylerden sakınmayı gerektiren şiddetli bir korkunun varlığına;

ikinci sıfat taatlarda riyayı terke;

üçüncü sıfat da, bu üç sıfatı birlikte bulunduran kimsenin taatlarını, kusurlu yapma endişesi içinde yaptığına delâlet eder.

Bu ise, sıddîkların en ileri makamıdır. Cenâb-ı Hak (Celle celalühü) o noktaya ulaşmayı bizlere nasib etsin. (Amin).

Şİmdi eğer, “sizler, HakTeâlâ’nın (Celle celalühü) ”yürekleri korkarak” ifadesinin, “verenler”e mi, yoksa, daha Önce sayılan bütün sıfatlara mı râcî olduğunu söylüyorsunuz?” denilirse, biz deriz ki: “Evlâ olan, bu ifâdenin, her dört sıfat ile de ilgili olmasıdır.

Çünkü verme işi, diğer amellerden daha üstün değildir. Çünkü maksad, bütün bunların, kusurlu yapma endişesiyle duyulan bir korku içinde yapılmalarıdır. Binâenaleyh bu vasıfları taşıyan kimse, bu vazifeleri hakkıyla yerine getirmiş olur.

Fakat, bu son ifadenin “yapacaklarını yapan” şeklinde okunması halinde, söylenecek söz açıktır. Çünkü bununla şu mana murad edilmiş olur: Onlar, günahlardan sakınma iman ve amele yönelme gibi, yaptıkları ve işledikleri herşeyi, acaba, kusurlu mu yapıyoruz endişesiyle yaparlar.”

Daha sonra Cenâb-ı Hak (Celle celalühü), bu korkunun sebebinin ne olduğunu beyân etmiştir. Bu da onların, mükafaat görme, sorguya (hesaba) çekilme, defterlerin açılması, amellerin araştırılması, âhirette pişmanlığın fayda vermemesi ve oradaki hükmün Mâlikü’l-Mülk ALLAH (Celle celaluhu) tarafından olması gibi hususlardan ötürü, Rablerine döneceklerini bilmeleridir

fahreddin razi ilgili ayetin tefsiri.

Gonderen Karasahin
Kategori : Tefsir
Tags: , , , , ,

Yorumlar (0)
BİSMİHİ TEALA

بسم الله الرحمن الرحيم
يا أيهاالناس إنا خلقناكم من ذكر و أنثى و جعلناكم شعوبا و قبآئل لتعارفوا إن أكرمكم عند الله أتقاكم إن الله عليم خبير
Ey insanlar, Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışasmız diye, büyük büyük cemiyetlere ve küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz sizin, ALLAH nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz ALLAH, herşeyi bilen, herşeyden haberdar olandır” (Hucurât, 13).

Eşref Olan Takva İle Olur

Cenâb-ı Hak, “Şüphesiz sizin, ALLAH nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileride olanmızdır” buyurmuştur.

Bu ayetle ilgili olarak şu iki açıklama yapılabilir:

a) Bu ifâdeden kastedilen mana, “Kim, en muttaki olursa, ALLAH (Celle celaluhu) katında en iyi ve kerim olur” şeklinde olup, böylece, “takva ikramı doğurur..” demektir.

b) Bundan kastedilen mana, “Kim, ALLAH (Celle celaluhu) katında en kerim olursa, en muttaki o olur” şeklinde olup, buna göre de, kerim olma, takvayı doğurmuş olur..

Nitekim, “İhlaslı kullar, büyük sorumluluk üzere bulunurlar..” denilir. Bu görüşlerden birincisi meşhur, ikincisi ise, daha açık olanıdır. Çünkü, ikinci olarak zikredilenin, zahir ve açık olmada, birinci olarak zikredilene hamledilmiş olması ve “ikram, mütîakî kimse »cindir…” denilmiş olması gerekir.

Ancak ne var ki, meşhur ve yaygın olanı, birinci izahtır. Çünkü, “Yiyeceklerin en lezizi, en tatlı olanıdır” denilir ki, bu “lezzet, tatlılık oranına göre olup; tatlılık, lezzet oranına göre değildir” demektir.. Bu da, takvanın her çeşit faziletten önce geldiğini söylemektir.

Takva mı İlim mi?

Buna göre, şayet, “Takva, amel ve ilimden daha kıymetlidir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) “Bir tek fakîh, şeytan için, bin âbidden daha çetindir…” buyurmuştur..” denilirse, biz deriz ki:

Takva, ilmin meyvesidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “ALLAH’ı hakkıyla ancak, O’nun alim kullan tazim eder…” (Fatır, 18) buyurmuştur. Şu halde takva, ancak âlim için söz konusudur.

O halde,, müttakî ve âlim kimse, ilmi en tam ve kâmil olan kimsedir. Muttaki olmayan âlim, meyvesi olmayan ağaç gibidir. Ne var ki, meyveli ağaç, meyve vermeyen ağaçtan daha kıymetlidir. Hatta, meyvesiz ağaç, bir kütüktür.. Aynen bunun gibi, muttaki olmayan alim, cehennem kütüğüdür.

ALLAH’ın (Celle celaluhu), fakîh kimseyi kendisinden üstün tuttuğu âbid, “ilmi olmayan”dır. Bu durumda, böylesi âbid nezdinde, ALLAH’tan (Celle celaluhu) korkma ve haşyet namına, tam bir paydan söz edilemez. Belki de bu kimse ALLAH’a (Celle celaluhu), cehenneme atılma endişesiyle ibadet ve kulluk yapmaktadır. O halde bu âbid, tıpkı “mükreh (zorlanmış) kimse” gibi olmuş olur..

Yahut, cennete girme ümidiyle O’na ibâdet edyordur. Bu durumda da bu kimse, ücretli bir işçi gibi çalışıp da, (akşamleyin) evine dönen işçi gibi olmuş olur.

Halbuki, muttaki kimse, ALLAH’ı (Celle celaluhu) bilen, O’nun kapısında kulluğa devam eden, yani O’nun yanında O’nun cenabına, huzuruna yaklaşan, (adeta) geceyi O’nun nezdinde geçiren kimse gibidir. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır.

Birinci Bahis: Bu ifâdedeki “sizin en şerefliniz” hitabı, bütün insanlaradır. “En kerîm, en şerefli olma” işi, en azından keramet (ikram) de, herkesin müşterek olmasını gerektirir. Halbuki, kâfir için kerîm oluş, söz konusu değildir. Çünkü kâfir, hayvandan daha şaşkın, haşerattan ise daha zelildir. (Ne dersiniz?).

Biz deriz ki:

Cenâb-ı Hakk’ın, “Andolsun ki, Ademoğullannı üstün ve kerîm kıldık… “(Isrâ. 70) ayetinin delaletiyle, böyle bir şey söz konusu olmasına rağmen, bu zorunlu ve mutlaka olması gereken değildir. Çünkü, yaratılan herkes ve her şey, Rabbini itiraf eder. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, “Kim bu ikrarına devam eder de bunu arttırırsa, onun keramet ve izzeti arttırılır, kim de bundan dönerse, ondan, ikram silinir, izi eseri kalmaz..” demek istemiştir.

Takva Nedir

İkinci Bahis: Takvâ’nın tanım ve sınırı nedir? En muttaki kimdir?

Biz deriz ki:

Takvanın en düşük mertebesi, kulun, yasaklardan kaçınması, emredilenleri yapması; ancak bu ikisi ile, huzur bulup, kendini emniyet içinde duymasıdır. Binâenaleyh şayet o, tesadüfen menhiyyâttan işlerse, kendisini emniyyet içinde duymaz, güvencede kabul etmez; tam aksine, bunun peşinden bir iyilik yapar, bu menhiyyâtı yaptığından dolayı iyice pişman olup, tevbe eder.

Ama, birşey her ne zaman menhiyyât işler, ama anında tevbe etmez, zaman bakımından sonraya güvenir ve tûl-i emeli kendisini bu tür şeyleri hatırlamaktan alıkorsa, işte bu kimse müttakî değildir.

Ama, en müttakîye gelince, bu da, emrolunduğu şeyi yapan, yasak edilenleri yapmayan, bununla birlikte Rabbinden haşyet duyan, ALLAH’tan (Celle celaluhu) başka hiçbir şeyle meşgul olmayan ve ALLAH’ın (Celle celaluhu) kalbini nûrlandırdığı kimsedir.

Binâenaleyh, bu kimse bir an dahi kendisine veya çocuğuna iltifat etse, bunu bir günah kabul eder. Birinciler için, Cenâb-ı Hakk’ın, “Sonra takvaya erenleri kurtaracağız…” (Meryem,72) ayetinden dolayı “kurtuluş”;

diğerleri için de, ALLAH’ın (Celle celaluhu), ”Şüphesiz sizin, ALLAH nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileride olarımızda..” ayetinden Ötürü, cennete sevkolunma vardır. Binâenaleyh, hükümdarın, kendisine bir bahçe verip kendisini orada iskân ettirdiği kimse ile, kendisine yakınlığı sebebiyle, pekçok bağ-bahçe ile eşyadan, her gün yararlanan ve hükümdarın kendisine yakın kılıp has yakınları kabul ettiği kimse arasında büyük bir fark vardır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, “Şüphesiz ALLAH, herşeyi bilen, herşeyden haberdar olandır” buyurmuştur ki bu, “ALLAH (Celle celaluhu) (ben), sizin zahirinizi bihakkın bilir, soyunuzu sopunuzu bilir, bâtınınızdan da yine bihakkın haberdarım. Sır ve gizli kabul ettiğiniz şeyler, O’na saklı gizli değildir. Binâenaleyh, takvayı, başlıca işiniz haline getiriniz ve O, size (ikramını) arttırdığı gibi, siz de takvanızı arttırınız..” demektir

fahreddin razi  tefsiri

Gonderen Karasahin
Kategori : Tefsir
Tags:

Yorumlar (0)