Oca-25-11

Sedd-i zerai

mustafa

Kur’an da bazı yasakların ne sebebi nede hikmeti bildirilmez. Mesela zinanın haram olduğu söylenmez ama zinaya yaklaşmayın demekle zinanın haram olduğu bilinir. İslam hukuku da bunun gibi bazı şeylerin hükümlerini söylerken seddi zerai denilen bir kurala dayandırır. Seddi zerai nedir?

BİSMİHİ TEALA

İslâm fıkhın da; illeti akıl yoluyla kavranabilecek hükümler mevcud olduğu  gibi, akıl yoluyla kavranamayan hükümlerin de bulunmaktadır. Usül uleması; illeti akıl yoluyla kavranabilen hükümlerle ilgili olarak: ” Hüküm illeti ile vardır veya yoktur.” (İmam-ı Serahsi, Temhidu’l fusul fi ilmi’l usul c: 2 sh, 180) kaidesini benimsemişlerdir. Molla hüsrev’de (rahmetullahi aleyh) illeti tarif ederken ” İllet nass’ın hükmüne alamet kılınan vasıftır.” ( Mir’at’ıl usul fi şerhi miskatı’l vusul c:1 sh: 241) şeklin de tarif etmektedir. Mesela  hamr’a nispetle sarhoş edicilik vasfı böyle bir illettir. Aslın illetinin bilinmesinden sonra böyle bir illetin ”fer”de bulunup bulunmadığının tespit edilmesine ”tahkiku’l menat” denilmektedir. Bu kısa izahtan sonra….

Sedd; lügat olarak men etme, yasaklama, engel olma, zerai ise bir şeye götüren yollar sebebler manasına gelmektedir. Sedd-i zerai hem kitab, hem de sünnet ile sabit olan bir husustur. Kitab’tan delili En am süresi 108 ayeti kerimesi, sünnetten delili ise resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) faize sebeb olacağı endişesi ile, borçlunun alacaklıya hediye vermesi ile alakalı hadisi şerifini göstere biliriz.

Sedd-i  Zerai’de asıl olan fiillerin sonucudur. Fiil sonucuna göre hükme bağlanır. İstenilen bir şeye vasıta olan fiil talep edilir; kötülüğe sebeb şeyde yasaklanır. Burada fiillerin sonuçları gözönüne alınırken, failin niyetinin ne olduğu sorgulanmaz ve fiilin sebeb olduğu neticeye göre hüküm verilir. Bu ” maksadın vesilesi  maksada tabidir.” kaidesi ile özetlenebilir. İmam- Karafi (rahmetullahi aleyh) bunu ” Üstün maksada götüren vesile üstün, kötü maksada götüren vesile ise kötüdür.” ( Envarı’l buruk fi envai’l furuk, c:2 sh: 156) şeklinde ifade etmektedir.

Maksadlara bir takım vesileler ve sebeblerle varılır; o yollar da maksada tabi olurla, onun hükmünü alırlar. Haramlara vesile olan şeyler de onlar gibi hüküm alarak yasaklanır.  Zira birbirlerine bağlıdırlar. İbadet ve sevaba vesile olanlar da, onlara sebeb olmalarından dolayı onlar gibi istenilen  ve sevilen şeylerdir. Maksada vesile olan şey maksada tabidir, her ikisi de maksudtur. Biri maksat olarak, diğeri de vesile olarak hüküm alır.  Bunun için ALLAH (Celle celalühü) bir şeyi haram kılarsa, ona götüren vesile ve yollarda haram olur. Zira haramdan sakınmak ancak bu yolla mümkündür. Eğer bir harama götüren yollar mübah olursa, bu haram olan bir şeyi haram kılmakya zıt düşer, bilakis harama teşvik olmuş olur. Bu da ALLAH’ın (Celle celalühü) hikmeti ile asla bağdaşmaz.

Sedd-i zerai’de asıl olan maslahatı celb, mefsedeti def  kaidesidir.  Yani bir işte umumun faydası varsa teşvik edilir, umumun zararına ise yasaklanır. Mesela üreticilerin pazara götürdükleri malları aracıların yollarda karşılamaları ve satın almaları yasaklanmıştır. Bu mübah bir şey iken, bunda üreticiyi aldatmak, tüketiciye zarar vermek, pazarda kıtlık yaratmasında dolayı yasaklanmıştır.  Burada bu işi yapanların ”benim niyetim iyi” gibi sözlerine bakılmaz ve kabul edilmez. Zira burada bu fiilin doğuracağı sonuçlara bakılır, ve dolayısıyla bir şeye vesile olan şey sonuçları sebebiyle ya yasaklanır, ya da serbest bırakılır.

Zerai lügat yönünden sebebler, vesileler manasına geldiği için yasağa götüren sebebler kastedildiği gibi, mübah ve helale götüren sebebler de  kastedilir. Ancak bu, yasak olan fiillere götüren sebebler de daha çok kullanılmıştır. Sedd kelimesinin kullanılması da bununla alakalıdır.  İmam-ı Karafi (rahmetullahi aleyh) Zerai’nin asıl manasını göz önüne alarak bunu sedd-i zerai ve feth-i zerai diye ikiye ayırır ve feth-i zerai, iyiliğe götüren yolları açmak, teşvik etmek olarak izah eder. (Envari’l buruk, c: 2 sh: 158)

BİSMİHİ TEALA

 

Hüküm, Ha-ke-me fiilinin mastarı olup, lügat ta ‘’ karar vermek, bir şeyi diğer bir şeye ispat veya neyf suretiyle isnad etmek, güç ve tehakküm’’ gibi manalara gelmektedir. Arapların atı gemlemeye ‘’hukm’’ demelerinden dolayı ‘’kontrol altına almak, terbiye etmek, boyun eğdirmek’’ gibi manalara da gelmektedir.  Nitekim günlük hayatımızda sık sık kullandığımız mahkeme ve hakem gibi kelimeler de aynı kökten gelmektedir.

 

Istılahı olarak ise, ‘’ mükellefin fiillerini gerektiren talep, değiştirme veya tavsiye eden ilahi hitapların eserine hüküm denilir.’’ manasındadır. Hükümlerin dereceleri bulunmaktadır. Mesela; bir mesele hakkında delaleti ve subut-i kat’i nass bulunmakta ise, bu delaleti ve subut-i kat’i nass ile ‘’farz’’ veya ‘’haram’’ gibi hükümler meydana gelir. Nitekim muhkem ayetler ve mütevatir sünnetlerden meydana gelen hükümler bunun en güzel misalidir. Eğer bir mesele hakkında ki hükümler delaleti ve subut-i kat’i bir şekilde değilde, delaletive subut-i zanni bir şekilde ise, o zaman bununla vacip, müstehab veya mekruh söz konusu olur.

 

 

Kerahat ise lügat ta, ‘’iğrenme, tiksinme, istemeyerek ve baskı altın da amel etme’’ gibi manalara gelmektedir. Usulü fıkıh’ta ki tarifi ise, ‘’Bir halin veya hareketin açık ve kat’i delili bulunmayıp, bazı nassların delaleti ile yasak edilmesi’’ (Feteva-i hindiye, c:5, sh: 308) olarak tarif edilmiştir.

 

Ö. N. Bilmen (rahmetullahi aleyh) kamusun da kerahati şöyle tarif etmektedir: ‘’ terki gerekli olup, yapılması hakkın da kesin bir yasaklama bulunmayan bir fiildir ki; yapılmaması övülmüş, yapılması ise zemmedilmiştir.’’ ( Istılahati fıkhiyye kamusu, c:1, sh: 34)

 

Usul uleması, ‘’ Mekruh, hakkında bir yasaklama delili olmayan. Mesela, bir vacibin veya sünnetin terk edilmesi durumunda mekruh ortaya çıkmaktadır. Burada vacibin terki, ‘’tahrimen mekruh’’ sünnetin terki ise ‘’tenzihen mekruh’’ olarak söylenebilir. Bunun tespit edilmesi için delillerin iyi bilinmesi gerekir.’’ Hükmünü benimsemişlerdir.

 

Hanefi mezhebinin birçok muteber eserin de kerahat şu şekil de tarifi edilmiştir. ‘’ Kerahat-ı tahrimiye ile mekruh olan şey, imam-ı Muhammed’e (rahmetullahi aleyh) göre haramdır. Hakkında kesin nass bulunmadığı için haram ifadesi kullanılmamıştır. İmam-ı Azam ve imam-ı Yusuf’a (rahmetullahi aleyhima) göre ise, ‘’ kerahat-ı tahrimiye’’ harama yakın, ancak haram değildir. Kerahat-ı tahrimiye ile mekruh olan şeyin harama yakınlığı, vacibin farza yakınlığı gibidir. Kerahat-ı tenzihiye ile mekruh olan ise, helale daha yakındır.’’ (Merginani, El- Hidaye, c:4, sh: 78)

 

BİSMİHİ TEALA

 

Caiz kelimesi yapılan (veya yapılacak) bir işin geçerli olup olmadığını ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Ancak yapılması caiz denilen bazı fiiller de onu yapmamak, yapmaktan daha evladır. Yani caiz kelimesi bazen yapılan fiiller de bazı sakıncalar olduğunu da ifade edebilir. Mesela namazlar da Fatiha suresini okumak vaciptir, peki Fatiha okumadan kılınan bir namaz caiz olmaz mı? Sorusunun cevabı ‘’ Evet caizdir, ama mekruhtur.’’ Şeklin de olur. Bu da caiz kelimesinin içerisin de mekruhu da barındırdığı anlamına gelir

 

Caiz kelimesi genel olarak farzların veya haramların cevabın da kullanılır. Eğer bir farzın cevabında kullanılıyorsa, bazı eksiklikler olabilir ama yapılan amel geçerlidir, demektir. Caiz kelimesi genel olarak yapılan fiilin sahih olduğunu anlatmak için kullanılmakla beraber, bazen yapılması sahih olan bazı fiilleri yapmak caiz’dir anlamına gelmez. Mesela Cuma günü ezan okunurken alış veriş yapmak dünyevi ahkâm açısından caiz denilir, ama uhrevi ahkâm açısından bu şekilde davranmak caiz değildir. Zira Cuma vakti alış veriş yapmak

 

‘’ Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen ALLAH’ı anmaya koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, elbette sizin için daha hayırlıdır.‘‘ (Cuma /9)  ayeti kerimesine muhaliftir. Dolayısıyla emre muhalefet uhrevi sorumluluğu meydana getirir. (Ö.N. Bilmen, ıstılahatı fıkhıyye kamusu, c:1 sh: 33)

 

Caiz kelimesi cümle içerisin de kullanıldığın da bazen kullanılan cümleye göre değer ifade eder. Mesela:

 

Cümle içerisin de kullanılan caiz kelimesi ruhsat verilmiştir anlamına gelir, Ama ruhsat verilmesi, o ruhsatı yapmamak daha iyi manasına da gelebilir. Mesela ihtiyar kadınların elini öpmek caizdir, ama öpülmemesi daha iyidir.

 

Caizdir kelimesi bazen yapılması daha güzel anlamını ifade eder. Mesela Abdestli olan birinin namaz kılacağı vakit yeniden abdest alması caizdir denildiğin de, tekrar abdest almasının daha güzel olacağını ifade etmektedir.

 

Cümle içerisin de kullanılan caiz kelimesi o fiilin tenzihen mekruhluğunu anlatmak için de kullanılabilir. Mesela güneş altında bırakılarak ısınan sudan abdest almak caiz midir? Sorusunun cevabı ‘’ caizdir, ama tenzihen mekruhtur’’ cevabında olduğu gibi.

 

Bazen de caiz kelimesi yapılması düşünülen fiilin tahrimen mekruh olduğunu anlatmak için de kullanılır. Mesela gayri Müslim kadınla evlenmek caizdir denildiğin de, sorudaki ‘’gayri Müslim kadın’’  harbi ise tahrimen mekruh demektir.

 

Cümle de kullanılan caiz kelimesi bazen de yapılması düşünülen fiilin mubahlığını ifade etmek için kullanılır. Mesela pamuklu giysi giymek caizdir denildiğin de pamuklu giysinin mubah olduğunu ifade eder. Ama bazen soruyu soranın niyetine bakılır. Mesela kadının süslenmesi caiz mi? Sorusun da olduğu gibi. Kadının eşi için süslenmesi mubahtır, ama yabancı erkekler için mubah değildir.

 

Caiz kelimesi bazen de vacip anlamına gelir. Mesela akıl baliğ olmamış çocuğun mallarının idaresi için vasi tayin edilmesi caizdir demek vasinin tayin edilmesinin vacip olduğunu ifade eder.

 

Caiz kelimesi de bazen yapılan fiilin günah olduğunu anlatmak için de kullanılabilir. Mesela bir baba bütün mallını çocukları arasından sadece birine hibe edebilir mi? Sorusunun cevabı ‘’ caizdir, ama bu şekilde çocuklarının arasında ayırım yapması günahtır’’

Gonderen Karasahin
Kategori : Usulu fıkh
Tags:

Yorumlar (0)