EVLİYADAN İSTİMDAT VE TEVESSÜL MESELESİ
BİSMİHİ TEALA
Okuyucu Soruları (40) EVLİYADAN İSTİMDAT
Ebubekir Sifil, Milli Gazete – 5 Ekim 2004
Soru: “Ebul Hasan-ı Harkani hazretleri, sefere çıkan talebelerine, “Sıkıştığınız zaman benden yardım isteyin” buyurur. Eşkıya talebeleri yakalar. Allahü Teâlâ’ya duâ ederlerse de, kurtulamazlar. Bir talebe “Ya Ebel Hasan imdat” der. O talebeyi eşkıya göremez. Diğerlerinin nesi varsa alırlar. Seferden dönünce hocalarına, “Biz Allah’tan yardım istedik, kurtulamadık. Fakat şu arkadaş, sizden yardım isteyince kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?” derler. O da “Allahü Teâlâ günahkârların duâsını kabul etmez. Bu talebe, benden yardım isteyince, onun duâsını Allahü Teâlâ bana duyurdu. Ben de, “Ya Rabbi imdat diyen talebemi kurtar” diye duâ ettim. Allahü Teâlâ da kurtardı. Ben sadece vasıta oldum, duâ ettim. Kurtaran Rabbimizdi” diye cevap verir. (T. Evliya)
“Sualim şu olacak: Ervah-ı veliden istimdad caiz midir? Gerek diri, gerek mevta olsun. Buna şirk diyenler vardır. Şirk midir? Ehl-i Sünnet itikadında sahih olanı hangisidir?.. Her şeyi halkedenin ve her şeyi verenin Allah olduğuna itikat etmek şartıyla, o velinin tasarruf gücünü de Allah’tan aldığını ve o dilemezse kimsenin yardım edemeyeceğini kabul ettikten sonra, dar zamanında bir veliden istimdad etmek caiz midir?
Cevap: Ebu’l-Hasan el-Harakânî ile ilgili olarak soruda zikredilen menkıbe Ferîdüddîn el-Attâr’ın “Tezkiretu’l-Evliyâ”sında geçmektedir. Burada böyle bir olayın vuku bulup bulmadığının tahkiki üzerinde durmayacağım. Zira meselenin bu özel olaya mahsus olmadığını ayrıca belirtmeye gerek yok…
Bu mesele “tevessül”, “istimdat”, “istiğâse”, “isti’âne”… gibi tabirlerle ifade edilir. Her ne kadar bu tabirler arasında kimi nüanslar var ise de, genel olarak hepsinin “salih bir ameli veya ölü ya da diri salih bir kimseyi aracı kılarak Allah Teala’dan bir haceti isteme”yi anlattığını söylemek yanlış olmaz. Bu tabirlerle anlatılan fiil, sadece salih kişi veya amellerle değil, Esma-i Hüsna ve melekler ile de yapılır.
Allah Teala’dan bir “aracı” vasıtasıyla bir şey istemenin caiz/meşru olup olmadığı konusundaki tartışmaların, genel olarak İbn Teymiyye ile birlikte başladığını söylemek mümkündür. Ondan önce, özellikle de ilk nesillerde bu meselenin münakaşa konusu yapıldığına dair herhangi bir bilgiye sahip değilim. Bunun belki de tek istisnası İzzuddîn b. Abdisselâm‘dır…
Konuyla ilgili farklı bakış açıları, özel kitap veya risalelerde ortaya konmuş ve bu mesele etrafında hatırı sayılır bir bibliyografya oluşmuştur. İbn Teymiyye’nin “Mecmû’u'l-Fetâvâ”daki muhtelif fetvaları yanında “Kâ’ide Celîle fi’t-Tevessül ve’l-Vesîle”si, Zâhid el-Kevserî’nin “İrğâmu’l-Merîd” ve “Mahku’t-Tekavvül”ü, İsmail Çetin hocanın (Yüce Allah’tan kendisine acil şifalar diliyorum) “Mesâf”ı, Nâsıruddîn el-Albânî’nin “et-Tevessül”ü, Mahmud Sa’îd Memdûh’un “Ref’u'l-Minâre”si, Musa Muhammed Ali’nin “Hakîkatu’t-Tevessül ve’l-Vesîle”si ve Muhammed Alevî el-Mâlikî’nin “Mefâhim”i ilk akla gelenler. es-Sübkî’nin “Şifâu’s-Sekâm”ı ile eş-Şevkânî’nin “ed-Dürrü’n-Nadîd”i de konuyla ilgili eserlerdendir.
Halen tartışılmakta olan bu mesele hakkında İslam aleminde muhtelif dergilerde neşredilen makalelerin yanı sıra, ülkemizde de “tevessül” başlığı altında Prof. Dr. Zekeriya Güler (“İlam” dergisi, II/1, 83) ve Mehmet Necmettin Bardakçı’ya ait (“Tasavvuf” dergisi, I/2, 33) iki ilmî makale kaleme alındı…
İbn Teymiyye çizgisini izleyenlerin, “karşı taraf”ı ağır bir biçimde suçladığı ve “şirk” ithamına kadar vardırdığı “tevessül”, “isti’âne” vb. konusunda sahih rivayetler bulunduğu kesindir. Ümmet de Selef’ten halefe bu rivayetler doğrultusunda amel edegelmiştir.
Bir noktayı daha vurgulayalım: Meseleyi Ehl-i Tasavvuf’a mahsus bir uygulama olarak değil, sahih rivayetlerin gereği olarak görmek daha doğrudur. Unutmayalım ki Efendimiz (s.a.v) terk-i dünya ettikten sonra kendisinden istimdad eden veya O’ndan kalan eşya ile teberrükte bulunan Hadis İmamları mevcuttur.
Burada konunun detaylı tartışmasına girmektense tevessül vb.’nin meşruiyeti konusunda genel bir çerçeve çizmeyi tercih edeceğim. Konuyu şu zeminde ele almakta fayda var:
1. Bu bir dua çeşididir. Burada asıl teveccüh edilen merci Yüce Allah’tır. Kendisiyle tevessülde bulunulan kişi, amel vs. ise sadece Allah Teala tarafından sevildiği için vesile kılınmaktadır.
2. Vesile kılınan kişi, amel vs.’nin kendi başına fayda veya zarar verecek kudrette olduğuna inanmak şirktir. Fayda da zarar da Allah Teala’dandır.
3. Tevessül, isti’âne vb., dinin bir emri olmayıp, sadece yapılması caiz/meşru olan hususlardandır.
Meseleye bu zeminde bakıldığında ihtilaf dairesinin sanıldığı kadar geniş olmadığı görülecektir.
Okuyucu Soruları (41) TEVESSÜL/İSTİMDAT MESELESİNDE BAZI İTİRAZLAR
Milli Gazete – 7 Ekim 2004
Salı günkü “Evliyadan İstimdat” başlıklı yazım üzerine iki okuyucudan e-posta iletisi aldım. Niyetim “Okuyucu Soruları” serisini “seri” olarak bitirmekti. Ancak bu meselenin nezaketi, üzerinde biraz durmamızı gerektiriyor. Bugün bu iletileri zikredecek, Cumartesi gününden itibaren de inşaallah cevap vereceğim.
Birinci ileti: “Evliyadan istimdat isimli yazınızı üzüntü ile okudum. Okurunuzun sorusu aynen (…) şeklindedir. (Mesajın burasında Salı günü zikrettiğim okuyucu sorusunun metni zikredilmiş.)
“Okurun aktardığı kıssada örneği verilen bir istane, istimdat, tevessül her neyse şirk değil de nedir? Siz nasıl olur da buna caizdir dersiniz? Ya da en azından bu kıssa da anlatıldığı şekliyle olan istiane, istimdatın caiz olmadığını söyleyemez misiniz? Bu cüreti nereden alıyorsunuz. Dua eden “Ya Ebel Hasan imdat” derken, nasıl oluyor da teveccüh Allah (CC)’a oluyor? Bunu nasıl oluyor da Allah ( CC)’ a dua etmek olarak algılayıp caiz görülebiliyorsunuz? Allah’tan başkasına veya Allah’la beraber başkasına veya beni bu Allaha ulaştıracak diye bir başkasına dua etmenin (‘yed’une min dunillah, yed’une meallah’) şirk olduğunu Kur’an-ı Kerim açıkça belirtmiyor mu ? Bu işin İbni Teymiyye ile veya yazınızda bahsettiğiniz kişiler ve eserleri ile ne alakası var? Allah (CC)’ın apaçık ayetlerini görmeyecek miyiz? Resulullah ( SAV )’in hayatında bu şekilde bir dua yaptığı sahih olarak bize ulaşmış mıdır? Kuran-ı Azim’de bu çeşit bir dua var mıdır? “Allah kendisine dosdoğru yönelenin duasını kabul etmez zira dua eden günahkârdır. Allah günahsızların duasını kabul eder, bu nedenle araya Allah ( CC)’a yakın olan bir bir zatı koymalısın, O’nun ruhundan istimdat ve istianede bulunmalısın; ancak bu şekilde Allah’a yaklaşırsın” şeklideki bir anlayışın tezahürü olan eylem ve fiillere nasıl caizdir dersiniz? Hangi deliliniz var, Allah nezdinde kabul görecek, lütfen söyleyin. Eğer Allah nezdinde kabul göreceğine mutmain olduğunuz bir deliliniz yoksa o zaman tevbe edin ve gerçeği tüm çıplaklığı ile söyleyin. Aksi takdirde zalimlerden olursunuz. Allah zalimleri asla sevmez.
‘Meseleyi Ehl-i Tasavvuf’a mahsus bir uygulama olarak değil, sahih rivayetlerin gereği olarak görmek daha doğrudur. Unutmayalım ki Efendimiz (s.a.v) terk-i dünya ettikten sonra kendisinden istimdad eden veya O’ndan kalan eşya ile teberrükte bulunan Hadis İmamları mevcuttur.’ diyorsunuz. Size iki soru soruyorum.
1. Siz gerçekten bu rivayetleri kalbinizi mutmain edecek derecede sahih buluyor musunuz?
2. Günümüzde yapılan istane ve istimdat ile sahih olduğuna inandığınız rivayetlerden aynı şeyi mi anlıyorsunuz?”
İkinci ileti: “Bismillah. Esselamu alaykum Hocam! “Evliyadan istimdat” yazınızı okudum. Bu konuya çok önem veriyorum. Çünkü bu konu bizim akidemiz ile ilgilidir. Onun için bazı noktalarda bana yardımcı olmanızı istedim:
“Bir noktayı daha vurgulayalım: Meseleyi Ehl-i Tasavvuf’a mahsus bir uygulama olarak değil, sahih rivayetlerin gereği olarak görmek daha doğrudur. Unutmayalım ki Efendimiz (s.a.v) terk-i dünya ettikten sonra kendisinden istimdad eden veya O’ndan kalan eşya ile teberrükte bulunan Hadis İmamları mevcuttur.”
1.Sual: Bu imamlar kimlerdir? Bu hadislerden örnek verebilir misiniz?
” Vesile kılınan kişi, amel vs.’nin kendi başına fayda veya zarar verecek kudrette olduğuna inanmak şirktir. Fayda da zarar da Allah Teala’dandır”.
2. Sual: Vesile kılınan kendi başına fayda ve zarar verecekse bu küfürdür.
Onun Allah’la beraber fayda ya da zarar vereceğine inanmak ise şirkdir. Öyle değil mi?
“Tevessül, isti’âne vb., dinin bir emri olmayıp, sadece yapılması caiz/meşru olan hususlardandır.”
3. Sual: Bunlar dinimizin hangi konusunda meşrudur? Akide konusunda mı? Fıkıh konusunda mı? Çünkü tasarruf konusu akide konusudur. Sahih hadisde “Şirk karanlık gecede yürüyen karıncanın ayak izinden bile gizlidir” denilmekte.
Öyle ise tasarruf (akide) konusunda emir bile olmayan (yani Kur’an ve Sünnet’te olmayan) bir şeyi meşru saymak doğru mudur?
İslam ümmetinin bütün problemlerinin altında inanç (akide) sorunu olduğu kanaatindeyim. Sizin fikirlerinizi öğrenerek bu konuda kendimi geliştirmek isterim. Allah razı olsun.”
Okuyucu Soruları (41) TEVESSÜL MESELESİNDE DOĞRU TAVIR-4
Milli Gazete – 16 Ekim 2004
Tevessül meselesinde birkaç gündür bu köşede okuduğunuz yazılara e-posta adresime gönderilen itirazlara değinerek bu bahsi bitireceğim.
Bir kısım okuyucular, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, insanların kendisiyle tevessülde bulunmasını istediğine veya bulunabileceğine dair herhangi bir beyanı bulunmadığını söylüyor.
Önceki yazılarda sadece işaret edip geçtiğim bir kısım rivayetler bunun doğru olmadığını söylüyor. Kasdettiğim, ilk olarak Hz. Ömer (r.a)’in, Hz. Abbas (r.a) ile tevessülde bulunurken kullandığı bir ifadedir ki, şöyledir: “Allah’ım! Biz daha önce sana Hz. Peygamber (s.a.v) ile tevessülde bulunurduk ve sen bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi de Peygamberimiz’in amcası ile tevessülde bulunuyoruz; bize yağmur ver!” (el-Buhârî, “İstiskâ”, 15.)
Bu ifade Sahabe’nin, Efendimiz (s.a.v) terk-i dünya etmeden önce (hatta el-Kevserî merhumun tesbitine göre “Efendimiz (s.a.v) döneminden, yağmur duası yapılan o güne kadar”) O’nunla tevessülde bulunduğunu göstermesi bakımından son derece mühimdir.
İkinci olarak Efendimiz (s.a.v)’in, kendisine gelerek gözlerinin açılması için dua buyurmasını isteyen ama (kör) sahabîye öğrettiği duayı hatırlayalım: “Allah’ım! Peygamberin, rahmet peygamberi (Hz.) Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Şu hacetim(in giderilmesi) konusunda ben Rabbime seninle yöneldim…” (et-Tirmizî, “De’âvât”, 118; İbn Mâce, “İkâme”, 189; Ahmed b. Hanbel, IV, 138; İbn Huzeyme, es-Sahîh, II, 225-6; el-Hâkim, el-Müstedrek, I, 313, 519; en-Nesâî, es-Sünenu’l-Kübrâ, VI, 169; a.mlf. Amelu’l-Yevm ve’l-Leyle, 417.)
Tıpkı ilk hadiste olduğu gibi, bu rivayetin sıhhatinde de herhangi bir ihtilaf yoktur. Gerek İbn Teymiyye, gerekse el-Albânî, bu ve benzeri rivayetleri –sahih olduklarını itiraftan sonra– tevile tabi tutarak, buradaki tevessülün, “Hz. Peygamber (s.a.v)’in duasını istemek” anlamında olduğunu söylemişlerdir.
Bunun zorlama bir yorum olduğu ise son derece açıktır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v) dua etmek isteseydi o anda eder, adamı abdest alıp iki rekât namaz kılarak bu şekilde dua etmesi için geri göndermezdi!
Öte yandan “müteşabihat” konusunda tevili kesinlikle onaylamayan İbn Teymiyye ve takipçilerinin burada böyle zorlama yorumlara başvurmasına, önemli bir çelişki olarak başta İbn Teymiyye çizgisinde olduğunu söyleyenler tarafından dikkat çekilmelidir diye düşünüyorum.
Ancak belirtmek gerekir ki, el-Albânî biraz daha insaflı davranarak “Eğer rivayette zikri geçen ama adam gerçekten Hz. Peygamber (s.a.v)’in zatı ile tevessülde bulunmuşsa, bu, Hz. Peygamber (s.a.v)’e özgü bir durum olur…” demiştir.
Bu, yazının başında işaret ettiğim itiraz sahiplerini ne kadar tatmin eder bilinmez, ama ortada bir gerçek var: Bu ve benzeri rivayetler, Efendimiz (s.a.v)’in, terk-i dünya etmeden kendisiyle tevessülde bulunulmasını onayladığının, hatta bizzat istediğini net bir şekilde ortaya koymaktadır!
Bir diğer itiraz da, zikrettiğim rivayetlerin sahih olup olmadığı ve Tasavvuf ehli dışında bunlarla amel eden bulunup bulunmadığı yolunda.
Bu itiraz sahipleri yazdıklarımı okurken önyargılarından biraz olsun sıyrılabilseler ve kendilerine, meseleye “insafla” bakma şansı tanıyabilseler, gerçeği açıkça görecekler. Zikrettiğim kaynaklar arasında Ehl-i Tasavvuf’a ait tek bir eser dahi mevcut değil. eş-Şevkânî’nin konuyla ilgili eseri ve Muhammed b. Abdilvehhâb’ın fetvası, bu meselenin Ehl-i Tasavvuf’a inhisar ettirilemeyeceğini açıkça göstermektedir. Bahse konu fetva şöyledir: “Bazıları salihlerle tevessüle cevaz vermekte, bazıları da onu Hz. Peygamber (s.a.v)’e has kılmaktadır. (…) Aslında bu mesele (Tevhid ve Akaid’in değil) Fıkh’ın meselelerindendir.
Cumhur’un “mekruhtur” şeklindeki görüşü bize göre doğru olmakla birlikte, biz onu yapan (tevessülde bulunan) kimseyi yadırgamayız. İçtihad meselelerinde yadırgama (inkâr) bahis konusu olmaz.” (Bu fetvayı Prof. Dr. Zekeriya Güler, daha önce başlığını zikrettiğim makalesinde, İbn Abdilvehhâb’ın Müellefat’ından (III, 68) nakletmiştir.)
Sonuç olarak bir noktayı vurgulamak yerinde olacak:
Tevessül meselesinde tarafların sıhhatinde ittifak ettiği rivayetler mevcuttur. Görüş ayrılıkları, bu rivayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği noktasında düğümlenmektedir.
Bir taraftan bu yazıları yazarken, bir taraftan da e-postalar göndererek beni “şirk”e düşmekle itham ve yeniden “iman”a davet edenlere karşılık vermek durumunda kalmamış olmam bir kere daha gösteriyor ki, meseleyi “ayrışma” konusu haline getiren, İbn Teymiyye/el-Albânî çizgisini benimseyenlerin müteşeddit tutumudur.
Birbirimizi “anlama”yı ve “sevme”yi ne zaman öğreneceğiz?!..
Yorum Ekle