BİSMİHİ TEALA

Soru: İnsanlar tabii oldukları mezhebin diğer mezhebler karşısında daha doğru ve daha uyğun olduğuna inanmak zorunda mıdır?

Bu şekilde ki bir anlayış mezheb taasubu olarak değerlendirilemez mi?

METİN

Yine «el-Eşbâh» da şöyle deniliyor: «Bize mezhebimiz ve muhâlifimizin mezhebi sorulursa vücûben şu cevabı veririz:

Bizim mezhebimiz savâbdır (doğrudur). Ama hatâ  ihtimâli de vardır. Muhâlifimizin mezhebi hatadır; ama doğru olma ihtimali vardır. İtikadımız ve hasımlarımızın itikadı sorulursa vücûben şöyle deriz: Hak yol bizim tuttuğumuz yoldur. Bâtıl ise hasımlarımızın yoludur.

İZAH

Muhalıfimizden murad  fıkhî meselelerde bize muhâlefet eden müçtehid imamlardır. Bize mezhebimiz sorulduğu zaman kesdirme yoldan giderek «Doğru olan mezhep bizim mezhebimizdir», şeklinde cevap verirsek «Müçtehid bazen hata eder; bazen isâbet», dememiz doğru olmaz. Onun için kesin konuşarak «Bizim mezhebimiz mutlaka doğrudur» diyemeyiz.

Nitekim, «Muhalifimizin mezhebi kat’î olarak hatadır» da diyemeyiz. Şuna binâen ki muhtar olan kavle göre ALLAH’ın (Celle celalühü) her mesele hakkında muayyen bir hükmü vardır. O hükmü aramak icap eder. O hükme isâbet eden doğruya isâbet etmiş; isâbet edemeyen hata etmiş olur. Bu, dört mezhebin imamlarından naklolunmuştur. Sonra muhtar kavle göre hatâ eden müçtehid me’curdur. Nitekim «et-Tahrir» ve şerhinde de böyle denilmiştir.

Efdal varken mefdulü taklid câiz midir?.

Bilmiş ol ki, yine «et-Tahrir» ve şerhinde beyân edildiğine göre efdal varken ondan aşağı olan mefdulü taklid etmek câizdir. Hanefilerle Mâlikilerin ve ekseri Hanbelilerle Şafiîlerin kavli budur. imam Ahmed’den bir rivâyete ve birçok fukahaya göre câiz değildir. «et-Tahrir» sahibi bundan sonra şunları söylemiştir:

«Bir kimse Ebu Hanife ve Şafiî (rahmetullahi aleyhima) gibi muayyen bir müçtehidin mezhebini iltizam etse bazılarına göre o mezhepde kalmak o kimseye lâzımdır. Bazıları lâzım olmadığını söylemişlerdir ki, esah olan da budur».

Ulema arasında şuyu’ bulduğuna göre avamdan olan bir kimsenin mezhebi yoktur. Bunu bilince anlarsın ki, Nesefî’nin (rahmetullahi aleyh), «Bir kimsenin benim mezhebim doğrudur; ama hata olmak ihtimali vardır diye itikad etmesi vacibdir», sözü mefdulün taklidi câiz olmaması kaidesi üzerine kurulmuştur. Ve Âmmî hakkında kâbil-i tatbik değildir. Ben İbn-i Hacer’in (rahmetullahi aleyh) fıkhî fetvalarının sonunda bunun bir kısmının tasrih edildiğini gördüm. İbn-i Hacer’e Nesefi’nin (rahmetullahi aleyhima) mezkûr ibaresi sorulmuş, O Şafiîye (imamlarının kavli de bu olduğunu yazıyor ve sonra şöyle diyor:

«Bu söz zayıf bir kaideye, (en iyi bilen taklid edilir; başkası taklid edilemez) kaidesine ibtina etmektedir. Esah olan şudur ki. o kimse muhayyerdir. Kimi isterse onu taklid eder. Velev mefdul olsun! Bu takdirde kendisinin sevap üzere olduğunu kat’î veya zannî olarak söylemesi mümkün değildir. Mukallide düşen vazife imamının mezhebinin hak olması ihtimali bulunduğuna itikad etmesidir».

İbn-i Hacer (rahmetullahi aleyh) sözüne şöyle devam ediyor: «Sonra muhakkik İbn-i Hümâm’ın (rahmetullahi aleyh) söylediklerini tasrih eden sözlerini gördüm.

«Hidâye» şerhinde diyor ki:

Âmmînin (mukallidin) kalbine yatan kavil ile amel etmesi bence daha doğrudur. Şu halde iki müçtehidden fetva ister de kendisine muhtelif cevaplar verirlerse, evlâ olan, kalbinin yattığı müçtehidin sözü ile amel etmesidir.

Bana göre kalbinin yatmadığı müçtehidin sözü ile amel etmesi de caizdir. Zira âmmînin kalbinin yatması yatmaması müsavidir. Ona vacip olan, bir müçtehidi taklit etmektir; bunu da yapmıştır».

İtikadımızdan murad, hiçbir kimseyi taklid etmeksizin her mükellefe itikadı vacip olan meselelerdir. Bizim itikadımız ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebidir. Ehl-i sünnet, Eş’arilerle Mâtüridilerdir. Bu iki fırka itikadda bir gibidirler. Bir kaç mes’elede birbirlerinden ayrılırlar. Hatta bazıları oralarındaki hilâfın lafzî (yani sözden ibâret) olduğunu söylemişlerdir.

Hasımlarımızdan murad da, itikadları küfre varan bid’atçılarla küfre varmayanlardır. Bu âlemin kadim olduğunu söyleyenler, ALLAH’ın (Celle celalühü) yokluğunu, peygamberlerin gönderilmediğini. Kur’an’ın mahlûk olduğunu, ALLAH’ın (Celle celalühü) kötülüğü irade etmediğini iddia edenler gibi.

Reddul Muhtar

BİSMİHİ TEALA

 İslâm dini ALLAH’a (Celle celalühü) itaatten sonra anne babaya itaatin farz olduğunu beyan ederek anne ve babaya gerekli önemini vermiştir.  Gerek Kuran’ı kerimde gerekse hadisi şeriflerde bunu beyan eden birçok nass bulunmaktadır. 

 وَقَضَىٰ رَبُّكَ أَلَّا تَعۡبُدُوٓاْ إِلَّآ إِيَّاهُ وَبِٱلۡوَٲلِدَيۡنِ إِحۡسَـٰنًا‌ۚ إِمَّا يَبۡلُغَنَّ عِندَكَ ٱلۡڪِبَرَ أَحَدُهُمَآ أَوۡ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُل لَّهُمَآ أُفٍّ۬ وَلَا تَنۡہَرۡهُمَا وَقُل لَّهُمَا قَوۡلاً۬ ڪَرِيمً۬ا  وَٱخۡفِضۡ لَهُمَا جَنَاحَ ٱلذُّلِّ مِنَ ٱلرَّحۡمَةِ وَقُل رَّبِّ ٱرۡحَمۡهُمَا كَمَا رَبَّيَانِى صَغِيرً۬ا

 Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!” diyerek dua et.  (İsra/ 23,24)

 وَوَصَّيۡنَا ٱلۡإِنسَـٰنَ بِوَٲلِدَيۡهِ حَمَلَتۡهُ أُمُّهُ ۥ وَهۡنًا عَلَىٰ وَهۡنٍ۬ وَفِصَـٰلُهُ ۥ فِى عَامَيۡنِ أَنِ ٱشۡڪُرۡ لِى وَلِوَٲلِدَيۡكَ إِلَىَّ ٱلۡمَصِيرُ  وَإِن جَـٰهَدَاكَ عَلَىٰٓ أَن تُشۡرِكَ بِى مَا لَيۡسَ لَكَ بِهِۦ عِلۡمٌ۬ فَلَا تُطِعۡهُمَا‌ۖ وَصَاحِبۡهُمَا فِى ٱلدُّنۡيَا مَعۡرُوفً۬ا‌ۖ وَٱتَّبِعۡ سَبِيلَ مَنۡ أَنَابَ إِلَىَّ‌ۚ ثُمَّ إِلَىَّ مَرۡجِعُكُمۡ فَأُنَبِّئُڪُم بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ

 Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm. (Lokman/14,15)

 Özellikle Lokman suresinin ayeti kerimelerinden almamız gereken birçok ders bulunmaktadır. Özetle:

 ‘’Ey insanoğlu eğer annen ve baban seni ALLAH’ın (Celle celalühü) emrettiği bir hususta senden isyan etmeni isterlerse bu konuda onlara itaat etme. Ancak onlar senin dünyaya gelmene sebep olduklarından küfür içerisinde olsalar bile onlarla her zaman iyi geçin. Onlara karşı sevgi ve saygıda asla kusur işleme, onlara daima güzel muamele de bulun.’’

 Şimdi anne ve baba kâfir olsalar bile onların haklarına riayeti, onlara karşı layık oldukları şefkat ve merhameti, onlara karşı her zaman hoşgörülü olmayı v.s islâm’ın dışında ki hangi sistemin prensipleri ile kıyaslana bilir? Hangi beşeri bir sistem anne ve babaya bu değeri gösterebilir?

 İslâm’ın bu konuda koymuş olduğu ahlaki kuralları başka sistemlerle kıyaslamak mümkün değildir. Bu kısa bilgilerden sonra.

 Babalar günü veya anneler günü batının yıkılmış olan aile kurumuna karşı sözde uydurdukları günlerden başka bir şey değildir. Kuran’ı kerim batının sene de bir günü anne babaya karşı gösterilen saygının her gün gösterilmesini emretmektedir. Bu manadan dolayı senenin sadece bir günü anne ve babaya saygı göstermek islâm’ın tasvip ettiği bir şey olmaması sebebiyle, batı kaynaklı bu günü kutlamak anne ve babaya gösterilmesi gereken saygı hususunda yeterli gelmekten uzaktır.

 İslâm’ın bütün bu güzellikte ki emirlerine karşı sırf batı istediği için ve batı patentli olduğu için mal bulmuş mağribi gibi fikir ve düşünce bazında hemen bu gibi günlere sarılmak insana pek mantıklı gözükmemektedir.

 Ama bu günde anne ve babaya (veya aile büyüklerine)  gösterilmesi gereken saygı ve تهادوا فإن الهدية تضعف الحب وتذهب بفوائل الصدر ‘’hediyeleşin, zira hediye aranızdaki sevgiyi arttırır, kalpteki kötü hisleri giderir ’’  hadis-i şerif gereğince hediyeleşmeye bir nebze de olsa katkı sağlaması acısından İslâm (bu manadan) karşı çıkmaz, belki teşvik eder.

 Bununla beraber eğer bu günler dini bir gün olarak kabul edilir ve bu manadan dolayı kutlanırsa, hem batının teşvik ettiği bir gün, hem de onların dini günü anlamını taşıması sebebiyle kutlanması doğru ve caiz olmaz. Zira من تشبه بقوم فهو منهم’’ (kim bir kavme benzerse o, onlardandır.)  hadis-i şerifince İslâm diğer dinlerin dini günlerini kutlamayı yasaklamıştır.

BİSMİHİ TEALA

 İslâm’ın prensip olarak kadının yerinin evi olduğunu kabul etmesi doğru olmakla birlikte, kadının sosyal hayatın içerisinden koparmak olarak anlaşılması ve bilinmesi anlamına gelmez. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ne annelerimizi(radıyallahu anhunne) , ne de sahabe-i kiram’ın (radıyallahu anhum) hanımlarını sosyal hayatı içerisine girmekten men etmemiştir. Hatta tam tersine özellikle resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) annelerimiz (radıyallahu anhunne) arasında kur’a çekmek suretiyle savaş alanlarına götürerek geri hizmette faal olmalarını istemiştir. Şimdi savaş meydanı gibi ölümün kol gezdiği bir yere annelerimiz (radıyallahu anhunne) götürülüyorsa, islâmın kadınları sosyal hayatın içerisinden kopardığı iddia edilebilir mi?

  İslâm kadının nafakasını karşılamayı erkek’e farz kıldığı için, normal şartlarda kadının sosyal hayatın içerisin de çalışmasına sıcak bakmayabilir. Ancak bu İslâm da kadının çalışmasını haram kılacak bir nass olduğu anlamına gelmez. Zira İslâm erkek’e tanıdığı hak ve Özgürlükler noktasında,  kadına da aynı hak ve özgürlükleri tanımıştır. Nitekim bunun en güzel örneğini resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlardan biat almak suretiyle onların Özgür iradelerinin bağımsızlığını göstermiştir.

 İslâm prensip olarak kadının ev işleri ile meşgul olmasını tavsiye eder. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) evin iç işlerini Hz. Fatıma’ya (radıyallahu anha) verirken, dış işleri de Hz. Ali’ye (radıyallahu anh) vermek suretiyle bunu göstermiştir.( ibn-i şeybe, musannef, c:10 sh:165)

 

İslâm erkek’e mal mülkiyeti hakkını tanıdığı gibi, kadına da mal mülkiyeti hakkı tanımıştır. Dolayısıyla bir kadın zengin olduğun da önünde üç yol bulunur;

 1) Ya parasını yastık altın da saklayacak (ki İslâm paranın yastık altında saklanmasına rıza göstermez),

 2) Ya parasını güvendiği birine vermek suretiyle ortak olacak,

 3) Ya da parası ile bir iş yeri açarak iş hayatına atılacak…

 Birinci ve ikinci maddeler konumuz değil. Onun için onları bir kenarda bırakalım. Kadın parasını ya iş yeri açmak suretiyle değerlendirme yoluna gider ve iş hayatına atılır ve o zaman bu kadının erkeklerle beraber çalışması caiz olmayacağı için en azından bir sekretere ihtiyaç duyduğunu varsayarsak ( ki nasıl erkek bir patronun kadın sekreter çalıştırması caiz değilse) o zaman bu kadın işverenin erkek sekreter çalıştırması caiz olmayacağına göre mutlaka bir kadın sekretere ihtiyaç duyacaktır. İslâm kadın ve erkek’in bir arada beraber çalışmalarına (gerekli ortam sağlanmadığı müddetçe) rıza göstermez. Dolayısıyla erkeklerin bulunmadığı bir ortam da kadının çalışmasına karşı çıkmaz. Tıpkı kadının evinde çalışması gibi değerlendirilir. (El- fıkh’ alel’ mezahibi’l Erbaa, c:3 sh:125)

 Bu meselenin kadının zengin olması ile alakalı durumu. Bir de meselenin kadının ihtiyaç sahibi ve dul olması ile alakalı yönü bulunmaktadır. Kadın kocası ölse ve ihtiyaç içerisin de olsa, bu kadın ya açlıktan sefil olup sürünmek durumun da kalır. (ki, normal İslâmi hükümlerin tatbik edildiği bir yerde bu kadının bakımı devlete aittir) Veya dilencilik yapmak zorunda kalır. İslâm her iki duruma da rıza göstermez.  Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhive sellem) ‘’ لأَنْ يَحْتَطِبَ أَحَدُكُمْ حُزْمَةً عَلَى ظَهْرِهِ خَيْرٌ مِنْ أَنْ يَسْأَلَ أَحَدًا‘‘ ‘’Sizden herhangi birinizin ipini alarak dağdan bir bağ odunu sırtına yüklenerek getirip satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.’’ (Buhari, buyû 2074) buyurması sadece erkek’e has olmayıp, kadının da dilenmek hususunda erkek gibi olduğuna işaret etmektedir.

 Dolayısıyla İslâm kadının zor durumda kalması, kendisine bakacak birinci dereceden erkek akrabasının olmaması halinde, kadın ve erkek’in karışık veya beraber olmayacakları bir durum da veya tesettürüne riayet edildiği ve erkek ile zaruri durumlarda muhatap olacağı şekilde bir çalışma ortamına neden izin vermesin ki?

 Nitekim ‘’ لِّلرِّجَالِ نَصِيبٌ۬ مِّمَّا ٱڪۡتَسَبُواْ‌ۖ وَلِلنِّسَآءِ نَصِيبٌ۬ مِّمَّا ٱكۡتَسَبۡنَ‌ۚ وَسۡـَٔلُواْ ٱللَّهَ مِن فَضۡلِهِۦۤ‌ۗ‘‘ ’’Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. ALLAH’ın lütfünden nasibinizi isteyin.’’ (Nisa/32) ayeti kerimesini yorumlayan birçok müfessir kadının islâmın kadın ve erkek’in beraber olmamak kaydıyla  çalışmasına izin verebileceğine  işaret etmektedirler.