BİSMİHİ TEALA
“Ve bu râbıtanın mevcut olup olmadığını tesbit için tefsirler, hadisler ve sûfiyyenin kitapları taranmıştır. Hiçbirisinin herhangi bir yerinde, râbıtanın şerîatta olduğunu ifâde eden bir ibâreye rastlanmamıştır. Belki bu râbıta müteahhirînden câhil sûfîlerin ihdâs eylediği bir şeydir. Binâenaleyh, tevhîde münâfî ve dinde büyük fitnedir.”
Bu sözleriniz;
“Yâr nezdikter ez men bimenest
Ve in acepter ki men ezvay dûrem”
(Dost bana, benden daha yakın. Ne tuhaftır ki, ben ondan uzağım) nev‘indendir.
Ve yine,
“Yerâ eşcâru fâkın, velâ yerâ mâ nekaşe alâ zufrih”
(Yüksek ağaçları görür, tırnağı üzerindeki nakışları görmez) kabilinden sözlerdir.
Çünkü, tefsir kitapları dediğiniz, Kur’an âyetlerini tefsir ve te’vil eden eserlerdir. Bu takdirde, aşağıda zikredeceğimiz şu âyetlerden daha kuvvetli nasıl bir delil olabilir?
1. “Ey iman edenler! ALLAH’tan korkun. Bir de sâdıklarla beraber olun.”(Tevbe/119) ”
Sâdıklar, ALLÂH’a (Celle celalühü) vuslat yolunu gösteren mürşidlerdir. Sâlik; onların ahbâbı ve kapılarının eşiğinde hâdimleri (hizmetçileri) olduğu zaman, bu mürşidlerin muhabbet, terbiye ve velâyet kuvvetleri ile mâsivâyı terk ederek ‘seyr-i ilallâh’ mertebelerine ulaşır.” (Bursevî, İsmail Hakkı, ruhu’l beyan, 3, 532). Ubeydullah Ahrâr (kuddise sırruhu), “Sâdıklarla beraber olmak, sîreten ve sûreten onlarla bulunmak mânâsınadır. Bu mânevî beraberlik ise, râbıtadır” buyururlar. Sâfî Mevlânâ Ali b. Hüseyin’de (kuddise sirruhu) Reşahât Aynü’l-Hayât’ta (s. 273-274) şu açıklamalarda bulunuyor: “Sâdıklar ile olmanın iki mânâsı vardır: Biri zâhir bakımından, öbürü de mânâ bakımından onlarla beraber olmaktır. Birincisi sâdıklarla düşüp kalkmayı, ikincisi de o tâifeye gönül verip onların üstünlüğünü kabul etmeyi ve izlerinden gitmeyi gerektirir. Birincisinde ülfetin yalnız sûreti, ikincisinde hem sûreti hem de rûhu vardır. Sâdıklar şu kimselerdir ki, mâsivâ onların gözünden silinmiştir. İnsanoğlunda, temas ettiği şahıstan tam mânâsıyla müteessir olma kabiliyeti bulunduğu için, sâdıklarla düşüp kalkmakta birinci derecede ehliyetlidir, yani bu işe en ehil ve en liyâkatli varlık insandır.”
2. “Rüku‘ edenlerle berâber rüku‘ edin.”(Bakara /43)
”İnkisâr-i kalb ve nefy-i vücutta, ALLÂH’a (Celle celalühü) vuslat için bezl-i vücût eden münkesirîne iktidâ ediniz.” (Bursevî, İsmâil Hakkı, Te’vilât-ı Necmiye’den naklen, a.g.e., 1, 122) Yani, enâniyetten kurtulup bir hiç olduğumuzun idrâkine varabilmek, kalbi kırık ve mütevâzî bir insan olabilmek için, olanca varlığını-benliğini ALLÂH’a (Celle celalühü) vuslat yolunda bezletmiş, saçıp-serpip ortaya koymuş olan mürşid-i kâmil ve mükemmillere uyunuz, demek istiyor.
3. “Her kim ALLÂH’a ve Resûlü’ne itâat ederse; işte onlar, ALLÂH’ın kendilerine nîmetler verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle beraber olurlar; bunlar ise ne güzel arkadaştır!”(Nisâ /69)
”Burada; ALLÂH (Celle celalühü) indindeki en yüksek derecelere ve ona en yakın olan kullara arkadaşlık va‘dedilmesi cihetiyle mü’minleri; ALLÂH’a (Celle celalühü), Resûlü’ne (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun vârislerine itâat ve ittibâa, her hususta onlara uymaya teşvik vardır.” (Bursevî, İsmâil Hakkı, a.g.e., 2/234.)
4. “Ona (yani ALLÂH’a (Celle celalühü) yaklaşma hususunda) vesîle arayın.”(Mâide /35)
Te’vîlât-ı Necmiye’de denildi ki: Şüphesiz bu âyet-i kerime, vesîleyi talep emrini açıklıyor. Vesîle elbette ki lâzımdır; çünkü vusûl, ancak vesîle ile hâsıl olur. Vesîle ise, hakikat âlimleri ve tarîkat şeyhleridir.” (Bursevî, İsmâil Hakkı, a.g.e., 2, 388.)
5. “Eğer Rabb’inin burhânını (delîlini) görmemiş olsaydı…”(Yûsuf//24)
İbn Abbâs’ın (radıyallahu anhümâ) beyânına göre; Hz. Yûsuf’un ((aleyhi’s-selam) gördüğü ‘burhân-delil’, babasının hayâlini müşâhede etmesidir. Hz. Yâkub’u (aleyhi’s-selam) görünce, menfî duygular kendisinden silinmiştir. (Davudoğlu, Ahmed, Kur’ân-ı Kerim ve İzahlı meâli, Çile Yayınevi, İst. 1988) Görüldüğü üzere bu anlatılan husus da, râbıta-i şerifeden başka bir şey değildir.
Ancak akla şöyle bir soru gelebilir:
Bu âyet-i celîlelerin her birinin sebeb-i nüzûlleri (iniş sebepleri) değişiktir… Zâhirî delâletleri başka başkadır. Bu münâsebetle râbıta-i şerifeye hangi yönden, nasıl delil olabilir?
Buna cevâben deriz ki:
Âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde, zâhirî-bâtınî her ahkâmın zâhirî delilleri mevcut olsa, zâhirî hükümlerin istinbâtı (ortaya konulması) için zâhir ilimlerde müctehid olanlara; bâtınî ahkâmın istinbâtı için de, bâtın ilminde müctehid ve turuk-ı aliyye ashâbına (yüce tarîkatlere mensub olan ALLÂH (Celle celalühü) dostlarına) hiçbir ihtiyaç kalmazdı. Herkes kendi çıkarttığı hükümlerle amel ederdi. Halbuki bakınız, müfessirlerin kıdvesi (kendisine uyudukları) Allâme Beyzâvî (beyyezallâhü vechehü’n-nûrânî) hazretleri, Bakara sûresinin tefsirinde, “O (öyle bir lûtuf ve ihsânı bol Rabb) ki, yeryüzünü sizin (ikâmet ve istirahatiniz) için bir döşek, semâyı da (yüksek kubbe gibi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile ALLÂH’a şirk koşmayın (Bakara /22) âyet-i kerimesinin zâhirî mânâsını tefsir ettikten sonra, İbn Abbas’tan (radıyallahu anhümâ) ve başkalarından rivâyetlerde bulunarak şöyle demiştir:
“Kur’ân-ı Kerîm’in her âyetinin zâhirî tefsiri olduğu gibi, mutlaka bâtınî te’vili de vardır.”
Madem ki öyledir, yâni her âyetin bâtınî te’vili vardır; öyleyse yukarıda geçen âyetlerin her biri, râbıta-i şerifenin mevcut olduğunun en kuvvetli delilleridir. Ve yine hadis kitaplarından Ekmelüddîn’in Şerhu Meşârik’ında, İbn Hacer’in (rahmetullahi aleyh) Şerhu Şemâil’inde ve diğer mûteber kitaplarda, râbıta-i şerife ile alâkalı geniş açıklamalar vardır. Fakat oralardaki açıklamaları, bu risâleye aktarmamız imkânsız; zaman ve zemin müsait değil… Arzu edenler oralardan okusun. Zira, oralarda gösterilen delillerden daha başka ve daha fazla nasıl bir delil olabilir?
Ayrıca;
√ Ebû Yezîd-i Bestâmî(kuddise sırruhu) hazretlerinin, “Men lem yekün lehû şeyhun fe şeyhuhû şeytânün” sözleri… (Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır, demek olan bu sözün mânâsı şudur: Hidâyet yönünde, ALLÂH’a (Celle celalühü) götüren yolda yürümek için bir rehberi-kılavuzu olmayanın, dalâlet yolunda rehberi şeytandır. Kendisine Peygamber’i (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun vârisi olan âlimleri rehber edinmeyen, şeytanı ve şeytanlaşmış kimseleri önder edinir. Zira Hakk’ı bâtıldan ayırmak hususunda, akıl, tek başına kâfi değildir. Mutlaka vahye dayanan bir rehbere ihtiyacı vardır.)
Hz. Mevlânâ’nın (kuddise sırruhu),
“Zânki bâ aklî çû aklî cüft-i şüd
Mâni‘ bed fiil ve bed güft-i şüd”
(İki akıl birleşirse, yani biri diğerine yardım ederse, hem kötü iş hem de kötü sözlere mânî olur) beyti…
İmâm Bûsîrî (kuddise sırruhu) hazretlerinin, Kasîde-i Bürde’de zikrettiği,
“Men lî bireddi cimâhın min gavâyetihâ
Kemâ yüraddü cimâha’l-hayli bi’l-lücüm”
(Zaptedilemeyecek derecede azgın ve sert başlı bir atın dizginler ile durdurulduğu gibi, nefsin azgınlığından ileri gelen itâatsizliğine mâni olabilmeyi benim için kim tekeffül eder? Yani, öyle bir zâta bağlanmak isterim ki, nefsime bir gem vurup onun inat ve itâatsizliğine son versin, demek istiyor.)
beyti de gayet açık delillerdir. Yani tasavvuf kitaplarında geçen bu sözler de, yine bir mürşid-i kâmile râbıtanın lüzûmuna delâlet etmektedirler.
İmâm Şa‘rânî (kuddise sırruhu) hazretleri, Nefehât-ı Kudsiyye’sinde zikrin âdâbını sayarken buyururlar ki:
“Zikrin âdâbının yedincisi, müridin zikir esnâsında mürşid-i kâmili iki gözünün önünde hayâl etmesidir… Rabb’imiz Teâlâ’dan feyz alabilmenin menşei ve âdâbının başı budur.”
Âllâme Seyyid Şerif Cürcânî (kuddise sırruhu) hazretleri, Şerhu Mevâkıf’ının sonunda,
“Mürşidân-ı kirâmın sûretleri, müridine zuhûr eder… Onlar da, mürşidin o sûretinden feyz alırlar” diye îzahta bulunur.
Molla Câmî ve İsmail Hakkı (kaddesallâhü esrârahümâ) hazretleri de bu hususu, “Zikrin iki yolu vardır ve bu iki yoldan birisi râbıta yoludur” diye beyan buyururlar.
Ebû Saîd Hâdimî (kuddise sırrahü’s-sâmî) hazretleri ise bu mevzû ile alâkalı olarak yazdıkları risâlelerinde, “Fe-yetehayyelü sürete’n-Nebiyyi (Sallallahu aleyhi ve sellem) ev sûrete şeyhihî (Mürid, Nebiyy-i Muhterem (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in veya şeyhinin sûretini tahayyül eder, hayâlinde canlandırır)” diye kaydederler ki, hepsi de râbıtanın varlığını, meşru‘iyetini ve hatta lüzûmunu ifade etmektedir. Bunlardan daha kuvvetli ve daha fazla nasıl bir delil olabilir?
Şayet râbıtayı inkâr eden bu zât, insaflıca mütâlaa etmiş olsa, “Hâzâ hısnü’l-lâhi mine’l-hadîd (Şu râbıta-i şerîfe, ALLÂH’ın (Celle celalühü) demirden (çelikten) bir kalesidir)” kabilinden daha çoook deliller bulurdu. Fakîr, bu zâtı görmedim ama, hüsn-i zannım şöyledir:
Geniş bilgiye sahip bir âlim ve te’lif ettiği eserler de, âdeta bir ağacın dalları gibi uzayıp filizler atmış, etrafa yayılmıştır.
Bu fakîr ise ilim yönünden o zâta nisbetle, uçsuz bucaksız bir deryânın sâhilinde, terkedilmiş susuz bir kuyu gibidir. Ancak, ALLÂH’ın (Celle celalühü) muvaffak etmesi başka bir şeydir…
“ALLÂH kime nûr vermemişse, artık onun için hiçbir nûr yoktur.” (Nur /40)(Onun için körler görmez, sağırlar işitmez, vicdansızlar anlamaz, kâfirler Hakk’ı kabul etmez.” (Elmalı’lı, 5, 3527)
”Hamdolsun o ALLÂH’a ki, bizi hidâyetiyle buna kavuşturdu. Eğer ALLÂH bize hidâyet etmeseydi, kendiliğimizden bunun yolunu bulmuş olamazdık.”(A‘raf/43)
AYNÜ’L-HAKÎKA fî RÂBITATİ’T-TARÎKA
(Tarikatte râbıta, hakikatin ta kendisidir)
(Mehmed Fevzî Efendi Eski Edirne Müftüsü)
Yorum Ekle