BİSMİHİ TEALA
Günümüzde en çok tartışılan konulardan birisi de devlet sigortası caiz midir?Sigorta meselesi geniş ve farklı noktaları içermesinden dolayı hakkında tartışma çok olan bir husustur. Dolayısıyla bütün yönleri ile incelenmeden bir hüküm verilmesi zor bir konudur. Elimizden geldiğince kısaca izah etmeye gayret edeceğiz inşeALLAH.

Sigorta; iki veya çok kişinin bir araya gelmek suretiyle yaptıkları bir anlaşmadır. Amacı; sigortalı olanın ödemiş olduğu prim ile sigorta edenin ne zaman ve nasıl meydana geleceği bilinmeyen zararı ödemesidir. Sigorta 14. yüzyılın başların da İtalya’da deniz sigortası olarak gözükmeye başladığı için ulema arasında sigortanın hükmü tartışılmış ve hem lehinde hem de aleyhinde hüküm verilmiştir.

Muhammed ez-Zerka ve Muhammed el-Behiyy gibi âlimler sigortanın bir yardımlaşma kurumu olması hasebiyle meşru olması gerektiğine karar vermişlerdir. Nitekim Muhammed el- Behiyy bu hususta şunları söylemektedir: ‘’ Sigorta akdi bir satım akdi değil, zarara uğrayanların sıkıntılarını hafifletip onlara yardım elini uzatmak için yapılan bir yardımlaşma ve dayanışma akdidir. İster mal, ister hayat sigortası olsun amaç yardımlaşmaktır. Mesela köylü davarını, ticaret erbabı malını, ev sahibi evini, araba sahibi arabasını sigorta ettirmekte. Zira zarara uğrarsa, yükünü başkalarının yardımı ile hafifleteceğini düşünüyor. Hayatını sigorta ettiren de, ecelin ALLAH’ın (Celle celalühü) elinde olduğunu, zamanı gelince onu kimsenin erteleyemeyeceğini biliyor. Sigortaya başvurmasında ki amacı öldüğü takdirde aile fertlerine yardım kaynağı olması içindir.’’ ( Fıkhu’l İslâmi ve tatavvuruhu, sh: 462)

Sigorta olayını geniş ve detaylı olarak ilk İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) gündeme getirmiştir. İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) İslâm diyarın da sigortanın caiz olmadığını, daru’l harpte gayrı Müslimlerin sigorta şirketine sigorta ettirilmiş bulunan malın telef olması halin de bedelinin alınmasının caiz olacağını ifade etmiştir:

‘’ Tüccar arasın da uygulanan âdete göre, herhangi bir gayri Müslim den kiralanan gemiye, kira akdi sırasında, kiracı malların teminatı olmak üzere daru’l harpte ki gayri Müslime bir miktar para veriyor ki, buna’’sigorta’’ adı verilmektedir. Eğer gemi yanar, batar veya yağmalanırsa daru’l harpte bulunan sigorta şirketi malların değerini ödeyecektir. Benim anladığıma göre telef olan malların bedelini almak caiz değildir. Ancak Müslüman bir tüccarın daru’l harpte harbi bir ortağı bulunur, ortak mallarını orada sigorta eder, bundan sonra mal telef olursa Müslüman tüccar, şirket tarafından verilen tazminatı alabilir. Zira sigorta akdi iki harbi arasında yapılmış ve tazminat harbi ortağın rızası ile kendisine gönderilmiştir.’’ ( Reddu’l muhtar, c: 3 sh:273)

Ulema sigorta konusunu incelerken, sigortayı iki grupta mütalaa etmektedir.

1) Teâvuni (yardımlaşma) sigortası: Burada üyelerin ortak katılımı ile gerçekleşen ve üyelerden birinin bir zarara uğraması ile onun zararını telafi etmek amaçlanmaktadır.

Bu tip sigortanın cevazı hususun da herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. ( Vehbe zuhayli, el fıkhu’l İslâmi ve edilletühü, c: 5 sh: 341) Nitekim İslâm fıkhın da Kaseme (faili mechul cinayete uğrayan maktulün diyetini bir bölge halkı arasında paylaştırma) sistemin de gerekli olan toplu ödemeler kabilenin geneline yayılmak suretiyle bir kişinin üzerine yüklenmesi engellenmiştir. Ayrıca resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Hılful fudul’’ a katılmak suretiyle bu tip yardımlaşmaların gereğine işaret etmiştir.

2) Ücretli sigorta: Bu tip sigorta da sigortacı kaza, yangın, ölüm gibi durumlarda oluşan hasarı telafi etmeyi üstlenmekte, herhangi bir hadise meydana gelmediğin de ise ödeme yapmamaktadır. Buna mukabil bu sigortaya katılan kişiden belli aralıklarla tahsilât yapılmaya devam edilmektedir.

Vehbe Zuhayli iki sigorta arasında ki farkı şu şekilde izah etmektedir.

Teâvuni sigortasını üzerine alan heyet müstakil bir heyet olmayıp herhangi bir kâr amacı gütmedikleri gibi bu sigortanın üyeleri de herhangi bir ticari amaç gütmemektedirler. Bilakis bu sistem üyelere gelen zararı telafi etmek amacıyla kurulmuş bir sistemdir. Ancak ücretli sigorta böyle olmayıp bunu yapan şirket müstakil ve kâr etmeyi amaçlamaktadır.

Ücretli sigorta, İslâm hukukunun akidleri mümkün mertebe belirsizliklerden arındırmak istemesi sebebiyle ulemanın birçoğu tarafından caiz görülmemiştir. (fıkhu’l İslâmi ve edilletühü, c:5, sh: 341)

1976 yılında Mekke-i mükerreme’de toplanan İslâm fıkhı akademisi sigorta meselesini enine boyuna tartışmış ve Muhammed Zerka hariç ittifakla ticari sigortaların caiz olmadığına karar vermişlerdir. (Mevsuatı’l fıkhı’l müyessere, c: 1 sh: 50)

Devlet kanalıyla meydana getirilen ssk, islâmin öngördüğü Teâvuni sigortasına benzemesi açısından ulema tarafından caiz görülmektedir. Zira ssk’nın kuruluş amacları arasın da Teâvuni sigortasında olduğu gibi yardımlaşma ve hizmet sunma bulunmaktadır.
Bu yüzden ssk’ya dâhil olma hususunda bir mahzur bulunmamaktadır.
Ancak burada da çalıştığı halde çalışmadığını beyan ederek işsizlik parası alma, çifci olmadığı halde kendini çifci gibi gösterme şeklinde ifadeler olmayacak.

 

Sigorta olmak isçinin lehine olması sebebiyle, sigortasız işçi çalıştırmakta iki tane husus bulunmaktadır.
1) İşçinin sigortasını yatırmamak işçinin hakkını gasp etmek demektir. Dolayısıyla işçinin sigorta ücretini yatırmamak caiz olmamaktadır.

2) Devletin kanunlarına göre sigortasız işçi çalıştırmak yasak ve kamu zararına yol açması sebebiyle caiz olmama ihtimali mevcuttur. Ayrıca tespiti halinde işverene geçmişe dönük cezalar katlamalı olarak kesilmektedir.

Ancak burada işçi kendi iradesi ile menfaatine olan bir husustan vaz geçerse bunda islâma göre bir mahzur bulunmamaktadır.

 

Bağ-kur’da ssk gibi Teâvuni sigortaya dâhil olduğundan, caiz görülmektedir. Devlet bu gibi kurumların hususlarını kanunla düzenlediği için, onların fikrini sormadan hak ettikleri ücret ya da elde ettikleri kazancın bir bölümünü alarak biriktirmekte ve onlarla tasarruf etmektedir.
Dolayısıyla her kurum kendisine bağlı olanlara yardım etmektedir. Şer’i olarak bu kurumlar caiz olduktan sonra, bu kurumlara üye olmak, çalışmak ve bunlardan maaş almak, sonunda da bu gibi kurumlardan da emekli olmak normal bir durumdur.

Bu gibi kurumların topladığı paralarda suiistimal’ler olsa dahi toplanan mal birbirine karıştıktan ve asıl mal sahibi bilinemeyecek bir hale geldikten sonra bu mal âmme hakkı olur. O zaman devlet maslahata binaen bunlardan istediği kişiye verebilir ve bunun kabullenmesinde bir mahzur olmamaktadır. (Muğni’l muhtac, c:2 sh:362)

 

 

Gonderen Karasahin
Gonderilen Kategori Fıkıh
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)

Yorum Ekle