Ağu-26-08

Soru-cevap

Gonderen Karasahin
Gonderilen Kategori
Tags:

Yorumlar (38)
  1. mustafa Said,

    Benim bir kaç sorum olacak cevaplarsanız memnun olurum.

    1) Tecvid ile kur’an okuyamayan birisine senin kıldığın namaz olmaz denir mi?

    2) Namaz kılarken şeytan bizden uzaklaşır mı?

    3) Kabir sorgusunun tekrarlanacağı gibi bir şey varmıdır?

  2. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    Muhterem kardeşim;

    1) Tecvid ile kur’an okuyamayan birisine senin kıldığın namaz olmaz denir mi?

    Kur’an-ı kerim’i tecvid ile okumak ve namazı tecvidli bir okuyuş ile kılmak istenilen ve beğenilen bir amel ise de, tecvid bilmeyen birisine ” Senin okuduğun Kur’an-ı Kerim’in ve kıldığın namaz kabul edilmez” gibi ifadelerle yok sayılması doğru ve tasvip edilen bir şey değildir.

    Her ne kadar bazı ulema ” وَرَتِّلِ ٱلۡقُرۡءَانَ تَرۡتِيلاً ” (Kur`an`ı tane tane oku) (Müzzemmil / 4) ayeti kerimesine dayanarak namazın tecvid ile kılınması gereklidir ifadesini kullansalar bile, bazı ulemaya göre (her ne kadar zayıf bir görüş bile olsa amel edilir) böyle bir şart mecburi değildir.Yani tecvidsiz namaz kılmak caizdir. Dolayısıyla bu ulemaya göre bu şekilde namaz kılmak caizdir.

    Ayrıca bu tür ifadeler kullanmak insanları namaz kılmaktan sakındıracığı ve onları namaz kılmaktan tamamen soğutacağına vesile olacağı için bu tür ifadeler kullanmak caiz değildir.

    2) Namaz kılarken şeytan bizden uzaklaşır mı?

    Şeytan (aleyhi’l-lane) her daim insana vesvese vermek ve onu yoldan çıkarmak için çeşitli vesileleri kullanmaktadır.Namaz esnasında dahi vesvese vermeye devam eder.Bundan dolayı namaz kılarken Şeytan (aleyhi’l-lane) namaz esnasıda dahi insan ile beraberdir.

    Ancak bazı tasavuf büyüklerine göre Şeytan (aleyhi’l-lane) namaz esnasında insandan ayrımaz ama,namaz kılan kişi secde’ye gittiği zaman Şeytan’dan (aleyhi’l-lane) masum olurlar demişlerdir.Yani Şeytan (aleyhi’l-lane) secde eden kişiden uzaklaşır.Zira secde kulun ALLAH’a (Celle celalühü) en yakın olduğu zaman olması hasebiyle Şeytan (aleyhi’l-lane) bu esnada tamamen kuldan ümidini keser ve namaz kılandan uzaklaşır, vesvele veremediği için üzüntü duyar. Ama kul secde’den kalktığı zaman bu üzüntü hali ondan gider ve tekrar namaz kılan ile meşgul olur.

    3) Kabir sorgusunun tekrarlanacağı gibi bir şey varmıdır?

    Bazı eserler de (eser ifadesi genellikle hadis olup-olmadığı tespit edilemeyen sözler için kullanılan bir usûl terimidir.) ” Mü’min’e kabir de Münker ve nekir tarafından 7 kere,Münafık’a ise 40 gün sorgu ve sual’ın tekranacağı” ifadesi geçmektedir.Ancak bu 7 sefer sual’den peygamberler, bulüğa ermeden ölen çocuklar, Cuma akşamı, Recep, Şaban, Ramazan ve bayram günleri ölenler ALLAHın ( Celle celalühü) koruması altında olacakları için istisna tutulmuşlardır.

  3. mikail Said,

    sayin hocam,

    Yurt disinda, islami bir universitede dini egitim alan müslüman ögrenciler var.Sinifta erkekler sag tarafta,basörtülü bayanlarda sol tarafta,birbirlerini görebiliyorlar.Dinen,boyle bir sekilde egitim almak caizmi ? halvet olmadigina göre.
    Kadinin sesinin avret oldugu kabul edenler ,bu sekilde egitim görmek uygun degil diyorlar.

  4. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    Muhterem kardeşim;

    Erkekler ve bayanlar islâm’ın emir ve tavsiyelerine göre hayatlarını tanzim ettikleri müddetce dünya ve Ahiret saadetine hak kazanırlar. Dolayısıyla tahsil hayatında da islamın emir ve tavsiyelerine göre hareket edilmesi gerekmektedir.

    Erkek ve bayanların karışık bir biçimde ilim tahsil etmeleri islâmın kabul etmediği bir hadisedir. Bununla beraber bazı ulema bayanların tesettürlerine riayet etmeri, erkeklerle yan yana oturmaması, erkekle başbaşa kalmaması, biribirlerine dokunmaması ve konuşmalarında ciddiyeti koruması hallerinde bir sınıfta okumalarına cevaz vermektedir.

    İslâm kişiyi fitne ve fesada sürükleyen görüntü, davranış ve hallere karşı koruyucu tedbirler alır. Çünkü İslâmda insanın safiyet ve vakarının muhfazası ve bozulmaması esastır. Bu tedbir ve koruma hem erkek için, hem de kadın için eşit seviyede düşünülür.

    ALLAH (Celle celalühü) tarafından kadına ihsan edilen sesi de bu çerçeve içinde düşünmek gerekir. Esas itibariyle başta insan olmak üzere hiçbir varlığın sesi mutlak olarak haram ve günah sınıfına sokulmaz. Çünkü yaratılışında bir haramlık mevcut değildir. Bunun içindir ki, hiçbir âyet ve hadis kadının sesini haram kılıcı bir hüküm bildirmez.

    Başta Hanefi ve Şâfiî imamları olmak üzere mezhep sahibi müçtehid imamlarımızın kanaatleri de bu merkezdedir. Hattâ bütün fıkıh kitaplarında şu hükmü görüyoruz: Cumhura göre kadının sesi avret değildir. Yani bütün müçtehidlere göre kadının sesi haram değildir.

    Ancak diğer bütün mübah meselelerin mahiyet değiştirip mahzurlu bir hal almasında olduğu gibi, kadının sesi meselesinde de aynı durum söz konusudur. Kadının sesi mübah, masum ve meşru olmasına karşılık hangi sebeplerden dolayı “avret” olur, nasıl olursa yasak sınıfına girer, yabancı erkeklerin dinlemesi haram olur?

    Kadının sesi yaratılışı icabı dikkat çekicidir. Özellikle ses normalin dışında bir tonda çıkarsa birtakım mahzurları beraberinde getirmektedir ve dinî tabiriyle “fitneye” sebep olmaktadır. Demek ki, haram olan sesin kendisi değil de, kontrol dışı bir mahiyet taşımasıdır.

    Bu konuda bize esas olacak ayet-i kerime şudur:

    “Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız, yabancılarla câzibeli bir şekilde konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan kimse bir ümide kapılmasın. Konuşurken ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin.” (Ahzab / 32)

    Müfessir Vehbi (rahmetullahi aleyh) Efendi bu âyeti tefsir ederken, “Söylediğiniz söz fitneye sebep olmasın. Yani cazibeli ve ecânibi (yabancıları) şüpheye düşürecek bir halde edalı ve naz ü istiğna ile söylemeyin” şeklinde izah getirmektedir. Elmalılı’nın ifadesiyle “Yayılarak, kırıtarak, sınık, yılışık” olduğunda “kalbi çürük kötülüğe meyilli kimseler” bir ümide kapılırlar. Bundan dolayı da günaha girilmiş olur.

    Vehbe Zühaylî bunu normal konuşmalardan ziyade dinî muhtevada da olsa aynı gerekçe ile mahzurlu görür: “Kadının, Kur’ân şeklinde de olsa, coşkulu ve nağmeli olarak okumakta iken seslerini işitmek haramdır. Çünkü bunda fitneye sebep olma korkusu vardır.” (İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, c, 1, sh, 467)

    İbni Âbidîn (rahmetullahi aleyh) ise meseleye şu şekilde bir açıklık getirir:

    “Tercih edilen görüşe göre kadının sesi avret değildir. Yalnız zekâsı kıt olanlar zannetmesinler ki, ‘biz kadının sesi avrettir demekle konuşmasını kasdetmiyoruz. İhtiyaç halinde ve benzeri durumlarda kadının yabancı erkeklerle konuşmasına cevaz veriyoruz. Yalnız kadınların yüksek sesle konuşmalarını, seslerini uzatmalarını, yumuşatmalarını ve nağmeli bir şekilde okumalarını caiz görmüyoruz. Çünkü bunlarda erkekleri kendilerine meylettirmek ve şehvetlerini tahrik etmek vardır. Kadının ezan okuması da bundan dolayı caiz olmamıştır.” ( Reddü’l-Muhtar, c, 1,sh, 272)

    Faruk Beşer meseleyi veciz bir şekilde şöyle dile getirir:

    “Kadın her şeyiyle olduğu gibi sesiyle de çekici, büyüleyici ve tahrik edicidir ve aslında bu onun çirkin olduğunu değil, güzel olduğunu gösterir. Birer nimet demek olan çekici yönlerini, bu arada sesini fitneye sebep olmak ve tahrik etmek için kullanırsa, yani konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı biçimde yaparsa, ya da nağmeli sözlerle normal konuşurken zaten tahrik edici olan sesini daha da etkileyici hale getirirse, sesi avret olduğundan değil de, fitneye sebep olacağından haram olur. Vakarlı ve karşısındakine ümit kestirici edayla konuşursa haram olmaz.. ( Hanımlara özel ilmihal, sh, 314)

    Zamanımızın müfessirlerinden Muhammed Ali es-Sabûnî’nin yorumu şu şekildedir:

    “Açıkça görüldüğü gibi, eğer fitneden emin ise kadının sesi haram olmaz. Ancak, erkeklerin, kadınları fitne ve fesada götüren hallerden uzak tutmaları gerekir.” ( Tefsîrü Âyâti’l-Ahkâm, c, 2, sh, 167)

  5. Hakkani Said,

    Selamün Aleyküm, Muhterem Karaşahin, çalışmalarınız takdire şayan Allah muvaffak eylesin..

    Ancak yukarda demişiniz: “Bununla beraber bazı ulema bayanların tesettürlerine riayet etmeri, erkeklerle yan yana oturmaması, erkekle başbaşa kalmaması, biribirlerine dokunmaması ve konuşmalarında ciddiyeti koruması hallerinde bir sınıfta okumalarına cevaz vermektedir”

    Malumunuz bir mesele hakkında caizdir demek kerahatsiz mübah olduğu hükmünü vermektir.. Haftalar, aylar belki yıllarca aynı sınıfta genç erkekeler ve genç kızlar beraber bulunacaklar ve hiç birbirlerine fitne olmayacaklar, sizce bu mümkünmü ? Bu, aynı otobüste beraber olmak veya postanede 20 dakika birlikte sıra beklemek gibi değil, malumunuz uzun süreli bu tür beraberliklerde zaman içinde aradan seviye kalkar ve yasaklanan kız erkek beraberliğinin bütün mahzurları husüle gelir. Artık böylesi durumlarda kızların aynı ortamda mücerret varlıkları fitne ve mahzura dönüşür, siterse hiç sesleri çıkmasın. Fitnenin varlığında genç kadının camiye gitmek için sokağa çıkması mekruh olduğu göz önüne alındığında bu yukardaki fetvanın sizce kitaba dayanır bir yanı varmı ?

    Kadının sesi hakkında ise şu hususu göz önünde bulundrumayı tavsiye ederim: camide fitnenin en aza indiği ve kalplerin Allaha yöneldiği bir atmosferde imam kıraatinde hata etse arkadan bir kadın onu düzeltecek uyaracak olsa sesiyle sübhanallah diyemiyor ellerini şaklatıyor.. şimdi buyurun genç bir kızın sınıfta aç erkekler önünde ders anlatmasına fetva veriniz verebilirmisiniz ?

  6. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    Muhterem hakkani kardeşim;

    Öncelikle bu fakirin ALLAH (Celle celalühü) için sevdiği bir kardeşinin bu fakir hakkında isim vermeden dahi olsa su-i zan da bulunmasından ALLAH (Celle celalühü) için razı olmadığımı bilmeni isterim.
    Bu fakirin müctehid ve müftü olmadığı aşikârdır. Dolayısıyla bu fakir (ALLAH (Celle celalühü) muhafaza etsin) kendi kafasından bir şey yazmaktan ALLAH’a (Celle celalühü) sığınır. Dolayısıyla bu fakir kitaplardan okuduğu hükümleri yazmaktadır. Bununla beraber yazdıklarımın yanlış olduklarına beni ikna eden kardeşlerime de müteşekkir olur ve gerektiği biçimde de hatamı düzeltirim.

    İkinci olarak;

    Alıntı:
    ‘’ Malumunuz bir mesele hakkında caizdir demek kerahatsiz mübah olduğu hükmünü vermektir.’’

    Şeklindeki hüküm cümlenize katılmadığımı ifade etmek isterim. Zira usulü fıkıh’ta ‘’Caiz’’ kelimesi geçtiği zaman o ‘’kerahetsiz mubah olduğuna’’ delalet etmez. Zira Caiz kelimesi bir amelin geçerli olup olmadığını anlatmak için kullanılır. Ancak yapılan işin dini açıdan bazı sakıncaları olduğu anlamına da gelebilir. Örneğin namazda fatihayı okumak vaciptir. Bir kişi fatihayı okumadan başka ayetler okuyarak namaz kılsa namazı caizdir. (Yani geçerlidir.) Fakat mekruh işlenmiş ve sevabı azalmış olur. Bu nedenle caiz kelimesi bazı mekruhları da içine alır.

    Nitekim İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) Abdest’in mekruhlarını işlerken bir yerde şu ifadeyi kullanmaktadır:

    و قد يقال أطلق الجائز و أراد به ما يعم المكروه ففى الحلية عن أصول ابن حاجب أنه يطلق و يراد به مالا يمتنع شرعا و هويشمل المباح والمكروه والمندوب والواجب لكن الظاهر آن المراد المكروه تنزيها لأ المكروه تحريما ممتنع شرعا منعا لازما

    ‘’ şârih câiz demiş, onunla mekruha şâmil olan umumî bir mânâ kastetmiştir. «el-Hilye»de «İbn-i Hacib»in «Usul»ünden naklen câiz kelimesi bâzen şeriatta memnu olmayan şeylere ıtlak edilir. Bu ise mübah, mekruh, mendup ve vacibe şâmildir, deniliyor. Lâkin zâhire göre murad; tenzihen mekruh olmasıdır. Çünkü tahrimen mekruh şer’an lâzım bir şekilde memnudur.’’ (İbn-i Abidin, c,1 sh, 120)

    Görüldüğü gibi ulema ‘’caizdir’’ kelimesinden ‘’kerahatsiz mübah’’ hükmünü anlamamaktadır.

    Kaldı ki sizin gibi değerli bir kardeşimin kullanılan cümlenin tamamını değil de sadece istediği kısmı alması usule muvafık değildir. Zira eğer ifadelerime dikkat ederseniz cümlenin başından

    Alıntı:
    ‘’ Erkekler ve bayanlar islâm’ın emir ve tavsiyelerine göre hayatlarını tanzim ettikleri müddetce dünya ve Ahiret saadetine hak kazanırlar. Dolayısıyla tahsil hayatında da islamın emir ve tavsiyelerine göre hareket edilmesi gerekmektedir.’’

    İfadesi ve ondan sonra da

    Alıntı:
    ‘’ Erkek ve bayanların karışık bir biçimde ilim tahsil etmeleri islâmın kabul etmediği bir hadisedir.’’

    Hüküm cümlesi bulunmaktadır. ‘’Bununla beraber’’ cümlesi ile başlayan ifadeler ile başkanlığını Yusuf kardavi’nin yapmış olduğu ‘’Avrupa fetva komisyon’’un vermiş olduğu 36 nolu fetva’nın ifadelerine atıf yapmaktayım.

    Zira bu komisyona bu fakire sorulan sorunun farklı ifadeleriyle beraber benzer bir soru sorulması üzerine komisyon cevabi olarak vermiş olduğu fetvasında şu ifadeleri kullanmıştır:

    والذي نقوله بخصوص ذلك إن شريعة الاسلام لم تمنع من وجود الرجال و النساء في مكان واحد و ذلك إذا اجتنبت أمور ثلاثة حرمها الإسلام هي

    ۱) الخلوة وهي أن يكون الرجل واحد مع امرأة واحدة في موضع لا يتهيأ يراهما فيه أحد

    ۲) والتبرج و هو إظهار المرأة ما أوجب الله عليها ستره من بدنها أو زينتها أو طيبها أو تكسرها في مشيتها وحركتها

    ۳) والتماس أي لمس البشرة للبشرة فإذا انتفت هذه الأمور الثلاثة فليس هناك محذور شرعي

    (Bu fetvanın tercümesini tarafsız Arapça bilen kardeşlerime yaptırılmasını rica ediyorum. Zira bu fakir tarafından yapılacak tercümenin kardeşlerimin zihinlerinde kendi istediği gibi mana veriliyor gibi Şeytani vesveselere kapılmalarını arzu etmemekteyim)

    Görüldüğü gibi bu fakir Avrupa’dan kendisine yöneltilen bir soruya yine Avrupa’daki bir fetva komisyonunu vermiş olduğu fetvayı yazmıştır. Dolayısıyla (ALLAH (Celle celalühü) muhafaza etsin.) kendi kafasından şeriata muhalif bir fetva vermemiştir.

  7. Hakkani Said,

    karaşahin Nickli Üyeden Alıntı
    ______________________________
    “Erkekler ve bayanlar islâm’ın emir ve tavsiyelerine göre hayatlarını tanzim ettikleri müddetce dünya ve Ahiret saadetine hak kazanırlar. Dolayısıyla tahsil hayatında da islamın emir ve tavsiyelerine göre hareket edilmesi gerekmektedir.”

    ” Erkek ve bayanların karışık bir biçimde ilim tahsil etmeleri islâmın kabul etmediği bir hadisedir.”
    ______________________________

    Muhterem Karaşahin kardeşim, hakkın zuhuru için müzakereye devam edelim. Söylermisiniz alıntı edilen yukardaki ifadelerinizden sonra kız erkek karma eğitim için fetvayı/sözü caiz ile bağlamak muvafıkmıdır ?

    Caiz ifadesi madem mekruhtan tenzihi olanı içerir ancak tahrimi mekruha şamil olmaz.. tamam işte benimdediğim de bu: ” caiz; mekruhsuz mübah demektir” çünkü mekruh tek başına (mutlak) söylenirse ondan tahrimi mekruh murad edilir.. caiz ifadesi tahrimi ye şamil olmadığına göre görüşüme katılmış oluyorsunuz.

    Şu halde karar vermek lazım kız erkek karışık eğitim(!) caizmi değilmi ? biz caiz olmadığını görüyor söylüyoruz.

    Biraz önce meseleyi tekrar sordum avrupa komisyonuna değil ama İsmailağa fetva komisyonundan E.Yüksel hocaefendiye, dediler: buna caiz demek mümkün değil.

    Ayrıca Yüsuf Kardavi’nin ehli sünnetin icmasına aykırı çok görüşleri olduğu mesela fetevayı muasara(2/185) adlı fetva kitabında cehennemin fani(!) olduğuna dair sapık görüşlere sahip olduğu gelen haberler arasında, artık bu kişinin fetvalarına itibar etmemelidir.

    Yukarda arapçasını verdiğiniz ibarede evet İslam şeriatı erkek kadın birlikteliğini şu üç haramdan sakınmaları durumunda yasaklamaz demekte: halvet, tesettürsüzlük, ve bedensel temas dokunuş ile sair edebe mugayir davranışlar..

    Ancak dediğim gibi bu fetva yıllar yılı aynı sınıfa girecek kız erkeğin birlikteliğini meşru kılmaz. zira erkek kadın beraberliği ancak meşru garazlar hakkında ve gereği kadar bir süre için caiz olur; doktorda sıra bekleken salondaki beraberlik, veya otobüste meşru bir yolculuk için beraberlik..

    Yukardaki yazımda da belirttiğim gibi aynı sınıfta okumak ve bunun aylar yıllar devam etmesi.. burda kızların mücerret varlıkları fitne ve tahrimi kerahet olmak için yeterlidir, uzayan beraberlik tanışıklığı, ünsiyet ve ülfeti doğuracakki bütün mahzurlar bu ülfet ve muhabbetin ucundadır. Zikrettiğiniz şu üç şarta riayet fitnenin engellenmesi için değimiydi.. demekki yeterli değiller, bu beraberiliğin kısa süreli ve tanışıklığa ülfete sebep olmayacak kadar olması şartı ilave edilmelidir.

  8. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    Muhterem kardeşim;

    Kabul edersin ki

    (Erkek ve bayanların karışık bir biçimde ilim tahsil etmeleri islâmın kabul etmediği bir hadisedir.) ifadesi benim karma biçimde okumayı kabul etmediğimin bir ifadesidir. Bu ifademden sonra ki

    (Bununla beraber bazı ulema bayanların tesettürlerine riayet etmeri, erkeklerle yan yana oturmaması, erkekle başbaşa kalmaması, biribirlerine dokunmaması ve konuşmalarında ciddiyeti koruması hallerinde bir sınıfta okumalarına cevaz vermektedir.)

    İfadem ile bunu sözü edilen fetva konseyinin caiz gördüğünü belirmek içindir. Yoksa haşa ve kella bu fakirin bunu tastik ettiği manasına gelmez. Zira ifademe dikkat ederseniz ‘’ Bununla beraber bazı ulema …………………. Cevaz vermektedir’’ ifadesi bu cevazın o konseyin görüşü olduğunu ifade etmek içindir. Yoksa bu fakirin görüşü olduğunu ifade etmek için değil.

    Alıntı:
    Caiz ifadesi madem mekruhtan tenzihi olanı içerir ancak tahrimi mekruha şamil olmaz.. tamam işte benimdediğim de bu: ” caiz; mekruhsuz mübah demektir”

    Muhterem kardeşim

    ‘’caiz; mekruhsuz mübah demektir’’ ifadesine katılmam mümkün değil. Zira İbn-i Abidin’in (rahmetullahi aleyh) ifadesi gayet açık ‘’ Lâkin zâhire göre murad; tenzihen mekruh olmasıdır.’’
    Burada caiz kelimesinin mekruhsuz mübah olmadığı gayet açık ilen nasıl olur da bu ifadenizi tasdik edebilirim? Yoksa sizce tenzihen mehruh olanlar, mekruh olarak kabul edilmiyor mu?

    Alıntı:
    çünkü mekruh tek başına (mutlak) söylenirse ondan tahrimi mekruh murad edilir

    Bu İmam-ı Muhammed’in (rahmetullahi aleyh) görüşüdür. Zira ona göre ister tenzihi, isterse tahrimi olsun her mekruh haramdır. Buradan anladığım kadarı ile siz de her mekruhu İmam-ı Muhammed (rahmetullah aleyh) gibi haram olarak mı değerlendiriyorsunuz?

    Alıntı:
    Şu halde karar vermek lazım kız erkek karışık eğitim(!) caizmi değilmi ? biz caiz olmadığını görüyor söylüyoruz.

    Muhterem kardeşim; tekrar ifade edeyim bu fakir de bunun caiz olduğunu kabul etmediğini (Erkek ve bayanların karışık bir biçimde ilim tahsil etmeleri islâmın kabul etmediği bir hadisedir.) ifadesi ile beyan etmiştir.

    Alıntı:
    Biraz önce meseleyi tekrar sordum avrupa komisyonuna değil ama İsmailağa fetva komisyonundan E.Yüksel hocaefendiye, dediler: buna caiz demek mümkün değil.

    Öncelikle bu fakirin bu meseleyi Avrupa fetva komisyonuna sorması diye bir hadise olamaz. Zira ifadenizden bunu anlamış bulunmaktayım. Sadece o komisyonun nette bulunan sayfalarında gezerken bulduğum bir şeydir.

    Fıkhi kaideler arasında (içtihad içtihadı nakz etmez) diye bir kaide vardır. Bu kaideye göre verilmiş olan bir fetva başka bir fetva ile yok sayılamaz. Fetvayı (ilmi ehliyetiniz varsa) tenkid edebilirsiniz, içeriğini kabul etmeye bilir yerden yere vurabilirsiniz. Ama ‘’buna caiz demek mümkün değil’’ gibi bir ifade ile onu yok saymanız içtihad usulüne göre muvafık değildir

    Alıntı:
    Ayrıca Yüsuf Kardavi’nin ehli sünnetin icmasına aykırı çok görüşleri olduğu mesela fetevayı muasara(2/185) adlı fetva kitabında cehennemin fani(!) olduğuna dair sapık görüşlere sahip olduğu gelen haberler arasında, artık bu kişinin fetvalarına itibar etmemelidir.

    Yusuf kardavi’nin inhirafa düştüğü şüphesizdir. Hatta ‘’ peygamber (Sallallahu aleyhi ve selem) şer’i işlerde hata yapmıştır’’ gibi bir ifade ile peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve selem) masum olmadığını iddia edebilecek kadar ehl-i Sünnete muhalif görüş beyan etmiştir. Cehennemin faniliği hususu onun kendi görüşü olmadığı hususu bazı kaynaklarda ifede edilmekte, dolayısıyla oda bazıları gibi bu konuda İbn-i Teymiyye’nin yolundan gitmekte olduğu söylenmektedir.

    Ancak dikkatinizden kaçan bir husus bu fetva Yusuf kardavi’nin bizzat kendisine ait bir fetva olmamaktadır. Zira hafızam beni yanıltmıyorsa ‘’ Avrupa fetva konseyi’’n de ondan hariç 15 kişi bulunmaktadır. Dolayısıyla bir komisyonun fetvasıdır. Bu fetva bizzat Yusuf kardavi’nin şahsına ait olsaydı o zaman fetvalarına itibar edilmezdi. Ama eliniz de o konseyde bulunan kişilerin Yusuf kardavi gibi olduğuna dair bir delil varsa hemen o fetvayı silerim.

    Alıntı:
    Yukardaki yazımda da belirttiğim gibi aynı sınıfta okumak ve bunun aylar yıllar devam etmesi.. burda kızların mücerret varlıkları fitne ve tahrimi kerahet olmak için yeterlidir, uzayan beraberlik tanışıklığı, ünsiyet ve ülfeti doğuracakki bütün mahzurlar bu ülfet ve muhabbetin ucundadır. Zikrettiğiniz şu üç şarta riayet fitnenin engellenmesi için değimiydi.. demekki yeterli değiller, bu beraberiliğin kısa süreli ve tanışıklığa ülfete sebep olmayacak kadar olması şartı ilave edilmelidir.

    Bu fakir’in karma eğitimden dolayı başına gelenlerden dolayı böyle bir şeyi savunması ve sözlerinize katılmaması mümkün değildir. Ancak bu fakir Avrupa’daki Müslümanların okullarının durumunu hiç bilmediği için onları Türkiye’dekiler ile kıyas yapması mümkün değildir. Elbette Türkiye şartları içerisinde böyle bir fetva vermek ve bunu savunmak hususunda ALLAH’a (Celle celalühü) sığınırım.

  9. ali altuntaş Said,

    selamunaleyküm tam vakıf olamadığımız ilmi bilgi,lerde fikir beyan etmekten allah tan haya eder en doğrusunu bize kalbimize aile efradımıza ruhumuza kalbimize hayatımıza ölümümüze nakş eylemesini yüce allah tan niyaz eder.hocamız mürşid imiz güneşimiz efendi hazretlerinin ruhani ve içtimai deryasında huzura klavuşmayı yine allah tan niyaz eder baş tacımız hazreti muhammed mustafa sallahu aleyhi vesellem efendimizin ipine sarılıp onun varisleri haricinde baskaca sözlere itibar edemem allah her müslüman kardeşimi anlamadığı konulardan muafaza buyursun ..amin..

  10. jale Said,

    Bundan bir müddet önce bir arkadaşım bana bir teklif getirdi. Kendisi bir şirketten bir pırlanta yüzük satın almış. Şirket yetkilisi arkadaşıma ”eğer siz iki kişiye ikna ederek bize kazandırırsanız her biri için size ……….. lira komisyon veririz. Eğer onlar da sizin gibi başka müşteriler getirirlerse hem sizin hem de onların hesaplarına ……….. yatırırız. Bu şekilde pörfeyiniz çoğaldıkça kazanacağınz para da çoğalaçaktır.” demiş. Arkadaşım da bana teklif etti. Bu şekilde yapmak caiz midir?

  11. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    Günümüzde maalesef bu tür insanları kandırmaya matuf işlemler çok yapılmaktadır. İlk bakışta insanlara para kazandırdığı zannedilen bu tür işlemler hakkında kıyas yoluyla caiz olduğunu söyleyenler bulunmaktadır. Ancak Hanefi mezhebinin istihsan kavramına göre mesele incelendiğin de maalesef durum hiçte zannedildiği gibi olmamaktadır.

    Mesele başından itibaren alt kademeyi aldatmaya yöneliktir. Yani bu teklife muhatab olan kişi ve onun üye yaptığı kişiler para kazanmak amacıyla çarkı devamlı döndürmek zorundadırlar. Günün birinde teklif sahibi bu durumu sona erdirdiğinde son katılanlar aldatılmış olacaklardır. Teklif sahibi devamlı kazandığı için onun nazarında kaybedilen bir şey olmamaktadır.

    Ayrıca bu gibi işlemler islâm’ın ticaret hukukuna uygun gözükmemektedir. Zira bu gibi işlemlere girenlerin amacı mal almak değil, üye yaptığı kişilerden gelecek olan karşılıksız paradır.

    Dolayısıyla bu tür muameleler zincirin alt halkasını kandırmaya ve islâmın ticaret ruhuna uygun olmadığı için caiz görülmesi mümkün değildir.

  12. b.elvira Said,

    kişi kazaya kalan namaz ve oruçlarını eda etmeden vefat etse ve bu kazalar için fakirlere verilmek üzere mal bıraksa ve varisler tarafından fakirlere kurallarına uygun olarak verilse bu kişiden bu kazalar düşermi yada affına vesile olurmu

  13. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    Üzerinde oruç veya namaz borçu bulunupta bunların kazasını yapamadan vefat eden kişinin bu ibadetlerin keffareti yerine geçecek kadar bir malı vasiyet etmesi vaciptir. Ancak vasiyet edilen mal bütün malının 3/1‘ni geçmemesi gerekir.

    Oruç tutamayacak kadar hasta veya ihtiyar olanların her gün için fidye vermesi

    وَعَلَى ٱلَّذِينَ يُطِيقُونَهُ ۥ فِدۡيَةٌ۬ طَعَامُ مِسۡكِينٍ۬‌ۖ
    ‚‘ (ihtiyarlıktan veya şifa bulma umudu kalmamış hastalık sebebiyle) oruca zor dayananların her gün için fidye vermesi, bir yoksulu dourması gerekir.‘‘ (Bakara /184) ayeti kerimesi ile sabittir.

    Bu ayeti kerime oruç hakkın da fidye verilmesine cevaz vermekle birlikte, namaz için fidye verilmesi hakkın da her hangi bir nass (ayet veya hadis) bulunmamaktadır. Zira namazın kılınması farz olduğu gibi, şer’i bir sebebten dolayı vakti geçen namazların da tehir edilmeden kaza olarak kılınması farzdır. Ulema oruç için fidye verilmesinin ayet-i kerime ile sabit olmasına kıyas ederek namaz için de fidye verilmesini kabul etmişlerdir. Ancak her ne kadar ulema bunu kabul etsede, bu fidye ALLAH (Celle celalühü) katında kabul edilirse ne ala yoksa ölü için sadaka yerine geçer. Bu kısa bilgiden sonra meseleyi şu şekilde izah edebiliriz.

    Hanefi fukahasından Alauddin El Haskafi (rahmetullahi aleyh): “-Bir kimse üzerinde kazaya kalmış namazlar olduğu halde ölür de keffaret verilmesini vasiyet ederse fıtra’da olduğu gibi her namaz için bir azabtan yarım sa’ verilir. Vitir namazı ile orucun hükmü de böyledir. Keffaret malının ancak üçtü birinden verilir” demiştir.

    İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) bu metni şerhederken: “- Sonra bilmelisin ki ölen kimse oruç fidyesini vasiyet ederse kat’i surette caiz olduğuna hükmedilir. Çünkü nassan delili vardır.

    Vasiyet etmez ise mirasçıları kendiliğinden verdiği takdirde; İmam-ı Muhammed (rahmetullahi aleyh) “Ez Ziyadat” isimli eserinde “İnşaALLAH kafi gelir” demiş kafi gelmeyi ALLAH‘ın (Celle celalühü) dilemesine bağlamıştır. Zira bu hususta nass yoktur. Keza namaz fidyesini vasiyyet ederse yine ALLAH‘ın (Celle celalühü) dilemesine bağlamıştır.

    Çünkü ulemamız namazı itiyaden oruç’a kıyas etmiştir. Oruç hakkındaki nassın acz ile ta’lil edilmiş olması ihtimali vardır. Böyle olunca illet namaza da şamildir. Acz ile ta’lil edilmemiş ise verilen fidye başlıbaşına hayır olur. Ve günahları gidermeye yarar. Binaenaleyh kendisinde bir şüphe var demektir” (reddu’l muhtar, c: 3 sh:147) şeklinde izah etmiştir.

    Feteva-i hindiyye meseleyi izah ederken: “- Bir kimse eğer vasiyet etmez ise bu durumda bazı varislerin teberruları caiz olur. Bu varisler her vakit namaz için yarım sa’ buğdayı niyet ederek verirler” (c:1 sh: 125) hükmünü zikreder.

    Vefat eden kimsenin kaza namazları mevcut ancak hiçbir malı yoksa ne yapılacaktır? İşte halk arasında “Devir” denilen olay bu sualin içerisinde gizlidir. Denilmiştir ki; bir kimseden ödünç alınır ve bir fakire: “-Filana vekaleten bu meblağı o’nun şu kadar namazının fidyesi olarak sana veriyorum” denir. Bu fakir kimse aldıktan sonra: “-Bunu aldım ve kabul ettim. Geri bağışlıyorum” der ve bu alıp-verme işlemi ıskat bitinceye kadar tekrarlanır. Sonunda da bu miktar fakire sadaka olarak bırakılır. (umdetü’l kari, c:5, sh:233)

    Ancak ıskat-ı salat ve devir hususunda kat’i nass bulunmadığı için; üzerinde kaza namazı bulunan kimsenin bunu vasiyet etmesi gerekir.

    Ancak burada dikkat edilmesi gereken oruçta fidye verilmesi hasta ve ihtiyarın bir acizlik sonucu oruç tutamaması sebebiyledir. Namazın kılınmamasında da şer’i bir özür bulunursa kazaya kalmış namazlara fidye söz konusu olabilir. Ancak namaz kasten kılınmayıp kazaya bırakılırsa o zaman durum değişir.

    Şurası da unutulmamalıdır ki kasten namazı terk eden ıskat sebebiyle bundan kurtulabileceğini bekliyorsa yanılmaktadır. Zira ulema acz sebebi ile kazaya bırakılan namazların dahi fidye ile ödenemeyeceğini belirtmiş ve inşeALLAH demekle sadece hayrı esas almışlardır.

  14. b.elvira Said,

    .çiftlerin kendine ait olan embriyoları dondurmaları caizmi.embriyoların çözülürken canlılığını kaybetme riskide var,canlıyı katletmek gibi olurmu

    kişinin ailesine ait bir şeyi izin vermedikleri takdirde ,gizlice alıp kullanmak kul hakkı olurmu
    misal ,araba gibi

  15. ase Said,

    sac boyası caizmidir genel olarak boya tabaka yapmadıında caizdir deniliyor tabakadan kasıt nedir tabaka yapmayan sac boyası varmıdır…

  16. Karasahin Said,

    (çiftlerin kendine ait olan embriyoları dondurmaları caizmi.embriyoların çözülürken canlılığını kaybetme riskide var,canlıyı katletmek gibi olurmu)

    BİSMİHİ TEALA

    ALLAH (Celle celalühü) insanı mükerrem olarak yaratmıştır. Ancak gerek doğum aşamasın da, gerek yaşama aşamasın da bazı faktörler sebebiyle insan da bir arıza veya eksiklik oluştuğun da islâm tedavi olmak suretiyle bu eksikliğin veya arızanın giderilmesine karşı çıkmadığı gibi bilakis bu eksikliklerin giderilmesini emreder. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerin de: ‚‘ تَدَاوَوْا فَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَضَعْ دَاءً إِلا وَضَعَ لَهُ دَوَاءً غَيْرَ دَاءٍ وَاحِدٍ الْهَرَمُ‘‘ ‚‘ Tedavi olunuz! Zira ALLAH (Celle celalühü), sadece yaşlılık hastalığı haricin de devasını vermediği hiç bir hastalık bırakmamıştır.‘‘ buyurmak suretiyle her türlü hastalık ve rahatsızlıktan dolayı tedavi olunmasını emretmektedir.

    Bu hastalıklardan birisi de eşlerden birisin de veya her ikisinde olabilmesi mümkün olan çocuk sahibi olmaya engel olan hastalıklardır. Evliliğin ana esaslarından birisi insanın neslini devam etmesi, dolayısıyla çocuk sabihi olmasıdır.Çocuk sahibi olmak zaruri bir ihtiyaçtır, dolayısıyla çocuk sahibi olmaya engel sebeblerin ortadan kaldırılması ve tedavi edilmesi zaruri bir meseledir.

    Eşler normal yollardan çocuk sahibi olamıyorlarsa tüp bebek kanalı ile çocuk sahibi olunmasına islâm karşı çıkmaz. Nitekim Şafii fukahasından İmam-ı Şirbini (rahmetullahi aleyh)bu konuda şunları söylemektedir: ‚‘ Bir kadın ihtilam olmuş kocasının menisini cinsel organına yerleştirmek suretiyle hamile kalsa, doğan çocuk meşrudur ve kadın bunu yaptığı için günahkâr olmaz.‘‘ (muğni’l muhtac, c: 3, sh: 384) görüldüğü gibi islâm tüp bebekin cevzına izin vermektedir.

    Sunî dölleme yöntemlerinden; kocanın spermi ile karısının yumurta hücresinin alınıp, laboratuar ortamında döllendirilmesiyle oluşan embriyonun, yine karısının rahmine konulması veya kocanın spermi alınarak karısının rahim kanalına veya rahmine yerleştirilerek, içeride bir döllenmenin gerçekleştirilmesi şeklinde yapılan tüp bebek uygulaması caizdir. Kadın veya erkekteki bir kusur sebebiyle, tabii ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde; tüp bebek yapmakta İslam dini açısından bir sakınca bulunmamaktadır.

    Ancak soruda ki biçimiyle embriyoların dondurulması meselesine gelince, eğer bu yaşayan eşler arasın da yapılırsa bunda da herhangi bir sorun olmaz. Ancak ölen kocadan alınan spermlerin dondurulması meselesi tamamen farklı bir hadisedir. Zira eşlerden biri öldüğü zaman araların da bulunan nikah akdi ortadan kalkmaktadır. Nitekim İmam-ı Şirbini (rahmetullahi aleyh) bu konuda şunları kaydetmektedir:

    ‚‘Bir kadının daha önce ölmüş kocasının spermini kullanmasının mubah olup olmayacağı ve bundan hamile olduğu takdirde meydana gelen çocuğun babasının, kim olduğu hususunda ihtilaf vardır. Mâverdî’nin (rahmetullahi aleyh)naklettiğine göre, bu menî inzâl halinde hürmetli ise de, idhal yani rahme konulma halinde aynı hürmete şâyân değildir. Çünkü idhal halinde meni sahibi öldüğünden, o kadının kocası sayılmaz ve ondan boşanmış sayılır. Bunun için meydana gelen çocuk da onun değildir ve vâris olamaz. Hatîbi Şirbî’nin (rahmetullahi aleyh) beyanına göre ise, bu sperm zina mahsulü olmadığına göre ondan gelen çocuk, onun sahibine aittir. Aynı zamanda varistir.‘‘ ( muğni’l mhtac, c: 3, sh: 385)

    Buradan da anlaşıldığı gibi tüp bebek merkezlerinde karı kocadan elde edilen embriyoların dondurularak muhafaza edilmesi daha sonradan kadının dul kalmasıyla bu embriyoların çözülüp rahmine derç edilmesi hakkındaki hüküm ulema arasında ihtilaflıdır. İhtiyatlı olan bundan kaçınmaktır.

    (kişinin ailesine ait bir şeyi izin vermedikleri takdirde ,gizlice alıp kullanmak kul hakkı olurmu
    misal ,araba gibi)

    İnsanın kendisine ait olmayan bir malı alması ve kullanması caiz değildir. Eğer alır ve kulanma esnasın da bir zarar meydana gelirse tazmin etmek zorundadır.

  17. Karasahin Said,

    ase Said,
    sac boyası caizmidir genel olarak boya tabaka yapmadıında caizdir deniliyor tabakadan kasıt nedir tabaka yapmayan sac boyası varmıdır…

    BİSMİHİ TEALA

    Saç boyama meselesinde hem sağlık, hem de dini olmak üzere iki yön bulunmaktadır. Tıp doktorları saçların boyanması meselesine pek sıcak bakmamaktadırlar. Tıppi bir dergi de bu konu hakkın da gördüğüm bir yazıda şöyle denilmekteydi: ‚‘ Saç boyamada oksidasyonla boya maddesi saça uygulanır. Boyanın saçtan çıkarılması olanaksızdır. Eğer saçın eski rengine dönmek istenirse, saç uzadıkça kesilerek bu mümkündür. Saçın iç yapısına müdahale ederek saç rengini değiştiren tüm kimyasal maddelerin sağlık için sakıncaları vardır. Örneğin, saç boyalarındaki phenilendiamin (PDA), otoluylendiamin, Resorcin, alpha naphthol; böbrek, karaciğer ve kalbe zarar vermektedir. Kurşun asetat kanserojen ve aşırı toksiktir.‘‘ Amerika ve Almanya’da kadınlar üzerin de yapılan bazı araştırmalarda saçlarını boyayan kadınların idrarların da boya maddelerine rastlanmıştır. Sürekli saç boyatanlarda meme kanseri riski 5 kat artmaktadır. Yalnızca boya maddesi değil, ürünlerdeki oksidasyon maddesi de hastalıklara neden olmaktadır. Örneğin amonyum persulfat/ amonyum peroksodisulfat toz ve buharıyla kuaför astımı olarak tanımlanan rahatsızlığa yol açmaktadır. Hidrojenperoksit hücrelerimize zarar veren serbest radikalleri oluşturmaktadır. Bu nedenlerle saç boyası ürünlerinin baş derisiyle temasının elden geldiğince azaltılması ve uygulayıcının eldiven kullanması önerilmektedir. Bu meselenin tıppi yönüdür.

    Meselenin dini yönüne gelince Kadınlar, deri üzerinde bir tabaka oluşturmayan boyalarla kocalarına şirin ve güzel görünmek için saçlarını boyayabilirler. Ancak burada dikkat edilmesi gereken taraf, suyun saç telleri üzerin de, suyun saçlar arasına ve altların da ki deriye ulaşmasını engelleyen bir tabaka oluşturan boyalardan kaçınmak gerekir. Zira bu tür boyalar hem saçların üzerinde, hem de deri üzerinde oluşturdukları tabaka sebebiyle suyun saç diplerine ulaşmasını engelledikleri için bu durum da alınacak olan gusül abdestinin sıhhatine engeldir.

    Bunun için kadınların bu tabakayı oluşturmayacak kına veya siyah kırmızı rengini veren çivit otundan mamul nebati boyaları tercih etmeleri daha güzeldir.

    Sonuç olarak erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, c:15, sh:378)

  18. ase Said,

    cok tesekkür ederim peki tabaka yapmayan boya markaları hakkında bir bilginiz varmı?

  19. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    Muhterem kardeşim piyasada kullanılan saç boyaları genelde tabaka bırakmaktadır. Kına ve civit otundan imal edilen nebati boyalar saçlarda tabaka oluşturmamaktadır.

  20. HaKKaNiYeT Said,

    Es selamu aleykum Değerli Hocam

    Bir ateist bana;buhari’en 1721 nolu hadisi okudu.Ve bana peygamber eşleriyle ayet sırasına göre ilişkiye giriyordu dedi,ve bana Ahzap suresinin 51.ayeti’nin sırf peygamberin şehvetini tatmin etmek için indiğini söyledi(HAŞA)…Ama Hocam ben maalesef ona cevap veremedim.Ona cevap verememem ister istemez onu onaylamam oluyor sizden ricam,Rızayı ilahi için bana bunu cavaplandırın…

  21. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    We aleykümü’s-selam

    İslâm nikahı altından bir taneden fazla hanımı olanların bu hanımlar arasında taksimat yapmasını gerekli görür. Yani onların yanında gecelemek hususunda adaletli olmasını şart kabul eder. Normal insanların bunu yapmaların da gerek sosyal durumları, gerekse mes’uliyet durumlarına göre ayarlamaların da kendileri için bir zorluk bulunamaz.

    Ama meseleyi devlet başkanı açısından incelediğimiz zaman, devlet başkanı sadece aile bireylerine karşı yükümlü bulunmamaktadır. Devlet başkanının ailesine olduğu kadar, topluma karşıda maddi ve manevi mes’uliyeti bulunmaktadır. Devlet başkanı yeri geldiğin de devletin bekası için gereğinden fazla yoğun bir tempo içerisinde çalışması kaçınılmaz bir hal alır. Devlet başkanı olağan üstü tempoda çalışması gerekirken, ” Hayır ben eşim ile ilğilenemiyorum, ona vakit ayıramıyorum” deme lüksüne sahip olduğun da, toplumda ki diğer insanların hak ve hukukların da adaletsizlik yapması kaçınılmaz bir durumdur.

    Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) peygamber olmasının yanı sıra aynı zaman da islâm devletinin de, devlet başkanıydı. Onun ailesine sorumluluğu olduğu gibi konumundan ötürü halkına karşı sorumlulukları da bulunmaktaydı. Yani resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) peygamber yönü ile ümmetinin dini sorunları, soruları ile meşgul olurken, devlet başkanı yönü ile de halkının rafahı için sosyal sorunlar ile meşgul olması gerekiyordu.

    Bu durum da, böyle yoğun bir tempo da çalışan resullulah (Sallallahu aleyhi ve sellem) zaten eşlerine karşı ayırmakta zorlandığı zaman hususun da telorans sahibi olmasın da hayret edilecek ne bulunmaktadır. Kaldı ki bu teloransı ona rabbi (Celle celalühü) sağlamakta olmasına rağmen, o yine de eşlerine karşı tercihini kullanmış ve şöyle dua etmekteydi:

    ” Ya Rabbî! Ben elimden geleni yapıyorum. Öyleyse elimde olmayıp yalnız Senin kudretinde bulunan bir şeyi yapamadığımdan dolayı beni sorumlu tutma.”

  22. HaKKaNiYeT Said,

    Es selam aleykum Hocam

    İslamda Zina ve Cezası,Recm ile ilgili sorum olucaktı..

    1-)”’Bir kadına ”zina” suçu itham edilirse kadın suçsuzluğunu ispatlamak zorundadır…Eğer Bir kadın başkasına ”zina” suçu isnad ederse kadın iddaasını ispat etmek zorundadır”’…Bu tırnak içersindeki yerin islamda yeri nedir?

    2-)Recm sadece kadınlara mı uygulanır?

    3-)Recm’in olması için gerekn haller ve deliller nelerdir.?

    Cevaplarınız için şimdiden teşekkürler.Vesselam.

  23. Karasahin Said,

    1-)”’Bir kadına ”zina” suçu itham edilirse kadın suçsuzluğunu ispatlamak zorundadır…Eğer Bir kadın başkasına ”zina” suçu isnad ederse kadın iddaasını ispat etmek zorundadır”’…Bu tırnak içersindeki yerin islamda yeri nedir?

    BİSMİHİ TEALA

    We aleykümü’s-selam

    Bir iddia sahibi normal durumlarda bilinenin zahir olanın aksine bir şey iddia ettiğin de, eğer iddia edilen şey bilinen şeyin açık olarak tersine bir şeyse, açık olan şeyin yanında değer ve kuvvet açısından zayıf olarak kabul edilir. Zira bilinen ve açık olan kuvvetli, iddia ise zayıftır. İddia sahibi zayıf olan iddiasını kuvvetlendirmek için deliller ortaya sunması gerekir, bu da ancak delil ile mümkündür. Hem islâm hukukunun, hem de beşeri hukukun kabul ettiği ‚‘aksi ispatlanıncaya kadar kişi masumdur‘‘ kuralı bilinmektedir.

    Nitekim külli kaideler arasında bulunan الأصل براءة الذمة ( Beraatı zimmet asıldır) kaidesi bunu ifade etmektedir. Bunun için bir suçla suçlanan aksi ispatlanıncaya kadar, iddia sahibine nazaran kuvvetli, iddia sahibi de zayıf kabul edilir. İddia sahibi iddiasını ispat etmekle mükellef ve yükümlü olduğundan, iddiasını ancak delillerini ortaya koyarak ispat etmekle yükümlüdür.

    Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) الْبَيِّنَةُ عَلَى الْمُدَّعِى وَالْيَمِينُ عَلَى الْمُدَّعَى عَلَيْهِ (Beyyine iddia sahibine, yemin ise iddia olunana aittir.) ( Tirmizi, 1391) hadis-i şerifi bunu beyan etmektedir.

    Dolayısıyla bir iddiada bulunan iddiasını ispat etmek zorundadır. Şuclanan dan masumiyetini ispat etmesi istenemez. Hiç kimseye ‚‘ sen suçlandığın suçun (cinayet, hırsızlık, zina v.s) aksini ispatla mükellefsin‘‘ denemez. Bu durumda iddia sahibinden, iddiasını ispat etmesi istenir. Eğer iddia sahibi, iddiasını ispat edemezse, bu durumda karşı taraftan yemin etmesi talep edilir.

    2-) Recm sadece kadınlara mı uygulanır?

    Zina, aralarında nikah olmayan, yetişkin, ergenlik çağına ulaşmış iki kişinin (kadın ve erkek) ortada şüpheye mahal bırakmayacak bir şekilde kendi iradeleri ile cinsel ilişki de bulunmaları ile olan bir hadisedir. Dolayısıyla burada dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi zina yapanlardan birisi (ki genellikle bu kadındır) iradesi dışında zoraki olarak bu fiili yapmaya zorlanırsa, bu durum zina olarak değerlendirilemez. Ancak kadın başlangıçta zorlansa, daha sonra isteği ile devam etse bu durumda zina kabul edilir.

    Doğal olarak bir fiil iki kişinin ortaklaşa yaptıkları bir fiil olduğunda, cezanın da iki tarafa birden tatbik edilmesi gerekir. Ancak recm gerektirecek bir durumunda kişilerin medeni durumlarından evli olup olmadıklarına bakılır. Eğer zina yapanlardan kadın evli, erkek bekar ise, bu durumda evli olan kadın recm edilir, bekar olan erkek ise yüz kırbaç ve bir yıl sürgün ile cezalandırılır. Nitekim Tirmizi’nin Ebu Hureyre ve Zeyd b. Halid’ten (radıyallahu anhuma) rivayet ettiği bir hadiste bu durum şöyle anlatılmaktadır.

    فَأَتَاهُ رَجُلاَنِ يَخْتَصِمَانِ فَقَامَ إِلَيْهِ أَحَدُهُمَا وَقَالَ أَنْشُدُكَ اللَّهَ يَا رَسُولَ اللَّهِ لَمَّا قَضَيْتَ بَيْنَنَا بِكِتَابِ اللَّهِ.
    فَقَالَ خَصْمُهُ وَكَانَ أَفْقَهَ مِنْهُ أَجَلْ يَا رَسُولَ اللَّهِ اقْضِ بَيْنَنَا بِكِتَابِ اللَّهِ وَائْذَنْ لِى فَأَتَكَلَّمَ إِنَّ ابْنِى كَانَ عَسِيفًا عَلَى هَذَا فَزَنَا بِامْرَأَتِهِ فَأَخْبَرُونِى أَنَّ عَلَى ابْنِى الرَّجْمَ فَفَدَيْتُ مِنْهُ بِمِائَةِ شَاةٍ وَخَادِمٍ ثُمَّ لَقِيتُ نَاسًا مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ فَزَعَمُوا أَنَّ عَلَى ابْنِى جَلْدَ مِائَةٍ وَتَغْرِيبَ عَامٍ وَإِنَّمَا الرَّجْمُ عَلَى امْرَأَةِ هَذَا. فَقَالَ النَّبِىُّ -صلى الله عليه وسلم- « وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لأَقْضِيَنَّ بَيْنَكُمَا بِكِتَابِ اللَّهِ الْمِائَةُ شَاةٍ وَالْخَادِمُ رَدٌّ عَلَيْكَ وَعَلَى ابْنِكَ جَلْدُ مِائَةٍ وَتَغْرِيبُ عَامٍ وَاغْدُ يَا أُنَيْسُ عَلَى امْرَأَةِ هَذَا فَإِنِ اعْتَرَفَتْ فَارْجُمْهَا ». فَغَدَا عَلَيْهَا فَاعْتَرَفَتْ فَرَجَمَهَا

    Hasımlaşan iki adam resulullah’a geldi. Onlardan birisi ‚‘ Seni hak ile gönderen ALLAH (Celle celalühü) için aramızda ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabı ile hükmet‘‘ dedi.

    Bunun üzerine ilkinden daha bilgili olduğu anlaşılan hasmı söz alarak ‚‘ Evet ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ikimizin arasında ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabı ile hükmet. Eğer izin verirsen ben anlatayım.‘‘ dedi. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ona izin verdi. Adam da anlatmaya başladı;

    Benim oğlum bu adamın yanında işci olarak çalışıyordu. Ve bu adamın karısı ile zina yapmış. Bunun üzerine ben ne olacak diye soruşturdum ve bana oğlumun recm edilmesi gerektiği söylendi. Bunun üzerine ben bu adama oğlumu bağışlaması karşılığında yüz koyun ve bir köle vaad ettim. Ancak daha sonra ilim sahibi insanlar ile karşılaştığımda durumu onlara anlattım onlarda bana oğlumun yüz sopa ve bir yıl uzaklaştırma (sürgün), bu adamın karısının ise recm edilmesi gerektiğini söylediler.‘‘ Adamın anlattılarını dinleyen resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

    Nefsimi elinde bulunduran ALLAH’a (Celle celalühü) yemin ederim, elbette ikinizin aranızda ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabı ile hükmedeceğim. Yüz koyun ve köle sana iade edilir. Oğluna yüz sopa ve bir yıl sürgün cezası verilir.‘‘ dedikten sonra ‚‘‘ Ey Üneys (radıyallahu anh) kalk ve bu adamın karısına git. Eğer kadın zina yaptığını itiraf ederse onu recm et.‘‘ dedi. Bunun üzerine Üneys (radıyallahu anh) adamın karısına gitti. Kadın zina yaptığını itiraf edince onu recm etti.‘‘ (Tirmizi, 1500)

    3-) Recm’in olması için gereken haller ve deliller nelerdir.?

    Zina suçunun sabit olması için kadın ve erkeğin tenasül uzuvlarının sünnet yerlerinin birbirlerine kavuşmaları, ve erkeğin uzvunun baş kısmının içeri girmesi ile sabir olur. Bu durum da erkeğin uzvunun tamamının girmesi ve meni akma şartı aranmaz.
    Recm cezasının tatbik edilebilmesi için erkeğin hakim önünde ve şahidlerin yanında‘‘‘ ben falan kadınla zina ettim‘‘ diye itiraf etmesi gerekir. Erkek bu itirafını hakim önünde yapmaz ise bu durumda zina itirafına itibar edilmez.
    Zina sucunun hakim önünde sabit olması için dört tane şahidin ‚‘‘ bu adam zina etti‘‘ demeleri gerekir. Bu durumda bu şahidlere sırası ile, ‚‘‘zina nedir?‘‘ sorusu sorulur. Şahidler bu soru üzerine zinayı tarif eder, ve ‚‘‘ biz, sürme çubuğunun sürmedanlığa sokulduğu gibi, onun zina ettiğini gördük‘‘ şeklinde cevaplarlarsa, bu sefer ‘‘nerede zina etti?‘‘ şeklinde sorulur. Bunada cevap verildikten sonra, ‚‘‘ ne zaman zina etti?‘‘ diye sorulur, bundan sonra da ‚‘‘ kiminle zina etti?‘‘ diye sorulur. Şahidler bütün sorulara cevap verir ve hakim bu şahidlerin adil olduklarını bilir veya hükmederse zina suçu sabit olur. Ancak hakim tarafından şahidlerin adil olup olmadıkları bilinmez veya şüphe ederse adil oldukları meydana çıkana kadar zina ile suçlanan hapsedilir.
    Eğer şahidler ‚‘‘ bu adam zina etti‘‘ derler ama zinanın nasıl edildiği, keyfiyet ve mahiyeti izah edilemez veya şahidler ‚‘‘bundan başka söyleyecek sözümüz yok‘‘ derlerse, şahidlikleri kabul edilmez. Eğer şahidlerin yarısı sorulara istenilen biçimde cevap verir, diğer yarısı cevap vermezse yine zina suçu sabit olmaz.
    Bir adam hakime gelerek zina ettiğini itiraf eder, ancak uzvunun bu iş için müsait olmadığı ortaya çıkar, veya zina ettiğini söylediği kadının tenasül uzvunun bu iş için müsait olmadığı ortaya çıkarsa, imam-ı azam’a (rahmetullahi aleyh) hadd cezası verilmez. Erkek bir kadınla zina ettiğini söyler ama kadın ortada bulunmaz ve kimse tarafından tanınmazsa bu durumda adam evli ise recm edilir.
    Erkek bir kadın ile zina ettik diye itiraf etse ancak kadın ‚‘ biz zina etmedik, biz evlendik‘‘ gibi sözlerle itiraz ederse, bu durumda hadd cezası gerekmez ama adamın kadına mehir vermesi gerekir. ( serahsi, Mebsud,/ ibn-i Nüceym, Bahru’r-raik,/ İbn-i Hümam, fethu’l kadir)

  24. GARİBAN Said,

    Selamun aleykum;
    1-Dünya ehli insanın zamanını aşırı harcıyor bu kişilerin davetlerine icabet vacipmidir?Günah işlemeselerde saatlerce boş konuşuyorlar.
    2-Hadisi şerif olmayan şeyleride hadis diye nakledenler oluyor.Hadis olup olmadığını bilmiyorum bende.Bu durumda “yeni duydum öylemiymiş”demek günahmıdır?Bu kişiler illa dediklerini kabul etmemi bekliyorlar ,alınganlık ediyorlar ne yapmak lazım?
    3-Yöneticileri ayrı bir yere çekip uyarmak gerektiği bildirilmiş hadiste.Bunun hükmü nedir?İnsan içinde uyarılması yasakmıdır?

  25. Karasahin Said,

    Selamun aleykum;

    1-Dünya ehli insanın zamanını aşırı harcıyor bu kişilerin davetlerine icabet vacipmidir?Günah işlemeselerde saatlerce boş konuşuyorlar.

    BİSMİHİ TEALA

    We aleykümü’s-selam

    İnsan iki yönlü bir mahluk olması hasebiyle dünya hayatında her zaman aynı kararda kalması mümkün olmamaktadır. Bazen manevi hali ağır basar, bazen de maddi hali. Nitekim

    لَقِيَنِي أَبُو بَكر – رضي الله عنه – ، فَقَالَ : كَيْفَ أنْتَ يَا حنْظَلَةُ ؟ قُلْتُ : نَافَقَ حَنْظَلَةُ ! قَالَ : سُبْحَانَ الله مَا تَقُولُ ؟! قُلْتُ : نَكُونُ عِنْدَ رَسُول الله – صلى الله عليه وسلم – يُذَكِّرُنَا بالجَنَّةِ وَالنَّارِ كأنَّا رَأيَ عَيْنٍ فإِذَا خَرَجْنَا مِنْ عِنْدِ رَسُول الله – صلى الله عليه وسلم – عَافَسْنَا الأَزْواجَ وَالأَوْلاَدَ وَالضَّيْعَاتِ نَسينَا كَثِيراً ، قَالَ أَبُو بكر – رضي الله عنه – : فَوَالله إنَّا لَنَلْقَى مِثْلَ هَذَا ، فانْطَلَقْتُ أَنَا وأبُو بَكْر حَتَّى دَخَلْنَا عَلَى رَسُول الله – صلى الله عليه وسلم – . فقُلْتُ : نَافَقَ حَنْظَلَةُ يَا رَسُول اللهِ ! فَقَالَ رَسُول الله – صلى الله عليه وسلم – : وَمَا ذَاكَ ؟ )) قُلْتُ : يَا رَسُول اللهِ ، نَكُونُ عِنْدَكَ تُذَكِّرُنَا بِالنَّارِ والجَنَّةِ كأنَّا رَأيَ العَيْن فإِذَا خَرَجْنَا مِنْ عِنْدِكَ عَافَسْنَا الأَزْواجَ وَالأَوْلاَدَ وَالضَّيْعَاتِ نَسينَا كَثِيراً . فَقَالَ رَسُول الله – صلى الله عليه وسلم – : (( وَالَّذِي نَفْسي بِيَدِهِ ، لَوْ تَدُومُونَ عَلَى مَا تَكُونونَ عِنْدِي ، وَفي الذِّكْر ، لصَافَحَتْكُمُ الملائِكَةُ عَلَى فُرُشِكُمْ وَفي طُرُقِكُمْ ، لَكِنْ يَا حَنْظَلَةُ سَاعَةً وسَاعَةً

    Bir gün Ebu Bekir (radıyallahu anh) ile karşılaştım. Bana ‘‘ Ey Hanzala (radıyallahu anah) nasılsın?‘‘ dedi. Bunun üzerine ben ‘‘ Hanzala (radıyallahu anh) münafık oldu‘‘ dedim. Benim bu sözüm üzerine o, ‘‘ Subhanellah ne diyorsun? ‚‘ dedi.. Bende ‘‘ resulullah’ın (Sallallahu anleyhi ve sellem) yanında bulunuyoruz, O bize cenneti ve cehennemi anlatıyor, sanki onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Ama onun yanından çıkıp hanımlarımızla çocuklarımızla, onların işlerimiz ile meşgul olunca bir çok şeyi unutuyoruz.‘‘ dedim. Benim sözüm üzerine Ebu bekir (radıyallahu anh): ‘‘ Vallahi şüphesiz bizlerde bununla aynı oluyoruz.‘‘ dedi.

    Ben ve Ebu bekir (radıyallahu anhuma) resulullah‘ın (Sallallahu anleyhi ve sellem) yanına gittik. Ben :‘‘Hanzala (radıyallahu anh) münafık oldu.‘‘ dedim. Bunun üerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):‘‘ o nasıl söz?‘‘ dedi. Ben de: ‘‘ Ya resulullah (Sallalalhu aleyhi ve sellem) senin yanındayken, sen bize cennet ve cehennemi anlatıyorsun, bizde sanki gözlerimizle onları görüyor gibiyiz. Ama senin yanından ayrılıp eşlerimiz, çocuklarımız ve işlerimizle meşgul olunca pek çok şeyi unutuyoruz.‘‘ deyince, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):

    ‚‘Nefsim kudreti elinde olana yemin ederim ki, Benim yanımda olduğunuz durum üzere ve o halde hatırlamaya devam etseydiniz, merlekler evleriniz de, yataklarınız da, yollarda sizlerle musafaha yaparlardı. Ya Hanzala (radıyallahu anh) bazen öyle, bazen böyle.‘‘ buyurdu. (Rıyâzu’s-salihin, 151) hadis-i şerifi bunu anlatmaktadır..

    Görüldüğü üzere insan yaratılışı gereği fiziki ve sosyal çevrelerinden (konuşmalardan, olaylardan v.s) etkilenmektedir. İnsana düşen şey bu etkilenmeyi en asgari seviyede tutarak insanlarla olan münasebetlerin de orta yolu bulmalarıdır. Yani dünya ve dünya ehli insanlarla İmam-ı Rabbani’nin (kuddise sırruhu) ifade ettiği gibi ‚‘onlarla ancak ne kadar meşgul olunması gerekiyorsa, o kadar meşgul omak gerekir.‘‘ Bunu bir misalle ifade edersek, dünyayı bir banka şubesine benzetirsek, banka da ki işimiz ne kadarsa yani para çekeçekse, havele yapacaksakv.s o kadar kalıp işimiz bitince hemen oradan ayrılmak gerekir. İşte dünya ve dünya ehli insanlarla olan münasebetlerimizde onlarla ne kadar ilğilenmemiz, alakalanmamız gerekiyorsa o kadar meşgul omak gerekir.

    Bu meşguliyet sırasında onlarla mübah olan sözlerle konuşulması kaçınılmaz olmaktadır. Zira insan bazen bir takım olaylardan etkilenip üzülebilir veya sevinebilir. Bu esnada bu halimizi belirten sözlerin söylenmesi gerekebilir. Veya mesleği ile meşgul olurken işi gereği işle ilğili konuşabilir, bunlar mübah olan işlerdir. Yeteki bu sözler esnasın da aşırılığa gitmeden mübah olan sözleri kullansın. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) insan olması hasebiyle bazen eşleri ile, çocuklar ile, sahabe ile gerek ticari konuşmalar, gerekse şakalaşmalar yapmıştır. Nitekim bu gibi bir sohbet ortamında yemek yerlerken, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) yemiş olduğu zeytinin çekirdeklerini Hz. Ebu Bekiri’in (radıyallahu anh) önüne doğru koydu. Ve ‘‘ Ey ebu Bekir (radıyalalhu anh) zeyini çok seviyorsun galiba? Ne kadar çok yemişsin.‘‘ şeklinde latife yapar. Bunun üzerine Hz. Ebu bekir (radıyallahu anh):‘‘ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) siz benden fazla seviyorsunuz ki çekirdeklerini de yutmuşsunuz.‘‘ şeklinde karşılık verir. Resulullah (Sallallahualeyhi ve sellem) Hz. Ebu Bekiri’in (radıyallahu anh) bu şakası üzerine dişleri görülecek biçimde tebessüm eder.

    Dünya ehli insanların günah olmayan, islâmın kabul etmediğibir ortam ve durum olmadığında yaptıkları davete icabet etmek gerekir. Zira bu konuda resulullah’ın

    فَمَنْ لَمْ يَأْتِ الدَّعْوَةَ فَقَدْ عَصَى اللَّهَ وَرَسُولَهُ.

    ”Kim çağrıldığı davete icabet etmezse, muhakkak ALLAH ve resulune isyan etmiştir.‘‘ (Müslim, 3594) hadis-i şerifi gayet açıktır. Ancak davet edilen yerde islâmın kabul etmediği bir husus bulunuyorsa, içki içiliyor, kadın erkek beraber toplanılıyor, bir günaha vesile olunuyorsa bu gibi davetlere icabet şart değildir. Bu gibi davetlerde islâmin hükümleri ile dalğa geçilir, alay edilirse orasını terk etmek gerekir. Zira

    وَإِذَا رَأَيۡتَ ٱلَّذِينَ يَخُوضُونَ فِىٓ ءَايَـٰتِنَا فَأَعۡرِضۡ عَنۡہُمۡ حَتَّىٰ يَخُوضُواْ فِى حَدِيثٍ غَيۡرِهِۦ‌ۚ

    ”Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları gördüğün zaman, onlar sözlerini değiştirinceye kadar onlardan yüz çevir.‘‘ (En-am /68) ayeti kerimesi bu manada kesindir.

    2-Hadisi şerif olmayan şeyleride hadis diye nakledenler oluyor.Hadis olup olmadığını bilmiyorum bende.Bu durumda “yeni duydum öylemiymiş”demek günahmıdır?Bu kişiler illa dediklerini kabul etmemi bekliyorlar ,alınganlık ediyorlar ne yapmak lazım?

    Muhaddisler resulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen hadislerin doğruluğu hususuna pek çok ehemmiyet göstermişlerdir. Muhaddisler bu konuda kılı kırk yararak resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek ağızlarından çıktığı sözlerle almamak hususunda titizlik göstermişlerdir. Zira resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sözlerine yalan karıştırmak büyük bir cürümdür. Nitekim

    مَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ

    Bir ‚‘ Kim kasten bilerek benim hakkımda yalan söz söylerse cehennemde ki yerini hazırlasın.‘‘ (İbn-i Mace,31) hadisi kasren ve bilerek resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) üzerine yalan hadis rivayet etmenin mes’uliyetini anlatmaktadır.

    Nass’lar incelendiği zaman insanın söylediği veya naklettiği sözlerin doğruluğunu araştırmak gerektiğini bize kesin olarak öğretmektedir. Bundan dolayı bir müslümanın bilerek resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) üzerine hadis uydurmasının mümkün olmadığına dair hüsnü zan etmek gerekir. Bu şekilde bir hadisin uydurma olduğundan şüphe edilen hadisleri rivayet edilmesi hakkında resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)

    مَنْ حَدَّثَ عَنِّى حَدِيثًا وَهُوَ يَرَى أَنَّهُ كَذِبٌ فَهُوَ أَحَدُ الْكَاذِبِينَ
    ‘‘ Kim yalan olduğunu zannettiği bir hadisi naklederse, iki yalancıdan birisidir.‘‘ (Tirmizi, ilm, 2874) buyurmak suretiyle bu konuda dikkat edilmesi gerektiği hususun da bizi uyarmaktadır.
    Muhaddisler mevzu hadislerin tanınması hususunda bazı kriterler olduğunu ifade etmektedirler. Bu kriterlerden bazısı şöyledir.

    1) Hadis uyduranın itiraf etmesi, 2) Haberin lafız ve manasında bozukluk olması, 3) Muteber hadis kitablarında bulunamaması, 4) Bir hadiseyi birden fazla kişinin görmesi gerektiği bir ortamda sadece bir kişi tarafından görülmesi, 5) Kur’an ve sahih sünnetteki haberlere muhalif olması, 6) İnsan aklı ve mantığına duyduğu zaman muhalif olması, 7) Tarihi hadiselere muhalif olması v.s gibi yollar ile bir hadisin mevzu olup olmadığı tespit edilmektedir.

    Dolayısıyla bir hadisin mevzu olup olmadığı hususunda şüphe edilen bir sözün tahkik edilip araştırılması kadar doğal bir durumun olmaması gerekir.

    3-Yöneticileri ayrı bir yere çekip uyarmak gerektiği bildirilmiş hadiste.Bunun hükmü nedir?İnsan içinde uyarılması yasakmıdır

    Emri bi’l maruf, gerektiği yerde yapılmazsa göstermesi gereken etkiyi göstermeye bilir. Özellikle yönetici konumunda olan kişilerin hata yapmaları hususun da elzem ve gereklidir. Nitekim Tirmizinin rivayet ettiği bir eserde bu durum şu şekilde izah edilmektedir.

    : قَالَ أَوَّلُ مَنْ قَدَّمَ الْخُطْبَةَ قَبْلَ الصَّلاَةِ مَرْوَانُ فَقَامَ رَجُلٌ فَقَالَ لِمَرْوَانَ خَالَفْتَ السُّنَّةَ. فَقَالَ يَا فُلاَنُ تُرِكَ مَا هُنَالِكَ. فَقَالَ أَبُو سَعِيدٍ أَمَّا هَذَا فَقَدْ قَضَى مَا عَلَيْهِ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- يَقُولُ « مَنْ رَأَى مُنْكَرًا فَلْيُنْكِرْهُ بِيَدِهِ وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أَضْعَفُ الإِيمَانِ إ ال

    Bayram hutbesini okumayı namazdan önceye alan ilk kişi Mervan’dır. Mervan bu işi yapmaya başlayınca cemaatın içerisinden bir adam ayağa kalkarak:

    ‘‘Sünnete muhalefet ediyorsun, zira namazın hutbeden önce kılınması gerekiyor.‘‘ demesi üzerine Mervan:

    ‘‘ Senin söylediğin şey bırakıldı, bundan sonra hutbe burada okunacak‘‘ demesi üzerine cemaatın içerisinde bulunan Ebu Said el- Hudri (radıyallahu anh) ayağa kalkarak: ‘‘ Bu adam üzerinedüşeni yaptı zira ben resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem):

    ‘‘ Sizden kim (sünnetimize muhalif) bir münker görürse ( susmasın) onu eliyle düzeltsin, eğer güçü yetmeyip (eliyle) düzeltemezse dili ile düzeltsin, (dili ile düzeltmeyede) güçü yetmezse o zaman kalbi ile düzeltsin (buğz etsin) bu imanın en zayıf halidir‘‘ buyurduğunu işittim dedi.‘‘ (Tirmizi, 2173)

    Emevi halifeleri hutbelerinde siyasi içerikli hutbe, ve eli beyte hakarte eden konuşmalar yapmaya başladığın da bu durum cemaat içerisinde huzursuzluğa sebeb olmuştu. Cemaatin içerisinde bazı insanlara bu durumdan rahatsızlıklarını beyan etmek için namazlarını kılıp hutbeyi dinlemeden mescid’ten çıkmaya başladılar. Buduruma mani olmak isteyen, Halife Mervan cemaatın çıkmasını engelleyip hutbenin dinlenmesini sağlamak amacıyla namazdan sonra okunan hutbeyi namazın önnüde okumaya başlar, ve yıkaridaki hadise meydana gelir.

    Mü’min, işlenen bir kötülük gördüğü zaman duruma göre tavır takınması gerekir. Eğer işlenen münker eliyle değiştirebileceği bir husus ise eliyle değiştirecek, eliyle değil sözle yapabileceği bir şey ise sözüyle, her ikisiylede güçü yetmezse o zaman beğenmediğini kalbi ile buğz ederek gösterecektir. Eğer kalbi ile buğz dahi etmezse yapılan münker hoşuna gidiyor demektir ki, bu durumda imana zıt olan bir husustur.

    İnsanlar arasın da dolaşan emri bi’l ma’ruf’un gizi yapılması gerekir şeklinde ki söz, genellikle muhatabının işlediği münker insanlar arasın da fitneye sebebiyet vermeyecek, bir sünneti ortadan kaldırmayacak kişiye has bir durum olursa şeklinde anlaşılması gereken bir sözdür. Yoksa fitneye sebebiyet verecek, bir sünneti ortadan kaldıracak vede özellikle bu idareciler tarafından yapılırsa bunun kimsenni olmadığı yer ve zamanda yapılması idarecinin fitnesini ortadan kaldırmaz.

    Unutulmamalıdır ki haksızlık ve zulüm karşısında susan dilsiz şeytandır.

  26. macit Said,

    s.a

    Bir arkadaşla taziye hususunu konuşurken taziyenin sünnet olup olmadığı konuşunda aramızda ihtilaf çıktı. Arkadaşım taziye hususunda hadis olmadığını söyleyerek taziyenin sünnet olamıyacağını söyledi. Ben de hadis olmasa bile taziyenin sünnet olduğunu söyledim. Size sorum:

    Taziye hakkında hadis varmı acaba?

  27. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    We aleykümü’s-selam

    Müslümana düşen ilmihal denilen ilminöğrenilmesi hususunda azami dikkatlı olmasıdır. Zira ilmihal bilgisi müslümana farz olan bilgilerdendir. Arkadaşınız ile boşuna cedelleşip aranızda husumet meydana getirmişsiniz. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisinde buyurduğu gibi muallim olarak gönderilmiş ve ümmetini her konuda aydınlatmıştır.

    Taziye hakkın da hadis bulunmadığını iddia etmek eğer kasten yapılmıyorsa tam bir cehalet örneğidir. Zira taziye hakkın da hadis kitablarımızda hadis-i şerifler bulunmaktadır.

    Taziye müstehab olan bir husustur nitekim Beyheki’nin ”Sunen-i Kubra” sında, İbn-i Mace’nin sünenin de nakledilen bir hadis-i şerifte ومن عزى أخاه المؤمن من مصيبة كساه الله عز و جل حلل الكرامة يوم القيامة ” Kim müslüman kardeşini uğradığı bir musibetten dolayı ziyaret ederek taziyede bulunursa, ALLAH (Celle celalühü) kıyamet günü ona keramet elbiselerinden bir takım giydirir.” ( Beyheki sünen-i Kübra, 6879 /İbn-i Mace, sünen, 1601 ) buyurmaktadır. Ayrıca Yine Beyheki’nin, İbn-i Mace’nin ve diğerlerinin rivayet ettiği من عزى مصابا فله مثل أجره (Kim başına musibet gelen kişiye taziyede bulunursa, musibet sahibinin sevabının misli ona verilir.) (İbn-i Mace, 1602) hadis-i şerifleri taziyenin meşruiyetine delildir.

    Dolayısıyla yakında olanlar için üç gün, uzakta olanlar içinse en kısa bir zaman içerisinde taziye de bulunmak müstehabtır.

  28. berna Said,

    oruç tutarken içkili ortamda bulunmak orucu bozar mı(kendin içmemişsen)

  29. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    Muhterem kardeşim öncelikle ickili bir ortamda bulunmak meselesini izah edersek meselenin anlaşılması daha net olur.

    Bir müslümanın içkili bir düğün veya lokanta gibi ortamlarda bulunması, veya bir davette içki ikramı gibi günah olan bir bir şeyin yapılması durumunda, eğer kendisi insanların örnek aldığı bir alim, önder veya lider ise oturduğu masada içki içilmese dahi o mekanda bulunması günahtır. Ancak kendisi alim veya insanların kendisini örnek aldığı biri değilse oturduğu masada içki bulunmaz ve içilmez ise orada bulunmasında beis yoktur. (Feteva-i hindiyye, c: 5 sh: 343) Ancak müslümanın günahı yapmaması kadar, yapılan günahı protosto etmesi de bir görevidir. Dolayısıyla bu gibi mekan ve ortamlara hiç gidilmemesi daha iyidir. Bu izahtan anlaşıldığı gibi içkili bir ortamda bulunmanın bizzat kendisi orucu bozan bir husus değildir.

  30. gizlemek istiyorum Said,

    selamun aleykum;
    Resmi nikahım olmadan evlilik yaptım boşanmak istiyorum eşim boşamıyor ancak boşanma salahiyetimi”bir daha kalbimi kırarsan boşanma hakkımı istiyorum”şeklide istedim oda kabul etti.Fakat şart gerçekleştikden sonra boşandım kendimi ama meclisin değişip değişmediğini hatılayamıyorum.Bu durumda mutlak lafızla yetki verildiğinden meclis değişirse geçersiz olur deniyor.Ancak ben çok zor durumdayım yaklaşık8 sene önce bu evliliği yapmıştım şimdi çok değiştim dinimi yaşamaya çok gayret ediyorum ancak eşim züppe gibi biri.Acaba bu durumda hanefide zayıfda olsa taklid edebileceğim bir görüş yokmu?Hasan basri hz.leri,kadade ve zuhri hz.lerine göre mutlak lafızla verilen yetki ebedi olur denmiş ama bu zatların görüşünü taklid etmek caizmidir zira 4 meshebden önce yaşamış olup diğer konularda fetvalarını bilmek zor?

    Birde şunu eklemek istiyordum ;eşim bu konuda yetki verdiğini bile inkar ediyor o sebeble ne niyetle verdiğinide soramıyorum(ebedimi yoksa meclis hakkınamı niyet etti diye)

    Birde şunu eklemek istiyordum ;eşim bu konuda yetki verdiğini bile inkar ediyor o sebeble ne niyetle verdiğinide soramıyorum(ebedimi yoksa meclis hakkınamı niyet etti diye)

  31. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEALA

    We aleykümü’s-selam

    Muhterem kardeşim aşağıdaki yazılarda sorularınızın cevaplarını bulucaksınız inşeALLAH

    http://makalat.net/kadina-bosama-hakki-verilmesi-tefviz-i-talak.html

    http://makalat.net/para-karsiligin-da-bosanma-muhalea.html

    Eğer anlaşılmayan bir husus olursa izah etmeyeçalışırız inşeALLAH…

  32. M.soysal Said,

    s.a

    bir forumda gördüğüm bir yazıda ezandan sonra okunan duada ” الدَّرَجَة الرَّفيع” ”yüksek derecelere” kısmının hadislerin aslında olmadığını bunun için ezandan sonra okunan duada bu kısmın okunmasının bidat olduğu söylenmekte.Şİmdiye kadar hep kısımla beraber okuyorduk. Şİmdi biz bidat mı yapıyorduk

  33. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEÂLÂ

    We aleykümü’-selam

    Öncelikle bir hususu belirtmek gerekir. Bir iki hadis kitabına bakarak ve okuyarak bir genelleme yapmak meseleyi çözüm yerine çözümsüzlüğe sokmak demektir. Zira hadis kitablarının bir kısmının rivayet etmediği bir cümleyi veya bir kelimeyi diğer hadis kitablarında bulmak mümkündür. Dolayısıyla bir iki kitapta ki rivayetlere bakarak bu ”bid’at” tır demek en hafif tabir ile işin kolayına kaçmak demektir.

    Fil hakikat Ezan-ı şeriften sonra okunacak dua’yı rivayet eden hadislerin yer aldığı hadislerin tamamına yakınında ki rivayetlerde ” وَالدَّرَجَةَ الرَّفِيعَةَ” (yüksek derecelere) kısmının yer almadığı doğrudur. Ancak, bu o cümlenin bid’at olduğu anlamına gelmez. Zira İmam Sehavi (rahmetullahi aleyh) ” el-makasıdu’l hasene” isimli eserinde bu cümleyi rivayet etmekte ve bu cümlenin ezan duasına ilave edilebileceğini söylemektedir. ( Sahavi, El makasıdu’l hasene c: 1 sh: 343 ve 759) Ayrıca ” El ceddu’l hasis” eserinin müellifi el Amir’i (rahmetullahi aleyh) bu cümleyi rivayet ettikten sonra ” Savahi’nin (rahmetullahi aleyh) bu cümlenin rivayetinde bir beis görmediği” (Amiri, El ceddu’l hasis c: 1 sh: 99) notunu ilave etmektedir.

    Ayrıca İbn-i haceru’l Askalani (rahmetullahi aleyh) ” Et-telhisu’l habir” isimli eserinde Ezan-ı şerif’in meşruluğunu izah ettikten sonra ezan duasını وَالدَّرَجَةَ الرَّفِيعَةَ cümlesi ile beraber rivayet etmekte ve ” Gerek müezzin gerekse ezanı dinleyenler için ezandan sonra resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) salatü selam getirip ezan duasını okunmasının güzel ve istenilen bir şey olduğunu” söylemektedir. ( Askalani, telhisu’l habir fi tahrici ehadis-i rafi’i-l kebir c: 1 sh: 518)

    Görüldüğü üzere وَالدَّرَجَةَ الرَّفِيعَةَ cümlesi farklı kaynaklarda zikredilmekte ve Askalani (rahmetullahi aleyh) bu ilave ile beraber dua’nın okunmasının güzel olacağını beyan etmektedir. Ancak zamanımızın müçtehidi olan şeyhim Mahmud efendi (kuddise sırruhu) bu ilavenin ezan duasını bildiren rivayetlerin ekserisinde yer almamasından ötürü bu ilave olmadan okunmasını tavsiye ettiği rivayet edilmektedir.

  34. gunel Said,

    muharrem ayinda sacboyamak yasakmi??????

  35. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEÂLÂ

    Saç boyama hususunda iki temel sorunun cevabı önemlidir. 1) Saçları neden boyuyorsunuz? 2) Kimin için boyuyorsunuz?

    Müslüman bir bayanın saçlarını eşine güzel görünmek için boyaması tavsiye edilmektedir, ama eşinden başka erkekler tarafından beyenilmek amacıyla saçların boyanması da, saçlarını göstermesi de haramdır. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vücut hatlarını gösteren ince bir elbise ile yanına gelen baldızı Esma’ya (radıyallahu anha) ” Buluğ çağına gelen bir kadının eleri ve yüzü hariç, başka yerlerinin görünmesi dğru olmaz” şeklinde uyardığı bilinmektedir. Dolayısıyla saçların boyanması sadece eş için meşrudur.

    Saç boyama da dikkat edilmesi gereken şeylerden birisi de saç boyasının kimyasal olup olmaması ve altına su geçirip geçirmemesidir.. Zira kimsayal boyalar saç diplerinde tabaka oluşturdukları için altlarına su geçirmezler ve bu durumda gusül abdesti caiz olmayacağı için bu durumda varsa cünüplükten temizlenme olmamış olur. Saç boyama ile sorulan bir soruya verdiğimiz cevabı burada tekrar etmekte fayda mülahaza ediyoruz.

    Saç boyama meselesinde hem sağlık, hem de dini olmak üzere iki yön bulunmaktadır. Tıp doktorları saçların boyanması meselesine pek sıcak bakmamaktadırlar. Tıppi bir dergi de bu konu hakkın da gördüğüm bir yazıda şöyle denilmekteydi: ‚‘ Saç boyamada oksidasyonla boya maddesi saça uygulanır. Boyanın saçtan çıkarılması olanaksızdır. Eğer saçın eski rengine dönmek istenirse, saç uzadıkça kesilerek bu mümkündür. Saçın iç yapısına müdahale ederek saç rengini değiştiren tüm kimyasal maddelerin sağlık için sakıncaları vardır. Örneğin, saç boyalarındaki phenilendiamin (PDA), otoluylendiamin, Resorcin, alpha naphthol; böbrek, karaciğer ve kalbe zarar vermektedir. Kurşun asetat kanserojen ve aşırı toksiktir.‘‘ Amerika ve Almanya’da kadınlar üzerin de yapılan bazı araştırmalarda saçlarını boyayan kadınların idrarların da boya maddelerine rastlanmıştır. Sürekli saç boyatanlarda meme kanseri riski 5 kat artmaktadır. Yalnızca boya maddesi değil, ürünlerdeki oksidasyon maddesi de hastalıklara neden olmaktadır. Örneğin amonyum persulfat/ amonyum peroksodisulfat toz ve buharıyla kuaför astımı olarak tanımlanan rahatsızlığa yol açmaktadır. Hidrojenperoksit hücrelerimize zarar veren serbest radikalleri oluşturmaktadır. Bu nedenlerle saç boyası ürünlerinin baş derisiyle temasının elden geldiğince azaltılması ve uygulayıcının eldiven kullanması önerilmektedir. Bu meselenin tıppi yönüdür.

    Meselenin dini yönüne gelince Kadınlar, deri üzerinde bir tabaka oluşturmayan boyalarla kocalarına şirin ve güzel görünmek için saçlarını boyayabilirler. Ancak burada dikkat edilmesi gereken taraf, suyun saç telleri üzerin de, suyun saçlar arasına ve altların da ki deriye ulaşmasını engelleyen bir tabaka oluşturan boyalardan kaçınmak gerekir. Zira bu tür boyalar hem saçların üzerinde, hem de deri üzerinde oluşturdukları tabaka sebebiyle suyun saç diplerine ulaşmasını engelledikleri için bu durum da alınacak olan gusül abdestinin sıhhatine engeldir.

    Bunun için kadınların bu tabakayı oluşturmayacak kına veya siyah kırmızı rengini veren çivit otundan mamul nebati boyaları tercih etmeleri daha güzeldir.

    Sonuç olarak erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, c:15, sh:378)

    Bu bilgilerden sonra saç boyamanın şu ayda bu ayda olması dini açıdan bir sorun teşkil etmez.

  36. gunel Said,

    coook cook tewekkur ederiz……cvp icin

  37. murat Said,

    erkeklerin sakız çiğnemesi caizmidir?

  38. Karasahin Said,

    BİSMİHİ TEÂLÂ

    Sakız çiğnemek Ramazan-ı şerif ayı ve Ramazan-ı şerif ayı hariçinde çiğnenmesine göre iki hüküm alır.

    1) Ramazan-ı şerif ayı’n da sakız çiğnemek: Oruçlu kimsenin, önceden çiğnenmiş beyaz ve parçalanmaz bir sakızı çiğnemesi mekruhtur. Fakat yeni bir sakız çiğnemek caiz değildir. (Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük islâm ilmihali sh: 288)

    2) Ramazan-ı şerif ayı haricinde sakız çiğnemek: Ramazan-ı şerif ayı haricinde sakız çiğnemek eğer içinde alkol gibi haram bir madde bulunmazsa erkek içinde kadın için de caiz görülmüştür. Nitekim Hanefi mezhebinin fıkıh kitablarında şu hükmü görmekteyi:

    ”Kadınların sakız çiğnemesinde ihtilafsız olarak beis yoktur. Erkeklerin sakız çiğnemesinde ihtilaf edilmiştir. Şemsu’l eimme Hulvani (rahmetullahi aleyh) ” Bir maksattan dolayı olduğu zaman kadın içinde erkek için de beis yoktur” demiştir. Sahih olan da budur. Cevahiri’l ehlatide de böyledir.” (Feteva-i hindiyye c: 5 sh: 355) Hanefi fukahasından Burhaneddin el- Merğinani de (rahmetullahi aleyh) şöyle demektedir:

    ” Kadınların sakız çiğnemesin de ihtilafsız beis yoktur. Meşayihimiz erkeklerin sakız çiğnemesin de ihtilaf etmiştir. Bir kısmı erkeklerin sakız çiğnemesi mekruhtur derken, bir kısmı da ” Eğer erkek sakızı kadınnı çiğnediği gibi çiğner ve dışarıdan bakan biri kadının çiğnemesine benzetirse bu mekruhtur. Eğer sakızı ekmek çiğner gibi çiğnerse bu mekruh değildir” demiştir. Şemsu’l eimme Hulvani (rahmetullahi aleyh) ” Oruç kitabının şerhin de ” Bir maksattan dolayı olduğu zaman kadın içinde erkek için de beis yoktur” demiştir. (Burhaneddin el- Merginani, El Muhit el burhani, c: 5 sh: 206)

    Ö.Nasuhi Bilmen’de (rahmetullahi aleyh) ”Erkekler oruçlu olmadıkları zamanlarda da sakız çiğnemeleri hoş değildir. Bir özür sebebiyle çiğneyeceklerse, gizlice çinemeleri güzel görülmüştür.” (Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük islâm ilmihali sh: 288) demektedir.

Yorum Ekle