BİSMİHİ TEÂLÂ
Enes’den (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadis-i şerifte, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem): ” Hangi müslüman oruç tutar ve iftar ederken
يا عظيم يا عظيم أنت الهى لا اله غيرك اغفر لى الذنب العظيم فانه لا يغفر الذنب العظيم إلا العظيم
(ya azimu, ya azimu ente ilahi la ilahe gayruke iğfir li’z-zenbe’l azime fe innehu la yağfiru’z-zenbe’l azime ille’l-azimu)
derse (bu şekilde dua ederse), (üzerinden) bütün günahları dökülür ve annesinden doğduğu gün gibi olur.” buyurmuştur. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) sözüne şöyle devam etmiştir: ” Bunu (duayı) çocuklarınıza da öğretiniz. Zira bu (dua) ALLAH ve resulü’nün sevdiği bir sözdür. ALLAH (Celle celalühü) bununla (dua edenin) dünya ve ahiret işlerini yoluna koyar.” (İbn-i Âsakir senedin de meçhul kişiler var demiştir. ) (Camiu’l ehadis, 35963)
BİSMİHİ TEALA
Eskiden beri bir kısım insanlar ‘’ Müslüman bu dünya için çalışıp ta ne yapacak? Bu dünya hayatı nasılsa geçici, bu üç günlük dünya hayatı bir biçim de geçer, Müslüman ahiretini ma’mur etmeli. Nasılsa ALLAH (Celle celalühü) bu dünya da rızklara kefil olduğunu beyan etmekte. Dünya için, maişet için çalışıp ta ALLAH’a (Celle celalühü) tevekkülsüzlük yapmanın gereği yok’’ şeklin de ifadeler kullanarak dünya ve maişet için çalışmanın müslümanı tevekkülsüzlüğe ittiği fikrini yaymaktadırlar. Özellikle günümüzde ham sofilik ve kendilerini kâmil bir Müslüman gibi gösterme çabası içerisin de olanlar arasın da bu fikir akımı kendisini daha fazla göstermeye devam etmektedir.
Hâlbuki bu gibi fikirler dine leke sürdürmekten başka bir şey değildir. Zira bir din düşünelim ki, kendisine tabi olanları tembellik, işsizlik, başkalarına muhtaç bir hale düşmesini istesin bunun neticesin de başka milletlerin, dinlerin hükümranlığı altına girsin, onların egemenliği altında sefalet içerisin de sürünsün, ezilsin, bu dinin doğru ve makul bir din olması mümkün müdür? İslâm dini kendi müntesiplerini başka milletlerin ayakları altına atarak, onların egemenliği altında sürünmelerini isteyebilir mi? Bu gibi fikir ve düşünceler İslâm dinine iftiradan başka bir şey değildir. Nitekim Deylemi ve İbn-i Asakir’in Hz. Enes’ten (radıyallahu anh) rivayet ettikleri birhadis-i şerifte resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:
ليس بخيركم من ترك دنياه لآخرته ولا آخرته لدنياه حتى يصيب منهما جميعا، فإن الدنيا بلاغ إلى الآخرة، ولا تكونوا كلا على الناس
‘’ Ne dünyası için ahiretini, ne de ahireti için dünyasını terk eden ikisinden de kendisine düşen nasibi almayan kişi sizin hayırlınız değildir. Zira dünya ahiretin hazırlık yeridir. İnsanlara yük olmayın.’’ (Kenzu’l ummal, c: 3 sh: 238, hadis no: 6334) İslâm dini insanların fakr-ü zaruret altında inlemelerini, başkalarına muhtaç bir durumda bulunmalarına rıza göstermez. Zira başkalarına muhtaç olmak insan için züldür, insanın şerefini ayaklar altına almaktır. Nitekim Hz. Enes’in rivayet ettiği bir hadiste bunu şöyle ifade etmektedir. ‘’ كاد الفقر ان يكون كفرا’’ ‘’Fakirlik küfre yakın bir şeydir’’ (Beyheki, Şuabi’l iman, 6612) Yani hadis-i şerif fakr-ü zaruret içerisin de bulunan biri ferdi ve içtimai olarak dini hükümleri yerine getirmenin kolay olmadığını, bu durumun her baba yiğidin işi olmadığını veciz bir biçimde anlatmaktadır.
Ecdadımız Osmanlı’nın bize miras olarak bıraktığı bunca hayrat ve kültürel zenginlik dünya malı ile Ahiret’in kazanılacağını farklı bir ispatı değil midir? Eğer ecdadımız diğer milletlerin egemenliği altında bulunsaydı bu kadar hayır müesseselerini meydana getirmeleri mümkün olabilir miydi? Müslüman için güzel bir malın gerekliliğini resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle ifade etmektedir: ‘’نعم المال الصالح للرجل الصالح’’ ( İyi adam için iyi mal ne kadar gerekli bir nimettir.) (Beyheki, Şuabi’l iman, 1248) Nitekim Kur’an-ı kerim de başkalarına muhtaç bir durum da yaşayan kişinin halini bize şöyle anlatmaktadır:
ضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلاً عَبۡدً۬ا مَّمۡلُوكً۬ا لَّا يَقۡدِرُ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬ وَمَن رَّزَقۡنَـٰهُ مِنَّا رِزۡقًا حَسَنً۬ا فَهُوَ يُنفِقُ مِنۡهُ سِرًّ۬ا وَجَهۡرًاۖ هَلۡ يَسۡتَوُ ۥنَ
‘’ ALLAH, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? (Nahl /75) Nitekim oğluna mirasından fazla pay bırakmak istemeyen Amir b. Sa’d’ı (radıyallahu anh) resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle ikaz etmektedir:
إِنَّكَ أَنْ تَتْرُكَ وَرَثَتَكَ أَغْنِيَاءَ خَيْرٌ مِنْ أَنْ تَدَعَهُمْ عَالَةً يَتَكَفَّفُونَ النَّاسَ
‘’ Muhakkak ki, senin varisini zengin olarak bırakman, onu insanlara muhtaç, onlara el avuç açar bir şekilde bırakmandan daha hayırlıdır.’’ (Ebu Davud, 2480) Bu ayet ve hadisler dünya malının bir gereklilik olduğuna, hatta bu dünya malı ile ahiretin kazanılabileceğine bize bildirmektedir. Zira aklı başın da olan biri kazandıkları dünya malını ALLAH (Celle celalühü) yolunda ve insanların menfaatine olan yerlerde harcasa ahireti kazanmak şöyle dursun, sadece hayırlı yerlerde, insanların menfaatine olan işlerde kullanmak niyeti bile elinde ki serveti çıkarmadan bile onun ahireti kazandığının işaretidir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ انما الاعمال بالنيات ‘’ (ameller ancak niyetlere göre) (Nevevi, 40 hadis, 1) buyurmak suretiyle dünya malının elde edilmesi esnasın da bu niyetleri olan insanların kazandıkları her mal ile beraber bir de sevap kazandıklarını bize bildirmektedir.
Bununla beraber insanın unutmaması gereken şeyin başın da İslâm helal yollardan kazanılan malın hesabı, haram yollardan elde edilen malın ise azabının olduğu, ve dünya’nın Müslüman için bir zindan olarak kabul edildiği, dünya’nın ALLAH (Celle celalühü) nezdinde sivrisinek kadar değerinin olmadığı ve ne kadar çaba gösterirse göstersin ALLAH’ın (Celle celalühü) kendisine takdir ettiği rızkın fazlalaşmayacağını, ve fakirliğin ALLAH (Celle celalühü) katında her zaman daha makbul olduğuna dair nass’ların bulunduğudur. İnsanları tembelliğe teşvik edenler işte bu gibi nass’ları kendi menfaatlerine göre yanlış ve yanlı olarak çıkarlarına göre tevil etmeleri sebebiyle suiistimal etmektedirler. Evet, İslâm insanları dünya malı etmek için çalışmayı ve bu yolda gayret göstermeyi engelleyenlerin gaflet ve delalet içerisinde olduklarını ifade etmekle beraber, bu gibi insanların engellenmesi için büyük bir gayret çaba içerisinde olunmasını da Müslümanlara emretmektedir.
Zira dünya malının helal yoldan elde edilmesine hesabın olması, haram yollardan elde edilen malın ise azabının olması, insanları dünya malı ve servetini elde etmelerine engel olmak için değil, bilakis bu servetin kazanılması esnasın da haksızlık yapmaktan, insanların mallarını elde ederken zulüm yapmaktan, hile ve dalavere yapmaktan men etmek içindir. Bu şekil de yapmak suretiyle İslâm mal ve servet elde edilmesi esnasın da yanlış yollara tevessül edilmesinin önüne geçmeyi, belki de bu şekil de servet kazanma hayali içerisin de olanların planlarına darbe vurmaktadır.
Dünya’nın mü’min’in zindanı olması ve fakirliğin, ALLAH (Celle celalühü) katın da kadrinin yüksek olmasına meselesine gelince, bu gibi nass ve beyanların olması insanları çalışıp didinmekten nefret ettirmek olmayıp, bilakis dünya da çalışmaların ne kadar çok olursa olsun yine de fakir insanların her yerde bulunabileceğini, bununla beraber çalışma hayatının yükseldiği yerlerde bir kısım insanların daha da fazla fakirlik içerisin de ve bu gibi yerlerde insanların elinde ki servetin gerektiği gibi fakirlerin arasın da dağıtılmaması ve servet sahiplerinin sefahat içerisin de olmalarından dolayıdır.
Bununla beraber fakirliğin kadrinin yüksek olduğunu ifade eden hükümlerin, hakikati itibariyle hususi muhataplarının olduğu da göz ardı edilmemelidir ki, bu gibi kişiler fakirlerle beraber insani vazifelere ve beşeri olgunlukları elde etmeye muvaffak olan ve fakir oldukları halde zenginlerin gözlerine kestiremediği yüksek dereceleri elde eden müstesna insanlardır. Bu itibarladır ki, bu gibi cümlelere genel hükümler olarak bakılmamalıdır.
Dünyanın ALLAH (Celle celalühü) katın da sivrisinek kanadı kadar değerinin olmadığını ifade eden beyanlara gelince, bunun hikmeti hayatın hakir görülmesi olarak ifade edilebilir. Zira insanlık değerinin yükselmesi için hayatı hakir görmek bir ihtiyaç olunca servet sahibi olmayı hakir görme ihtiyacı evveliyatla gerekir. Zira insanlık değeri, ancak sahibi nazarın da hakir görülen servetlerden istifade edebilir.
Hulasa İslâm da bulunup bazı akılları noksan kişilerin hikmetini anlayamadıkları beyanların hülasasına nazaran servet kazanmaya çalışılmalı fakat o serveti baş gaye edinmemelidir. İşte bu niyet ile çalışmaya, dünya için çalışmak bile denilemez.
BİSMİHİ TEALA
Dünyanın zevk ve sefasından hoşlanan, ona aldanarak meyleden kimsenin ölümden bahsedildiği zaman, ondan nefret duyacağını unutma! Böyle kimseler hakkında ALLAH (Celle celaluhu) buyuruyor ki;
قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
[ (Ey Resulum) de ki: -Haberiniz olsun ki, önünden kaçıp durmakta olduğunuz ölüm, günün birinde (aniden) mutlaka size gelip kavuşacaktır.Sonra gizli ve açık bütün şeyleri bilen ALLAH’a döndürüleceksiniz de o bütün yaptıklarınızı bir bir haber verecektir.”] (cum’a /8 )
İnsanlar 3 bölümdür
a) Tamamen Dünyaya Dalıp Gidenler
b) Yeni Tövbe Edip Haka Yönelenler
c) Kemale Erenler
a)Dünyaya dalmış olanlar, ölümü hatırlamazlar, hatırlasalar bile dünyadan nasıl kopacaklarına üzüldükleri için hatırlarlar.bu sebepler ölümü zemmederler..Bu kimselerin bu gaye ile ölümü hatırlamaları, kendilerine ALLAH (Celle celaluhu)’tan uzaklaşmaktan başka bir fayda temin etmez.
b) Daha yeni tövbe edenlerin durumu; Onların Ölümü daha çok hatırlaması, tövbeye devam etmesi ve korkusunun artması için gereklidir..Çünkü bu adam ALLAH’a (Celle celaluhu) kavuşmayı kötü görmediği gibi, ölmeyide kötü görmüyor..Kusurlarını ve eksiklerini gidermeye çalışıyor…Bu aynen sevdiğine kavuşabilmek için onun hoşuna gidecek şekilde giyinip hazırlanabilmek için zaman kazanmak isteyenlerin haline benzer..Bu kavuşmayı kötü görüyor ve kavuşmak istemiyor anlamına gelmez..Bunun alameti de devamlı ona hazırlıkla meşkul olmaktır..Böyle olmazsa o kimse dünyaya bağlanmış demektir..
c)Kemale erenler, ariflerin durumu; Onlar devamlı olarak ölümü anarlar.Çünkü ölüm onların nazarında sevgiliye kavuşmak vaktidir.Seven kimse sevgilisiyle buluşacağı günü hiç aklından çıkarabilirmi? Asla, öyle ki geç kalması onun canının sıkılmasına yol açar.Bu isyan mahalli olan dünyadan bir an önce kurtulmayı ve ALLAH’a (Celle celaluhu) kavuşmayı ister..Hatta ona can atar..
Şu halde hatalarını gidermek ve sermaye edinmek gayesiyle yeni tövbe eden kimsenin, ölümden hoşlanması, ölüme hazır olan kimsenin de ölümü sevmesi mazur görülebilir.Ancak bu iki rütbeden daha üstünü ise kendisi için ölümü ve yaşama taraflarından hiç birini tercih etmeden önce işi ALLAH’a (Celle celaluhu ) bırakmaktır..Çünkü ALLAH’a (Celle celaluhu) sevimli olan hangisi ise kendisi içinde sevimli olan odur..
Rıza ve teslim mertebesine aşırı derecedeki sevgi sayesinde çıkan kimsenin durumu işte budur ki; en yükset rütbedir..Ölümü her hal ve durumda anmakta, sevap ve fazilet vardır.Çünkü dünyaya bağlanan insan devamlı olarak ölümü hatırlarsa, dünyadan yavaş yavaş soğumaya ve dünyayı sevmemeye başlar.Çünkü ondan sonra dünyanın nimetleri ona ağır gelmeye ve onlardan zevk almamaya başlar..İnsanı dünyanın lezzet ve şehvetlerinden soğutan her şey, insanı selamet ve kurtuluşa erdiren sebeplerden sayılır…
Ölümü Anmak ve Hatırlamak ile ilgili Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) den bazı hadisler:
“Zevkleri ortadan kaldıran ölümü çok hatırlayın”
“Hz.Aişe Rasulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) sordu ki; -Şehitlerle haşrolacak başka kimse var mı? Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: -Evet vardır günde 20 kez ölümü anan kimse şehitlerle birlikte haşrolunur.”
“Ölüm mü’minin hediyesidir”(çünkü dünya bir mahpus gibidir..nefsi ile daima mücadele eder ve şeytanın saldırılarına müdaafa eder Mü’min kendini..Ölüm ise onun bütün bu zorluklardan kurtulması demektir..)
“Ölümü çokça anın, çünkü o , (sizi) günah işlemekten alıkoyar ve dünyadan yüz çevirtir.”
“Ölümü hatırlayın ve dikkat edin, nefsim kudret elinde olan ALLAH’a (Celle celaluhu) and olsun ki, eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, çok ağlar az gülerdiniz.”