BİSMİHİ TEALA

Hilkatte ve fıtratta en güzel, ahlakta en mükemmel, varlığın sebebi, alemlerin rahmet peygamberi, insanlığın yegane önderi, vahyin mihveri, Kur’an tebliğcisi, ahiret müjdecisi Hz. MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem), bütün silsilelerin çıkış noktası, en büyük ve ilk halkası. Bu yüzden tefsirin de, hadisin de, fıkhın da, ilm-i kelamın da, tasavvufun da başı O.

ALLAH’ın (Celle celalühü) en müstesna misal olarak yarattığı; insanlığa rehber ve önder yaptığı, O’na itaati kendisine itaata denk saydığı; O’nu sevmeyi kendisini sevmek diye nitelediği son Nebi. Kur’an ile ahlaklanmıştı. O bir nebiy-yi ahir zamandı. Bu özellikleriyle îtikad, îman ve ahlakta; ibadet ve muamelatta biricik örnek şahsiyet; yani üsve-i hasene’dir O. Nitekim hakkında ALLAH (Celle celalühü):

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ

“ALLAH’ın peygamberinde sizin için ALLAH’ı ve ahiret gününü umanlar için güzel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.” (Ahzab/21)

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem/4) buyurmaktadır.

SİLSİLE BAŞI

“Güzel örnek”, olması, “yüce bir ahlak” sahibi bulunması sebebiyle, İslam ruh eğitimi, ahlak ve zühd demek olan tasavvufî hayatın kafile başı da O’dur. O’nun mübarek sözleri, halleri ve güzel ahlakı tasavvufun temelidir. Bu yüzden biz burada O’nu anlatma konusundaki aczimizi itiraf ederek O’nun ahlak, zühd ve ruh hayatına aid, ayet ve hadislerin aydınlığında, bir kesit sunmaya çalışacağız. O’nun kemalini ve cemalini bizim kelime kalıpları içine sığdırmamız mümkün değil. Çünkü O, ahlakî kemalini, Rabbının eğitimiyle kazandığını itiraf ediyor, “O’nun ahlakı Kur’an’dı” diyen hadisler de bunu doğruluyor. Bu yüzden O, beşeriyete telkin ettiği ahlakî umdeleri önce kendi şahsında uygulardı.

Bir insanın ahlakî olgunluğuna en iyi şekilde vakıf olanlar, elbette en yakın çevresinde bulunan aile efradı ve yakın dostlarıdır. “Dağ yanına varınca küçülür” derler. Bu yüzden büyük sandığımız pekçok kimseyi yakından tanıyınca büyüklüklerinin zail olduğunu görürüz. Ama Allah Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem) böyle değil. Çünkü O’nu yakından tanıyanlar, en mahrem hallerine vakıf olanlar, O’nun ahlakî kemalini anlata anlata bitirememektedir. İlk eşi Hz. Hatice’den (radıyallahu anha) diğer zevcelerine, özellikle Hz. Aişe’ye, kızı Fatıma,damadı Hz. Ali, evladlığı Hz. Zeyd ve hizmetçisi Hz. Enes’e (radıyallahu anhum) varıncaya kadar O’nun yakın çevresindekiler, O’nun ahlakî kemalini övmekte ve O’nun eşsiz bir ahlakî olgunlukta bulunduğunu anlatmaktadırlar.

“Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen” bir peygambere yakışan özellikler, ashabının hayranlığını uyandıracak ve onlara örneklik yapacak bir düzeydeydi. İnsanlara olan ilgisi ve sevgisi, halkın kendisini, öz benliklerinden daha çok sevme neticesini doğurmuştu. Zaten eğitimde ana gaye de bu değil miydi? O, ümmetine ve ashabına karşı bir baba konumundaydı. Hanımları da anne. Ümmet de bu ailenin evladları ve birbirlerinin kardeşleri. O kurduğu ahlakî eğitim sistemi içinde ümmeti bir ailenin sıcak ortamında yetiştirmek istiyordu. Tasavvufta da durum böyledir. O’nun “insanları manen yetiştirip ahlakî olgunluğa erdirme” diye özetleyebileceğimiz “irşad” hizmeti tasavvufun görevidir.

RÛHÎ HAYAT

Tasavvuftaki ruhî hayatın da Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında pek can alıcı örnekleri vardır. O, peygamberlik öncesi Hira mağarasındaki halktan uzak, halvet ve inziva yaşantısıyla vahy-i ilahî’yi alacak, Cebrail’i (aleyhi’s-selam) melek hüviyetiyle görecek ruhî kemale hazırlanıyordu. O’nun hayatının bu devresi, bir takım riyazatlar, ruhî tecribeler ve kainatın yaratıcısını tefekkür gibi iman ve yakîni artırıcı ön hazırlık devresiydi. Mutasavvıflardaki halvet, çile ve erbain hayatı bir bakıma O’nun bu ruhî tecribe dönemiyle benzerlikler arzetmektedir.

Manevî ve ruhî yükselişte kemale ermiş ve -varsa- gelmiş, geçmiş bütün kusur ve hatalarının bağışlandığı Kur’an lisanıyla haber verilmiş bir peygamber olmasına rağmen O, ibadet ve taatta daima en ileri noktada bulunmuş; gece teheccüd namazını, gündüz nafile orucunu ihmal etmemiştir.

Yaşayışı ve hayat tarzı itibariyle zühd ve sadeliği esas aldığından, her devirde, her insanın uygulayabileceği bir hayat modeli sunmuştur insanlığa. İbadette ifrat ve tefritten uzak bir orta yol izlerken, dünya ve dünyaya meyl konusunda zühd yolunu seçmiş, taat ve muamelatta ise azimet ve takvayı önde tutmuştur.

Kurduğu devletin sınırları Arabistan yarımadasını aştığı; ganimet mallarıyla devlet hazinesinin dolup taştığı zamanlarda bile dünyaya ve dünyalıklara ilgi duymamış, zahidane tavrını elden bırakmamıştır. Evinde sıcak bir çorba pişirmeden; ocak kaynamadan hurma ve su ile geçirdiği günlerin sayısı pek çoktur. Hanımları bir ara bu hayata dayanamayarak O’ndan dünyalık talebinde bulundular. O, ayrılmayı bile göze alarak onlara bir aylık bir düşünme süresi verdi. Arkasından nazil olan şu ayet-i kerimeyle onların ALLAH ve Rasûlünü (Sallallahu aleyhi ve sellem) tercih ettiklerini bildirmeleri üzerine onlara döndü:

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ إِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا

وَإِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْآخِرَةَ فَإِنَّ اللَّهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنكُنَّ أَجْرًا عَظِيمً

“Ey peygamber, hanımlarına de ki: Eğer bu dünya hayatı ve onun zînet ve parlaklığını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim. Yok eğer ALLAH’ı ve Peygamber’ini ve ahiret yurdunu arzu ediyorsanız, ALLAH aranızdan iyi olanlara büyük mükafat hazırlamıştır.” (Ahzab/28-29)

Rasûlullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) göre zühd, helali haram kılmak, ya da malı zayi etmek değildi. Aksine Allah’ın lütfuna kendi elinde olandan fazla güvenmekti. Malıyla bir musîbete uğradığında giden maldan ziyade musibetin sevabı na gönül vermekti.

Hanesi, hane halkının yaşantısı hep mütevazı idi. Süslü, gösterişli, göz kamaştırıcı manzaralardan hoşlanmazdı. Nitekim evini süslü örtülerle donatan kızı Fatıma’nın (radıyallahu anha) evine girmeden geri dönmüş, “süslü yerlerde barınmak bize yakışmaz” buyurmuştu. Eşi Hz. Aişe (radıyallahu anha) validemizin evinin tavanını örtülerle süslediğini görünce ona bunları çıkarttırmıştı.

Yatağı bazan bir kilim parçası, bazan içi hurmalifi dolu bir deri, bazan da hasırdan ibaretti. Nitekim İbn Mes’ûd’un (radıyallahu anh) anlattığına göre bir keresinde hasır üzerine yatan ALLAH Resûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek vücudunda hasır iz bırakmıştı. Bunun üzerine “Keşke hasırın üzerine de bir şey sersek de, öyle yatsaydınız.” denildiğinde:

“Dünya ile benim ne ilgim var? Onunla ben bir ağaçla, altında bir miktar dinlendikten sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyiz.” buyurdu.

O’nun zühd ve kanaat mektebinden yetişen nice vali ve idareciler, O’ndan aldıkları zühd dersiyle günde bir dirhemlik masraf standardıyla beldeler ve memleketler idare etmişlerdir. Çünkü hayatını bir dirheme göre tanzim ederek ihtiyaçlarını sınırlayabilen insan, kalan zamanım ulvi bir davaya hasretmek, insanlara hizmete tahsis etmek imkanına sahip olur. Zîra insanda ihtiyaç ve emel duygusu sınırsızdır. Belli bir ölçü ile kayıt altına alınmazsa önüne geçilemez. Bu yüzden ALLAH Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanların dünyadaki zarurî ihtiyaçlarını şöyle sınırlamıştı:

“İkamet edilecek bir ev, soğuk ve sıcaktan koruyacak bir elbise, belini doğrultacak birkaç lokma”. Tasavvuf telakkisine “Bir lokma, bir hırka” olarak giren bu ihtiyaç sınırı herhalde bu ve benzeri hadislerden mülhem olmalıdır. Ancak bu hadislerde ve tasavvuf esaslarında tavsiye edilen zühd anlayışının ferdî ve ruhî hayatta söz konusu olduğu toplum için topyekün böyle bir tavsiyenin mevzübahs olmadığını belirtmek gerekir. Ayrıca sünnet-i Peygamberi’nin havaic-i asliyye dediğimiz temel ihtiyaçlara getirdiği sınırlama onları elde etme açısından değil, elde tutma açısındandır.

Kendisinden önce hiçbir kimsede bir arada bulunmamış olan ruhî kuvvet ve sıfatlar, ahlakî vasıf ve zühdî tavırlar, O’nun örnek ve ideal şahsiyetinin temelini oluşturmuştur. Bu sıfatlar, ister ilk zorlu davet zamanlarında olsun, ister Medine’deki hükümet ve devlet başkanlığı ile birlikte yürüyen davet ve irşad zamanında olsun hep O’nun zatî özelliklerini oluşturmuş ve O’nun eşsiz ve mümtaz bir önder olmasını sağlamıştır.

BİSMİHİ TEALA

Soru: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) kendi saçını siyaha boyamış mıdır? Sahabilerden saçını, sakalını boyayanlar olmuş mudur? Mesela, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali (radıyallahu anhuma) gibi…”

Cevab: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) karakter ve ahlak eğitimine çok önem verdiği gibi, kılık kıyafet ve dış görünüşe de önem verirdi. Bu konuda diğer din ve inanç mensuplarından farklı olmaya dikkat ederdi. Özellikle Mekke’de müşriklere, Medine’de de Yahudilere ve Hıristiyanlara benzememeye özen gösterirdi.

Özen gösterdiği konulardan birisi de saç ve sakalın boyanmasıyla ilgiliydi.

“Şüphesiz, Yahudi ve Hıristiyanlar saç boyamazlar. Siz onlara muhalefet edin.”(1) Sünnete göre boyamada, özellikle kına ve kırmızı-siyah karışımı (çivit otu gibi) bitkisel boyaların kullanılması esas olarak kabul ediliyordu. Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) saç boyama konusundaki emirleri, teşvik ve tavsiye şeklinde anlaşılmış ve o şekilde uygulanmıştı. Yoksa bir farz ve vacip olarak anlaşılmamıştı.

Sahabilerden Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer (radıyallahu anhuma) saçlarını boyadıkları halde, Hz. Ali ve Hz. Enes (radıyallahu anhuma) gibi Sahabîler boyamazdı. Saç ve sakalı siyaha boyamada farklı uygulamalar vardı.

Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Hasan ve Hüseyin (radıyallahu anhum) ve bazı Tabiîn saçlarını siyaha boyardı. Hanefî mezhebinin imamlarından İmam-ı Ebû Yusuf (rahmetullahi aleyh) ise, erkeğin saçını siyaha boyayabileceği görüşünü dile getiriyordu. Başta Şâfiî âlimleri ve pekçok İslâm ulemasına göre ise, saç ve sakalı siyaha boyamak mekruh olarak görülüyordu.(2)

Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz mübarek saç ve sakalını boyayıp boyamadığına gelince; Enes bin Mâlik (radıyallahu anh) kendisine sorulan

“Resulullah saç ve sakalını boyadı mı?” şeklindeki bir soruya,

“Sakalının ön kısmında on yedi veya yirmi kadar saç telinden başka o saç ve sakalının aklaştığını görmedi” cevabını verdi.(3) Hz. Enes (radıyallahu anh), bu sözleriyle Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin mübarek saç ve sakalının boyamaya ihtiyaç duymayacak kadar çok azının aklaştığına işaret ediyordu. Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) saçlarını boyamadığının bir diğer delili de Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) şu ifadesidir:

“Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) saçlarını boyardı. Şayet Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) da boyasaydı ben ondan sonra başlardım.”

Bununla beraber Resulullahın (Sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek saç ve sakalını boyadığı hususunda hadis kitaplarında farklı rivayet de vardır. Osman bin Abdullah bin Mevhib (radıyallahu anh) diyor ki:

“Ben, (mü’minlerin annesi) Ümmü Seleme’nin (radıyallahu anha) huzuruna varmıştım da, Ümmü Seleme (radıyallahua anha), Resulullahın (Sallallahu aleyhi ve sellem) (saç ve sakal) kıllarından kına ve ketem ile boyanmış bir saç telini çıkarıp bana göstermişti.” (4)

Ancak, bu rivayette Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin mübarek saç ve sakalını boyadığı hakkında bir açıklama bulunmuyor. Dolayısıyla bu işlem Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından yapıldığını anlatmıyor.

Hadis âlimlerinden imam el-İsmailî ve Kadı İyaz (rahmetullahi aleyhima), Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) saç telinin Hz. Ümmü Seleme (radıyallahu anha) tarafından sürülen güzel kokuların etkisiyle kızıllaştığını söylerken, İmam el-Hâfizî (rahmetullahi aleyh) ise, “Bedenden ayrılan saç telleri bir süre sonra kızıllığı siyahlığa dönüşür” diyor.

Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) sakalını boyadığı hakkında bir hadisi de İbn Ömer (radıyallahu anhuma) rivayet ediyor ve Resulullahın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sakalını boyadığını gördüğünü haber veriyor.(5)

Sonuç itibariyle söylemek gerekirse, Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin saç ve sakalından beyazlaşan tel sayısı az olduğundan boyamaya ihtiyacı kalmamıştı. Bununla beraber, saç ve sakal boyamanın caiz olduğunu göstermek için birkaç defa boyamış olabileceği de muhtemeldir.

Resulullahın (Sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek saçını ve sakalını boyamadığını rivayet eden sahabiler ise, bir veya iki defa olan bu boyama işini görmemiş olabilirler.

1. Müslim, Libas:80; İbn Mâce, Libas:32.
2. Umdetul’l-Kari, 22:50-51.
3. İbn Mâce, Libas:34.
4. İbn Mâce, Libas:32.
5. İbn Mâce, Libas: 34.

Mehmet paksu