Eki-13-08

Sünneti Terketmek

BİSMİHİ TEALA

Hâkim “Müstedrek”inde, “İcma’ın Hüccet Olduğuna Dâir Delil” bölümünde Ebû Hureyre’den ( gelen bir rivayetinde Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem):

“Farz olan namaz, kendisinden sonra gelen namazla arasındaki günahlara keffârettir. Cumalar ile ramazanlar, aralarındaki günah­lara keffârettirler, ancak üç şeye keffâret olamazlar: ALLAH’a (Celle celalühü) ortak koşmak, neks-i safaka (yâni adam ile bir yandan anlaşmaya varırken, öte yandan ilk fırsatta ahdi bozarak onu öldürmek) ve sünneti terketmek (yâni cemaata muhalefet ve toplumdan ayrılmaktır.)” buyurmuştur.

Hadîsi her ne kadar Buhârî ile Müslim almamışlarsa da, hadîs, onların aradıkları sıhhat şartlarına uygundur. Ahmed ve Ebû Dâvûd’un rivayetleri şöyledir:

“Cemaatten bir karış ayrılan kimse, İslâm bağını boynundan çı­karmıştır.” (Ebi Dâvûd, 4/241)

Celâl Belkinî, “Cemaatten ayrılmak demek, bid’atlere sapmak demektir.” demiştir. Yine Sahih olarak, “Bid’at icad ede­ne ALLAH (Celle celalühü) lanet etsin.” diye bir rivayet vardır.

Ayrıca Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyur­muştur:

“Altı kimse vardır ki, ALLLAH (Celle celalühü), ben ve duası makbul her peygamber onları lanetlerler:ALLAH’ın (Celle celalühü) Kitabına ilâve yapan, ALLAH’ın (Celle celalühü) kaderini yalanlayan, ALLAH’ın (Celle celalühü) aziz kıldığını zelil ve zelil kıldığını aziz yapmak için kahr u ceberut ile insanlara musallat olan, ALLAH’ın (Celle celalühü) haram kıldığını helâl sayan ehli beytin hakkında ALLAH’ın (Celle celalühü) haram kıl­dığını helâl sayan ve sünneti terkedenlerdir.” (Tirmizi, 4/457)

Yine Sahih bir hadîsde Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem):

“Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.” (Buhari, K,Nikah) buyurmuş­tur.

Taberâni’nin rivayetinde Resûl-i Ekrem: (Sallallahu aleyhi ve sellem)

“Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid’at ihdas eden hiç bir millet yoktur ki, o nisbette sünnetten kaybetmiş olmasınlar.” ( Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid. 1/188) buyurmuştur.

Yine Taberâni ve İbn Âsım’ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöy­le buyurmuştur:

“Gök kubbenin gölgesi altında ALLALH’tan (Celle celalühü) başka, arzularına uyu­lan hevâ-i nefis’ten daha büyük bir ilâh yoktur.” ( Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/188)

Tembih: Sünneti terketmenin büyük günahlardan olduğunu, Şeyhu’l-lslâm es-Salâh el-Alâî, Kavaid adlı eserinde sarahaten bildirmiştir.

Ayrıca Celâl Belkini ve diğer âlimler de bunu kebâirden saymışlardır.

Celâl Belkinî büyük günahları sayarken, “Büyük günahların on altıncısı bid’attir, zaten sünneti terkten maksad da bid’attir.” demiştir. Şüphesiz sünnetten murad, Ebû Mansûr Maturidî ve Ebû’l-Hasan el-Eş’ari’nin (rahmetullahi aleyhima) inançlarına uygun olan yoldur. Çün­kü bunlar, tamamen sünneti arayıp bulmuşlardır. îtikadda bid’at da bu iki imama uymayan diğer fırkaların görüşleridir. Bid’at sahiple­rini yeren pek çok hadisler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

“Her kim bu dininizde olmayan bir şeyi icad ederse, o, merduttur.” (Müslim, 3/1343; Ebi Dâvûd, 4/200; İbn Mace, 1/7)

“Bundan sonra (derim ki) sözlerin en hayırlısı ALLAH’ın (Celle celalühü) Kitabı­dır, hidâyetlerin hayırlısı da MUHAMMED’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) irşad ve hidâyetidir. (Dinde olmayan) şeylerin en fenası, son­radan uydurulan şeylerdir; her bid’at (sonradan uydurulan şey de) sapıklıktır.” ( Müslim, 2/592; S İbn Mâce, 1/17)

“Sizin için en çok korktuğum, mide ve fercinizdeki azgın şehvet ve hevâ-i nefsin sapıttırmalarıdır.” (Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 1/188)

“Aman, dindeki sonradan yapılan uydurmalardan sakının, zira sonradan uydurulan her bid’at sapıklıktır.” (Tirmizi, 5/44)

“ALLAH (Celle celalühü) her bid’at sahibinin tevbesini, bidatini terkedinceye kadar, perdeler (yâni tevbesini kabul etmez).” (Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 10/189)

“ALLAH (Celle celalühü), bid’atini terkedinceye kadar bid’at sahibinin tev­besini kabul etmez.” (İbn-i) Mâce, 1/19)

Yine İbn-i Mâce’nin diğer bir rivayeti de şöyledir:

“ALLAH (Celle celalühü) bid’at sahibinin oruç, namaz, sadaka, hac, umre,cihad, farz ve nafilesinden hiç bir ibadetini kabul etmez. O, hamur­dan kılın çıkması gibi İslâmdan çıkar.” (İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir)

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)

Bismillâhirrahmânirrah

 Dinî kültürümüzde “Üç aylar” adıyla yer etmiş bulunan ve geniş halk kitleleri tarafından özel bir hassasiyet gösterilerek çeşitli ibadetlerle ihya edilegelen aylar konusunda öteden beri spekülatif yorumlar yapıldığı herkesin malumu.

 

Bu yazıda, gerek “Üç aylar” geleneğine karşı çıkan bazı çevrelerin, gerekse bu gelenek konusunda aşırı bir hassasiyet gösterdiği ve bu sebeple bazı bid’at tutumlar sergilediği gözlenen kesimlerin birbirine taban tabana zıt olan bu anlayışları konusunda Sünnet-i seniyye’ye ve Selef-i salihin’in davranışına uygun olan orta yolu tebellür ettirmeye çalışacağız.

 

Sözünü ettiğimiz iki zıt tutumdan ilkini benimseyenler, Üç aylar dediğimiz zaman dilimine herhangi bir özellik tanımanın doğru olmadığını, bu zaman diliminde tutulan oruçların, kılınan namazların ve yapılan diğer ibadetlerin tümüyle bid’at olduğunu ileri sürerken, ikinci grup olarak zikrettiğimiz kesimler, Ramazan ayına girene kadar Receb ve Şaban aylarının tamamını oruçla geçirmeyi ve bu iki aya özgü olduğu kanaatiyle bazı namazlar kılmayı adet haline getirmişlerdir. Bu kesimlerden her birinin, zaman zaman diğerini en ağır şekilde suçlayıcı ve itham edici tavırlar sergilediği de görülmektedir.

 

Bu iki zıt tutumun denge noktasında buluşmasının, muhakkık ulemamızın tercih ettiği görüşlerin esas alınmasıyla mümkün olduğunu düşünüyoruz.

 

Burada hemen bir noktayı belirtelim ki, bu konuyu işlerken özellikle başvuracağımız kaynaklar, diğer Hadis otoriteleri yanında es-Suyûtî, Ali el-Karî, Abdülganî en-Nâblusî, el-Münâvî ve Abdülhayy el-Leknevî gibi Tasavvuf ehli hadis alimlerinin kitapları olacaktır. Bunun sebebi şudur: Tasavvuf ehli ile Hadis alimleri arasında mevcut bulunan ve meşrep farklılığından kaynaklanan görüş ayrılıkları, ihtilaflı meseleler hakkında bu iki zümrenin birbirini taassuba düşmekle ve tarafgirlik yapmakla suçlamasına yol açmakta ve her iki tarafı tatmin edecek orta yol bulunamamaktadır. Bu bakımdan yukarıda isimlerini verdiğimiz Tasavvuf ehli Hadis alimlerinin, bu iki zümre arasındaki ihtilaflı meselelerde verdikleri hükümler objektiflik kriterlerine daha uygun ve insaf ölçülerine daha riayetkâr olması hasebiyle, işaret ettiğimiz ihtilafları –ortadan tamamen kaldıramasa bile– asgariye indirebilecek kıymet ve önemdedir.

 

1- Receb ayı

 

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Zaman, dönüp dolaşıp Allah Teala’nın gökleri ve yeri yarattığı günkü (ilk) hey’etine kavuştu. Yıl, oniki aydır. Bunlardan dördü haram (aylar)dır ki, üçü peşpeşe gelir. (Bunlar) Zülka’de, Zülhicce ve Muharrem’dir. (Dördüncüsü ise) Cumâdâ (Cumâde’l-ûlâ ve Cumâde’l-âhire) ile Şa’ban arasındaki Receb-i Mudar’dır.”[1]

 

Receb ayının “haram aylar” arasında sayılması ona şüphesiz belli bir özellik kazandırmaktadır. Zira Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, doğru hesaptır..”[2]

 

Bu ayette zikredilen “haram aylar”, yukarıdaki hadis-i şerifte açıklanmış ve bunlar meyanında Receb ayı da zikredilmiştir.

 

Bu ayette geçen ve mealini “doğru hesap” olarak verdiğimiz “ed-dînu’l-kayyım” ifadesi hakkında el-Beydâvî ve ez-Zemahşerî şöyle demişlerdir: “Yani bu dört ayın haram ay kılınması “ed-dînu’l-kayyım”dır ki bu, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in (ikisine de selam olsun) dinidir. Araplar da bunu o ikisinden tevarüs etmiştir.”[3]

 

İlk dönem müfessirlerinden Katâde ve el-Ferrâ da, yukarıdaki ayetin devamında geçen “Artık o aylarda nefislerinize zulmetmeyin” ifadesi hakkında şöyle demişlerdir: “Her ne kadar zulmetmek her zaman için yasaklanmış bir şey ise de, bu ayetteki “o aylar” ifadesinden maksat “haram aylar”dır. Kur’an’da bu aylar özellikle zikredilmekle, bu ayları teşrif ve ta’zim olarak onlarda zulüm yasaklanmıştır.”[4]

 

Keza ez-Zemahşerî, yukarıda zikrettiğimiz “Artık o aylarda nefislerinize zulmetmeyin” ifadesinin, haram aylara raci olduğunu söylemiştir.[5]

 

Yine yukarıda ismi geçen Katâde şöyle demiştir: “Haram aylarda amel-i salih işlemenin ecri (diğer aylarda işlenenlere göre) daha büyüktür. Her ne kadar diğer zaman ve durumlarda da zulüm işlemek büyük bir günah ise de, bu aylarda yapılan zulmün günahı daha büyüktür.”[6]

 

“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük bir günahtır…”[7] ayetindeki “haram ay” tabirinden maksadın Receb ayı olduğunu el-Beğavî gibi müfessirler söylemişlerdir.[8]

 

Hasılı yukarıdaki ayette, haram aylara hürmet göstermeye ve bu aylarda günah işlememeye dikkat etmeye teşvik vardır.[9] Receb ayı da bunlardan olduğuna göre, bu aya da hürmet göstermeli, onda günah işlememeye ve ne şekilde ve kime karşı olursa olsun zulmetmemeye dikkat göstermelidir.

 

Receb ayının fazileti hakkında söylenmesi gerekenler bunlardan ibaret değildir. İbn Hacer, “Tebyînu’l-Aceb bimâ Verede fî Fadli Receb” adlı eserinde Receb ayının fazileti ile ilgili rivayetleri bir araya toplamış ve şöyle demiştir: “Receb ayının fazileti ve bu ayın tümünde veya bir kısmında oruç tutma ile ilgili rivayetler, bir kısmı zayıf, diğer kısmı uydurma olmak üzere iki kısımdır.”[10]

 

Enes b. Mâlik (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle derdi: “Allahım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”[11] Her ne kadar senedinde zayıflık var ise de bu hadis, Receb ayının fazileti hakkında rivayet edilenler içinde itimada en fazla şayan olandır. İbn Hacer, yukarıda zikrettiğimiz eserinde bu hadisi, Receb ayı hakkında varid olan zayıf rivayetler meyanında zikretmiştir.

 

Halk arasında meşhur olan, “Receb Allah’ın ayıdır; Şaban benim ayımdır; Ramazan ise ümmetimin ayıdır” şeklindeki hadis, el-Hasanu’l-Basrî’nin, aradaki sahabî raviyi atlayarak doğrudan Hz. Peygamber (s.a.v)’den aktardığı bir rivayettir ki, Hadis Usulü’nde böyle rivayetlere “mürsel” denir. Hadis imamları, el-Hasanu’l-Basrî’nin mürsel rivayetlerinin zayıf olduğunu söylemişlerdir.

 

Aynı hadisin mürsel olmayan bir diğer varyantı daha vardır. Enes b. Mâlik (r.a) kanalıyla gelen bu rivayet de zayıftır.[12]

 

Receb ayına mahsus ibadetler

 

Birtakım takvim yaprakları ve ehil kimseler tarafından yazılmamış olan “Namaz Hocası”, “Dua Kitabı” türünden kitaplar vasıtasıyla halk arasında Receb ayına mahsus namaz, oruç, sadaka ve umre ibadetleri bulunduğunu anlatan birçok rivayete rastlanmaktadır. Şimdi bunların durumlarını ele alalım:

 

Receb ayının ilk gecesi veya herhangi bir gecesi belli bir namaz kılmaya teşvik eden hadisler uydurmadır.[13]

 

Regaib ve Miraç gecelerine mahsus ibadetler

 

Receb ayının ilk cuma gecesi –ki “Regaib Kandili” olarak anılmaktadır– belli bir namaz kılmaya teşvik eden hadisler arasında da Hz. Peygamber (s.a.v)’den sağlam tariklerle gelen bir rivayet yoktur.[14]

 

Keza Receb ayının 27. gecesi olduğu kabul edilen Miraç gecesi yapılan ibadetler konusundaki rivayetlerin durumu da böyledir. Esasen bu gecenin zamanı hakkında ihtilaf vardır. Bu gecenin Receb’in 27′sinde olduğunu söyleyenlerin yanısıra Rebiü’l-evvel’de, Rebiü’l-âhir’de, Zü’l-hicce’de ve Şevval’de, hatta Ramazan’da olduğu da söylenmiştir. Ulemadan bazıları Receb’in 27′sinde olduğunu söyleyen görüşü kuvvetli bulmuşlardır.[15]

 

Bu geceye mahsus herhangi bir ibadet sahih olarak nakledilmiş değildir. Bununla birlikte el-Leknevî şöyle demiştir: “Şu halde Receb ayının 27. gecesinin ve dahi Miraç hadisesinin vukuu hakkında ileri sürülen diğer gecelerin, çok ibadet edilerek ihya edilmesi müstehaptır. Bu gecenin nasıl ihya edileceği ise kulun isteğine bırakılmıştır. Bu konuda nakledilen hadisler arasında itimada şayan olanı yoktur; bunların hepsi uydurmadır. Aynı şekilde bu geceyi takip eden günün de oruçlu geçirilmesi müstehaptır. Bu gün tutulacak oruç hakkında gelen rivayetler de sahih değildir…”[16]

 

Aynı şekilde Receb ayında, bu aya mahsus özel bir oruç tutmanın faziletine dair de ne Hz. Peygamber (s.a.v)’den, ne de Sahabe’den (Allah onlardan razı olsun) gelmiş sahih bir rivayet yoktur.[17]

 

Bu konuda sahih olarak Tabiun’un büyüklerinden Ebû Kılâbe’nin şöyle bir sözü nakledilmiştir: “Cennet’te, Receb ayında oruç tutanlara mahsus bir köşk vardır.” el-Beyhakî bu söz hakkında şöyle der: “Ebû Kılâbe Tabiun’un büyüklerindendir ve onun gibi birisi böyle bir sözü, kendisinden öncekilerden gelen bir nakil olmaksızın söylemez.”[18]

 

Bununla birlikte Hz. Peygamber (s.a.v)’den, “haram aylar”da oruç tutmaya teşvik eden sahih rivayetler nakledilmiştir. Ebû Dâvûd ve İbn Mâce tarafından nakledilen bu rivayetlere istinaden Sahabe ve Selef’ten İbn Ömer (r.a), el-Hasanu’l-Basrî ve Ebû İshak es-Sebî’î gibi bu ayda oruç tutan kimselerin varlığı bilinmektedir.[19]

 

Ancak bu durum, Receb ayının tümünde oruç tutmanın faziletini ifade etmez. Zira Sahabe’den İbn Abbâs ve İbn Ömer (r.anhumâ), Receb ayının bazı günlerinde oruç tutmuş, bazı günlerinde ise tutmamışlardır.[20]

 

Müçtehid İmamlar’dan Ahmed b. Hanbel, Receb ayının tümünü oruçlu geçirmeyi hoş karşılamamış ve bu aydan bir-iki günü oruçsuz geçirmeyi uygun bulmuştur. İmam eş-Şâfi’î de –Ramazan dışında– sadece Receb ayının baştan sona oruçlu geçirilmesini mekruh saymış ve nafile olarak bu ay yanında –Şaban ayı gibi– bir diğer ayı da oruçlu geçirmeyi teşvik etmiştir.[21] Keza Süfyân es-Sevrî de şöyle demiştir: “Haram aylarda oruç tutmak bana sevimli gelir.”[22]

 

Böylece anlaşılmış olmaktadır ki, doğru olan, Receb ayının tümünü oruçlu geçirmektense, bir-iki gün oruç tutmamaktır. Eğer bu ayın tümünde oruç tutulacaksa, Şaban ayı veya haram aylar gibi başka aylarda da aynı şekilde bütün ayı oruçlu geçirmek teşvik edilmiştir.

 

Receb ayının, haram ayların en üstünü ve hayır ve bereketlerin anahtarı olduğu, bunun için de bu ayı boş geçirmenin uygun olmadığı belirtilmiştir. Ancak bu ayda tutulacak oruçların ve kılınacak namazların, bu aya mahsus olarak Sünnet’te belirtilmiş ibadetler olmadığı bilinmelidir.

 

2- Şaban ayı

 

Üsâme b. Zeyd (r.a) şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.v), Şaban ayında tuttuğu orucu hiçbir ayda tutmadı. Kendisine, “Ya Resulallah! Senin, Şaban ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tutmadığını gördüm” dedim. Şöyle buyurdu: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, alemlerin Rabbi olan Allah azze ve celle’ye yükseldiği aydır. Ben de amelimin (Allah Teala’ya) oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”[23]

 

Şaban ayının özelliği hakkındaki bu hadis, bu aya –tıpkı Efendimiz (s.a.v)’in yaptığı gibi– özel bir önem atfetmemiz için yeterlidir. Dolayısıyla bu ayı da ihya etmeye gayret göstermeli ve hadiste işaret edilen gaflete düşmemeliyiz. Peki bu ayı nasıl ihya etmeliyiz?

 

Şaban ayına mahsus ibadetler

 

Hz. Aişe (r.anha) validemiz, -tıpkı yukarıdaki rivayette geçtiği gibi- Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Şaban ayında tuttuğu orucu Ramazan ayı hariç başka bir ayda tutmadığını söylemiştir.[24]

 

Bu ayın 15. gecesi olan Berat gecesi hakkında da sağlam rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan birisinde Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Muhakkak ki Allah Teala Şaban ayının ortası gecesi dünya semasına iner ve Benû Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri adedinden daha fazla sayıda insanı(n günahlarını) bağışlar.”[25]

 

İbn Mâce’nin Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a)’den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şaban ayının ortası gecesi olunca gece namaza kalkın, o gecenin gündüzünde de oruç tutun. Zira Allah Teala o gece güneş batınca dünya semasına iner ve ta ki güneş doğana kadar “Bağışlanma dileyen yok mu, mağfiret edeyim? Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim? (Bir derde) mübtela olan yok mu, afiyet vereyim?…” buyurur.”[26]

 

Ayrıca bu konuda Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, İbn Ömer, Ebû Sa’lebe, Osman b. Ebi’l-Âs ve Mu’âz b. Cebel (Allah hepsinden razı olsun) gibi sahabîlerden gelen rivayetler de mevcuttur. Her ne kadar bu rivayetlerin bazılarının senedlerinde birtakım kusurlar bulunsa da, tümü bir arada değerlendirildiğinde bu mecmuadan sıhhat hasıl olur.[27] Kaldı ki, bunlar arasında sened itibariyle herhangi bir kusur taşımayanlar, yani sahih olanlar da mevcuttur.[28]

 

Bu gecenin fazileti sebebiyle Tabiun’dan Hâlid b. Ma’dân, Mekhûl ve Lokmân b. Âmir gibi büyük zevat bu geceyi ihya etmeye büyük ehemmiyet verirlerdi.[29] Ancak bu konuda onların davranışını onaylamayıp, bu gecenin ihyasının bid’at olduğunu söyleyenler de vardır. Atâ, İbn Ebî Müleyke ve Hicaz ulemasının ekseriyetinin tutumu böyledir.[30]

 

İbn Receb şöyle der: “Şu halde mü’minin, bu gece Allah Teala’yı zikretmesi, günahlarının bağışlanması, kusurlarının örtülmesi ve sıkıntılarının giderilmesi için dua ile iştigal etmesi ve bunları yapmadan önce tevbe etmesi uygun olur.”[31]

 

el-Leknevî de, yukarıda işaret ettiğimiz hadislerin sıhhat-zaaf durumu hakkında ulemanın ihtilaf ettiğini belirttikten sonra şöyle der: “Bu konuda, İbn Hacer el-Mekkî’nin “el-Îzâh ve’l-Beyân”da ayrıntılarıyla zikrettiği üzere el-Beyhakî ve daha başkaları tarafından nakledilmiş başka rivayetler de mevcuttur. Bu hadisler Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu gece ibadet ve duayı artırdığını, kabirleri ziyaret ederek ölüler için dua ettiğini göstermektedir. Bu konudaki kavlî ve fiilî hadislerin toplamından, bu gece çokça ibadet etmenin müstehap olduğu anlaşılır.”[32]

 

Berat gecesine mahsus ibadetler

 

Berat gecesi muhtelif rek’atlarda ve muhtelif sureler okunmak suretiyle kılınacak bazı namazlar olduğu, “İhyâu Ulûmi’d-Dîn”, “Gunyetu’t-Tâlibîn” ve “Kûtu’l-Kulûb” gibi eserlerde zikredilmiş ise de, hadis otoriteleri bu namazların Sünnet’ten bir esasa dayanmadığını belirtmişlerdir.

 

el-Leknevî bu konuda şöyle der: “Kişi bu gece isterse namaz kılar, isterse diğer ibadetlerle meşgul olur. Ne miktarda ve nasıl namaz kılacağı kişiye bırakılmıştır; yeter ki Hz. Peygamber (s.a.v)’in sarahaten veya işareten men etmediği şekilde olsun.”

 

Daha sonra “İhyâu Ulûmi’d-Dîn”den, bu gece kılınacak namazın keyfiyeti konusunda bir nakilde bulunur ve şunları söyler: “Daha önce de birkaç kere belirttiğimiz gibi, bu türlü namazların “İhyâu Ulûmi’d-Dîn”, “Kûtu’l-Kulûb” ve “Gunyetu’t-Tâlibîn” gibi Sufiyye’ye ait kitaplarda zikredilmiş olmasına itibar edilmez. el-Irâkî, “Tahrîcu Ahâdisi’l-İhyâ”da, “Şabanın ortası gecesi namazı hakkındaki rivayet batıldır” demiştir.”[33]

 

el-Leknevî daha sonra da bu geceye mahsus olduğu söylenen muhtelif namazlardan bahseden bir kısım rivayetler zikreder ve bunların aslının olmadığını söyler.

 

Sonuç

 

“Üç aylar” olarak bildiğimiz Receb, Şaban ve Ramazan aylarından, Ramazan ayı ve bu ayda idrak ettiğimiz Kadir gecesi üzerinde ayrıca durmaya gerek görmedik. Zira Ramazan ayının ve Kadir gecesinin fazileti hakkındaki deliller, burada ayrıca bahsetmeye ihtiyaç duymayacak kadar güçlü ve kesindir.

 

Bu sebeple biz burada sadece Receb ve Şaban ayları üzerinde –kısaca– durmaya çalıştık. Vardığımız sonuç odur ki, bu ayların gerek kendileri ve gerekse bu aylarda bulunan bazı gecelere özel bir önem vermenin herhangi bir sakıncası yoktur. Bu aylarda ve onlarda bulunan mübarek gecelerde oruç tutmanın, namaz kılmanın ve sair ibadetlerle meşgul olmanın müstehap olduğunu da görmüş bulunuyoruz. Ancak bunu yaparken, hakkında sahih hadis bulunmayan özel ibadet türlerini, Sünnet’le sabit olmuş gibi değerlendirmemeye dikkat etmek gerekir. Bunlar arasında zayıf bazı rivayetlerde yer alanlarla amel ederken de, amellerin faziletleri konusunda zayıf hadisle amel edilebileceğini söyleyen ulemanın bu görüşünü iyi kavramak gerekir. Onun için burada bu nokta hakkında da kısa bir malumat arz ederek yazıyı bitirelim:

 

Ulema, amellerin faziletleri konusunda zayıf hadislerle amel edilebileceğini söylerken şu hususların göz önünde bulundurulması gerektiğini de belirtmişlerdir:

 

1- Bu türlü rivayetlerin Hz. Peygamber (s.a.v)’in hadisi olarak sabit olmadığını bilmek.

 

2- Rivayetin zaafının şiddetli olmaması. Yani senedinde yalancı veya yalancılıkla itham edilmiş, yahut rivayetlerinde çok hata yapan bir ravinin bulunmaması.

 

3- Zayıf hadise dayanarak amel edilen hususun, Şer’î asıllara aykırı olmaması.[34]

 

Burada şu hususun da bilinmesinde fayda görüyoruz: Zayıf hadisle amel edilip edilemeyeceği konusunda ulema arasında ihtilaf vardır. Bir kısım ulema, zayıf hadisle hiçbir konuda kesinlikle amel edilemeyeceğini, bir kısım ulema, her konuda kesinlikle amel edilebileceğini söylerken, çoğunluğu teşkil eden alimler, helal-haram gibi “ahkâm” konusunda değil de, faziletler konusunda bu türlü hadislerle amel edilebileceğini söylemişlerdir. Ancak burada, yukarıda zikrettiğimiz üç hususun göz önünde bulundurulması gerektiğini de eklemişlerdir.[35]

 

 

 

——————————————————————————–

 

DİPNOTLAR

 

[1] el-Buhârî, “Tefsir”, 9; “Bed’u'l-halk”, 3; Müslim, “Kasâme”, 29; Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 67; Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned”, V, 37, 73.

 

[2] 9/et-Tevbe, 36.

 

[3] “el-Keşşâf”, II, 261; “Tefsîru’l-Beydâvî” (Şeyhzâde haşiyesi ile birlikte), II, 432.

 

[4] Ebû Hayyân, “el-Bahru’l-Muhît”, V, 415.

 

[5] “el-Keşşâf”, a.y.

 

[6] et-Taberî, “Câmiu’l-Beyân”, VI, 366.

 

[7] 2/el-Bakara, 217.

 

[8] “Tefsîru’l-Beğavî”, I, 190.

 

[9] en-Nâblûsî, “Fedâilu’ş-Şuhûr ve’l-Eyyâm”, 22.

 

[10] Bkz. el-Leknevî, “el-Âsâru’l-Merfû’a”, 58-9.

 

[11] Ebû Nu’aym, “Hilyetu’l-Evliyâ”da ve ed-Deylemî, “Müsnedu’l-Firdevs”te rivayet etmişlerdir. Ancak isnadında zayıflık vardır. Bkz. el-Münâvî, “Feydu’l-Kadîr”, IV, 18.

 

[12] İbnu’l-Kayyım, “el-Menâru’l-Münîf”, 95.

 

[13] Ali el-Karî, “el-Masnû’”, 259; el-Leknevî, “el-Âsâru’l-Merfû’a”, 58 vd.; eş-Şevkânî, “el-Fevâidu’l-Mecmû’a”, 47.

 

[14] İbn Receb, “Letâifu’l-Ma’ârif”, 131.

 

[15] el-Kastallânî, “el-Mevâhibu’l-Ledünniyye”, I, 274-5.

 

[16] el-Leknevî, a.g.e., 77.

 

[17] İbn Receb, a.g.e., a.y.

 

[18] İbn Receb, a.g.e., a.y.

 

[19] İbn Receb, a.g.e., a.y.

 

[20] İbn Receb, a.g.e., 132.

 

[21] İbn Receb, a.g.e., a.y.

 

[22] İbn Receb, a.g.e., 131.

 

[23] en-Nesâî, “Sıyâm”, 70.

 

[24] el-Buhârî, “Savm”, 39, 53; “Libâs”, 43; “Rikâk”, 18; Müslim, “Müsâfirûn”, 215, 220, 221; “Sıyâm”, 58, 177; et-Tirmizî, “Kuble”, 13; İbn Mâce, “Zühd”, 28; Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned”, II, 231, 350, 496…

 

[25] et-Tirmizî, “Savm”, 38; İbn Mâce, “İkâme”, 191; Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned”, VI, 238.

 

[26] İbn Mâce, “İkâme”, 191.

 

Bu rivayetlerde zikredilen “Allah Teala’nın dünya semasına inmesi” konusu, yukarıdan aşağıya inmek olarak anlaşılmamalıdır. Burada ya Allah Teala’nın, rivayette geçtiği gibi nida eden bir melek göndermesi mecazen anlatılmakta veya Allah Teala’nın, rahmet ve rızık kapılarını sonuna kadar açtığı ifade edilmektedir.

 

[27] İbn Ebî Asım, “Kitâbu’s-Sünne”, 222-4.

 

Bu gecenin fazileti konusunda el-Kevserî merhum da “Makâlât”ında (60-4) müstakil bir makale kaleme almıştır.

 

[28] Bu rivayetlerin topluca zikri için bkz. es-Sehâvî, “el-Ecvibetu’l-Mardıyye”, I, 325 vd.

 

[29] İbn Receb, a.g.e., 152.

 

[30] İbn Receb, a.g.e., 152-3.

 

[31] İbn Receb, a.g.e., 154.

 

[32] el-Leknevî, a.g.e., 81.

 

[33] el-Leknevî, a.g.e., 82.

 

[34] es-Sehâvî, “el-Kavlu’l-Bedî’”, 363 vd.

 

[35] es-Sehâvî, a.g.e., 365.

http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=makale&no=10

Haz-28-08

tesbih kullanmak

BİSMİHİ TEALA

Soru:Namazlardan sonra çektiğimiz (dizili) tesbih bid’at mıdır?

Cevab:Takrîr-i Rasûl’e mebnî, tesbih ve zikirleri, sebha, taşlar veyahud iplerle yapmak meselesi:

Bunlar asla bid’at değil, müstehab hatta sünnettir. İbnu Sa’d'ın tahric ettiği bir esere göre, Sa’d bin Vakkas (radıyallahu anh), küçük çakıl taşlarıyla tesbihlerini sayardı. Abdullah bin İmam Ahmed’in de tahric ettiği bir esere göre, Ebû Hureyre (radıyallahu anh)’ın da kendisine mahsus, ikibin düğümlü bir ipi vardı; onunla tesbihlerini sayardı.

Deylemî’nin firdevsi’nden tahric ettiği Hazreti Ali’den (radıyallahu anh) gelen merfû’ bir hadiste şöyle buyrulur: ” Ne güzel hatırlayıcıdır şu sebha. ” Nasreddîn elbânî bu hadisin mevdu’ olduğunu söylemiştir; fakat Şeyh Abdullah Hererî Habeşî, reddiyesini yazmış olduğu risalede, bu hadisin mevdû’ olmadığını kaydetmiştir.

İmam Suyûtî (rahmetullahi aleyh) bu hususta El-Minha fisSebhâ adlı eserinde şöyle diyor:

Selef ve haleften hiçbir kimse sebhâ ile zikrin sayılmasını mekruh saymamıştır. Bilakis onlardan kısmi azamisi, zikirlerini sebhâ ile sayarlardı.

Ebû Dâvud’un şarihlerinden Muhammed Mahmud Hattab (rahmetullahi aleyh), el-Menhel’da; Şeyh halil Ahmed es-Sihâren-forî (rahmetullahi aleyh), Bezl’ul-Mechûd’da; ve Avn-ul-Ma’bûd’un yazarı, 1486 nolu hadisin şerhinde; ayrıca el-Mubarekfurî (rahmetullahi aleyh), Tirmizî’nin 3553. hadisinin şerhinde, Suyutî’nin (rahmetulahi aleyh) ibaresini naklettikten sonra; ” Sebha ile, taş ile, zikir ve tesbihlerin sayılmasını bid’at sayanların sözlerine asla bakılmaz. ” demişlerdir.

Bunda asıl, Ebû Dâvud ve başkalarının tahric ettikleri, Sa’d bin Vakkâs’ın (radıyallahu anh) hadisidir. Muşarun ileyh diyor ki:

Peygamber’le (sallallahu aleyhi ve sellem) birlikte bir kadının yanına gittim. Ne bakayım ki önünde hurma çekirdekleri (yahud ufak taşlar ) vardır; onlarla tesbihlerini sayıyordu. Peygamber (Sallallahu alryhi ve sellem) ona:

”Bundan daha kolayını ve daha faziletlisini sana söyleyeyim:

SubhânALLAHi adede mâ halaka fissemâi. subhânALLAHi adede mâ halaka fil’ardi ve SubhanALLAHi adede mâ halaka beyne zâlike ve SubhanALLAHi adede mâ huve Halikun Vallâhu Ekber mislü zâlike velhamdü lillahi mislü zâlike ve lâ ilâhe illâ Billâhi mislu zâlike buyurdu.”

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, taşlarla tesbih saymaktan men etmemiştir. Eğer mekruh olsaydı men ederdi. İşte bu hadiste, taşlarla, sebhâ ile tesbih ve zikrin sayılmasına delil vardır. Bu hadisi Tirmizi, Neseî, Ibnu Mâce, Hâkim’in ve daha başkaları tahric etmişlerdir. Kaldı ki, Elbânî’nin mevdu’ saydığı Deylemî’nin (hadisini, Şevkânî (rahmetullahi aleyh) de naklediyor. ve mevdû’dur demiyor.

Netice- i meram namaz tesbihlerini parmakla yapmak sünnettir, sebha da caizdir. Bid’at tarafı, sebhaya üfürmek ve dili kıpırdatmaksızın devretmektir.

Her halukarda hatme, teveccüh ve nefy u isbatın taşlarla, parmaklarla, tesbihle sayılması vârid olmuştur. Mesela Ebû Dâvud, Tirmizî ve Hâkim’in de tahric ettikleri ” Siz kadınlara tesbih, Tehlil ve Takdis gerek.. Parmaklarınızın eklemleri ile bunları sayınız. Çünkü onlar ( yaptıklarından ) sorumludurlar. Lehte ve aleyhte konuşucudurlar. Sakın ha, gaflete dalmayın; unutursunuz. ” mealindeki hadis-i şerif konuya delildir.

Münâvî (rahmetullahi aleyh) diyor ki. İmam Suyûtî, Celâleddîn Bulkî’nin (rahmetullahi aleyhima) muasırlarından şunu nakletmektedir. Bu hadisin zahirine göre, şaşırmaktan emin olan kimseye nezaran parmaklarla tesbih saymak, sebhâ ve taşla saymaktan daha efdaldir. Eğer emin olunmazsa sebhâ ile efdaldir.

Gerçekte birçok evliyanın ellerinde sebha bulunmuştur. Hatta Cüneyd Bağdâdî’ye (kuddise sırruhu): Sen de mi sebhayı eline alıyorsun, denilince: Evet, bununla Rabbim Teala’ya (Celle celalühü) kavuştum. Artık bu yoldan ayrılmam. ( Yahud ) Başlangıçta bunu kullandık; nihayette bırakmayız. Kaldı ki dilim, kalbim ve ellerimle zikretmeyi severim. ” demiştir.

Sebha’nın mendub olmasının şartları vardır: Dil ve kalb yahud cemiyetle zikretmek ve bunu çok gizli yapmak şarttır. Yoksa gaflet halinde elde sebhayı tutanın devretmesi; sebha tanelerini süslendirmek, çk pahalı tesbihi elde tutmak; kalb ve dil dünya ile meşgul iken şakır şakır devretmek, en çirkin bid’at ve mekruhtur.

Şeyh Ahmed Gümüşhânevî ve İmam Münâvî (rahmetullahi aleyhima) bu hadisin şerhinde yukardaki paragrafları özellikle yazmışlardır.

Bunlardan daha çirkin, zamanımızdaki adetlerdir. Görürsün adam, sağa sola baktığı halde kalbi çarşı pazarda gezerken, tevhid ve Tehlil hatmi diye birbirlerine taşları devrederler. bu mevtanın ruhuna okunan tehlilmiş.. bunun aslı esası yoktur. Para mukabilinde olursa daha çirkin bid’attir. Bunun için yapılan vasiyetin batıl olduğunu, Mevlanâ Hâlid’in (kuddise sırruhu) kahraman halifelerinden İbnu Âbidîn (rahmetullahi aleyh) de tasrih etmiştir.

Bir de namazdan sonra cemaat ferdleri veyahud imamın, tesbihleri dağıtmaları veya atmaları da çirkin bid’attir. Hele biri sebhayı alır, üfürür; dilini hiç kıpırdatmadığı halde aşağıya yukarıya devreder. Oyuncak!.. Hatta müezzin ” SubhânALLAH ” komutunu verir; bazı kere tecrübe olsun diye ” sub, sub ” dediğim halde yine zor yetiştiririm. Bir de insanların kapmaca tesbih çekmeleri yahud zikretmeleri, bid’atten de çıkarılmış bir bid’attir.

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags: , , ,

Yorumlar (0)