fetret devri
BİSMİHİ TEALA
|
1) Fetret devri insanları için “ehli necat” ifadesini nasıl anlamalı, nurcuların dediği gibi cennete girerler şeklinde anlamak doğru mudur ? Bunu söyleyen müçtehit imam varmıdır, “ehli fetret ehli necat” demişler ancak cennete girerler dememişler diye biliyorum..
|
Ehl -i necat meselesi zamanımızda ortaya çıkarılmış bir mesele olmamakla birlikte, özellikle son dönemlerde bir kesimin devamlı işlediği bir konu olması hasebiyle devamlı gündemde olmaktadır.Ehl-i fetret insanlarının cennete girmesi (veya ehl-i necattan sayılması) meseleside daha önceden de tartışılmıştır. Hatta bunun ateşli savunucularından olan Fazlur rahman oğlunun papaz olmasına tepki gösterince oğlunun: ‘’Baba, üç dinin mensublarının cennete gireceğini söyleyen sen değil misin? Şimdi niçin benim hristiyanlığa geçmemi tepki ile karşılıyorsun?” cevabı bilinmektedir.Osmanlının son yetiştirdiği alimlerden olan Ö.N. Bilmen (rahmetullahi aleyh) ‘’Muhtasar akaid ilmihali’’ isimli eserinde bu meseleyi şu şekilde izah etmektedir.
‘’ Bazı ulemaya göre ehl-i fetret üç kısımdır: Birincisi, zaman-ı fetrette yaşadıkları halde akıl ve nazarlarıyla vahdaniyet-i ilâhiyeyi tasdik edenlerdir, Bunlar ehl-i cennettir. İkincisi, Cenab-ı ALLAH’a (Celle celalühü) şerik ittihaz edenlerdir, bunlar ehl-i nardır. Üçüncüsü, gaflet üzere olup fikr-i ulûyiyetten zahil bulunanlardır. İşte ihtilaf bu kısım hakkındadır.’’
Alıntı:
2) Bu zaman fetret devri gibi algılanabilirmi ? veya bazı bölgedekiler, mesela rusyada bir dağ köyünde bir şeyden habersiz hiristiyan köylüler ehli fetret olabilirlermi, hak din diye babadan atadan hiristiyanlığı öğrenmişler ve samimiyetle! kilisede Tanrılarına dua etmişler,bunlara islami tebliğ gememişse yinede cehennememi gidecekler?
Öncelikle fetret ne demektir? Lügatta fasıla, ara, kesilme gibi manalara gelen fetret istılahi olarak peygamberlerin gönderilmesine ara verilerek, vahyin kesildiği zamana denilir. Özellikle İsa (aleyhi’s-selam) ile peygamber (Sall
u aleyhi ve sellem) arasında geçen 450 ile 600 yıllık dönem arasına verilen isimdir.
Dolayısıyla bir dönemin fetret olabilmesi için iki peygamberin arasının olması gerekir. Eğer zamanımıza fetret dönemi dersek tekrar bir peygamberin gelmesi gerekmez mi? O zaman peygamberin (Sall
u aleyhi ve sellem) son peygamber olmaması gerekir ki, bu da kur’an’a zıt bir şey olur.
| 2) Bu zaman fetret devri gibi algılanabilirmi ? veya bazı bölgedekiler, mesela rusyada bir dağ köyünde bir şeyden habersiz hiristiyan köylüler ehli fetret olabilirlermi, hak din diye babadan atadan hiristiyanlığı öğrenmişler ve samimiyetle! kilisede Tanrılarına dua etmişler,bunlara islami tebliğ gememişse yinede cehennememi gidecekler? |
Öncelikle fetret ne demektir? Lügatta fasıla, ara, kesilme gibi manalara gelen fetret istılahi olarak peygamberlerin gönderilmesine ara verilerek, vahyin kesildiği zamana denilir. Özellikle İsa (aleyhi’s-selam) ile peygamber (Sall
u aleyhi ve sellem) arasında geçen 450 ile 600 yıllık dönem arasına verilen isimdir.
Dolayısıyla bir dönemin fetret olabilmesi için iki peygamberin arasının olması gerekir. Eğer zamanımıza fetret dönemi dersek tekrar bir peygamberin gelmesi gerekmez mi? O zaman peygamberin (Sall
u aleyhi ve sellem) son peygamber olmaması gerekir ki, bu da kur’an’a zıt bir şey olur.
Üstad hazretlerinin (rahmetullahi aleyh) bu dönemi fetret olarak söylemesini anormal bulmuyorum. Zira kendisi (hafızam beni yanıltmıyorsa) amelde Şafii mezhebi mensubuydu. Dolayısıyla Eş’ari mezhebinin kabul ettiği bir şeyi yinelemiş olmaktadır.
Bu fakirin anormal bulduğu F. Gülen hoca’nın bunu savunurken ortaya koyduğu misallerdir. Kendisi ‘’ Kelam kitablarının anlattığına bakılırsa devrimize fetret devri, bu devrin insanına da fetret devri insanı demek zordur.’’ Derken, zamanımızda ki gerek sosyal hayattaki bazı şeyler, gerekse felsefi akımların ve bazı Avrupa ülkelerinde ki yeni Müslüman olup ta ‘’daha önce neden bize gelipte islâmiyeti anlatmadınız?’’ sözlerini söyleyen kişilerin bu sözlerine dayanarak bu zaman fetret zamanıdır demek suretiyle çelişkiye düşmesidir.
Zamanımızın fetret zamanı olduğunu ifade etmek ve cehaletin mazeret olabileceğini söylemek insanlara suiistimal kapısını açmak demektir. Bu ise önü alınamayacak şeylere sebeb olabilir.
Sorunun ikinci bölümünün cevabını yine Ö.N.Bilmen’in (rahmetullahi aleyh) kitabından verelim:
‘’ “Zaman-ı fetrette yaşayan ve kendilerine savt-ı nübüvvet vâsıl olmayan kimseler dahi Allahü Teâlâ Hazretleri’ne imân ile mükelleftirler. Çünkü, kuvve-i akliyeleri, fıtrat-ı selîmeleri kendilerini tevhide, ma’rifetullaha sâiktir. Lâkin, bunlar şer’î ahkâm ile mükellef olmazlar. Zira, bu gibi hükümler Enbiyâ-ı İzam tarafından tebliğ olunmadıkça akıl ile idrâk olunamaz.
Fetret, inkıta manasınadır. Bi’set-i enbiyânın inkıtaiyle vahy-i İlâhî’nin münkatı olduğu zamana denir. Hazret-i İsa ile Hâtem-ül Enbiyâ Hazretleri’nin arasındaki zamana ıtlakı mâruftur. Böyle bir zamanda yaşayan insanlara ehl-i fetret tesmiye olunur. Bi’set-i Nebeviyye’den sonra dünyaya geldikleri halde şâhik-i cebelde veya arzın meçhul bir kıtasında yaşadıkları için kendilerine savt-ı İslâm vâsıl olmayan eşhas dahi ehl-i fetret hükmündedir.
Binaenaleyh bunlar bu cihetle mazur olduklarından namaz, oruç gibi şeri ahkâm ile mükellef olmazlar. Ancak Allahü Teâlâ’ya imanın bunlara farz olup olmaması hususunda ihtilâf vardır.
Eş’arîye’ye göre mücerred akıl ve nazar ma’rifetullah da kâfi değildir. Herhalde Allahü Teâlâ’ya imanın vücûbu şer’i şerif ile sabit olur. Ehl-i fetret adem-i imanından nâşi azab-ı nâra müstehak olmaz. Nitekim, “Biz bir kavme Resul göndermedikçe azab etmeyiz” (İsrâ Sûresi, 15) nass-ı Kur’anîsi de bunu nâtıktır.
Fakat Mâtüridiyye Eimmesi derler ki: Allah Teâlâ’ya imân etmek fıtrat muktezasıdır. Herkes aklen tevhid-i Bâri’nin hüsnünü idrâk edebilir… Bir insan nerede ve hangi zamanda bulunursa bulunsun, daima nazar-ı intibahına çarpan binlerce hilkat bediâlarını görür dururken bunların azîm mübdiinin vücuduna aklen istidlal edememesi tecviz olunamaz…
Âyet-i celîleyle nefyolunan azabtan maksad ise dünya azabıdır, âhiret azabı değildir. Yahut bu âyet-i kerîmenin nâtık olduğu adem-i tazip, idrâki mümkün olmayan ahlâk-ı şer’iyyenin adem-i icrası haline aittir. Yoksa, aklen tahsili mümkün olan ma’rifetullahın terkine şâmil değildir. Binaenaleyh ma’rifetullah hususunda hiçbir âkil mazur olamaz
Alıntı:
3) İslamı ve Muhammed aleyisseşamı hahamdan papazdan duymuş ancak sah!te din, ve sah!te peygamber diye dinlemiş hep.. bu kişiler tebliğ edilmiş hükmündemi yoksa değilmi ? İmamı gazaliden ” tebliğ kabule şayan değilse tebliğ sayılmaz” dediği rivayet edilir doğrumudur ?
Bu suale cevap olarak, İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) Hazretleri’nin aşağıdaki tasnifine göz atalım, Bu tasnifinde İmam-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) Hazretleri o zamanda yaşayan Hıristiyanların ve henüz Müslüman olmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle buyurmaktadır:
“İnancıma göre, inşâ
ALLAH (Celle celalühü), zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümulüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:
| 3) İslamı ve Muhammed aleyisseşamı hahamdan papazdan duymuş ancak sah!te din, ve sah!te peygamber diye dinlemiş hep.. bu kişiler tebliğ edilmiş hükmündemi yoksa değilmi ? İmamı gazaliden ” tebliğ kabule şayan değilse tebliğ sayılmaz” dediği rivayet edilir doğrumudur ? |
Bu suale cevap olarak, İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) Hazretleri’nin aşağıdaki tasnifine göz atalım, Bu tasnifinde İmam-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) Hazretleri o zamanda yaşayan Hıristiyanların ve henüz Müslüman olmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle buyurmaktadır:
“İnancıma göre, inşâ
ALLAH (Celle celalühü), zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümulüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:
a. Hazret-i MUHAMMED’in (Sall
u aleyhi ve sellem) ismini hiç duymamış olanlar.
b. Hz. Peygamber’in (Sall
u aleyhi ve sellem) ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizeleri duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhidlerdir.
c. Bu iki derece arasında bulunan grupdur. Hz. Peygamber’in (Sall
u aleyhi ve sellem) ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamber’i (Sall
u aleyhi ve sellem) tâ küçüklüklerinden beri “İsmi MUHAMMED(Sall
u aleyhi ve sellem) olan -hâşâ!- yalancının biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur” şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın Adı el-Mukaffa’ olan yalancının biri ALLAH’ın (Celle celalühü) kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grubda olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber’in (Sall
u aleyhi ve sellem) ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.”(İmam-ı Gazali, İslâm’da Müsamaha (Tercüme: Süleyman Uludağ), s. 60-61.)
u aleyhi ve sellem) ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizeleri duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhidlerdir.
u aleyhi ve sellem) ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamber’i (Sall
u aleyhi ve sellem) tâ küçüklüklerinden beri “İsmi MUHAMMED(Sall
u aleyhi ve sellem) olan -hâşâ!- yalancının biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur” şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın Adı el-Mukaffa’ olan yalancının biri ALLAH’ın (Celle celalühü) kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grubda olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber’in (Sall
u aleyhi ve sellem) ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.”(İmam-ı Gazali, İslâm’da Müsamaha (Tercüme: Süleyman Uludağ), s. 60-61.)