Şub-6-11

sahabe mezhebi

BİSMİHİ TEALA

Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) yetişerek ona iman etmiş ve örfen ‘’arkadaş’’ denilebilecek bir süre onunla birlikte bulunmuş kimselerden (sahabe )(1) bazıları fıkhi bilgileri ile meşhur olmuşlardır. Onların Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) ölümünden sonra müslümanların karşılaştıkları çeşitli hukuki ve sosyal problemlere getirdikleri çözümler, ilk devir alimleri tarafından bize intikal ettirilmekle kalmayıp hukuki faaliyet ve görüşlerinin teşri değeri de İslam hukuk metodolojisinde genişce tartışılmıştır.(2)

Ancak sahabenin söz ve davranışlarının amm bir nass‘la karşılaşması halinde, onun ‘’tashih’’ etme güçünün bulunup bulunmadığı konusu ihlilaflı bir konudur. Ancak burada öncelikle bir kavram farklılığına işaret edilmelidir: Hadis usulcüleri sahabi sözlerine, haberin isnadının sahabe de son bulması, ve peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşmaması sebebi ile ‘’mevkuf hadis’’ adını verirken (3) ulema bunları ‘’sahabe kavli, sahabe reyi, sahabe içtihadı, sahabe fetvası, sahabe mezhebi, sahabe fiili, ravinin kavli’’(4) gibi çeşitli isimlerle anmaları, onların Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrirleri ile onu dışındaki şahısların söz ve davranışlarının teş’ri deki yerini tespit konusunda gösterdikleri hassasiyetin bir ifadesidir.

Sahabe görüş ve uygulamalarının ‘’tahsis’’ delili olması konusundaki görüşleri iki ana gruba ayırmak mümkündür. İmam-ı Şafii’den (rahmetullahi aleyh) rivayet edilen bir görüşe ve Gazali, Razi, İbn’ü-l hacib gibi Şafii ve Maliki usulcülerle, Hanefiler’den Ebu’l-Hasan el-kerhi ve Zahiriler’den İbn-i Hazm’a (rahmetullahi aleyhim ecmain) göre, bir sahabe’nin sözü diğer sahabiler arasında yaygınlık kazanmamış ise, muhalefet ettiği amm haberi bizzat kendisi rivayet etse dahi amm‘ı tahsis edemez.(5) Diğer taraftan Şirazi (rahmetullahi aleyh) ise, kendi mezheplerin de sahabe sözünün tahsis delili olarak kabul edildiğini söylemiştir.(6) Her ne kadar İmam-ı Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) sahabe sözünün ilam ifade ettiğine dair sözleri (7) bu tespiti destekler görünüyorsa da, gerek Gazzali’nin (rahmetullahi aleyh) değerlendirmeleri(8) gerekse İbnü’l-Kayyim el- Cevziyye‘nin (rahmetullahi aleyh) sahabe sözü hakkında İmam Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) son görüşünde (kavl-i cedid) tek bir harfin dahi muhafaza edilmediğine dair tespitleri (9) Şirazi’nin (rahmetullahi aleyh) bu iddiasının aksine unsurlar taşımaktadır. Hatta bu konuda İmam Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) ‘’aynı asırda yaşasaydım, mutlaka kendisini reddedecek olduğum bir kişinin görüşü sebebiyle, hadisi nasıl terk ederdim?’’ (10) cümlesi, bu konuda ki görüşlerini açık bir şekilde ifade etmektedir.

 Sahabe görüş ve uygulamalarının tahsis delili olmadığını savunan bu ulemaya göre, amm haberin şer’i bir delil olduğunda ittifak edilmiştir. Sahabe söz ve davranışları ise şer’i bir hüccet değildir. Kaynak değeri bulunmayan bir görüş veya fiil ile şer’i bir hücceti terketmek doğru bir davranış olamaz.(11) Üstelik bizzat sahabe,umumi haberler karşısında kendi içtihadlarını terk etmenin yanında, birbirlerinin görüş ve davranışlarına da muhalefet etmişlerdir. Eğer onların söz ve davranışları şer’i bir delil olsaydı bizzat kendi muhalefetleri caiz olmazdı. Bu realite, ravinin (sahabi) muhalefet veya tahsisinin sadece kendi içtihad ve araştırmalarının bir sonucu olduğunu göstermektedir.(12) Eğer o, bir haberin muhtemel manalarından birini almışsa ve bu mananın tevkifi olma ihtimali bulunuyorsa, onun tevkifi bir mana olduğunu başka bir delil ile öğrendiğini belirtmedikçe, ona uymak gerekmez.(13)

Hanefi ve Hanbeli usulcüleri ise, bazı ayrıntılar bulunmakla birlikte genel olarak sahabe mezhebinin ‘’tahsis’’ delili olacağını kabul etmişlerdir.(14) Onlar, sahabe mezhebinin kıyastan daha üstün bir delil olduğunu, has olan bir sahabe sözünün delalet bakımından amm‘dan daha kuvvetli olduğunu savunmuşlardır. Bu durumda, onunla amel edilmezse, sahabenin delilsiz bir şekilde amm haberi terk ettiği vehmi ortaya çıkacaktır. Bu ise sahabe’yi fısk ile itham etmek anlamına gelir. Halbuki onların adeleti konusunda icma bulunmaktadır.(15) Diğer yandan,ravinin amm bir habere aykırı görüşü ya bir habere ya da bir zanna dayanmış olabilir. Hz. peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve selem) gelen bir habere dayanıyor ise ona dönmek gerekir. Şayet onu,kendi akli muhakemesinin sonucu olarak söylemişse, bu takdirde onun Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) terbiyesinde yetişmesi, nass‘ların nuzül ve vürud sebeblerini daha iyi bilmesi ve bunun sonucu olarak şari’in amaçlarını (makasıd) kavrama imkanına daha fazla sahip olması sebebiyle, onun grüşleri bizim görüşlerimizden daha üstündür. Kaldı ki, onların görüşleri kendi içtihadları olsa dahi bu, sahabe olmayanların içtihadlarından amel edilmeye daha layıktır.(16)

Bu iddialara rağmen, sahabenin bir delile dayalı olarak görüş belirtmiş olması sadece bir ihtimaldir. Halbuki, ihtimallerde asl olan onun mevcud olmamasıdır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) terbiyesinde yetişmelerine rağmen, onların görüşlerinin bizimkinden üstün olması da bir ihtimaldir. Burada, bazen bizim görüşlerimizin de onların görüşlerinden üstün olma ihtimali bulunmaktadır. Öte taraftan, sahabenin kuvvetli zannederek kendisiyle amm‘ı terk ettiği delil gerçekte zayıf olabileceği gibi, sahabe bu zannında yanılmışta olabilir. Bütün bu ihtimaller karşısında, apaçık bir delilin terk edilmesi isabetli bir görüş değildir.(17)

Tahsis taraftarlarından bazıları ise, sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olabilmesi için birtakım şartlar ileri sürmüşlerdir. Buna göre, amm nass‘a aykırı görüş bildiren sahabi veya ravinin söz konusu amm‘dan haberdar olması ve onu bilmesi gereklidir. O zaman, sanki hem amm‘ı hem de ona muhalif başka bir haberi rivayet etmiş gibi olur. Eğer burada amm habere aykırı olan hadisin ravisi bizzat kendisi ise bu takdirde onunla tahsis caiz olur.(18) Ancak Ebu Hamid el-isfirani, Süleym er-razi ve Şirazi (rahmetullahi aleyhim) gibi bazı usulcüler ise, bunun tam aksine olarak sahabinin söz ve davranışlarının, amm haberin ravisi olmaması ve söylediği sözün yaygınlık kazanması, fakat herhangi bir sahabinin de ona muhalefet etmemesi halinde tahsis delili olacağını söylemişlerdir.(19) Ne var ki, böyle bir durum en azından sukuti icma sayılmalıdır.O zaman da, onun tahsis delili olması bu konudan ziyade icma içerisinde incelenir.

Diğer yandan, Ebü’l-Hüseyin el-Basri sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olması konusunda, aslında umumun Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetiyle tahsis edildiğini, ravinin mezhebinin ise Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) tahsisine delil olarak kullanıldığını belirterek, sahabe mezhebini Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edilen bir sünnet derecesinde kabul etmiştir.(20) Bu takdir de şu ihtimallerden biri bulunabilir: Ravi ya kendi arzu ve isteklerine dayalı olarak rivayette bulunmuştur ya da Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) aksine içtihad etmeye imkan bırakmayacak şekilde açık veya ihtimalli bir haber (nass) duymuştur. İlk iki şıkkı düşünmek, sahabenin dini hayatları açısından mümkün değildir. Son iki şıkka gelince onların her ikisi ile de tahsis yapılabilir.(21)

Sahabe görüş ve davranışlarının amm bir haberi tahsisine şu örnek verilebilir:

Hz.Ebu Hüreyre’den (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadiste,Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem): ‘’Birinizin kabını köpek yaladığı zaman onu yedi defa yıkasın’’ (22) başka bir rivayette ise ‘’ köpek yaladığı zaman, kabınız yedi defa yıkanmakla temizlenir. Birinci (bazı rivayetlerde sonuncu veya yedinci) sinde toprakla yıkanır’’(23) buyurmuştur. Bu hadiste, köpeğin yaladığı bir kabın yedi defa yıkanması emredilmektedir. Halbuki bu hadisin ravisi olan Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) böyle bir kabı üç defa yıkamıştır. (24) Onun bu hareketi, sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olduğunu savunanlara göre, yukarida ki hadislerin hükmünü tahsis etmektedir.(25) Gerçi hadiste geçen ‘’yedi’’ veya ‘’üç’’ rakamlarının has birer kelime oldukları ve hass‘ın tahsisinin ise mümkün olmadığı söylenmişse de,(26) bu rakamların çoğul olması ve cemilerin umumu bir yana, burada bizi ilğilendiren husus, ravinin amm bir hükmü rivayet etmesi ve daha sonra da rivayet ettiği bu habere aykırı davranış içine girmesidir.

 Sonuç olarak, bu konuyla ilgili tartışmaların sahabi mezhebinin hukuki değeri hakkındaki ihtilflardan kaynaklandığı görülmektedir. Ancak ‘’ehl-i hadis’’ olarak nitelenen Maliki ve şafii’lerin, sahabe sözlerini sahabilerin re’y ve içtihadları olarak değerlendirmeleri ve diğer müçtehidlerin içtihadları ile denk tutmaları, bu doktirinlerin sırf eser taraftarı olmadıkları, ayrıca re’y ve içtihada da itibar ettiklerini göstermekte ise de, bir tarafta amm‘ın delaletinin zanni olduğunu ve bu sebeple tahsis delilin de kati veya zanni ayırımına gerek olmadığını savunurken, diğer tarafta sahabe söz ve davranışlarının şer’i bir delil olmadıkları gerekçesi ile tahsis işlevinden alıkonulması bir çelişki olarak görülebilir. Hatta kıyas ve mefhumlara tahsisi kabul edenlerin, en azından sahabenin kendi içtihadları sayılan bu görüşleri de tahsis delili olarak kabul etmeleri daha tutarlı olurdu. Sahabe görüş ve uygulamalarını şer’i bir delil kabul ederek onların dışına çıkmayan Hanefi’ler ise(27) bu tavırlarıyla, İmam-ı Muhammmed’in (rahmetullahi aleyh) de işaret ettiği gibi(28) sünnet ve re’y arasında hassas bir denge kurmuş bulunmaktadırlar. Ancak onlar, amm‘ın delaletinin ve onu ilk defa tahsis edecek delilin kati ve amm‘a bitişik (mukarin) olmasını savunurken, zanni olduğunu(29) ve mukarin olmadığı, hatta daha sonra (müteahhir) geldiği apaçık olan bir sahabi söz veya fiili ile amm nass‘ı ilk olarak nasıl tahsis edecekleri problemi, doktirinlerin kendi sistemlerini test etmeleri bakımından önemli bir örnektir. Sahabe sözlerinin ancak amm‘ın ikinci, üçüncü defaki tahsislerinde veya zan ifade eden haber-i vahidlerin tahsisinde geçerli kabul edilmesi, her haldeHanefi’lerin sistemlerine daha uygun olmalıdır. Netice itibariyle, sahabe görüş ve uygulamaları –bizzat Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir rivayet olma ihtimalleri saklı kalmak kaydı ile- en azından onların re’y ve içtihadlarıdır. Bu durumda bir yorum çeşidi olan tahsis, herhangi bir devir de yaşayan bir müçtehidin yaptığı kıyasla olduğu gibi, sahabenin re’y ve içtihadlarıyla da yapılabilmektedir.

1) süyüti, tedribü’r ravi: 396,399/ hatib bağdadi,el- kifaye, 99,101/
2) sahabi mezhebi hk. Klasik usul kitapların daki ‘’sahabe kavli’’ veya ‘’sahabe mezhebi’’ ile ilğili bölümler yanın da ayrıca Alai, icmalü’l isabe fi akvali’s-sahabe/ Muhammed İsmail şaban, kavlü’s-sahabi ve eseruhü fi’l-fıkhı’l- İslami
3) İbnü’s-salah ulümü’l-hadis,208/ Talat koçyigit,hadis ıstılahları,224
4) Şirazi, şerhü’l-lüma 2, 105,114 /Gazzali,el-müstesfa,2 112/ Amidi,el-ihkam 1,533
5) Ebü’l Hüseyin, el-mu’temet, 2 671 / Amidi a.g.e 1,533
6) Şirazi,a.g.e ,1 382
7) İmam-ı Şafii,er-risale 596/ el-um 2, 166,167
8 ) Gazali a.g.e, 271,274
9) İbn kayyim el- cevziyye,İ’lamü’l muvakkı’in 4 120
10) Şemseddin Ebu’s-sena el-isfahani,beyanü’l muhtasar şerhü muhtasar-ı ibn-i hacib,1,750
11) Ebü’l hattab,et-temhid,2 120/ amidi,a.g.e 533/ Şevkani, irşadü’l-fuhül 162
12) İbn Abdüşşekür, müsellemetü’s sübüt 1 355
13) Gazali a.g.e 2 113
14) Ebü’l Hattab,a.g.e 2 119/ Alai,a.g.e 2 1518/ İbn abdüşşekür,a.g.e 1 355
15) Amidi a.g.e 1 353/ Şevkani,a.g.e 162
16) Şİrazi,a.g.e 1 382/ Ebü’l Hattab,a.g.e 2 120
17) Amidi,a.g.e. 1 353 /İci, muhtasarı’l-münteha 2 151/ Şevkani,a.g.e,162
18) Ebü’l Hattab, a.g.e,2 119,120/ razi el-Mahsül 1 191/ İbn Abdüşşekür a.g.e1 355
19) Şirazi, a.g.e 1 381/ Alai,a.g.e 86,87/ Şevkani, a.g.e,161/ Şaban Muhammed kavlü’s-sahabe 107
20) Ebü’l Hüseyin, el-Mu’temet 2 671
21) Ebü’l Hüseyin, a.g.e 2 671
22) Buhari, vudü,33 /Müslim, tahare 89/İbn-i Mace,tahare 31
23) Müslim, tahare,92,93 / Ebu Davud, tahare, 37 / İbn-i Mace, tahare 31
24) Darakutni, sünen 1 66
25) Bu hadisin hükümleri hk. bk. Şevkani,a.g.e 1 46,48
26) Hadari,el-am ve’l has 249
27) İmam-ı Şerahsi, usül 2 105,106 /Semerkandi,Mizan 447
28) İmam-ı Şerahsi a.g.e 113
29) Sahabi görüş ve uygulamaları zanni oluşu hk.bk. İci Şerhu muhtasarı’l munteha 2 152

BİSMİHİ TEALA

Sekizinci delil: Bir ayeti kerime de şöyle buyrulmaktadır:

 

وَإِنَّہُمۡ عِندَنَا لَمِنَ ٱلۡمُصۡطَفَيۡنَ ٱلۡأَخۡيَارِ

‘’ Şüphesiz onlar bizim yanımızda şeçkin ve iyi kimselerdendir.’’ (Sad / 47)  Ayeti kerime deki iki cümle yani (ٱلۡمُصۡطَفَيۡنَ) ve (ٱلۡأَخۡيَارِ) cümleleri yapılması gereken ve terk edilmesi gereken fiilleri kapsamaktadır. Her ne kadar ayeti kerime de istisna cevazına delil varsa da, yani ‘’ şekçin ve iyi kimselerden falancası şöyle şöyle’’ denilmesi mümkündür. O zaman istisna edilen kişi veya kısım genel hükmün dışında kalır. Türkçe de buna ‘’ İstisnalar kaideye bozmaz’’ denir. Bu ayeti kerime peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) her iş ve her hususta şeçkin ve iyi insanlar olduklarına delalet etmektedir. Buda onlardan günahın sadır olmasına münafidir. Bu ayeti kerimeye benzeyen diğer ayetler de şöyledir:

 

ٱللَّهُ يَصۡطَفِى مِنَ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةِ رُسُلاً۬ وَمِنَ ٱلنَّاسِ

‘’ ALLAH meleklerden de insanlardan da elçiler seçer’’ (Hacc /75)

 

إِنَّ ٱللَّهَ ٱصۡطَفَىٰٓ ءَادَمَ وَنُوحً۬ا وَءَالَ إِبۡرَٲهِيمَ وَءَالَ عِمۡرَٲنَ عَلَى ٱلۡعَـٰلَمِينَ

‘’ ALLAH (birbirlerinden gelme nesil olarak) Âdemi, Nuh’u, İbrahim’in ailesini ve İmran’ın ailesini âlemlere üstün kılmıştır.’’ ( Al-i İmran / 33)

 

وَلَقَدِ ٱصۡطَفَيۡنَـٰهُ فِى ٱلدُّنۡيَا‌ۖ وَإِنَّهُ ۥ فِى ٱلۡأَخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ

‘’ And olsun ki biz onu dünya da (peygamber) olarak şetçik, şüphesiz o ahirette de Salihlerden dir.’’ (Bakara / 130) Musa (aleyhi’s-selam) hakkında da şöyle denilmektedir:

 

إِنِّى ٱصۡطَفَيۡتُكَ عَلَى ٱلنَّاسِ بِرِسَـٰلَـٰتِى وَبِكَلَـٰمِى

‘’ Ben risaletimle (sana verdiğim görevlerle) ve sözlerimle seni insanların başına şetçim.’’ ( A’raf /144)

 

إِنَّآ أَخۡلَصۡنَـٰهُم بِخَالِصَةٍ۬ ذِڪۡرَى ٱلدَّارِ

‘’ Şüphesiz biz onları, ahiret yurdunu düşünme özelliği ile (temizleyip) ihlâslı kimseler kıldık.’’ (Sad /46) Bütün bu ayeti kerimeler peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) şekçin ve iyi kişiler olduklarının delilleridir. Burada ‘’Seçilmiş olmak günah işlemeye engel değildir.’’ Diye itiraz edip söz söylemek mümkün değildir. Zira başka bir ayeti kerimede de şöyle:

 

ثُمَّ أَوۡرَثۡنَا ٱلۡكِتَـٰبَ ٱلَّذِينَ ٱصۡطَفَيۡنَا مِنۡ عِبَادِنَاۖ فَمِنۡهُمۡ ظَالِمٌ۬ لِّنَفۡسِهِۦ وَمِنۡہُم مُّقۡتَصِدٌ۬ وَمِنۡہُمۡ سَابِقُۢ بِٱلۡخَيۡرَٲتِ بِإِذۡنِ ٱللَّهِۚ

‘’ Sonra kitabı kullarımız arasından şetçiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de ALLAH’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır.’’(  Fatır /32) buyrulmaktadır. Ayeti kerime de seçilmişlerin zalim, ortada ve ileri gidenler olarak taksim edilmesi söylediğimiz manaya münafi değildir. Zira ‘’onlardan’’ (فَمِنۡهُمۡ) ifadesindeki zamir’in ‘’kullarımızdan’’ (مِنۡ عِبَادِنَا) sözüne raci olduğunu söylüyoruz ‘’şeçilmiş kişilerin’’ (ٱلَّذِينَ ٱصۡطَفَيۡنَا) sözüne raci olduğunu değil. Zira zamirlerin en yakınındaki kelimeye atfedilmesi vaciptir.

 

Dokuzuncu delil: ALLAH (Celle celalühü) İblis’in halinden söz ederken onun şu ifadesini bize nakletmektedir:

 

قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغۡوِيَنَّهُمۡ أَجۡمَعِينَ  إِلَّا عِبَادَكَ مِنۡهُمُ ٱلۡمُخۡلَصِينَ

‘’ İblis senin kudretine yemin ederim ki onlardan ihlâslı olanlar hariç elbette hepsini yoldan çıkaracağım dedi’’ ( Sad /82,83) Ayeti kerime de İblis’in iğva ve sapıklıklarından ihlas sahibi kulların etkilenmeyeceği ifade edilmektedir. Diğer bir ayeti kerime de: (إِنَّآ أَخۡلَصۡنَـٰهُم بِخَالِصَةٍ۬) ‘’ Şüphesiz biz onları ihlaslı kullar’’ yaptık demek suretiyle İbrahim, İshak ve Yakub’un (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) ihlaslı olduklarına şehadet etmektedir. Bir başka ayeti kerime de Yusuf (aleyhi’s-selam) hakkında şöyle demektedir:

 

                                       إِنَّهُ ۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُخۡلَصِينَ       

‘’ Şüphesiz o bizim ihlaslı kullarımızdandır.’’ (Yusuf /34) İblis, ALLAH’ın (Celle celalühü) ihlas sahibi kullarını yoldan çıkaramayacağını ikrar etmesi ve ALLAH’ın (Celle celalühü)  peygamberlerin  (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) ihlas sahiplerini olduklarına dair şehadet etmesiyle İblisin onları yoldan çıkaramayacağı sabit olmuştur. Bu da onlardan günahın sadır olmasının mümkün olmadığını göstermektedir.

 

Onuncu delil: Bir ayeti kerime de şöyle buyrulmaktadır:

 

وَلَقَدۡ صَدَّقَ عَلَيۡہِمۡ إِبۡلِيسُ ظَنَّهُ ۥ فَٱتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقً۬ا مِّنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ

‘’Andolsun iblis, onlar hakkında ki tahminini doğruya çıkardı. Mü’minlerden bir zümre dışında hepsi ona uydular.’’ (Sebe /20) Ayeti kerime deki ‘’Mü’minlerden bir zümre’’ den kasıt peygamberlerdir (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam). Eğer burada: ‘’ Ayeti kerime buna açık olarak işaret etmiyor. O mü’minlerden maksat peygamberler de  (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) olabilir, başkaları da’’ şeklinde itiraz edilirse. Biz deriz ki: ‘’ Eğer ayeti kerimede ki maksat peygamberler (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) haricinde başkaları ise, o zaman o kişiler peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) daha efdaldirler. Zira ayeti kerime de:

 

إِنَّ أَڪۡرَمَكُمۡ عِندَ ٱللَّهِ أَتۡقَٮٰكُمۡ‌ۚ

‘’ Muhakkak ki ALLAH katında en değerliniz, ALLAH’tan en çok korkanınızdır.’’ Buyrulmaktadır. Başkalarını peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) efdal yapmak icma ile batıldır. Dolayısıyla İblis’in yoluna uymayanların peygamberler (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) olduğu kesinlik kazanmıştır. Her günah işleyen İblis’in yoluna tabi olmuştur. Bu da açıkca delalet etmektedir ki, peygamberler (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah işlemezler.

 

On birinci delil: Bir ayeti kerime de ALLAH (Celle celalühü) insanları iki sınıfa ayırmaktadır. Birinci grup:

 

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ حِزۡبُ ٱلشَّيۡطَـٰنِ‌ۚ أَلَآ إِنَّ حِزۡبَ ٱلشَّيۡطَـٰنِ هُمُ ٱلۡخَـٰسِرُونَ

‘’ İşte onlar Şeytan’ın yandaşlarıdırlar.  Dikkat edin Şeytan’ın yandaşları hüsrana uğrayanlardır.’’ (Mücadele /19) Ayeti kerimesi ile Şeytan’ın yandaşları. Diğeri ise:

 

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ حِزۡبُ ٱللَّهِ‌ۚ أَلَآ إِنَّ حِزۡبَ ٱللَّهِ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ

‘’ İşte onlar ALLAH’ın yandaşlarıdırlar. Dikkat edin ALLAH’ın yandaşları kurtuluşa erenlerdir.’’ (Mücadele /22) Ayeti kerimesi ile ALLAH’ın (Celle celalühü)  yandaşları.

 

Şüphe yok ki Şeytan’ın yandaşları, Şeytan’ın kendilerinden yapılmasını istediği şeyleri yapan ve onun emirlerini dinleyenlerdir. Eğer peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah sadır olduğunu kabul edersek, o zaman peygamberlerin  (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) Şeytanın yandaşlarından olduklarını söylememiz gerekir. Ayeti kerime de ‘’ إِنَّ حِزۡبَ ٱلشَّيۡطَـٰنِ هُمُ ٱلۡخَـٰسِرُونَ’’ (Dikkat edin Şeytanın yandaşları hüsrana uğrayanlardandır.)  demektedir. Bununla beraber peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinden mütteki ve zahid bir kulun ayetin ifadesi ile ALLAH’ın (Celle celalühü) yandaşı olduğu ve (ٓ إِنَّ حِزۡبَ ٱللَّهِ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ ) ‘’ Dikkat edin ALLAH’ın yandaşları kurtuluşa erenlerdir’’ ayeti kerimesi ile kurtuluşa erdiğini kabul etmek durumunda kalırız. O zaman da peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinden herhangi mütteki ve zahid bir kulun birçok peygamber den (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) daha faziletli olduğunu kabul etmek durumunda kalırız ki, bu da batıldır.

 

On ikinci delil: Ehl-i Sünnet ve’l cemaat uleması peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) Meleklerden efdal oldukları hususunda icma etmişlerdir. Delillerin delaletiyle Meleklerin hiç günah işlemedikleri sabittir. Eğer peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam)  günah sadır olduğunu kabul etmiş olursak, peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) Meleklerden daha efdal olmadığını ifade etmiş oluruz. Zira ayeti kerime de:

 

 

أَمۡ نَجۡعَلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ كَٱلۡمُفۡسِدِينَ فِى ٱلۡأَرۡضِ أَمۡ نَجۡعَلُ ٱلۡمُتَّقِينَ كَٱلۡفُجَّارِ

‘’ Yoksa biz, iman edip Salih amel işleyenleri, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya ALLAH’tan korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?’’ ( Sad /28) buyrulmaktadır.

 

On üçüncü delil: ALLAH (Celle celalühü) İbrahim (aleyhi’s-selam) hakkında söz ederken bir ayeti kerime de şöyle buyurmaktadır:

 

 

إِنِّى جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامً۬ا

‘’ Ben seni insanlara önder (imam) yapacağım’’ (Bakara /124) buyurmaktadır. İmam demek kendisine her konuda tabi olunan kişi demektir. Eğer İbrahim’in (aleyhi’s-selam) günah işlediğini kabul edersek, o zaman insanların İbrahim’in (aleyhi’s-selam) işlediği o günahı yapmaları vacip olması gerekir. Takdir edilir ki bu da batıldır.

 

On dördüncü delil: Bir ayeti kerime de:

 

لَا يَنَالُ عَهۡدِى ٱلظَّـٰلِمِينَ

‘’ Benim ahdim zalimlere ulaşmaz ( onlar için söz vermem)’’ (Bakara / 124) buyurmaktadır. Günah işleyen herkes kendisine zulüm etmektedir. Zira ayeti kerime de:  (فَمِنۡهُمۡ ظَالِمٌ۬ لِّنَفۡسِهِۦ) ‘’ onlardan bir kısmı kendine zulüm eder’’ buyurmaktadır. Bu böyle bilindiği zaman deriz ki: ALLAH’ın (Celle celalühü) zalimlere ulaşmaz diye hüküm verdiği bu ahid ya risalet ahdidir veya imamet ahdidir. Birincisinin (nübüvet ahdi) olması daha makuldür. Ama İmamet ahdinin olması da mümkündür. Zira imamet ahdi, risalet ahdinden bir derece düşüktür. İmamet ahdinin ulaşmadığı günahkâr ve asi bir kula risalet ahdinin ulaşmaması daha evladır.

 

Kaynaklar

1)     Fahreddin razi, Tefsiri kebir

2)     Mecmau’t-tefasir

3)     Tarık abdul halim, Cevabul müfid fi hükmü cahili’t-tevhid

4)     İmamı Şatibi, El i’tisam

5)     İmamı Nesefi, Akidetü’t-tahaviye

6)     Fahreddin razi, İsmetul enbiya

7)     Aliyyul kari, Şerhu fıkhı ekber

8 )     Muhammed bin abdurrahman hammas, usulü’d-din

9)     Emedi, Gayetul meram fi ilmi kelam

 

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

 

Peygamberlik müessesesi ALLAH’ın (Celle celalühü) insanoğluna vermiş olduğu nimetlerin en büyüklerinden birisidir. Peygamberlere (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) iman İslâmın temel inançlarından birisi olması hasebiyle peygambere (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) ait bütün meseleler inanç meseleleridir. Peygamberin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) kendilerine has sıfatları vardır. Bedensel ayıplardan salim olmaları, korkusuz olmaları, doğru sözlü olmaları, keskin ve kıvrak zekâya sahip olmaları, tesirli ve tatlı konuşmaları gibi birçok sıfatla muttasıftırlar. Peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) sıfatlarından bir tanesi de ‘’İsmet’’ sıfatıdır. Yani peygamberler (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah işler mi? Bu konu hakkında ki deliller çoğunlukla akli delillere dayanmaktadır. Çünkü risalet gönderildikleri insanlar tarafından hissedilebilir mucizelere dayanan bir delille aklen sabittir. Bu nedenle peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam)   günah işlememeleri hususu da aklen sabit olmalıdır. Çünkü günah işlememek, Rasüllerin ve Nebilerin nübüvvetinin sabit olmasının gerektirdiklerindendir. Peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günahsız olup olmadıkları veya günah işleyip işlemedikleri hususunda dört farklı görüş bulunmaktadır.

 

Birinci görüş: İtikada (inanca) ait hususlarda:

 

Ümmet peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) küfür ve bid’at işlemekten masum oldukları üzerine icma etmişlerdir. Sadece Haricilerden Fudeyliye buna muhalefet etmiştir. Zira Hariciler peygamberler (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) üzerine küfrü caiz görürler. Bunun sebebi de onların her günahı küfür kabul etmelerinden dolayıdır. Bunun için peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) küfrün sadır olmasına cevaz verirler. Rafızîler ise takiyye yolu ile peygamberlerden küfür kelimesinin sadır olmasını caiz görürler.

 

İkinci görüş: ALLAH’ın (Celle celalühü) indirdiği hükümler ve şeraitlere (tebliğe) ait hususlar:

 

ALLAH’ın (Celle celalühü) indirdiği hükümleri ve gönderdiği şeriatları peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) bilerek veya bilmeyerek tahrif etmeyecekleri husussunda icma oluşmuştur. Zira böyle bir tahrif olması halinde şeriatlara itimat ve güven ortadan kalkar.

 

Üçüncü görüş: Fetva vermeye ait hususlar:

 

Peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) bilerek kasden yanlış fetva vermeyecekleri hususunda icma oluşmuştur. Hata ve yanlışlık sonucu fetva verme hususunda ihtilaf bulunmaktadır.

 

Dördüncü görüş: Peygamberlerin  (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) halleri ve fiillerine ait hususlar:

 

Bu hususta da beş görüş bulunmaktadır:

 

Birinci görüş: Bu görüş sahiplerine göre peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) büyük ve küçük günah işlemeleri caizdir.

 

İkinci görüş: Bu görüş sahiplerine göre peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) bilerek kasten büyük günah işlemeleri caiz değildir. Küçük günah işlemeleri ise insanlarda nefret hissi uyandıracak bir husus olmadıktan sonra caizdir. Eğer insanlarda nefret hissi uyandıracak bir şey ise caiz değildir. Mutezilenin ekserisi bu görüştedir.

 

Üçüncü görüş: Bu görüş sahiplerine göre peygamberlerin kasten bilerek büyük ve küçük günah işlemeleri caiz değildir. Ancak Hata ve tevil yoluyla büyük ve küçük günah işlemeleri caizdir.

 

Dördüncü görüş: Bu görüş sahiplerine göre peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) kasden bilerek büyük ve küçük günah işlemeleri caiz olmadığı gibi hata ve tevil yoluyla da büyük ve küçük günah işlemeleri caiz değildir. Ancak yanılarak ve unutarak büyük ve küçük günah işlemeleri caizdir. Ancak böyle bir durumda peygamberler (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) hemen ikaz edilirler. Bundan dolayı ilim yönünden insanlardan en mükemmeli durumunda olan peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) daima her zaman uyanık olmaları gerekir.

 

Beşinci görüş: Bu görüş sahiplerine göre peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) bilerek, bilmeyerek, kasten, hata ile veya unutarak büyük ve küçük günah işlemeleri caiz değildir. Şiiler bu görüştedir.

 

Peygamberlerde (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) bulunan ismet sıfatının vakti hususunda da ihtilaf edilmiştir. Bir kısım ulemaya göre peygamberlerde ki (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) ismet sıfatı onların doğumu ile başlar ömürlerinin sonuna kadar devam eder.  İkinci görüş sahiplerine göre ise peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) ismet sıfatı onlarda peygamberlik görevi başladığı zaman vacip olup diğer zamanlarda vacip değildir. Ehli sünnet ve’l cemaat’ın görüşü bu yöndedir. Peygamberler (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) nübüvvet zamanı kasden büyük ve küçük günahlardan masumdurlar. Ancak hata ile küçük küçük günah işlemeleri caizdir. Peygamberin masumiyetine dair birçok delil getirilebilir.

 

Birinci delil: Eğer peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah sadır olsaydı, onlar bundan dolayı hemen ikaz edilirler, ceza görmeleri tehir edilmek birlikte onların cezalarının ümmetlerinde ki günahkârlardan daha ağır bir ceza ile cezalandırılmaları gerekir ki, bu da onlardan günah sadır olması gibi batıldır. Zira ALLAH’ın (Celle celalühü) insanlara verdiği en büyük nimet peygamberlik nimetidir. Peygamberlik nimeti ile nimetlenen bir kulun diğer insanlar gibi günah işlemesi gibi bir düşünce hem çirkin hem de günah işlediği zaman bu onun durumunda noksanlık meydana getireceği için böyle bir şey mümkün görülmemiş ve aklıselim de bunu kabul etmiştir. Bu görüşü üç yönden nakil ile de destekleyebiliriz.

 

Birinci yön: Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) hanımları hakkında ALLAH (Celle celalühü) ayeti kerime de şöyle buyurmaktadır:

 

يَـٰنِسَآءَ ٱلنَّبِىِّ لَسۡتُنَّ ڪَأَحَدٍ۬ مِّنَ ٱلنِّسَآءِۚ

‘’ Ey peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz’’ (Ahzab / 32) başka bir ayette ise:

 

يَـٰنِسَآءَ ٱلنَّبِىِّ مَن يَأۡتِ مِنكُنَّ بِفَـٰحِشَةٍ۬ مُّبَيِّنَةٍ۬ يُضَـٰعَفۡ لَهَا ٱلۡعَذَابُ ضِعۡفَيۡنِ‌ۚ

‘’ Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa onun cezası iki katına çıkarılır.’’ (Ahzab /30)

 

İkinci yön: Ümmetinden evli bir kadın veya erkek zina suçu işlediği zaman onun ceza recim, bekâr bir kadın ve erkek işlediği zaman ise dayak ve sürgündür.

 

Üçüncü yön: Bir köle bir suç işlediği zaman onun alacağı ceza hür insanın yarısı kadardır.

 

Daha önce ifade edildiği gibi eğer peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah sadır olsaydı onlar bundan dolayı hemen ikaza müstahak olurlar, ceza görmeleri tehir edilmek birlikte onların cezalarının ümmetlerinde ki günahkârlardan daha ağır bir ceza ile cezalandırılmaları icab ederdi ki bu da icma ile batıldır. Zira böyle bir durum da bir kişi ‘’ Peygamber ALLAH’ın (Celle celalühü) yanında en kâmil bir biçim de olmasına karşın, onun değeri insanlardan daha düşüktür’’  gibi bir iddia ve söz söyleye bilir ki, böyle bir söz caiz değildir bu sebepten dolayı peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah sadır olmaz.

 

İkinci delil: Eğer peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah sadır olsaydı, şahitliklerinin kabul edilmemesi gerekirdi. Zira bir ayeti kerime de:

 

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِن جَآءَكُمۡ فَاسِقُۢ بِنَبَإٍ۬ فَتَبَيَّنُوٓاْ

‘’ Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.’’ (Hucurat /6) buyrulmaktadır. Bu ayet fâsık birinin getirdiği haber hususunda şahitliğinin kabul edilmemesine delalet eden kesin bir hükümdür. Bu sebepten dolayı peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günahın sadır olması batıldır. Zira bu dünya da şahitliği kabul edilmeyen birisinin Ahirette diğer dinler üzerine şahitliği nasıl kabul edilebilir? Zira peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizin Kıyamet gününde bütün peygamberlere (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) şahit olacağı

 

وَكَذَٲلِكَ جَعَلۡنَـٰكُمۡ أُمَّةً۬ وَسَطً۬ا لِّتَڪُونُواْ شُہَدَآءَ عَلَى ٱلنَّاسِ وَيَكُونَ ٱلرَّسُولُ عَلَيۡكُمۡ شَهِيدً۬ا‌ۗ

‘’ İşte böylece sizin diğer insanlara şahit olmanız, Resûlünde sizin üzerinize şahit olması için sizi orta bir ümmet yaptık.’’ (Bakara / 143) ayeti kerimesi ile haber verilmiştir. Ahirette bütün peygamberlere şahit olacak birisinin dünyada şahitliğinin kabul edilmemesi mümkün mü?

 

Üçüncü delil: Eğer peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah sadır olsaydı, hemen kınanmaları gerekirdi. Zira emri bi’l ma’ruf ve nehyi ani’l münker’in vacip olduğuna delalet eden deliller açıktır. O zaman insanların yaptıkları günahlardan dolayı peygamberleri (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) kınamaları gerekirdi ki, bu da caiz değildir. Zira bir ayeti kerime de:

 

إِنَّ ٱلَّذِينَ يُؤۡذُونَ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُ ۥ لَعَنَہُمُ ٱللَّهُ فِى ٱلدُّنۡيَا وَٱلۡأَخِرَةِ

‘’ ALLAH ve resulüne sıkıntı verenlere ALLAH dünya da ve ahirette lanet etmiştir.’’ (Ahzab/ 57) buyrularak peygambere eziyet (sıkıntı, kınama) yasaklamıştır. Bu yüzden peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah sadır olmaz.

 

Dördüncü delil: Şayet peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) bir fısk (günah) sadır olsaydı, aynı fıskı bizim de yapmamız gerekirdi. Zira peygamberlere (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) tabi olmamız bize emrolunmuştur ki, fasık birine uymak caiz değildir. Bu sebebten dolayı ona uymamız caiz olmazdı. Veya ona uymamakla emrolunurduk ki, bu da batıldır. Zira bir ayeti kerime de:

 

قُلۡ إِن كُنتُمۡ تُحِبُّونَ ٱللَّهَ فَٱتَّبِعُونِى يُحۡبِبۡكُمُ ٱللَّهُ

‘’ (resulüm) deki! Eğer ALLAH’ı seviyorsanız bana tabi olun ki ALLAH da sizi sevsin’’ (Al-i İmran /31)  buyrulmuştur. Eğer peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah sadır olsaydı böyle bir emir verilmesi saçma olmaz mıydı? Bu yüzden peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam)  günah sadır olması imkânsızdır.

 

Beşinci delil: Şayet peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günah sadır olsaydı, ALLAH’ın (Celle celalühü) onları cehennem azabı ile azapla nacaklarının vacip olacağını bildiren bir va’din olması gerekirdi. Zira bir ayeti kerime de:

 

وَمَن يَعۡصِ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُ ۥ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ ۥ يُدۡخِلۡهُ نَارًا خَـٰلِدً۬ا فِيهَا وَلَهُ ۥ عَذَابٌ۬ مُّهِينٌ۬

’ Kim ALLAH’a ve resulüne karşı isyan eder ve haddi aşarsa ALLAH onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.’’ (Nisa /14) buyrulmuştur. Yine aynı şekilde günah sadır olan bir peygamberin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) lanete müstehak olması gerekirdi. Zira ayeti kerime de:

 

أَلَا لَعۡنَةُ ٱللَّهِ عَلَى ٱلظَّـٰلِمِينَ

‘’ Dikkat edin ALLAH’ın laneti zalimlerin üzerinedir.’’ (Hud / 18) buyrulmuştur. Ümmetin icması ile böyle bir şeyin olması batıldır. Bu yüzden peygamberlerden (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) günahın sadır olması da batıldır.

 

Altıncı delil: Muhakkakki peygamberlerin (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) insanlara iyiliği emredip kötülüklerden sakındırmaktır gönderilmişlerdir. Şayet iyiliği terk edip günah işleselerdi şu ayetlerin tehdidin altına girerlerdi:

 

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفۡعَلُونَ  ڪَبُرَ مَقۡتًا عِندَ ٱللَّهِ أَن تَقُولُواْ مَا لَا تَفۡعَلُونَ

‘’  Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri neden söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz ALLAH katından büyük günahtır.’’ (Saff / 2,3) Başka bir ayette de şöyle buyrulmaktadır:

 

أَتَأۡمُرُونَ ٱلنَّاسَ بِٱلۡبِرِّ وَتَنسَوۡنَ أَنفُسَكُمۡ

‘’ İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?’’ ( Bakara /44) Bir peygamberin insanlara iyiliği emredip kendisinin günah işlemesi ne kadar kötü bir şeydir. Bunun çirkinliğini ALLAH (Celle celalühü) Şuayb’ın (aleyhi’s-selam) ağzından şu şekilde ifade etmektedir.

 

 

وَمَآ أُرِيدُ أَنۡ أُخَالِفَكُمۡ إِلَىٰ مَآ أَنۡهَٮٰڪُمۡ عَنۡهُ‌ۚ

‘’ Ey kavmim size yasakladığım şeyleri, yapmak suretiyle size muhalefet etmek istemiyorum.’’ ( Hud /88)

 

Yedinci delil: ALLAH (Celle celalühü) İbrahim, İshak ve Yakub’un (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) sıfatlarından söz ederken şu ifadeleri kullanmaktadır:

 

إِنَّهُمۡ ڪَانُواْ يُسَـٰرِعُونَ فِى ٱلۡخَيۡرَٲتِ

‘’ Onlar (bütün bu peygamberler) hayır işlerinde yarışırlar.’’ ( Enbiya / 90) Ayeti kerimenin cemi (ٱلۡخَيۡرَٲتِ ) sığasında ki Elif ve Lam umumiyet ifade etmektedir. Ayrıca (ٱلۡخَيۡرَٲتِ) ayetinin ifade altına yapılması ve terk edilmesi gereken her şey girer. Bundan dolayı peygamberler (aleyhimu’s-selatu ve’s-selam) yapılması gereken her şeyi yaparlar ve yapılmaması gereken her günahı da terk ederler.