selamun aleykum

geçenlerde tl kontör kart için soru sormuştum cevabınızda para yerine geçer demişsiniz ama 19.5 tllik kartı 20 tlye almakta sakınca yok diyiyorsunuz.para ile paranın satışına giriyorsa ozaman 20 tlyi 19.5 e satın almış oluyoruz buda açıkça faizin ta kendisidir.ayrıca oparatörerin
30 tlnizi verin size 150 tl verelim demeside faize girer çünkü para ile paranın satışında aradaki fazlalık faizdir.

BİSMİHİ TEÂLÂ

 We aleykümü’s-selam

 Meselenin açıklığa kavuşması için öncelikle para, mal ve sarf kavramlarının izah edilmesi gerekecek.

 Para nedir?…

 Para, pare ve parça anlamında farsça bir kelimedir. İktisat terimi olarak: Devlet tarafından tedavüle çıkarılmış, üzerinde sayı değeri yazılı, kâğıt veya madenden yapılmış ödeme aracıdır.

 Mal nedir?….

 Mal, lügatta servet, bir kişinin sahip olduğu şey, menkul ve gayrimenkul anlamında Arapça bir kelime olup ıstılahi olarak, elde edip ihtiyaç zamanı için biriktirilmesi ve normal olarak yararlanılması mümkün ve caiz olan her şey demektir. (1)

 Sarf nedir?…

 Sarf, kullanımda olan paraların, dövizlerin veya para hükmünde olan Altın ve Gümüşün birbiri ile değiştirilmesine denir. Sarf işleminde faiz’in meydana gelmemesi için dört şarta riayet edilmesi gerekir.

 1) İki bedelin, satıcı ve müşteri birbirlerinden ayrılmadan önce peşin olarak verilmesi gerekir.  Nitekim resûlullah  (Sallalahu aleyhi ve sellem) ‘’ Altın ve gümüşten peşin olmayanı peşin olan karşılığında satmayın’’ (2) buyurarak satıcı ve alıcının birbirlerinden ayrılmadan alış verişin bitirilmemesi gerektiğini (icab ve kabul) ifade etmiştir. Zira aksi durumda nesie (vadeden kaynaklanan) faiz meydana gelir.

 2) Değiştirilen paralar da cins birliği ve eşit miktar olacak.  Yani Altını altınla, gümüşü gümüş ile, türk lirasını türk lirası ile v.s aralarında cins birliği olan eşit paralar ile değiştirilmesi gerekir. Cinsler farklı olduğunda (türk lirası ile dolar v.s) peşin olmak kaydıyla farklı miktarlarda para değiştirilebilir. Aksi durumda fazlalık faizi ortaya çıkar.

 3) Şart muhayyerliği olmayacak. Sarf muamelesinde satıcı ve alıcının farklı alış verişlerde bulunan ‘’ Üç gün muhayyer olmak’’ şartı bulunmamaktadır. Zira sarf muamelesinde böyle bir şart, satılan şeyin mülkiyetinin müşteriye geçmemesi demektir. Burada sadece görme ve üretim hataları gibi genel muhayyerlik şartı istisnadır.

 4) Sarf muamelesinde vade yoktur. Sarf muamelesinde veresiye (kuyumcudan altın bilezik) altın almak, dövizi veresiye almak v.s alışverişi fasit (ifsat) eder. Bunları veresiye almak nesie faizine yol açar. (3)

 Resulûllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde piyasa da İran, Roma, Bizans ve cenubi Arabistan sikkeleri dolaşmaktaydı. (4) Resulûllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu sikkelerin kullanılmasına bir şey demeyerek kullanımını serbest bırakmıştır. İslâm da para ilk defa Hz. Ömer ( radıyallahu anh) ele almış ve standart olmayan altın paraları ağırlık olarak gümüş paraya endeksleyerek 10 dirhem gümüş parayı 7 dinar altın paraya denk saymış, İslâm da ilk parayı basan Emevi Halifesi Abdulmelik b. Mervan Hz. Ömeri’in (radıyallahu anh) tutumunu devam ettirerek altın ve gümüş paraya standart getirmiştir. (5)

 Para neye denir?……

 Ulema neye para denir? Hususunda ihtilaf etmiştir. Kabul edilen genel görüşe göre altın ve gümüş yaratılış itibari ile aslı para kabul edilmiştir. Bunlar dışında ki madeni paralar nominal değeri olan itibari para olarak görülmüştür. Bundan dolayıdır ki imam-ı Yusuf (rahmetullahi aleyh) fels denilen madeni paraları beldedeki altın ve gümüş paralara endeksli olarak kabul etmiştir. Bundan dolayıdır ki borçta, alınma ile ödenme esnası arasında değer kaybı olur ise kaybolan değer farkı aslı borca ilave edilebilir. Hanefi mezhebinde kabul edilen görüşte budur. (6) Ancak İmam-ı Muhammed’e (rahmetullahi aleyh) göre ‘’ kendisiyle eşyaya değer biçilen her şey paradır’’ İmam-ı Malik (rahmetullahi aleyh) ise ‘’  insanlar tarafından kabul görüp kullanılan, deriden imal edilmiş olan şey dahi para hükmündedir’’ (7) demiştir. Buna göre paranın sadece altın, gümüş v.s gibi şeylerden olması gerekmez. (8) İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) altın ve gümüş için ‘’ ALLAH (Celle celalühü) altın ve gümüşü, diğer malların değer ölçüsü olsun ve insanlar arasında mal değişiminde kullanılsın diye yaratmıştır. Bu iki maden amaç değil araçtır. Zira bunlara sahip olan bunların değeri kadar mala da sahip olur.’’ (9) demektedir. Altın ve gümüş 20. yy başına kadar para olarak kullanılmış ve bu değerli madenler için 3 tane nitelik ön plana çıkmıştır.

 1) Eşya için değer ölçüsü olması,

2) Değişim aracı olması,

3) Tasarruf aracı olması. 

 Para, mal mıdır?….

 Paranın para ile mübadelesi caiz olduğuna göre paranın satılması da caiz midir? Yani para bir mal gibi alış verişe konu olabilir mi?

 Ulema paranın mal olarak kabul edilmesi hususunda farklı görüştedirler. Paranın mal olarak kabul edilemeyeceğini savunan bir kısım ulemaya karşı cumhurun görüşü paranın da mal olduğu şeklindedir. Zira mal kavramı ‘’ elde edip ihtiyaç zamanı için biriktirilmesi ve harcanması caiz olan şey’’ olarak tarif edildiğine göre paranın da bu kabilden olması mümkündür. Dolayısıyla paranın satılması caizdir. Nitekim Hanefi mezhebine göre standart olmayan felslerin ağırlıkları aynı olsa bile nominal değerlerinin farklı olmasından dolayı 1 felsin 2  felse satılması caizdir. (10)  (11)   

 Bunlara göre sorunuzu kısaca şu şekilde izah edebilmemiz mümkün….

 Kontör kartları para değil, kontör kartlarına yüklenen dijital parasal değerlerdir. Yani kontör kartlarında ki parasal değerler ekonomik açıdan para olarak kabul edildiği için bu gibi kartların vadeli veya veresiye alınmaları caiz olmayabilir. Zira bu iki şey veresiyenin mübadelesi anlamındadır. Nitekim gelen bir haberde ‘’Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) veresiye ile veresiyenin mübadelesini yasaklamıştır.’’ (12) buyrulmuştur.

 Kontör kartlarının para olarak değerlendirilmemesinin en önemli özellikleri arasında kontör kartları para gibi eşya için değer ölçüsü değildir, para gibi değişim aracı değildir, para gibi tasarruf aracı değildir. Ayrıca bu gibi kartlarla kredi kartı veya banka kartında olduğu gibi herhangi bir alış veriş yapılması mümkün değildir. Dolayısıyla kontör kartlarının satılması para olarak kabul edilmez. Satılan sadece akıllı karttır.

 1) Hamdi döndüren, Ticaret ve iktisat ilmihali, sh: 39

2) Sahihu Buhari, K Büyû, hadis no, 78

3 Kasani, Bediu’s-senayi, c: 5 sh 215/ İbn- Hümam, Fethu’l kadir, c: 5 sh: 284/ İbn-i Abidin, Reddul muhtar, c: 6 sh: 244 v.d)

4) Mâverdi, Ahkâmûs-sultâniyye, sh: 148

5) Kamil miras, Tecridi sarih tercümesi, c: 5 sh: 49)

6) İbn-i Abidin, Mecmuatü’r-resail, Tenbihu’r-rukûd c: 2 sh: 52

7) İmam-ı Malik, el-müdevvene c: 3 sh: 396

8 ) Kasani, Bediu’s-senayi, c: 5 sh 185

9) İmam-ı Gazali, ihyâu ulûmiddin  c: 4 sh: 91

10) Mavsili, El-ihtiyar, c: 2 sh: 31)

11) İmam-ı Muhammed (rahmetullahi aleyh) buna muhalefet etmiştir. Zira ona göre fels dirhemler ve dinarlar gibi semendir. İmam-ı Azam ve Ebu Yusuf’a (rahmetullahi aleyhima) göre ise fels ıstılahi olarak semendir. (İbn-i Hümam, Fethu’l kadir, c: 7 sh: 20)

12) İmam-ı Suyuti, Camiu’s-sağır, Hadis no: 9470

BİSMİHİ TEÂLÂ

 İslâm, beşeri münasebetlerden olan ticaret ve borçlanma hususunda insanların birbirleri ile olan ilişkilerini izah ederken, faiz belasına düşmemeleri gerektiğinin altını özellikle çizmektedir. Dolayısıyla faiz’in nasıl meydana gelebileceği hususunda insanın dikkat etmesi gereken hususları öğrenmesi ‘’ İnsanın ilm-i hal ilimleri öğrenmesi farz-ı ayn ilimlerdendir’’ kaidesinden ötürü farz olan ilimler arasındadır.

 İnsanların, gerek kendileri gerekse bakmakla mükellef oldukları insanların maişetlerini elde etmede çeşitli etkenlerden dolayı yetersiz kaldıkları ve bu yetersizliği gidermek için istemeden de olsa birbirlerine borçlanmaları, borç alıp vermeleri islâmın caiz gördüğü hasletlerdendir. Nitekim Bakara suresinin 282. ayeti kerimesi borçlanma hukuku hakkındadır. Bu ayeti kerime borçlanmanın caiz olduğunu, borçlanan insanların nasıl davranmaları gerektiğini, borçlarını yazmalarını (senetleşme) ve senetleşmede uyulması gerekli hükümleri ihtiva etmektedir. Müfessirler bu ayeti kerimenin, şer’i hududlara riayet edilmek suretiyle müslümanların aralarında belli müddetlerle borçlanmasının caiz olduğunu da ifade etmektedirler. Dolayısıyla borçlanmada belli bir müddet tayin etmek faiz sebebi değildir.

 Ancak burada dikkat edilmesi gereken konu ‘’Her borçlanma karz-ı hasen’’ olarak kabul edilebilir mi?  Doğal olarak buna ‘’evet’’ demek mümkün değildir. Zira mesela bir kişi araba alsa, arabanın bir kısmını peşin geri kalanı belli aylara vade yapılsa bu bir borçlanmadır ancak karz-ı hasen değildir. Peki, borçlanmada faiz nasıl meydana gelebilir?

 Borçlanmada faiz’in meydana gelmesine şu şekilde bir misal verebiliriz. Mesela: Bir kişi tanıdığı birine giderek 1000 TL’ye ihtiyacım var dese ve tanıdığı da ‘’ sana bir ay sonra geri vermen şartıyla istediğin parayı verebilirim’’ dediğini farz edelim. Şimdi burada borç almayı paranın mübadelesi olarak kabul edilebileceğine göre bu faizdir. Zira paranın veresiye olarak alış verişi faizdir. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Dinar’ı dinar ile dirhemi de dirhem ile aralarında fazlalık olmadan mübadele edin’’ buyurmuştur. (El İhtiyar, c:2 sh:9/ El lübab fi şerhi’l kitab, c:2 sh:36) Burada dikkat edilmesi gereken nokta borç almanın değil bir ay ile sınırlanmasıdır.  Zira borç alış verişinde müddet konulduğunda akit sahih, ancak müddet’in geçersiz olacağıdır. Zira her ne kadar şart fasit olsa da akit batıl olmaz. ( Fethu’l kadir, c:5 sh: 273)

 Mesele para’nın mübadelesi olarak değerlendirildiğin de yukarı da kısaca izah edilmeye çalışıldığı gibidir. Ancak buna paranın mübadelesi olarak değil de bir yardımlaşma (iare) olduğunu iddia edenler olursa o zaman onlara Karz-ı Hasen de müddet koymanın caiz olamayacağını hatırlatmak gerek. Zira özellikle günümüz Türkçesin de iare akdi (borç alma) ile karz-ı hasen arasında ki farklılığı ifade eden bir kelime bulunmadığı için genellikle çoğu kişiler tarafında iare akdi ile karz-ı hasen aynı manada kullanılmaktadır.

 Meselenin bir farklı yönüde Piyasalar da kullanılan kâğıt paralar devletin itimat senedi hükmündedir. Yani mal olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla mütekavvim mallar ve para olarak kabul edilen altın karşısında değer kaybı meydana gelmekte ve böylece alınan borcun ödeme zamanın da değer kaybı meydana gelmektedir. Nitekim Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Menfaat sağlayan her borç, faiz çeşitlerinden biridir.’’  mevkufen buyurduğu İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anh) rivayet edilmektedir. İmam-ı Kasani (rahmetullahi aleyh) meseleyi izah ederken: ‘’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) menfaat sağlayan ödünç verme akdini yasaklamıştır. Zira burada şart koşulan menfaat karşılıksız bir fazlalıktır ve bu noktadan faize benzemektedir.’’ (Bediû’s-senai, c: 7sh: 395) demektedir. Dolayısıyla TL mütekavvim mallar ve gerçek para karşısında değer kaybettiği için borç alan tarafından menfaat sağlanmakta ve faize benzemektedir.   

BİSMİHİ TEALA

 İslâm dini insanların çevrelerine yük olmadan gerek şahsının, gerek aile fertlerinin ve gerekse bakmakla yükümlü olduğu kişilerin maişetlerini temin etmelerini ana görev olarak belirlemiştir. Bununla beraber farklı sebeblerden dolayı insanların çevresinde ki insanlarla yardımlaşma içerisine girmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bundan dolayıdır ki, İslâm insanların birbirleri ile yardımlaşlasını emretmiş, ve bu yardımlaşmanın bir çeşiti olan borçlanmayı da meşru olarak kabul etmiştir. Hatta ‘‘ Bir malı (parayı) ödünç olarak vermek, sadaka olarak vermekten daha hayırlıdır‘‘ prensibiyle ödünç vermeyi teşvik dahi etmiştir. Ancak, ödünç vermeyi teşvik etmesine rağmen, zaruri bir durum yokken ödünç almayı teşvik etmeyip bilakis zaruretsiz ödünç almanın karşısında olmuştur.

 İnsanın nafakasını temin etmesi, iş kurması, ev alması veya hastalıktan dolayı tedavi olması haricin de borç alması islâmın temel prensibleri ile bağdaşmaz. Zira gereksiz borçlanma, insanın çevresine yük olmasından öte, insanın hem dünyasını hem de ahiretini olumsuz yönden etkileme sebebidir. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ Huzur içerisinde yaşarken, borçlanma sebebiyle nefislerinizi tedirğin etmeyin.‘‘ (Mecmau’z-zevaid, c:4 sh:126) hadisi şerifiyle bunu ifade etmektedir. Zira borçlanma insan hayatını etkileyen bir husustur. Özellikle günümüzde borçlanma pek çok dezavantaji beraberinde getirmektedir. Mesela:

 1) Borç, insanın kafasını devamlı meşgul, kalbi ise tedirgin eder. Zira  borçlanma insanı devamlı yalan söyleyen, verdiği sözleri tutamayan biri haline getirir. Devamlı yalan söylemek ve verdiği sözleri yerine getirememek kişinin islâmi şahsiyetini ayaklar altına almak demektir. Bunun yanında ahiret hayatına zarar verir. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):

 

لا تشتروا بالدين فانه ينقص من الدين والحسب

 

‘‘ (Gereksiz olarak) borçlanarak (bir şeyi) satın almayın. Zira borçlanma dindarlığı ve şahsiyeti noksanlaştırır.‘‘ (Keşfü’l hafa, c:2 hadis no: 3000) buyurmak suretiyle buna işaret etmektedir.

İnsan elinde para olmadan borç yapmak suretiyle alışveriş yaptığı zaman karşılığın da mutlaka bir şeyi kefil göstermesi gerekir. Bu bazen insan, bazen gayrı menkul, bazen de farklı şeyler olur. Bir müslüman borçlandığı zaman genellikle muhatabı onun müslüman olduğunu düşünerek kendisini aldatmayacağına inanarak borç verir. Bu durumda borç alan dinini aldığı borça karşı kefil olarak göstermiş olur. Nitekim

 

لا تشتروا بالدين فإن اشتريتم ضمنتم ما اشتريتم بالدين

” Borçla bir şey almayın. Zira borçla bir şey aldığınız da dininizi aldığınız şeye kefil yaparsınız.” (Abdurrezzak, musannef, hadis no: 15124) hadis-i şerifi buna işaret etmektedir.

 2) Özellikle günümüzde bir çok madde de yapılmakta olan taksitli alış verişler insanları israf ve lükse yöneltmesinin yanın da faizli sistemin meşruliyetine de onay vermek manasına gelmektedir. Zira taksitlendirme demek faiz ekonomisini desteklemek demektir. Dolayısıyla ‘‘ Bir şeye sebeb olan o şeyi yapan gibidir‘‘ mecelle maddesinden dolayı, faizli sistemi desteklemek insanların haram işlemelerine sebeb olmaktadır.

 3) Bunun yanında Türkiye gibi ekonomisini faizli sisteme göre idare eden yerlerde enflasyon kaçılınmaz olduğundan, para olarak alınan borç tamam olarak ödense de, paranın kaybettiği değer göz önüne alınırsa alacaklı olanın hakkı tamamen ödenmemiş olur ki, bu da ALLAH (Celle celalühü) için borç verenin zarara uğramasına sebeb olur.

 4) Borçlanmanın bir diğer önemli sorunlarından birisi de, gerek işsiz kalma, hastalanma, veya iflas gibi sebeblerden ötürü borçunu ödeyememe durumudur. Ve  bu durum da bir insanın aniden ölmesi durumun da aldığı borçlanın ödenememesi, borçun ortada kalmasına sebeb olabilir. Bu ise ahiret âhkamı açısından insanın hüsranına sebeb olabilir. Nitekim nass’ların ifade ettiğine göre İslâm açısından çok yüksek mertebe olan şehidlik halinde bile kul hakkı olan borçun ödenmemesi vebalini düşürmez. Bu durum da kişi Cennetlik olsa dahi varisleri tarafından ödenmedikçe ruhu hapsedilir. Nitekim Tirmizi’nin Hz. Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet ettiği hadis-i şerifte:

 

نَفْسُ الْمُؤْمِنِ مُعَلَّقَةٌ بِدَيْنِهِ حَتَّى يُقْضَى عَنْهُ

 

‘‘ (Ölen) mü’min‘in ruhu, zimmetinde ki borç ödeninceye kadar borçluluğundan dolayı tutukludur.‘‘ (Tirmizi, 998) denilmektedir. İmam-ı Suyuti (rahmetullahi aleyh)  hadiste ki tutukluluğun borçlu ölen bir mü’min’in borcu ödeninceye kadar Cennet’te ki makamından alıkonulacağını şeklinde izah ederken, El-Iraki (rahmetullahi aleyh) ise borçlu ölen bir mü’min’in borçu ödeninceye kadar Cennetlik veya Cehennemlik hükmü verilemiyeceği şeklinde izah etmektedir.

 Borçlu olmanın insanı üzdüğü, haramlara düşmesine sebeb olduğu, faizli sisteme destek olduğu ve ahiret hayatın da mutluluğuna enğel olduğu düşünüldüğün de resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) dua’ların da borçtan ALLAH’a (Celle celalühü) sığınmasının hikmeti daha iyi anlaşılmaktadır. Bunun yanın da bir hadis’lerinde de borç ile kafirliği eşit tutarak ikisinden de ALLAH’a (Celle celalühü) sığındığını duyan birisinin ‘‘ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kafirliği borça eşit mi tutuyorsunuz?‘‘ şeklin de ki sorusuna ‘‘ Evet‘‘ (eşit tutuyorum) (Nesei, c:8, 264) şeklin de cevap vermesi zaruret olmadıkça borçlanılmaması gerektiğini ifade etmektedir.

 Bütün  bunlar düşünüldüğün de zaruret olarak kabul edilen nafakanın temini, ev alma veya tedavi gibi zaruretler haricinde gereksiz olarak borçlanmaların islâm tarafından güzel karşılanmayacağı anlaşılmaktadır. Bu ölcülere göre borçlanmanın güzel görülmediği durumlar diğer insanlara yük olanacağı şeklinde anlaşılmaktadır. Ve resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ولا تكونوا كلا على الناس‘‘ (İnsanlara yük olmayın) (Kenzu‘l ummal, 6334) buyurarak insanlara yük olunmamasını istemiştir.