BİSMİHİ TEALA
Günümüz Müslümanlarının temel sorunlarından bir tanesi de hangi ilimler farz hangileri farz değil sorunudur. Müctehid imamlar (rahmetullahi aleyhim) ilmi tarif ederlerken ‘’ malûm olanın olduğu hal üzere bilinmesine ilim denir.’’ (Nesefi, Bahrû’l kelam sh:15) tarifini esas almışlardır. Resulullah’ta (Sallallahu aleyhi ve sellem) şer’i ilimleri üç esas üzere tarif etmektedir: الْعِلْمُ ثَلاَثَةٌ فَمَا وَرَاءَ ذَلِكَ فَهُوَ فَضْلٌ آيَةٌ مُحْكَمَةٌ أَوْ سُنَّةٌ قَائِمَةٌ أَوْ فَرِيضَةٌ عَادِلَةٌ ’’ İlim üç kısımdır. Bunun dışında kalanlar fazilettir. ALLAH’ın (Celle celalühü) muhkem emirleri, nesh olmamış sünnet, (kitab ve sünneten çıkarılmış) şer’i hükümler.’’ (İbn-i Mace, hadis no: 54) Resululah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarif ettiği esaslar üzerine düşünüldüğü zaman müslümanın öğrenmesi gereken ilimlerin hangileri olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı bu ilimlerin önceliği hususunda her hangi birinin tercih hakkı bulunamaz. İnsan önce kendisine farz olan bu ilimleri tahsil edecek, bundan sonra sosyal durumuna göre diğer ilimlere bakılacaktır.
İmam-ı Şafii (rahmetullahi aleyh) ilimlerin tasnifi esnasın da iki tasnife yer vermektedir. ‘’ Birincisi umumi ilimdir. Bu sınıfa dâhil olan ilim ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabın da nass olarak veya genellikle müslümanlar arasında bulunmaktadır. Bu ilim nesilden nesile tevatür yoluyla aktarılmıştır. Bunda nakil veya vucûb bakımından Müslümanlar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. Bu ilim tevatürle gelmiştir. Bundan dolayı bu umumi ilimde, haber bakımından yanlışlığın, te’vilin, ihtilafın olması mümkün değildir.
İlmin ikinci kısmı ise: hakların da ne kur’a-ı kerim’de nass bulunmayan ve bunların subûtu sünnet ile de sabit olmayan fer’i hükümlerdir. Bununla beraber eğer bu hükümlerden biri hakkında sünnetten bir şey bulunsa, bu yine de has haberlerden olup umumi ilimlerin arasına girmez. Ve bu kısım ilim de te’vil ve kıyas mümkündür.’’ (Risale, mad: 961,968)
Dolayısıyla farz olan ilimler ve farz-ı kifaye olan ilimler bu tasnife göre değer kazanır. Farz olan ilimlerin tahsili hususun da, her mükellef bunların tahsilinde mazeret belirmeden kolaylıkla bunları tahsil edebilir. Bu konu da her hangi bir mazeret kabul edilemez. Farz-ı kifaye ilimler ise, ulemanın şer’i delilleri esas almak suretiyle ortaya koydukları fer’i meselelerdir.
İnsanlar ilmi üç yol ile tahsil ederler.
1) Haberi sadık: Bu da ya ALlAH’ın (Celle celalühü) indirdiği bir vahiy veya insanların peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) duyduklarını birbirlerine naklettikleri bilgilerdir ki, buna genel olarak haber denilmektedir. Haber, mütevatir haber ve haberi resul olmak üzere iki kısımdır.
2) İnsanların duyu organları vasıtasıyla öğrendikleri ilim.
3) Akıl yürütme ile öğrendikleri ilim. ( Muhammed pezdevi, ehl-i sünnet akaidi, sh: 9)
İslâm’da ilim ya insanların dünyevi ve uhrevi maslahatlarını celbetmek veya Zaralarını def etmek gayesine dayanır. Nitekim İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) maslahat izah derken şöyle demektedir.
‘’ Menfaatleri celp ve zararları defetmek, hakkın gayesini ve maksatlarını elde etmede halkın faydası demektir. Biz maslahat sözü ile şeriatın gayesini korumayı kast ediyoruz. Şeriatın insanlardan korunmasını istediği maslahat beş tanedir. İnsanların dinlerini, canlarını, akıllarını, nesillerini ve mallarını korumak. Bu beş aslın korunmasına yardımcı olan her şey maslahat, bunların ortadan kaldırılmasına sebeb olan her şey ise mefsedettir. Ve bunların ortadan kaldırılması maslahattır. Bu beş aslın korunması zaruriyyat mertebesindedir.’’ (el mustasfa, c:1 sh: 286,287)
Burhaneddin ez Zernuci (rahmetullahi aleyh) ilmin faziletlerinden söz ederken ‘’ İslâm dini ilim dinidir. Dünya üzerinde ilk defa okuma yazma seferberliğini kur’an-ı kerim yapmıştır. Resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) ALLAH (Celle celalühü) tarafından gönderilen ilk vahyin, ilk ayeti ‘’ oku ‘’ diye başlamaktadır. Daha sonra ki ayeti kerime de ise ilmin bizzat ALLAH (Celle celalühü) tarafından levh-i mahfuzda öğretildiği ifade edilmektedir…….. Okuma yazmayı insanoğluna Cebrail (aleyhi’s-selam) vasıtası ile o öğretmiştir. Bundan dolayı müslümanın birinci derecede ki görevi, ilim öğrenmek ve yazı yazmak ile kendini cehalet karanlığından kurtarmaktır.’’ (Ta’lim’ül müteallim, sh: 28)
Hanefi fakihlerine göre, bulûğ çağına gelen her erkek ve kadının ilim öğrenmeleri farz-ı ayn’dır. Burada akla ilk gelen soru şudur: ‘’ Her türlü ilmi öğrenmek farz mıdır?’’ Burhaneddin ez zarnuci (rahmetullahi aleyh) bu konuda şunları demektedir. ‘’ Bil ki, her ilmi elde etmek, her Müslüman üzerine farz değildir. Her Müslüman üzerine ‘’ilmihal’’ bilgisini elde etmek farzdır. Nitekim şöyle denilmiştir: ‘’ İlimlerin en üstünü ilmihal bilgisidir, amellerin en üstünü de bulunduğun hali muhafaza etmektir. Hangi durum da olursa olsun, bulunduğu halde, meydana gelen işlerle ilgili bilgileri edinmek her müslümana farzdır.’’ (Ta’lim’ül müteallim, sh:9)
Ancak burada bir parantez açmak gerekirse, özellikle günümüzde Müslümanları tehdit altında bırakan birçok ideolojik bilgi çöplüğün de içerisin de bulunurken, öğrenilmesi gereken farz olan ilmi sadece ‘’ilmihal’’ ile sınırlandırmak mümkün olmasa gerektir. Müslüman, çevre kültürünün etkisi altın da bulunurken, itikadı durumunu tehlikeye sokacak birçok tehlikeli fikirler ortada cirit atarken, sadece abdest, namaz v.s gibi ilmihal bilgileri farzdır diye ortalıklarda dolaşmak müslümana yakışan bir durum değildir. Zira farz olan ilmihal bilgisi içerisine itikadına zarar verecek ideolojik akımlara karşı olan ilimleri öğrenmekte günümüzde zaruridir. Ancak günümüzde yazılan ilmihallerin hiç birisin de sosyalizm, komünizm, liberalizm, kapitalizm v.s gibi müslümanın öğrenmesi gereken ideolojik akımlarla ilgili bir şeyi bulmak pek kolay değil.
Günümüz cemaatle namaz kılan Müslümanlar içerisin de hem müslümanım diyen, hem de sosyalizme veya laik olduğuna inanan birçok insan bulunmaktadır. Bunların itikadı durumlarının ne olduğunu bunlara öğretilmesi gerekmektedir. Bizden önce ki ulemanın eserleri incelendiğin de kendi dönemlerin de bulunan mutezile, cebriye, havariciler ve dehriyyunculara karşı zamanlarında ki insanları uyarmak için akaid türü eserlerine bunlarla ilgili bilgileri koymuşlardır. Günümüzde bu gibi akımların yanına sosyalizm, komünizm v.s gibi ideolojik akımlar da eklenmiştir. Dolayısıyla bu gibi fikri akımların da öğrenilmesi Müslüman için farz-ı ayn durumuna gelmiştir.
Hanefi fakihleri farz-ı ayn olan ilimleri izah ederlerken beş ana başlık altında toplamıştırlar.
1) İtikada ait bilgiler: Bu grupta başlıca insanı küfre götüren sözler, ehl-i sünnet akaidi ve bid’at’leri sayabiliriz.
2) İbadete ait bilgiler: Günlük namaz ve oruca ait bilgiler ile üzerlerine zekât ve hacc farz olan Müslümanların öğrenmeleri farz olan bilgileri bu grupta sayabiliriz.
3) Ahlâki bilgiler: Ahlaki ve ibadet ile iç içe girmiş hased, kibir, riya, tevazu ve dünyanın mahiyeti ile ilgili bilgileri bu grupta sayabiliriz.
4) Müslümanların uhuvvet ve beşeri ilişkiler ile ilgili bilgileri de bu grupta sayabiliriz.
5) İnsanın mesleki ve rızklarını temin ettikleri bölümlerle ilgili bilgileri de bu grupta sayabiliriz. ( İbn-i Abidin, reddul muhtar, c: 1 sh:29/ Serahsi, Mebsud, c: 1 sh:5)
Ayrıca Hanefi fakihleri çocuğun eğitiminin öncelikle aile içerisinde olması gerektiğini bunun da erkeğin aile reisi olmasından dolayı ilk öncelikle onun görevi olduğunun, babasının olmadığı durumlarda babadan sonra velayete hakkı olanın bu görevi üstenmesi gerektiğinin, hiç velisinin olmadığı durumda ise bu işin İslâmi devletin görevi olduğunun altını çizmektedirler. (Kasani, Bediu’s-sanai, c: 4 sh: 41)
İslâmi devlet ile Türkiye gibi kendisini sözde laik olarak nitelendiren devlet arasında farz-ı ayn olan ilimlerin tahsilinde de doğal olarak farklılık kaçınılmaz olacaktır. Zira Türkiye gibi sözde laik olan devletler de mecburi eğitim belli yaşlar arasın da sınırlı olmakla beraber, İslâmi bir devlette farz-ı ayn olan ilimlerin tahsili çocuğun bulûğ çağında başlar ölümüne kadar devam eder. Doğal olarak mecburi olan ilk eğitim insanların zihni faaliyetlerini esas alırken, İslâmi devlette ise, insan her yeni durum da üzerine farz olan ilimleri öğrenmekle mükelleftir. Ayrıca Türkiye gibi daru’l harb olan yerlerde müslümanların daru’l harb fıkhını da öğrenmeleri bir zaruret durumundadır.