BİSMİHİ TEALA

 Bir memlekette cihadın farz olabilmesi için düşman ordularının o memleketi istila etmeleri gerekir. Dolayısıyla düşman ordularının girdiği bir memlekette ‘’nefir-i amm’’ (genel seferbellik) ve cihad farz-ı ayn olur. Hanefi mezhebinin zahiri rivayetlerinin toplandığı ‘’ El- İhtiyar’’ isimli eserde ‘’nefir-i amm’’ (genel seferbellik): ‘’ Nefir-i amm, bütün müslümanlara muhtaç olunmasıdır.’’ (Mavsili, el-ihtiyar, c:4 sh: 117) Şeklinde tarif edilmektedir.

 İmam-ı Serahsi’de (rahmetullahi aleyh) ‘’El-Mebsud’’ isimli eserin de ‘’ Nefir-i amm’da cihad edebilecek baliğ olmayan çocukların cihada çıkıp savaşmalarında bir beis yoktur.’’ (c:11 sh:484) demek suretiyle bir inceliğe işaret etmektedir.

 Düşmanla savaş esnasında düşmanı öldürme, veya yaralama, veya hezimete uğratılacağı bilinen durumlarda kendisinin de öldürüleceğini bilen bir mücahidin tek başına düşman saflarına hücüm etmesinde bir beis bulunmamaktadır. Nitekim Uhud savaşı esnasında resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda sahabe-i kiram’dan (radıyallahu anhum) bir cemaat bu şekilde yapmışlardır. (İbn-i Abidin, reddul muhtar, c:8 sh:381)

 Nitekim İmam-ı Muhammed (rahmetullahi aleyh) ‘’Siyer-i kebir’’ isimli eserin de Hz. Seleme b. Ekva’dan (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste bu şekilde düşmana saldıran ve neticesinde ölen Amr b. Sinan’ın (radıyallahu anh) kazandığı ecir şöyle anlatılmaktadır:

 ‘’ Amr b. Sinan (radıyallahu anh) bir yahudiye vurarak kılınçı ile ayağını kesti. Ancak kılınç, yahudinin ayağını kestikten sonra sıyırarak kendi ayağını kesti ve yaralandı. Amr (radıyallahu anh) bu yaradan dolayı öldü. Bunun üzerine ‘’ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Useyd b. Hudayr, Amr b. Sinan (radıyallahu anhuma) için ameli boşa gitti diyor. Ne dersiniz?’’ diye resulullah’a (Sallallahu aleyh ve sellem) sordum. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):

 Ameli boşa gitti diyen yalan söylemiştir. Bilakis onun için katkat sevap vardır. Zira o hem yaradan dolayı sabretmiştir, hemde mücahiddir. O kurbağa yavrusunun  suda yüzüşü gibi (cennetin ırmaklarında) yüzecektir.’’ buyurdu. Bizde aynı görüşteyiz ve başına gelenlerden dolayı sevap alacağı kanaatindeyiz. Zira kendisi kafirlerle cihadda o kadar hızlıydı ki, kafirin ayağını kesen kılınç sıyırarak kendi ayağın da yaralamıştır. Ölünceye kadar o, sabırla buna tahammül etmiştir. Böylece o hem cihad, hem de sabır sevabı alan bir kimsedir.’’ (Siyer-i Kebir, c: 1 sh: 119)

 Nitekim son zamanın ilim ehlinden olan Abdullah ibn cibrin ‘’fetvalar’’ isimli eserinde bu konuda şöyle demektedir:

 ‘’ ALLAH’ın (Celle celalühü) ve resulünün (Sallallahu aleyhi ve sellem) düşmanları ve islâmın ve müslümanların düşmanları olan yahudilerin Filistin de müslümanlara yaptıkları zulüm, alçatma ve hakaretler herkesin malumudur. Yahudiler katlediyor, evleri yıkıyor, müslümanları tahkir ediyorlar. Öyle ki onlar, bütün bu hakaretler ile kendilerini ve evlatlarını ve zürriyetlerini bu azabtan uzakta rahat ettirmek istiyorlar. Bu maksatla müslümanlar bu intihar saldırılarını yapmak suretiyle, yahudilerin müslümanlara karşı yaptıkları bu vahşi amellerinden vazgeçirmek istiyorlar.

 Bize göre böyle bir intihar caizdir ve bunu yapan kişinin şehid olması ümit edilir. Zira bu amelle bir çok yahudi öldürülür,onları zelil eder ve korkutur. Bu şekilde davranan biri ALLAH’ın (Celle celalühü) şu ayetinin kapsamına girer. ‘’ Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla ALLAH’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz ama ALLAH’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz.’’  (Enfal/60)

 Müslümanların yaptığı bu korkutma işte bu ayetin hükmüne dahildir. Daha önceden de müslümanlar kafirlerle karşılaştıkları zaman kılınç ile birlikte düşmanın saflarına girer, ve o bilirdi ki neticede öldürülecek, lakin ölmeden önce onlardan da çok sayıda kişiyi öldürür ve diğerlerini de yaralardı. Aynı şekilde de intihar eylemcisi patlayıcı maddeleri kendi vücuduna sabitlemek suretiyle sertleştirir ve düşmanın saflarına girerek patlatması sonucu öldürdüler ve öldürüldüler. Mümkündür ki onlar: ‘’ALLAH cennet karşılığında mü’minlerin canlarını ve mallarını satın almıştır.’’ (Tevbe/111) ayetinin hükmüne dahil olurlar. (Fetava, 5580 nolu fetva)

 Bütünbu ibarelerden anlaşılan karşıdaki düşman güçlerine zarar verileceği, düşmanın morallerinin ve maneviyatlarının bozulacağı, gerek savaş gücü ve araç güçlerine zarar verileceği biliniyor ve bu intihar saldırısı başında ki komutanın emri ile yapılıyorsa caiz, ve bu şekilde ölen intihar eylemciside şehid olur inşeALLAH.

 

BİSMİHİ TEALA

 

 

1) İslâm dinin de orucun hükmü nedir?

 

Ramazan orucu kadın olsun erkek olsun her yetişkin müslümana farz olan bir ibadettir. Nitekim  ‘’ يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ كُتِبَ عَلَيۡڪُمُ ٱلصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِڪُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ’’ (Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.) (Bakara /183) ayeti kerimesi bunu beyan etmektedir.

 

Ramazan ayının orucu dışındaki bütün oruçlar nafile cinsindendir. Bu oruçları tutanlar diğer nafile ibadetlerde sevap kazandıkları gibi bu nafile oruçları tutmaları sebebiyle sevap kazanırlar. Ancak eğer kişi bir orucu üzerine adak yaparsa o zaman o orucu tutması vacip olur.

 

2) Oruç hem lügat hem de ıstılahı anlamda ne demektir? Ne zaman başlar, ne zaman biter?

 

Oruç lügat ta bir şeyi tutmak anlamına gelir. Istılahı olarak ise; oruç niyeti ile beraber ikinci fecirden güneşin batışına kadar gecen sürede yemekten, içmekten ve cinsi münasebetten sakınmak demektir.

 

3) İslâm dini ramazan ayında herhangi birinin oruç tutmamasına ruhsat verir mi?

 

Evet, şayet namazı kısaltma mesafesinde sefere çıkan misafir ve hastalığından dolayı oruç tutması durumunda hastalığının artacağından endişe eden hasta için ramazan ayında oruç tutmama ruhsatı vardır. Bunların mazeretleri biter veya kalkarsa bunlar oruçlarını kaza ederler. Bununla beraber eğer misafir oruç tuttuğu zaman bir zarar durumu olmazsa oruç tutması daha efdaldir.

 

 4) Misafir seferde olduğu müddetçe, hasta da hastalığı müddetince oruç tutmasalar sonra bunlar bu hal üzere ölseler bunlara bir şey gerekir mi?

 

Hayır, misafir seferde olduğu müddet içinde, hasta da hastalığı devam ettiği halde ölseler hiçbir şey gerekmez.

 

5) Şayet hasta olan kişi iyileşse, seferde olan misafir de ikamet etse bunlar üzerine kaza gerekir mi?

 

Evet, hastanın iyileştiği günlerde, misafirinde ya vatanı aslisin de veya vatanı ikametin de ikamet ettikleri zaman kaza yapmaları farz olur.

 

6) Hasta ve misafir haricinde ramazan ayında oruç tutmamaları için ruhsat verilen başka biri varmıdır?

 

Hamile veya emzikli kadın hem kendileri için hem de çocukları için oruç tutmalarından dolayı bir şeyden korkarlarsa oruç tutmamaları caiz olur.  Bunlar daha sonra tutmadıkları günleri kaza ederler.

 

7) Kendilerine ramazan orucunun farz olmadığı kişiler var mıdır?

 

Evet, hayız ve loğusa olan kadının üzerine oruç farz olmadığı gibi bunların oruç tutmaları da caiz değildir. Zira hayız ve loğusa oruca menafidir.

 

8 ) Hayız ve loğusa olan kadınlar ramazan ayından sonra tutamadıkları günleri kaza ederler mi?

 

Evet, hayız ve loğusa olan kadınların bu halleri bittikten sonra tutamadıkları günlerin kazasını yapmaları farzdır.

 

9) Oruç tutmadığı için kendisine kaza gerekmeyen, ama bundan dolayı fidye vermesi gereken birisi var mı?

 

Evet, şeyhul fani’nin ramazan ayında oruç tutmaması caiz olup, orucun yerine malından bir miktar fidye verir.

 

10) Şeyhu’l fani kimdir?

 

Şeyhu’l fani ramazan ayında da ramazan ayından sonra da oruç tutamayan, hatta hayatının sonuna kadar tutamadığı orucun kazasını tutmaya gücü yetmeyen kişidir.

 

11) Fidye nedir?

 

Fidye yemin kefaretin de olduğu gibi oruç tutamadığı her gün için bir fakiri doyurmaktır. Bahru’r raik isimli kitapta ‘’Fidye kişiye ancak zorluk sebebiyle mubah olur. Bu zorlukta kişide bulunan özrün kazaya imkân verecek kadar dahi hiç kalkmamasıdır. O zaman her gün için fidye vermek vacip olur. Günümüzde fidye miktarının en asgari tutarı 10 liradır.

 

12) Kişi yolculuk veya hastalık sebebiyle oruç tutmasa sonra da imkânı olduğu halde ölünceye kadar kaza yapmasa ne gerekir?

 

Orucu tutmadığı için tövbe ve ALLAH’tan (Celle celalühü) bağışlanmasını talep eder. Ve tutmadığı her gün için malından bir fakiri doyurmalarını vasiyet eder.

 

13) Bir çocuk ramazan günü buluğ olsa veya bir kâfir müslüman olsa ne yapmaları gerekir?

 

Bir çocuk ramazan günü buluğa erse veya bir kâfir Müslüman olsa günün geri kalanında orucu bozan şeylerden kaçınmaları (yani oruçlu gibi davranmaları) gerekir. Ve ramazanın geri kalan günlerinde oruçlarını tutarlar.

 

14) Bu durumda ki bir çocuk veya müslüman olan kişi o günü kaza etmeleri gerekir mi?

 

Hayır, ne çocuğun nede müslüman olan kişinin bu günü kaza etmelerine gerek yok.

 

15) Ramazan günü bayılan bir kişinin ne yapması gerekir?

 

Oruç için niyet ettikten sonra ramazan günü bayılan kişinin bayıldığı günü kaza etmesi gerekmez. Bayıldığı günden sonraki günleri kaza eder.

 

16) Ramazan ayı içerisinde iyileşen bir akıl hastasına (deliye) ne gerekir?

 

Ramazan ayı içerisinde iyileşen bir akıl hastası (deli) geçirdiği günleri kaza eder. O günden sonraki günlerin orucunu tutar.

 

17) Bir misafir ramazan içerisinde ikamet etse ancak oruca niyet etmese veya hayızlı bir kadın temizlense ne yapmaları gerekir?

 

Günün geri kalanında ramazana hürmeten oruç bozan şeylerden sakınmaları gerekir.

 

18) Ramazan orucu ne zaman farz olur? Ve ramazan ayının  tespiti nasıl yapılır?

 

Bu mana da peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: ‘’Hilali gördüğünüz zaman oruç tutun, hilali gördüğünüz zaman bayram yapın. Şayet hava bulutlu olursa şabanı otuza tamamlayın.’’ (Buhari, Müslim)

 

Şaban ayının 29. olduğunda hilalin gözetlenmesi insanlara vacip olur. Şayet hilali görürlerse oruç tutarlar. Eğer bulutlar hilali gizlerse şaban’ı 30. tamamlarlar sonra oruç tutarlar.

 

19) Havada bulut olduğu zaman bir adam Şaban’ın 29 hilali gördüğüne şahadet etse bu adamın şahadeti kabul edilir mi?

 

Havada bulut olduğunda hür olsun, köle olsun, erkek olsun, kadın olsun adalet sahibi bir müslümanın hilali gördüğüne dair şahadeti kabul edilir.

 

20) Şaban’ın 29 da havada bulut olmasa bir veya iki adam hilali gördüklerine şahadet etseler bunların şahadeti kabul edilir mi?

 

Bu durumda onların şahadeti kabul edilmez. Yakın ilim hasıl olacak kadar çok insanın hilali gördüklerine dair haberi gerekir.

 

21) Ramazan ayının sabit olmasında ki görüş budur. Peki, bayram hilalinin sabit olmasında ki görüş nasıldır?

 

Bu durumda da eğer havada bulut varsa sultan veya kadı bayram hilalinin sabit olması hususunda iki adam veya bir adam iki kadının şahadeti dışında hiçbir şahadeti kabul etmez. Eğer havada bulut yoksa yakın ilim hâsıl olacak kadar çok kişinin şahadet haberi dışında hiçbir şahadet kabul edilmez.

 

22) Bir adam ramazan veya bayram hilalini gördüğünü söylese anacak şahadeti kadı tarafından kabul edilmediğin de bu adam ne yapar?

 

Eğer söz konusu durum ramazanın tespitinde olursa bu adam tek başına oruç tutar. Fakat bayramın tespitinde olursa insanlarla beraber amel eder (tek olarak orucunu bozmaz diğer insanlarla beraber tutmaya devam eder) kendisinin hilali görmesiyle ilgili görüşüyle amel etmez.

Gonderen Karasahin
Kategori : Ramazan 09
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

Osmanli Padisahlari neden hacca gitmemişlerdir ? Genç Osman’ın öldürülmesinde hacca gitmek istemesinin rolü var mıdır ?

Bu soru çokça sorulmaktadir. Ancak bu sorunun cevaplandirilacagi en güzel yer, II. Osman meselesidir. Zira II. Osman’in katli olayinda bu sorunun cevabi da verilmistir. Evvela haccin farz olmasinin sartlarini özetleyelim: Müslüman olmak; akilli olmak; ergen olmak; hac yolu için hem gida ve hem de yol masraflarini karsilayabilecek kadar zengin olmak; haccin farz oldugunu bilmek; yol emniyeti bulunmak.

Bu kisa izahlardan sonra, Osmanli Padisahlarinin neden hacca gitmediklerinin cevabini arayalim :

1) Islâm Hukukuna göre, cihâd, Müslümanlar için farz-i kifâyedir. Bu sebeple fert olarak bir Müslüman, açik bir düsman tehlikesi bulunmadigi müddetçe, farz-i ayn olan hacci farz-i kifâye olan cihâda tercih edebilecektir. Cihâd, fert olarak Müslümanlarin hac ibadetine engel olmayacaktir. Bunun tek istisnasi, düsmanin bertaraf edilebilmesi için hacca gidecek Müslümanlara da ihtiyaç olmasidir. Iste bu noktada halife ve sultânlarin hükmü, Müslüman fertlerden farklidir ve onlar için cihâd yani düsmanlarin hücumunu bertaraf ederek Müslümanlarin emniyetini saglamak ve bunun için gerekirse savasmak, farz-i ayndir. Hz. Peygamber’e hangi amelin daha faziletli oldugu soruldugunda, sirasiyla, ALLAH’a ve Peygamberine iman, ALLAH yolunda cihad ve hacc-i mebrûr cevabini vermistir. Sebebi bellidir; Müslümanlarin canini, malini ve namusunu korumak hukukullah da denilen kamu haklarindandir; yani cemiyete ait bir ibadettir. Bazan kamu haklarindan olan bir mesele, sahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir. Iste burada da durum budur.

Osmanli Padisahlarinin II. Selim’e kadar gelenlerinin tamami, ömürlerinin yarisini ALLAH yolunda cihâd için seferlerde geçirmislerdir. Üzerlerine farz-i ayn olan ve hukukullah mahiyetinde bulunan cihâdi ve nizâm-i âlemin devamini, sahsî farz olan hacca tercih etmeleri için, Seyhülislâmlar fetvâ vermislerdir. II. Bâyezid Amasya’da vali iken hacca gitmeye niyetlenirken, sadrazam ve diger devlet erkâninin imzasi ile gönderilen mektupta, hemen gelip tahta geçmesi gerektigini, hacca gitmeyi halka ve devleti idare etme isi olmayanlara birakmasi icab ettigini tavsiye etmisler; aksi takdirde düsmanin cesaretlenerek Müslümanlara saldirmasina sebep olacagini ikaz eylemislerdir.

Ayni sekilde israrla hacca gitmek isteyen ve bu niyetinin bedelini caniyla ödeyen II. Osman’a, Kayinpederi ve Seyhülislâm olan Es’ad Efendi aynen su fetvâyi vermis ve fikihtaki bu hükmü özetlemistir: “Padisahlara hac lâzim degildir; oturup adl eylemek evlâdir. Câiz ki, bir fitne zuhûr eyleye”. Verilen bu fetvâyi tasdik eden asrinin kutbu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de, II. Osman’i fetvâya uymasi için ciddi ikaz eylemistir. Hatta bu meseleden dolayi Padisah’in askeri tahrik ettiniz tarzinda tahkirine hedef olan ve sonradan Seyhülislâmlik makamina gelen Yahya Efendi’nin ifadeleri de tamamen fikhin ölçülerine uygundur:

“Padisahim! Hâsâ ki, ulema duacilariniz eskiyayi tahrik ede. Ancak içten gelerek bu niyetinizi istemezdik. Sebebi budur ki, ecdadiniz etmemisler, bu tarike gitmemisler, günahimiz varsa ol kadarcadir.”

Nitekim halk ve asker arasinda yayilan dedikoduyu özetleyen su cümleler de meseleyi açiklamaktadir:

“Nizâm-i âlem içün padisahlar hacci terk edegelmistir. Düsmanin ortaya çikmasi ve düsmanlarin memleketi karistirma ihtimali var iken, Memâlik-i Mahrûse’yi koyup gitmek hatadir.”.

2) Bazi Islâm hukukçulari, bedeni sihhatli olma sartini açarak, sihhatli olsa bile tutuklu olma veya kendisini hacdan alikoyan zâlim idareciden korkmanin da haccin edâsini engelleyecegini ifade ederken, sultân ve o manadaki devlet yetkililerinin de mahbus yani tutuklu gibi kabul edilecegini; sadece beytülmal disinda kendine ait malindan haccin farz olacagini ve bu özür devam ettigi müddetçe ölünceye kadar hacca gidemeyebilecegini hükme baglamislardir. Günümüzdeki gibi ulasim imkânlarinin gelismedigi ve bir hac görevinin en az üç ay sürecegi bir asirda, Osmanli Padisahlarinin hacca gitmeleri gerektigini düsünmek, Islâm Hukukunu bilmemek olur. Kaldi ki, ömürlerinin yarisini cephede geçiren Padisahlarin, neden Misir’a kadar cihâda gidip de hacca varmadiklari da ileri sürülemez; zira ordunun basinda mücahid bir komutan olarak sefere giden padisahla, kendi sahsî ibadeti için üç ay memleketini yalniz birakan padisah bir tutulamaz. Bunun en müsahhas misâli II. Osman’a karsi askerin ve hatta halkin duydugu tepkidir. Islâm âlimleri, haccin sartlarindan olan yol emniyetini ihlal eden Karamita grubunun isyani sebebiyle, 326/937 tarihinden itibaren 20 yil kadar haccin farz olmadigini, çünkü yollarda anarsi yasanabilecegini ifade etmislerdir.

Özetle Osmanli Padisahlarina dinen bizzat hacca gitmeleri farz olmamistir. Ancak kendi yerlerine bedel olarak baskalarini mutlaka göndermislerdir. Ayrica Sultân Abdülaziz’in gizlice tebdil-i kiyafet ederek hacca gittigi söylenmektedir. Ancak elimizde bunu dogrulayacak bir vesika bulunmamaktadir .

Prof. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanli