medreseli

Soru:  Arkadaşlar arasında her hafta hadis okuyoruz…… Okuduğumuz hadis kitablarında bazen içinden çıkamadığımız hadislere denk geliyoruz. Mesela bir keresinde peygamber efendimizin ‘’sağlıklı kişilerin yanına hasta olanları yaklaştırmayın’’ hadisi şerifini okuduk. Konuyu müzakere ederken bir kardeşimiz peygamber efendimizin cüzamlılarla beraber oturup yemek yediğini söyleyerek bu hadisin doğru olamayacağını iddia etti. İçimizden bazıları da hz. Ömer’in şama gittiğinde şehirde veba hastalığının olduğunu duyunca şama gitmekten vaz geçtiğini söyleyerek itiraz ettiler ve tartışma çıktı.. Bizim de kafamız karıştı……….Birbirine zıt hadisleri nasıl anlamamız gerekir?

BİSMİHİ TEÂLÂ

Öncelikle tercüme hadis kitablarından sadece hadislerin metinlerini okuyarak tartışmanız doğru bir şey değildir. Zira hadis külliyatımız içinde birbiri ile tearuz eden (birbiri ile çelişen) hadisler bulunmaktadır. Usul uleması birbiri ile tearuz halinde olan hadisler hakkında farklı metotlar uygulamıştır. Usul ilmini bilmeyenlerin meseleyi tartışmaları cidalleşmeyi ortaya çıkarır ve Müslümanlar arasında ki uhuvveti ortadan kaldırır. Birbiri ile tearuz halindeki hadislerin şerhlerini okumadan hüküm verilmesi de meselenin farklı bir boyutudur.  Zira hadis, usulü hadis ve fıkıh bilgisi olmadan resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) birbiri ile tearuz (birbiri ile çelişen) eden hadislerinden neyi kastettiğini anlamamız mümkün değildir. Zira her mezhebin hadisleri almaları veya ret etmeleri hususunda usulleri bulunmakta, bir mezhebin kabul ettiğini bir hadisi, diğer bir mezheb kabul etmeye bilmektedir. Ayrıca,  mesela Hanefi mezhebi’nin son dönem usülcüleri kendilerinden önceki usülcülerin aksine bir görüş ile fıkıh bilgisi olmayan sahabelerin hadislerini fıkhi konularda kabul etmemektedir. Bunun en bariz örneklerinden birisi Ebu Hureyre’nin (radıyallahu anh) rivayet ettiği ‘’ Musarrât’’ hadisidir. Zira Ebu Hureyre (radıyallahu anh) her ne kadar en çok hadis rivayet eden sahabi olsa da, fıkıh bilgisi ile teberrüz eden bir sahabi değildir. Ancak bu durum Hz. Ebu Hureyre’ye (radıyallahu anh) has bir şey de değildir. İmam-ı Leknevi (rahmetullahi aleyh) bu hususta: ‘’ Eğer hadis rivayet eden sahabi dört halife, dört Abdullah (Abdullah ibn-i Ömer, Abdullah ibn-i Abbas, Abdullah ibn-i Mes’ud ve Abdullah ibn-i Zübeyr’’radıyallahu anhum’’), ve diğer müctehidlerden birisi ise, hadis kıyasa takdim edilir. Şayet Ebu Hureyre, Salmanı Farisi ve Enes b. Malik (radıyallahu anhum)  gibi fakihlikleri ile değil de adaletleri ile biliniyorlarsa, bu durumda rivayeti, ancak re’y kapısını kapatıyorsa terk edilir. Aksi takdir de hadis, kıyasa takdim edilir. Musarrât hadisinde olduğu gibi.’’ (1) derken, İmam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) ise, meselenin farklı bir boyutuna işaret ederek: ‘’Ebu Hureyre’yi (radıyallahu anh) hafife almaktan ALLAH’a (Celle celalühü) sığınırız. Çünkü o, adalet, hıfz ve zabtıyla öncelikli bir yere sahiptir.’’  (2) demektedir. (3)

 Sorunuzda ki hadislere gelince, bu gibi hadisler ‘’sirayet’’ hadisleri olarak bilinmektedir. Ulema bu hadislerde tearuzun (çelişkinin) bulunmadığını bildirmektedir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu gibi sakındırmamaya yönelik hadislerle bir kısım hastalıkların (hemen) sirayet etmeyeceğini, sakındırmaya yönelik olanlarla ise de sirayet edebileceğini öğretmek istemiştir. Nitekim İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) gelen bir rivayette

 

لَا عَدْوَى وَلَا طِيَرَةَ وَلَا هَامَةَ وَلَا صَفَرَ

 

’’ Hiçbir hastalığın bulaşıcılığı (sirayeti) yoktur, uğursuzluk yoktur, baykuş (ötmesinin tesiri) yoktur, safer (ayının uğursuzluğu) yoktur.’’ (4) bu manayı desteklemektedir. Hatta bazen resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) her hastalığın bulaşıcı olmadığını göstermek amacıyla bazı hastalar ile oturup yemek yemiştir.

 

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَخَذَ بِيَدِ مَجْذُومٍ فَأَدْخَلَهُ مَعَهُ فِي الْقَصْعَةِ ثُمَّ قَالَ كُلْ بِسْمِ اللَّهِ ثِقَةً بِاللَّهِ وَتَوَكُّلًا عَلَيْهِ

 

 

’’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) cüzzam hastası olan birinin elinden tutarak, onunla beraber elini yemek tabağına uzatmış ve (besmele ile ALLAH’a (Celle celalühü) güvenerek, ALLAH’a (Celle celalühü) dayanarak benimle beraber ye) demiştir.’’ (5) rivayeti bunu beyan etmek içindir. Aynı şekilde Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) gelen

 

كَانَ لِي مَوْلًى مَجْذُومٌ ، فَكَانَ يَنَامُ عَلَى فِرَاشِي ، وَيَأْكُلُ فِي صِحَافِي ، وَلَوْ كَانَ عَاشَ كَانَ بَقِي عَلَى ذَلِكَ

 

 

’’ Benim cüzzamlı bir kölem vardı. O (bazen)benim yatağımda yatar, benim yemek yediğim tabaktan yemek yerdi. Şayet o (bu gün) yaşasaydı bu şekilde devam ederdi.’’ (6) rivayeti bunu desteklemektedir. Bu gibi hadis-i şerifler bazı hastalıkların bir anda insanlara bulaşmayacağını (sirayet etmeyeceğini) haber vermektedir. Ancak bununla beraber resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanları hem cüzzam hastalığına, hem de diğer hastalıklara karşı uyarmaktadır.

 

فر من المجذوم كفرارك من الأسد

 

’’ Cüzzam hastasından aslandan kaçar gibi kaç’’ (7) rivayeti ile aynı manada ki ‘’ Sakif kabilesinden biat için gelen heyetin içerisin de cüzamlı birisinin olduğunu öğrenince ‘’ sen geri dön, biz senin biatını aldık’’ şeklinde haber göndermiştir.’’ (8) rivayeti ile insanları cüzzam hastalığına karşı uyarırken

 

لَا يُورِدُ مُمْرِضٌ عَلَى مُصِحٍّ

 

’’ Hastaları sıhhatli olanların yanına yaklaştırma (yın)’’ (9) rivayeti ile de bütün hastalıklara karşı insanları uyarmaktadır. Buraya kadar olan kısımdan iti tane temel sonuç çıkmaktadır.

1) Ulema bu hadisler arasında tenakuzun (zıtlığın) bulunmadığı hususunda icma etmiştir. Zira ‘’ hiçbir hastalığın bulaşması (sirayet etmesi) yoktur,uğursuzluk yoktur…..’’ hadis-i şerifinden kastedilmek istenen şey, zamanın cahiliye toplumu hastalık ve topallık gibi hadiselerin doğal olduğuna inanıyorlar, ancak bu gibi hastalıkların ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi ve yaratması ile meydana geldiğine inanmıyorlardı. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’Hastalığın bulaşması yoktur…..’’ buyurmak suretiyle bu hastalıkların ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesiyle meydana geldiğini insanlara öğretiyordu. Bunun içindir ki resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadisin sonunda ‘’ ilk hastalığı kim meydana getirdi?’’ (10) diye sormuştur. Cüzamlıya yaklaşmayın hadis-i şerifinden kasıt ise,  İslâm’ın ‘’sedd-i zerai’’ (kötülüklerin engellenmesi) prensibinden dolayıdır. Zira hasta olan insanlara karışmak, onlarla oturmak kişinin hastalanmasına ve hastalığın diğer insanlara bulaşmasına sebeb olur. Bununla beraber hastalıkların insanlara bulaşması hastalığı yaratanın ALLAH (Celle celalühü) olduğuna inanmamak gerek insanın itikad noktasın da, gerekse toplumun sağlığı noktasın da büyük zararlara yol açacaktır. Bunun için resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’cüzzamlıdan kaçın’’ buyurarak insanları bu gibi mahzurlardan kaçınmalarını emretmiştir.

2) Modern tıp, cüzzam mikrobunun bulaşmasının her insanda bulunması gereken doğal bağışıklık sisteminin bulunmaması sebebiyle insanabulaştığını ortaya koymuştur. Her insanda bulunması gereken bu doğal bağışıklık sisteminin olmamasının irsi olması, doğal bağışıklık sistemi olan yetişkin insanlara cüzzam hastalığının bulaşmaması da aynı şekil de tıp’ın ortaya çıkardığı şeylerdir. Cüzzam hastalığının, cüzzam hastası ile uzun süreli oturmalarda, hastalığın yaydığı pis havanın teneffüs edilmesi sonucu bulaştığı da tıp’ın ortaya koyduğu şeylerdir. Yakın zamana kadar batı dünyası cüzzam hastalarını lanetli sayarak, bu hastaları toplumdan tecrit ve sürgün ederek ve ateşle yakarak öldürürken, resullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) 1400kusur sene önceden bu hastalığa yakalanan insanların topluma kazandırılması gerektiğini göstermiştir.

Cumhur ulema bu gibi hadisler arasın da tearuz ve nesh olmadığı için, bu hadislerin cem edilmesi gerektiği hususunda müttefiktir. İmam-ı Nevevi (rahmetullahi aleyh) hadsilerin cem edilmesi hususunda ‘’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) (hastalığın bulaşması yoktur, uğursuzluk yoktur…’’hadis-i şerifiyle cahiliye’nin hastalıkların ve sakatlıkların doğal olduğu inancını yıkarak, bu hastalıkların ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi ve yaratması sonucu olduğunu, ‘’ Hastaları sıhhatli olanlara yaklaştırma(yın) hadis-i şerifiyle de bvu hastalıklardan sünnettullah gereği bir zarar gelebileceğini, bu zararlardan sakınmak gerektiğini, meydana gelecek zararın da ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi ve yaratmasıyla geleceği hususunda insanları irşad etmiştir. (11)

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) ‘’cüzzamlı hastadan kaçın’’ buyurması, cüzzam hastasının gerek beden gerekse sıhhat yönünden kendisinden sağlıklı insanları görerek üzülmesini ve kalbinin kırılmasını engellemek içindir. Zira cüzzam hastası, sağlıklı birini gördüğü zamankendi bedenindeki olumsuzluklardan dolayı üzüntü ve mahcubiyet duygusuna kapılabilir. Nitekim

 لَا تُدِيمُوا النَّظَرَ إِلَى الْمَجْذُومِينَ

 

’’ Cüzzamlı birine devamlı surette bakmayın’’ (12) şeklinde ki emri bu manadan dolayıdır. Veya ‘’hastalığın bulaşması yoktur….’’ Hadis-i şerifinden maksat, hasta ile ilgilenen ve oturan kişinin kendisini psikolojik olarak hazırlaması gerektiği kastedilmiş olabilir. Zira cüzzam hastası ile oturan, onula yemek yiyen kişi kendi kendine ‘’ bu hastalıktan korkmama gerek yok, hastalık bulaşmaz’’ şeklinde kendi kendine telkin verdiğin de psikolojik olarak kendisini hazırlaması ve hastalıktan korkmaması gerektiği düşüncesi insanda oluşabilir. Bu, batıl itikadı olan birisinin kendi kendine batıl itikadların doğru olmadığı şeklinde ki telkini ile, bu hastalıktan kendisini kurtarmasına benzer. Cüzzamı biri ile oturan, yemek yiyen kişi de bu şekilde kendi kendine telkini ile morali yükselir ve hastalığın bulaşmayacağı düşüncesi kişide oluşabilir. (13)

Veya ‘’ cüzamlıdan kaçın’’ emrinden maksat, hastalığın bulaşması olarak değil de, ‘’kaçın’’ emrinden kasıt hastadan uzak durulması gerektiğidir. Zira cüzzam hastalığının, hasta ile uzun müddet aynı ortamda bulunmak suretiyle hastalığın verdiği pis havanın teneffüs edilmesi sonucu bulaştığı düşünülürse, hastadan uzak durulması gerektiği aşikârdır. Dolayısıyla cüzzam hastasından uzak durulmaması halin de, aynı ortam ve pis havanın teneffüs edilmesi suretiyle hastalık sıhhatli birine, ondan da diğer insanlara bulaşmak suretiyle hastalık yayılır. Bu İbn-i Kuteybe’nin de (rahmetullahi aleyh) tercih ettiği görüştür. Kendisi bu konuda ‘’ cüzzam hastalığı, hastalığın yaydığı pis havanın teneffüs edilmesi ile şiddetlenir. Öyle ki, cüzzam hastası ile uzun müddet bir arada bulunan, onunla yatan kişi hastalanır. Böylece hastalık kadından erkeğe, erkekten kadına, oğuldan babaya bulaşmak suretiyle yayılır ve çoğalır. Bundan dolayıdır ki, doktorlar cüzzam hastası ile uzun müddet aynı havayı teneffüs etmeyi yasaklar. Bu hastalığın bulaşmak suretiyle yayılması olarak değil, hastalığın pis hava ve kokunun tesiri ile yayılması olarak kabul edilir. Zira o kokuyu teneffüs eden biri hastalanır.’’ (14)

 Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) Şam’a giderken, Şam da Veba hastalığının olduğunu duyması ile Şam’a gitmeyi ret etmesi de aynı sebeblerden dolayıdır. Yani hastalığın yayılmasını engellemek ve hastalığın ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi olmadan yayılmayacağı inancını yerleştirmek içindir. Nitekim İmam-ı Beyheki (rahmetullahi aleyh): ‘’ Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ hastalığın sirayet etmesi yoktur’’ buyurduğu sabittir. Ancak bununla cahiliye’nin hastalığın yayılmasını ALLAH’tan (Celle celalühü) başkasının fiiline bağlama inançlarına dikkat çekmeyi murat etmiştir. ALLAH (Celle celalühü) bu gibi hastalarla uzun müddet bir arada bulunulduğun da hastalığın yayılacağını sünnetullah olarak takdir etmiştir. Bunun içindir ki, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ hasta olanları sıhhatli olanlara yaklaştırma(yın)’’ ve veba hastalığı hakkında da ‘’ kim bir yerde veba hastalığının olduğunu duyarsa oraya gitmesin’’ buyurmuştur. Zira aksi halde hastalığın yayılacağı ALLAH’ın (Celle celalühü) takdiridir.’’ (15) demek suretiyle meseleyi izah etmiştir.

Yararlanılan kaynaklar

(1) Muhammed laknevi, Fevatıhu’r-rehamut c: 2 sh: 171,175

(2) Serahsi, usulu’s-serahsi, c: 1 sh: 341

(3) Hadisler arasında ki tearuzun giderilmesi hususunda takip edilen metod hakkın da bilgi için http://makalat.net/hadisler-arasindaki-ihtilafin-giderilmesinde-takip-edilen-metod.html

(4) Süneni İbn-i Mace, kitabu’t-tıb hadis no: 3539

(5) Süneni Tirmizi, cüzamlı ile beraber yemek babı hadis no: 1817 (resulullah’ın ‘’ Sallallahu aleyhi ve sellem’’ cüzzamlı kişinin elinden tutması ve beraber yemek yemesi, hoşlanılmayan durumlara karşı sabır ve metanet gösteren ve kaza ile kader sahasında iradesini terk eden kişiye karşı bir örnektir.)

(6) Musannıfu ibn-i ebi şeybe, cüzzamlıyla yemek babı hadis no: 25029

(7) Camiu’l ehadis, hadis no: 14665

(8) Musannifi ibn-i Ebi şeybe, hadis no: 26934 ‘’İmam-ı Nevevi ‘’rahmetullahi aleyh) cüzzam hastalığına dair muhtelif hadisler gelmiştir. Bu hadiste (cüzzamlıdan kaç) sahihtir. İlim ehli bu hadisler arasında bir nesh durumu bulunmadığını söylemiştir. Cüzamlıdan kaçma emri vucubiyet için olmayıp bir müstehablık ve hastalıklara karşı tedbir amaçlı bir uyarı mahiyetindedir demiştir.’’

(9) Sahihi Müslim, sirayet yoktur babı, hadis no: 2221)

(10) Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Hastalığın sirayeti yoktur, uğursuzluk yoktur……’’ buyurduktan sonra bir sahabi ‘’ ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) benim develerimin arasında uyuz bir deve var. Ondan diğerlerine bulaşır diye korkuyorum’’ demesine karşılık bu cevabı vermiştir.

(11) Nevevi, şerhi sahihi Müslim, c: 14 sh: 176, 179

 (12) Süneni ibn-i mace, kitabu’t-tıp, hadis no: 3543

 (13) İbn-i Hacer Askalani, Fethu’l bari bi şerhi sahihi’l Buhari, c: 10 sh: 160

 (14) İbn-i Hacer Askalani, Fethu’l bari bi şerhi sahihi’l Buhari, c: 10 sh: 160

 (15) Beyheki, Ma’rifetu’s-sünenü ve’l âsâr, c: 11 sh:455 ve Sahihu İbn-i Hibban c: 12 sh: 482,484

Oca-25-11

Sedd-i zerai

mustafa

Kur’an da bazı yasakların ne sebebi nede hikmeti bildirilmez. Mesela zinanın haram olduğu söylenmez ama zinaya yaklaşmayın demekle zinanın haram olduğu bilinir. İslam hukuku da bunun gibi bazı şeylerin hükümlerini söylerken seddi zerai denilen bir kurala dayandırır. Seddi zerai nedir?

BİSMİHİ TEALA

İslâm fıkhın da; illeti akıl yoluyla kavranabilecek hükümler mevcud olduğu  gibi, akıl yoluyla kavranamayan hükümlerin de bulunmaktadır. Usül uleması; illeti akıl yoluyla kavranabilen hükümlerle ilgili olarak: ” Hüküm illeti ile vardır veya yoktur.” (İmam-ı Serahsi, Temhidu’l fusul fi ilmi’l usul c: 2 sh, 180) kaidesini benimsemişlerdir. Molla hüsrev’de (rahmetullahi aleyh) illeti tarif ederken ” İllet nass’ın hükmüne alamet kılınan vasıftır.” ( Mir’at’ıl usul fi şerhi miskatı’l vusul c:1 sh: 241) şeklin de tarif etmektedir. Mesela  hamr’a nispetle sarhoş edicilik vasfı böyle bir illettir. Aslın illetinin bilinmesinden sonra böyle bir illetin ”fer”de bulunup bulunmadığının tespit edilmesine ”tahkiku’l menat” denilmektedir. Bu kısa izahtan sonra….

Sedd; lügat olarak men etme, yasaklama, engel olma, zerai ise bir şeye götüren yollar sebebler manasına gelmektedir. Sedd-i zerai hem kitab, hem de sünnet ile sabit olan bir husustur. Kitab’tan delili En am süresi 108 ayeti kerimesi, sünnetten delili ise resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) faize sebeb olacağı endişesi ile, borçlunun alacaklıya hediye vermesi ile alakalı hadisi şerifini göstere biliriz.

Sedd-i  Zerai’de asıl olan fiillerin sonucudur. Fiil sonucuna göre hükme bağlanır. İstenilen bir şeye vasıta olan fiil talep edilir; kötülüğe sebeb şeyde yasaklanır. Burada fiillerin sonuçları gözönüne alınırken, failin niyetinin ne olduğu sorgulanmaz ve fiilin sebeb olduğu neticeye göre hüküm verilir. Bu ” maksadın vesilesi  maksada tabidir.” kaidesi ile özetlenebilir. İmam- Karafi (rahmetullahi aleyh) bunu ” Üstün maksada götüren vesile üstün, kötü maksada götüren vesile ise kötüdür.” ( Envarı’l buruk fi envai’l furuk, c:2 sh: 156) şeklinde ifade etmektedir.

Maksadlara bir takım vesileler ve sebeblerle varılır; o yollar da maksada tabi olurla, onun hükmünü alırlar. Haramlara vesile olan şeyler de onlar gibi hüküm alarak yasaklanır.  Zira birbirlerine bağlıdırlar. İbadet ve sevaba vesile olanlar da, onlara sebeb olmalarından dolayı onlar gibi istenilen  ve sevilen şeylerdir. Maksada vesile olan şey maksada tabidir, her ikisi de maksudtur. Biri maksat olarak, diğeri de vesile olarak hüküm alır.  Bunun için ALLAH (Celle celalühü) bir şeyi haram kılarsa, ona götüren vesile ve yollarda haram olur. Zira haramdan sakınmak ancak bu yolla mümkündür. Eğer bir harama götüren yollar mübah olursa, bu haram olan bir şeyi haram kılmakya zıt düşer, bilakis harama teşvik olmuş olur. Bu da ALLAH’ın (Celle celalühü) hikmeti ile asla bağdaşmaz.

Sedd-i zerai’de asıl olan maslahatı celb, mefsedeti def  kaidesidir.  Yani bir işte umumun faydası varsa teşvik edilir, umumun zararına ise yasaklanır. Mesela üreticilerin pazara götürdükleri malları aracıların yollarda karşılamaları ve satın almaları yasaklanmıştır. Bu mübah bir şey iken, bunda üreticiyi aldatmak, tüketiciye zarar vermek, pazarda kıtlık yaratmasında dolayı yasaklanmıştır.  Burada bu işi yapanların ”benim niyetim iyi” gibi sözlerine bakılmaz ve kabul edilmez. Zira burada bu fiilin doğuracağı sonuçlara bakılır, ve dolayısıyla bir şeye vesile olan şey sonuçları sebebiyle ya yasaklanır, ya da serbest bırakılır.

Zerai lügat yönünden sebebler, vesileler manasına geldiği için yasağa götüren sebebler kastedildiği gibi, mübah ve helale götüren sebebler de  kastedilir. Ancak bu, yasak olan fiillere götüren sebebler de daha çok kullanılmıştır. Sedd kelimesinin kullanılması da bununla alakalıdır.  İmam-ı Karafi (rahmetullahi aleyh) Zerai’nin asıl manasını göz önüne alarak bunu sedd-i zerai ve feth-i zerai diye ikiye ayırır ve feth-i zerai, iyiliğe götüren yolları açmak, teşvik etmek olarak izah eder. (Envari’l buruk, c: 2 sh: 158)

BİSMİHİ TEALA

Günümüz Müslümanlarının temel sorunlarından bir tanesi de hangi ilimler farz hangileri farz değil sorunudur. Müctehid imamlar (rahmetullahi aleyhim) ilmi tarif ederlerken ‘’ malûm olanın olduğu hal üzere bilinmesine ilim denir.’’ (Nesefi, Bahrû’l kelam sh:15) tarifini esas almışlardır. Resulullah’ta (Sallallahu aleyhi ve sellem) şer’i ilimleri üç esas üzere tarif etmektedir: الْعِلْمُ ثَلاَثَةٌ فَمَا وَرَاءَ ذَلِكَ فَهُوَ فَضْلٌ آيَةٌ مُحْكَمَةٌ أَوْ سُنَّةٌ قَائِمَةٌ أَوْ فَرِيضَةٌ عَادِلَةٌ ’’ İlim üç kısımdır. Bunun dışında kalanlar fazilettir. ALLAH’ın (Celle celalühü) muhkem emirleri, nesh olmamış sünnet, (kitab ve sünneten çıkarılmış) şer’i hükümler.’’ (İbn-i Mace, hadis no: 54) Resululah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarif ettiği esaslar üzerine düşünüldüğü zaman müslümanın öğrenmesi gereken ilimlerin hangileri olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı bu ilimlerin önceliği hususunda her hangi birinin tercih hakkı bulunamaz. İnsan önce kendisine farz olan bu ilimleri tahsil edecek, bundan sonra sosyal durumuna göre diğer ilimlere bakılacaktır.

 İmam-ı Şafii (rahmetullahi aleyh) ilimlerin tasnifi esnasın da iki tasnife yer vermektedir. ‘’ Birincisi umumi ilimdir. Bu sınıfa dâhil olan ilim ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabın da nass olarak veya genellikle müslümanlar arasında bulunmaktadır. Bu ilim nesilden nesile tevatür yoluyla aktarılmıştır. Bunda nakil veya vucûb bakımından Müslümanlar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. Bu ilim tevatürle gelmiştir. Bundan dolayı bu umumi ilimde, haber bakımından yanlışlığın, te’vilin, ihtilafın olması mümkün değildir.

 İlmin ikinci kısmı ise: hakların da ne kur’a-ı kerim’de nass bulunmayan ve bunların subûtu sünnet ile de sabit olmayan fer’i hükümlerdir. Bununla beraber eğer bu hükümlerden biri hakkında sünnetten bir şey bulunsa, bu yine de has haberlerden olup umumi ilimlerin arasına girmez. Ve bu kısım ilim de te’vil ve kıyas mümkündür.’’ (Risale, mad: 961,968)

 Dolayısıyla farz olan ilimler ve farz-ı kifaye olan ilimler bu tasnife göre değer kazanır. Farz olan ilimlerin tahsili hususun da, her mükellef bunların tahsilinde mazeret belirmeden kolaylıkla bunları tahsil edebilir.  Bu konu da her hangi bir mazeret kabul edilemez. Farz-ı kifaye ilimler ise, ulemanın şer’i delilleri esas almak suretiyle ortaya koydukları fer’i meselelerdir.

 İnsanlar ilmi üç yol ile tahsil ederler.

 1) Haberi sadık: Bu da ya ALlAH’ın (Celle celalühü) indirdiği bir vahiy veya insanların peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) duyduklarını birbirlerine naklettikleri bilgilerdir ki, buna genel olarak haber denilmektedir. Haber, mütevatir haber ve haberi resul olmak üzere iki kısımdır.  

 2) İnsanların duyu organları vasıtasıyla öğrendikleri ilim.

 3) Akıl yürütme ile öğrendikleri ilim. ( Muhammed pezdevi, ehl-i sünnet akaidi, sh: 9)

 İslâm’da ilim ya insanların dünyevi ve uhrevi maslahatlarını celbetmek veya Zaralarını def etmek gayesine dayanır. Nitekim İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) maslahat izah derken şöyle demektedir.

 ‘’ Menfaatleri celp ve zararları defetmek, hakkın gayesini ve maksatlarını elde etmede halkın faydası demektir. Biz maslahat sözü ile şeriatın gayesini korumayı kast ediyoruz. Şeriatın insanlardan korunmasını istediği maslahat beş tanedir. İnsanların dinlerini, canlarını, akıllarını, nesillerini ve mallarını korumak. Bu beş aslın korunmasına yardımcı olan her şey maslahat, bunların ortadan kaldırılmasına sebeb olan her şey ise mefsedettir. Ve bunların ortadan kaldırılması maslahattır. Bu beş aslın korunması zaruriyyat mertebesindedir.’’  (el mustasfa, c:1 sh: 286,287)

 Burhaneddin ez Zernuci (rahmetullahi aleyh) ilmin faziletlerinden söz ederken ‘’ İslâm dini ilim dinidir. Dünya üzerinde ilk defa okuma yazma seferberliğini kur’an-ı kerim yapmıştır. Resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) ALLAH (Celle celalühü) tarafından gönderilen ilk vahyin, ilk ayeti ‘’ oku ‘’ diye başlamaktadır. Daha sonra ki ayeti kerime de ise ilmin bizzat ALLAH (Celle celalühü) tarafından levh-i mahfuzda öğretildiği ifade edilmektedir…….. Okuma yazmayı insanoğluna Cebrail (aleyhi’s-selam) vasıtası ile o öğretmiştir. Bundan dolayı müslümanın birinci derecede ki görevi, ilim öğrenmek ve yazı yazmak ile kendini cehalet karanlığından kurtarmaktır.’’ (Ta’lim’ül müteallim, sh: 28)

 Hanefi fakihlerine göre, bulûğ çağına gelen her erkek ve kadının ilim öğrenmeleri farz-ı ayn’dır. Burada akla ilk gelen soru şudur: ‘’ Her türlü ilmi öğrenmek farz mıdır?’’ Burhaneddin ez zarnuci (rahmetullahi aleyh) bu konuda şunları demektedir. ‘’ Bil ki, her ilmi elde etmek, her Müslüman üzerine farz değildir. Her Müslüman üzerine ‘’ilmihal’’ bilgisini elde etmek farzdır. Nitekim şöyle denilmiştir: ‘’ İlimlerin en üstünü ilmihal bilgisidir, amellerin en üstünü de bulunduğun hali muhafaza etmektir. Hangi durum da olursa olsun, bulunduğu halde, meydana gelen işlerle ilgili bilgileri edinmek her müslümana farzdır.’’ (Ta’lim’ül müteallim, sh:9)

 Ancak burada bir parantez açmak gerekirse, özellikle günümüzde Müslümanları tehdit altında bırakan birçok ideolojik bilgi çöplüğün de içerisin de bulunurken, öğrenilmesi gereken farz olan ilmi sadece ‘’ilmihal’’ ile sınırlandırmak mümkün olmasa gerektir. Müslüman, çevre kültürünün etkisi altın da bulunurken, itikadı durumunu tehlikeye sokacak birçok tehlikeli fikirler ortada cirit atarken, sadece abdest, namaz v.s gibi ilmihal bilgileri farzdır diye ortalıklarda dolaşmak müslümana yakışan bir durum değildir. Zira farz olan ilmihal bilgisi içerisine itikadına zarar verecek ideolojik akımlara karşı olan ilimleri öğrenmekte günümüzde zaruridir. Ancak günümüzde yazılan ilmihallerin hiç birisin de sosyalizm, komünizm, liberalizm, kapitalizm v.s gibi müslümanın öğrenmesi gereken ideolojik akımlarla ilgili bir şeyi bulmak pek kolay değil. 

 Günümüz cemaatle namaz kılan Müslümanlar içerisin de hem müslümanım diyen, hem de sosyalizme veya laik olduğuna inanan birçok insan bulunmaktadır. Bunların itikadı durumlarının ne olduğunu bunlara öğretilmesi gerekmektedir. Bizden önce ki ulemanın eserleri incelendiğin de kendi dönemlerin de bulunan mutezile, cebriye, havariciler ve dehriyyunculara karşı zamanlarında ki insanları uyarmak için akaid türü eserlerine bunlarla ilgili bilgileri koymuşlardır. Günümüzde bu gibi akımların yanına sosyalizm, komünizm v.s gibi ideolojik akımlar da eklenmiştir. Dolayısıyla bu gibi fikri akımların da öğrenilmesi Müslüman için farz-ı ayn durumuna gelmiştir.

 Hanefi fakihleri farz-ı ayn olan ilimleri izah ederlerken beş ana başlık altında toplamıştırlar.

 1) İtikada ait bilgiler: Bu grupta başlıca insanı küfre götüren sözler, ehl-i sünnet akaidi ve bid’at’leri sayabiliriz.

 2) İbadete ait bilgiler: Günlük namaz ve oruca ait bilgiler ile üzerlerine zekât ve hacc farz olan Müslümanların öğrenmeleri farz olan bilgileri bu grupta sayabiliriz.

 3) Ahlâki bilgiler: Ahlaki ve ibadet ile iç içe girmiş hased, kibir, riya, tevazu ve dünyanın mahiyeti ile ilgili bilgileri bu grupta sayabiliriz.

 4) Müslümanların uhuvvet ve beşeri ilişkiler ile ilgili bilgileri de bu grupta sayabiliriz.

 5) İnsanın mesleki ve rızklarını temin ettikleri bölümlerle ilgili bilgileri de bu grupta sayabiliriz. ( İbn-i Abidin, reddul muhtar, c: 1 sh:29/ Serahsi, Mebsud, c: 1 sh:5)

 Ayrıca Hanefi fakihleri çocuğun eğitiminin öncelikle aile içerisinde olması gerektiğini bunun da erkeğin aile reisi olmasından dolayı ilk öncelikle onun görevi olduğunun, babasının olmadığı durumlarda babadan sonra velayete hakkı olanın bu görevi üstenmesi gerektiğinin, hiç velisinin olmadığı durumda ise bu işin İslâmi devletin görevi olduğunun altını çizmektedirler. (Kasani, Bediu’s-sanai, c: 4 sh: 41)

 İslâmi devlet ile Türkiye gibi kendisini sözde laik olarak nitelendiren devlet arasında farz-ı ayn olan ilimlerin tahsilinde de doğal olarak farklılık kaçınılmaz olacaktır. Zira Türkiye gibi sözde laik olan devletler de mecburi eğitim belli yaşlar arasın da sınırlı olmakla beraber, İslâmi bir devlette farz-ı ayn olan ilimlerin tahsili çocuğun bulûğ çağında başlar ölümüne kadar devam eder. Doğal olarak mecburi olan ilk eğitim insanların zihni faaliyetlerini esas alırken, İslâmi devlette ise, insan her yeni durum da üzerine farz olan ilimleri öğrenmekle mükelleftir. Ayrıca Türkiye gibi daru’l harb olan yerlerde müslümanların daru’l harb fıkhını da öğrenmeleri bir zaruret durumundadır.