BİSMİHİ TEALA
İnsan yeryüzün de halife olarak yaratıldığından dolayı akıl ve hafıza gibi hasletlerle donatılmış bir varlıktır. Bundan dolayı bu hasletlerin fıtratına uygun olarak akıla tefekkür ve tezekkür hususiyetleri verilmiştir. Bununla beraber felsefe, akılla sınırlı gerçekleri tespitte kullanılan bir şeydir. Felsefe Yunancada phileo (sevgi) ve sophia ( bilgelik) kelimelerinden meydana gelen philosophia (bilgelik sevgisi) terkibidir. Bu terkib Arapçaya felsefe olarak geçmiştir.
Felsefe ile dinin aynı kulvar da olduğunu düşünenlerin temel hareket noktası, din ile felsefe’nin aynı sorulara cevap aradıkları noktasıdır. Zira hem din, hem de felsefe aklın, bilgi’nin, eşya’nın hakikatını araştırmakla beraber, felsefe bunların cevaplarını bulmada aklı esas alırken, din vahyi esas almaktadır.
Bilgelik kelimesinin karşılığı olan Hikmet, hüküm, hâkimiyet, muhakeme, hâkim ve hakem gibi manalara gelmektedir.
Hikmet kelimesi lügat olarak yanlıştan men etmek veya doğru yola sevk etmek manalarına geldiği için Araplar üzerine binilen hayvanın arzu edilen tarafa sevk etmesinden dolayı dizgine ‘’hikmet’’ demişlerdir. (Keşşaf, ıstılahatı funun sh, 405) Ragıp el isfehani (rahmetullahı aleyh) hikmet’i ‘’ Akılla gerçek olanı tespit etme kabiliyetine hikmet denilir’’ şeklinde tarif ettikten sonra ‘’ ALLAH’ın (Celle celalühü) hikmeti; varlıkları en mükemmel şekilde yaratmasıdır. İnsanın hikmeti ise, eşyanın hakikatini bilmesi ve eşyayı hayırlı işler için kullanmasıdır.’’ (Müfredat, sh, 126,127) tespitin de bulunmuştur.
Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara hikmeti talim ettiği nass ile sabittir. Ancak bir kısım insanların felsefe ile hikmeti birbirine karıştırması sebebiyle resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiğine felsefe demek mümkün değildir. Zira felsefe hakikate ulaşma yolunda çaba sarf ederken, yeni yeni sorularla karşılaşmaktadır. Dolayısıyla bir filozof’un ortaya attığı bir şeye başka bir filozof itiraz edebilmektedir. Bundan dolayı felsefe’de asla kesin bir sonuç yoktur. Ancak resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bildirdiği şeyler tamamen vahiy ekseninden alındığı için hakikat olan şeylerdir.
Meselenin farklı bir tarafı da felsefenin nerede ve ne zaman çıktığı sorusuna net bir cevap vermek kolay değildir. Zira bir kısım kaynaklar felsefenin ilahi bir kaynaktan geldiğini ve nebevi hikmetin bir yorumundan ibaret olduğunu iddia etmişlerdir. Bu kaynakların iddiasına göre; Kur’an da kendisine hikmet verildiği bildirilen Lokman (aleyhi’s-selam), Davud (aleyhi’s-selam) zamanın da Şam da yaşamış olan, yunanlı filozof Empedokles ondan hikmet ilmini öğrenmiştir.
Başka kaynakların iddiasına göre ise, Yunanlı filozof Pisagor Mısır’a gittiği zaman orada Süleyman (aleyhi’s-selam) öğrencileri ile karşılaşmış ve onlardan geometik, fizik ve metafizik ile ilgili ilimleri öğrenerek, bu ilimleri Yunanistan’a götürmüş ve bütün bu ilimleri peygamberlik kandilinden aldığını söylemiştir. ( Amiri, kitabü’l emed alel ebed, sh:70)
Bazı kaynaklar ise felsefe’nin hermektik kültürünün bir parçası olduğu ve kurucusu olarak üç farklı Hermes’ten söz etmektedirler. Bunlardan birincisi tufan’dan önce yukarı Mısır’da yaşayan ve İbranice adı Hanuh olarak geçen Hermes’tir ki bunun İdris (aleyhi’s-selam) olduğu iddia edilmiştir. İkincisi, Tufan’dan sonra Babil’de yaşayan ve Pisagor’un öğrencisi olarak ülkesin de tıp ve felsefe’yi yeniden kuran kaldeli Hermes’tir. Üçüncüsü ise, Tufan’dan sonra Mısır’da yaşayan ve kendisine bir çok eser isnad edilen gezgin bir filozoftur. (Şehristani, El milel ve’n-nihal, c: 1 sh:110)
Felsefenin İslâm dünyasın da benimsenmesi için değişik birçok rivayet ortaya atılmıştır. Bunlardan bir tanesi de İbn-i Nedim’in naklettiği rüyadır. Rivayet edildiğine göre; filozof Aristo, halife Me’mun’un rüyasına girer. Halife Aristo’ya ‘’ Güzel nedir?’’ diye sorar. Aristo halife’nin bu sorusuna ‘’ şeriate göre güzel olandır.’’ diye cevap verince ‘’ Sonra hangisidir?’’ sorusuna ‘’Akla göre güzel olandır’’ şeklinde cevap vermiş. ‘’Daha sonra hangisi?’’ şeklinde ki soruya ise ‘’ Halka göre güzel olandır’’ demiştir. ( İbn-i Nedim, el fihrist, sh: 339)
Rüyaya nispet edilen bu rivayetin hedefi; İslâm da hukukun kaynağı olarak kabul edilen delilleri, Aristo gibi bir filozofa söyletmektir. Aralarında ki usûl ve üslup farkına rağmen, din ile felsefenin aynı olduğunu kabul ettirmektir. Bu rüya da güzelin kaynağı olarak bildirilen şeriatın ‘’kitab ve sünnetin hükümlerine’’, aklın ‘’kıyas ile elde edilen bilgilere’’ halkın ise, ‘’sahih örf ve adete’’ tekabül ettiği ifade edilmektedir. İhvan-ı Safa ekolüne ve işraki düşünceye sahip olan bir takım müellifler, Aristo’nun peygamber olduğunu rivayet etmişlerdir. (Şehristani, Tarihü’l hükema, sh:37) Bu iddianın hedefi, din ile felsefenin arasında sanıldığı gibi bir çelişkinin olmadığını ortaya koymaktan başka bir şey değildir.
BİSMİHİ TEALA
ALLAH (Celle celalühü) insanları yaratırken her insanın fıtratını farklı biçimde yaratmış ve her insanın idrak, öğrenme, kavrama, meziyetlerini bir birinden farklı olarak yaratmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak her insanın dünya ve ahiret kurtuluşunu farklı yollarda araması olarak gelişmiştir. Bu farklılık gereği birinin kurtuluş olarak ortaya attığı bir şeyi diğer birinin kabul etmemesi bu farklılığın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla insanların kurtuluş olarak hangi şeyi kabul edeceklerini tayin etmede bazen aklı kabul etmesi de mümkündür. Bu durum da aklı kurtuluş olarak kabul edenlerin gündeme getirdikleri her şeyin kabul edilmesi bir zaruretin gereği olması gerekir di ki, bunun kabul edilmesi kolay kolay mümkün olamazdı. Zira ehli sünnet ve’l cemaat ‘’ Fıkıhta ve şeriatte rey ve mücerret akıl ile hüküm vermek bid’at ve sapıklıktır. Tevhid ve sıfat ilmin de sadece akıl ile hüküm vermek ise bundan daha büyük bir sapıklık ve bid’attır.’’ (Fıkh-ı ekber, sh: 28) hükmü hususun da müttefiktir.
Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine gereken her şeyi öğretmesi bu mananın anlaşılması hususunda yeterli bir delildir. Nitekim ‘’ وَإِنَّمَا بُعِثْتُ مُعَلِّمًا ‘’ (Şüphesiz ben ancak bir muallim olarak gönderildim) (İbn-i Mace, 234) buyurması bu manadadır. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği her ilim ümmetinin emaneti muhafaza etmesinde bir kolaylık olarak kendisini göstermiştir. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem) öğrettiği her ilimi kur’an-ı kerimden alması, kur’an’ın mucize olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim İmam-ı Kurtubi(rahmetullahı aleyh) kur’an’ın mucize olmasını izah ederken ‘’ Kur’an-ı kerim’in mucizelerinden birisi de ilimdir. Helâl, haram ve diğer hükümleri ile insanlığı ayakta tutan, ailevi ve beşeri münasebetleri düzene koyan ve insanın iki cihanda saadet yollarını gösteren ilim kur’an-ı kerim’dir.’’ demektedir. (Camiu li ahkami’l kur’an c:1 sh: 75)
Burada önümüze ilmin ne olduğu sorusu çıkmaktadır. Ehl-i sünnet uleması ilmi tarif ederlerken, ‘’ İlim, ma’lum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.’’ ( İmam-ı Nesefi, bahru’l kelam, sh:15) şeklinde tarif etmişlerdir. Ehl-i sünnet uleması ilmi elde etme hususun da akıl yürütme yanında haber ve duyu organları ile olduğunu da beyan etmektedir. (Pezdevi, akaidi ehl-i sünnet sh:9)
İslâm dünyasın da aklı esas alan ilk kişi Hasan Basri’nin (rahmetullahi aleyh) sohbetlerine devam ederken ayrılan vasıl b. Ata olmuştur. Onun bu şekilde davranışı mutezile olarak isimlendirilmesi Hasan Basri’nin (rahmetullahi aleyh) ‘’ Vasıl bizden itizal etti’’ sözünden sonradır. Bu akımın en belirgin alametlerinden birisi ‘’ Akıl ile nakil çelişirse, akıl esas alınır, nâkili te’vil ederiz.’’ şeklinde ifade edilmektedir. Mutezilenin ‘’ Kur’an ve sünnetten başka delil tanımayız, bunları da kendi aklımıza göre te’vil ederiz.’’ şeklinde ki anlayışlarına ehl-i sünnet uleması gereken cevabı vermiştir. Mutezileyi en sert biçimde tenkit edenlerden birisi de Mustafa Sabri efendi (rahmetullahi aleyh) olmuştur.
‘’ Halkın ağzın da sakız olan kadere imanın, bilen, bilmeyen herkesçe tersi konuşulur olması, Müslümanların kader yüzünden ithama uğraması çok tuhaftır!.. Müslümanların çoğu, bizzat kendilerini itham altında tutmaktadır. Bunlar arasın da, İslâm yolunda mücadele ve irşad iddiası ile ortaya çıkanların olması da göze çarpmaktadır. Bunlardan bir kısmı Müslümanları kaza ve kadere imanları sebebiyle tentid ederlerken, bir kısmı da uyanık olmaları gerektiğini söylemektedirler. Onlar arasında, İslâm itikadını zayıflatma uğruna gösterdikleri her gayreti az bulup, yorulmak bilmeyen batılı düşmanlarda bulunmaktadır. Muhakkak ki, dışarıdan ithal edilen fikirlerin en şerlisi, giriş yönüyle en gizli olandır. Tıpkı düşmanın büyüğü, düşmanlık olarak en gizli olanı olduğu gibi. Müslümanların çöküşünü şiddetlendiren ve onların yakalandıkları hastalıkların en sonuncusu batıyı taklid hastalığıdır. Şiddet ve hasarda frengi hastalığı dahi buna denk olamaz. İşin tuhafı, bu hastalık tedavi etmek isteyenlere farkına varmadan bulaştı… Ölmek üzere olan ordu gibi kalabalıklar bunun cabası. Mısırda ki din adamları bu hastalığı zararsız görüyorlar. Avrupa’nın getirdiği kıyafetin zararını hafif gördüler. Bu kıyafeti daha çok islâm’a değil örfe, âdete, geleneklere zarardan saydılar. Kafire şekli benzemeyi küfür alâmetlerinden kabul etmediler.
Şurası bir gerçek ki, Arap dünyasında kavmiyet şuuru hızla yükselmektedir. Ve ben derim ki, bu kavmiyet şuuru, İslâmi şuura galip gelecektir. Mısır’lı ulema ve müelliflere; Müslüman Türkiye’nin uğradığı felaketler, İslâm’dan zorla uzaklaştırılma çabaları ve uğradıkları musibetler hiç tesir etmedi, hala da etmiyor. Bütün bunlar umum belvâ haline gelen batıyı taklid hastalığından kaynaklanmaktadır. ‘’ (Mustafa Sabri Efendi, mevkıfu’l beşer, sh:7)
Görüldüğü üzere Mustafa Sabri Efendi (rahmetullahi aleyh) çağdaş mutezile’nin öncülerinden olan Efgani ve Muhammed abduh gibi islâmın temiz ve nezih akaidini bozma çabaları içerisinde olanlara gereken cevabı vermektedir…..
BİSMİHİ TEALA
İslâm dini insanın fıtratında bulunan şehvet hissinin köreltilmesine, yok edilmesine razı gelmediği için, insanda ki bu güçlü dürtünün meşru yollar ile giderilmesini teşvik etmiştir. Bunun için evlilik müessesini kolaylaştırmış, hatta bazı zaruri haller de dörde kadar evliliğe ruhsat vermiştir. Ancak islâm evlilik müessesinin istismar edilmesinin önüne geçmek maksadı ile evliliğin devamlı olanını tercih ederek, süreli olan geçici evliliği (mut’a nikahı) yasaklamıştır. Zira evlilik sadece insanın fıtratında ki cinsel güdelerin giderilmesi maksadına yönelik değildir. Eğer islâm, evliliği sadece cinselliğin tatmin edilmesi olarak görseydi o zaman cinselliğin geçici evlilik (mut’a nikahı) ile giderilmesine izin verirdi.
İslâm evlilik müessesine bir çok hikmetten dolayı izin vermiştir. Bu hikmetlerin arasında cinselliğin tatmin edilmesi de sayılmış, ancak ana gayelerin arasında sağlıklı bir toplumun oluşması ve yetişmesine imkân sağlamak maksadı ile evliliğe izin vermiştir. Zira maksat sadece cinsel duyguların bastırılması olarak görürseydi, bu duyguların giderilmesine ya zinaya veya gecici evliliğe (mut’a nikahı) izin verilmesi ile imkan sağlanırdı. Ancak bu iki yol ile de sağlıklı bir toplumun oluşma imkanının olmadığını aklı başında herkes kabul eder.
Bununla beraber özellikle islâmın ilk başlarda belli dönemlerde geçici evliliğe (mut’a nikahı) ruhsat verdiği de sabittir. İslâmın ilk dönemlerin de geçici nikaha (mut’a nikahı) izin verilmesinin bir çok hikmeti olabilir. Mesela İbn-i Mace’nin Sebre b. Ma’bed’ten (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste şöyle izah edilmektedir.
خَرَجْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ الْعُزْبَةَ قَدْ اشْتَدَّتْ عَلَيْنَا قَالَ فَاسْتَمْتِعُوا مِنْ هَذِهِ النِّسَاءِ فَأَتَيْنَاهُنَّ فَأَبَيْنَ أَنْ يَنْكِحْنَنَا إِلَّا أَنْ نَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُنَّ أَجَلًا فَذَكَرُوا ذَلِكَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ اجْعَلُوا بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُنَّ أَجَلًا
Biz resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber veda haccı yolculuğuna çıktık. Bir müddet sonra sahabe-i kiram (radıyallahu anhum) ‘’ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bekarlık (kadınlardan uzak olmak) cidden zor gelmeye başladı’’ dediler. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Evlenilmelerin de bir mahzur olmayan şu kadınlar (mut’a nikahı yapmak suretiyle) ile faydalanın.’’ buyurdu. Bunun üzerine biz kadınların yanına gittik. Ancak kadınlar onlarla aralarında belli bir müddet olduğu takdir de evlenebileceklerini söylediler. Bunun üzerine biz resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek durumu anlattık. Resulullah da (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’onlarla aranıza belli bir süre koyun’’ dedi……… (İbn-i mace, 1962)
Tirmizi İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) rivayet ettiği eser de mut’a nikahına izin verilme hikmetini şöyle izah etmektedir.
إِنَّمَا كَانَتْ الْمُتْعَةُ فِي أَوَّلِ الْإِسْلَامِ كَانَ الرَّجُلُ يَقْدَمُ الْبَلْدَةَ لَيْسَ لَهُ بِهَا مَعْرِفَةٌ فَيَتَزَوَّجُ الْمَرْأَةَ بِقَدْرِ مَا يَرَى أَنَّهُ يُقِيمُ فَتَحْفَظُ لَهُ مَتَاعَهُ وَتُصْلِحُ لَهُ شَيْئَهُ حَتَّى إِذَا نَزَلَتْ الْآيَةُ
{ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ }
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَكُلُّ فَرْجٍ سِوَى هَذَيْنِ فَهُوَ حَرَامٌ
Mut’a islâmın ilk dönemlerindeydi. Adam bir şehre gelir, orasını bilmez, tanımazdı. Orada kalacağı müddet için bir kadınla evlenir ki, kadın eşyasını korusun, işlerini görsün. Ancak eşleri, ve mülkiyetlerinde ki cariyeleri ile ilişkilerinden dolayı kınanmazlar’’ ayeti kerimesi inzal edilinceye kadar bu böyle devam etti. Bu ikisinden başkası haramdır.’’ (Tirmizi, 1041)
Müslim’de Abdullah ibn-i Mesud’tan (radıyallahu anh) şu şekilde rivayet etmektedir.
كُنَّا نَغْزُو مَعَ رَسُولِ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- لَيْسَ لَنَا نِسَاءٌ فَقُلْنَا أَلاَ نَسْتَخْصِى فَنَهَانَا عَنْ ذَلِكَ ثُمَّ رَخَّصَ لَنَا أَنْ نَنْكِحَ الْمَرْأَةَ بِالثَّوْبِ إِلَى أَجَلٍ ثُمَّ قَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ ( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ
Yanımızda kadınlar olmadığı halde resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile savaşlar yapıyorduk. Bu savaşlar esnasında bir kere resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) Kendimizi iğdiş (cinsel duygularımızı yok) edelim mi? diye sorduk. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bizi bundan men ederek, elbise mukabilinde kadınlarla belli bir zamana kadar evlenmemize ruhsat verdi. İbn-i Mesud (radıyallahu anh) bunları söyledikten sonra: Ey iman edenler! ALLAH’ın size helal kıldığı temiz şeyleri kendinize haram kılmayın, ve haddi aşmayın. Şüphesiz ALLAH haddi aşanları sevmez.’’ ayetini okudu.’’ (Müslim, 3476)
Görüldüğü üzere Müslim’in rivayetin de mut’a nikahına savaş esnasında, Tirmizi ve İbn-i Mace’nin rivayetlerin de yolculuk esnasın da kadınlardan uzak kalmaları sebeb olarak gösterilmiştir. O zamanın şartları göz önüne alındığında ister savaş için, isterse yolculuk için sefere çıkıldığın da aylarca evlerinden ve eşlerinden uzak kalmaktaydılar. Dolayısıyla bu durum onlar için bir handikap olmaktaydı.
İslâmın ilk zamanlarında, özellikle savaşlar da dönem dönem izin verilen ( Şevkani, neylu’l evtar, c: 6 sh: 136,137) mut’a nikahı, her seferin de şartlar normale döndüğün de yasaklanmıştır. İslâm uleması mut’a nikahının kesin olarak ne zaman yasaklandığı hususunda ihtilaf etmiştir. Zira bir takım hadisler mut’a nikahının
أَمَرَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْمُتْعَةِ عَامَ الْفَتْحِ حِينَ دَخَلْنَا مَكَّةَ ثُمَّ لَمْ نَخْرُجْ مِنْهَا حَتَّى نَهَانَا عَنْهَا
Mekke’nin feth edildiği sene, Mekke’ye girerken resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlarla mut’a yapmamızı emretti. Daha sonra Mekke’den çıkmadan mut’a yı bize yasakladı.’’ (Müslim, 2503) Mekke’nin fethedildiğinde yasaklandığını bildirirken, bazı rivayetler de
أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي قَدْ كُنْتُ أَذِنْتُ لَكُمْ فِي الِاسْتِمْتَاعِ أَلَا وَإِنَّ اللَّهَ قَدْ حَرَّمَهَا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ مِنْهُنَّ شَيْءٌ فَلْيُخْلِ سَبِيلَهَا وَلَا تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئًا
‘’Ey insanlar! şüphesiz ben kadınlardan faydalanmanız (mut’a nikahı) için size izin vermiştim. Dikkat edin, muhakkak ki ALLAH (Celle celalühü) kıyamet gününe kadar onu haram kıldı. Kimin yanın da böyle bir kadın varsa onu serbest bıraksın. Ve onlara mehir olarak verdiğiniz den bir şeyi geri almayın.’’ (İbn-i Mace, 1962) Veda haccı esnasında haram kılındığını bildirmektedir. Bir takım rivayetler ise
أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنْ مُتْعَةِ النِّسَاءِ يَوْمَ خَيْبَرَ وَعَنْ أَكْلِ لُحُومِ الْحُمُرِ الْإِنْسِيَّةِ
Muhakkak ki resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hayberin fethinde kadınlarla mut’a yapmaktan ve ehil eşek etlerinin yenmesinden bizi neyh etti.’’ (Müslim, 2510) Hayberin fethinde yasaklandığını bildirmektedir. Yine bazı rivayetler ise
كُنَّا نَسْتَمْتِعُ بِالْقَبْضَةِ مِنْ التَّمْرِ وَالدَّقِيقِ الْأَيَّامَ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ حَتَّى نَهَى عَنْهُ عُمَرُ فِي شَأْنِ عَمْرِو بْنِ حُرَيْثٍ
Biz resulullah (Sallallahualeyhi ve sellem) ve Ebu Bekir (radıyallahu anh) dönemlerin de bir avuç hurma ve un karşılığında birkaç günlüğüne mut’a yapardık. Nihayet Ömer (radıyallahu anh), Amr b. Hureys’e mut’a’yı yasakladı.’’ (Müslim, 2497)
Mut’a nikahının Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in (radıyallahu anhuma) dönemlerinde de devam ettiğini, Nihayet Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) yasaklandığını bildirmektedirler. Rivayetlerde ki, bu ihtilaflardan dolayı resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) mut’a nikahına şartlar gerektiği zaman belli dönemlerde izin verdiği görülmektedir. Son olarak Hz. Ömer (radıyallahu anh) dönemin de toplum büyüyüp geliştikçe, bir takım insanlar mut’a nikahını bir zaruret olmaktan çıkararak istismar etmelerinden dolayı yasaklanmıştır.
Zaruret halinde izin verilen bu uygulamanın bir takım insanlar tarafından istismar edilmesi, toplum arasında huzursuzluk çıkarması, bir takım sorunların baş göstermesi sebebiyle, islâm’ın ruhunu iyi bilen Hz. Ömer (radıyallahu anh) tarafından uygun görülmüş ve kendisini destekleyen sahabe-i kiram’ın (radıyallahu anhum) görüşleri çercevesinde kesin olarak yasaklanmıştır.
Rivayetlerde ki bu farklılıkları gören İmam-ı Şevkani (rahmetullahi aleyh), hadislerle yasaklanan bir uygulamanın Hz. Ömer (radıyallahu anh) dönemine kadar devam etmesini büyük bir sorun olarak gördükten sonra şöyle bir yorum yapmaktadır.
Öyle anlaşılıyor ki, bir takım sahabiler, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu nikahı haram kıldığını duymamış ve mut’a nikahına devam etmişlerdir. Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu durumu görünce yasağı tekrarlatmış ve kesin olarak son vermiştir. Her ne kadar bu yorum da bir takım zorlamalar bulunsa dahi, mut’a nikahını yasaklayan hadisler karşısında bu yorumun yapıması gerekliydi.’’ ( Şevkani, Neylu’l evtar, c:6 sh:147)
Ehl-i Sünnet uleması Mut’a nikahının kesin olarak yasaklandığı hususunda müttefiktirler. Nitekim şemsu’l eimme imam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Mut’a nikahının resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından üç gün serbest bırakıldığını, ve sonra yasaklandığını ifade etmektedir. Savaş esnasın da sahabe’nin hanımlarından uzak kalmasından dolayı resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından kendilerine izin verilmiş, Bu serbestliği üç gün sonra kaldırmıştır. İmam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) bundandolayı mut’a nikahının Hanefi mezhebince batıl olduğunu söylemektedir.’’ (Mebsud, c:5 sh:152)
İmam-ı Şafii’de (rahmetullahi aleyh) belli bir süre olarak sınırlandırılan bütün nikahların mut’a nikahına dahil olduğunu ve geçersiz olduğunu ifade ederken, insanların üç talakla boşanan kadınlar ile evlenmede bir hile olarak yaptıkları hülle’yi de mut’a nikahı olarak değerlendirmektedir. (el-Umm, c:3 sh: 184)