BİSMİHİ TEALA

 Eskiden beri bir kısım insanlar ‘’ Müslüman bu dünya için çalışıp ta ne yapacak? Bu dünya hayatı nasılsa geçici, bu üç günlük dünya hayatı bir biçim de geçer, Müslüman ahiretini ma’mur etmeli. Nasılsa ALLAH (Celle celalühü) bu dünya da rızklara kefil olduğunu beyan etmekte. Dünya için, maişet için çalışıp ta ALLAH’a (Celle celalühü) tevekkülsüzlük yapmanın gereği yok’’ şeklin de ifadeler kullanarak dünya ve maişet için çalışmanın müslümanı tevekkülsüzlüğe ittiği fikrini yaymaktadırlar. Özellikle günümüzde ham sofilik ve kendilerini kâmil bir Müslüman gibi gösterme çabası içerisin de olanlar arasın da bu fikir akımı kendisini daha fazla göstermeye devam etmektedir.

 Hâlbuki bu gibi fikirler dine leke sürdürmekten başka bir şey değildir. Zira bir din düşünelim ki, kendisine tabi olanları tembellik, işsizlik, başkalarına muhtaç bir hale düşmesini istesin bunun neticesin de başka milletlerin, dinlerin hükümranlığı altına girsin, onların egemenliği altında sefalet içerisin de sürünsün, ezilsin, bu dinin doğru ve makul bir din olması mümkün müdür? İslâm dini kendi müntesiplerini başka milletlerin ayakları altına atarak, onların egemenliği altında sürünmelerini isteyebilir mi? Bu gibi fikir ve düşünceler İslâm dinine iftiradan başka bir şey değildir. Nitekim Deylemi ve İbn-i Asakir’in Hz. Enes’ten (radıyallahu anh) rivayet ettikleri birhadis-i şerifte resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

 

 ليس بخيركم من ترك دنياه لآخرته ولا آخرته لدنياه حتى يصيب منهما جميعا، فإن الدنيا بلاغ إلى الآخرة، ولا تكونوا كلا على الناس

 

‘’ Ne dünyası için ahiretini, ne de ahireti için dünyasını terk eden ikisinden de kendisine düşen nasibi almayan kişi sizin hayırlınız değildir. Zira dünya ahiretin hazırlık yeridir. İnsanlara yük olmayın.’’ (Kenzu’l ummal, c: 3 sh: 238, hadis no: 6334) İslâm dini insanların fakr-ü zaruret altında inlemelerini, başkalarına muhtaç bir durumda bulunmalarına rıza göstermez. Zira başkalarına muhtaç olmak insan için züldür, insanın şerefini ayaklar altına almaktır. Nitekim Hz. Enes’in rivayet ettiği bir hadiste bunu şöyle ifade etmektedir. ‘’ كاد الفقر ان يكون كفرا’’ ‘’Fakirlik küfre yakın bir şeydir’’ (Beyheki, Şuabi’l iman, 6612) Yani hadis-i şerif fakr-ü zaruret içerisin de bulunan biri ferdi ve içtimai olarak dini hükümleri yerine getirmenin kolay olmadığını, bu durumun her baba yiğidin işi olmadığını veciz bir biçimde anlatmaktadır.

 Ecdadımız Osmanlı’nın bize miras olarak bıraktığı bunca hayrat ve kültürel zenginlik dünya malı ile Ahiret’in kazanılacağını farklı bir ispatı değil midir? Eğer ecdadımız diğer milletlerin egemenliği altında bulunsaydı bu kadar hayır müesseselerini meydana getirmeleri mümkün olabilir miydi? Müslüman için güzel bir malın gerekliliğini resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle ifade etmektedir: ‘’نعم المال الصالح للرجل الصالح’’ ( İyi adam için iyi mal ne kadar gerekli bir nimettir.) (Beyheki, Şuabi’l iman, 1248) Nitekim Kur’an-ı kerim de başkalarına muhtaç bir durum da yaşayan kişinin halini bize şöyle anlatmaktadır:

 

 ضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلاً عَبۡدً۬ا مَّمۡلُوكً۬ا لَّا يَقۡدِرُ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬ وَمَن رَّزَقۡنَـٰهُ مِنَّا رِزۡقًا حَسَنً۬ا فَهُوَ يُنفِقُ مِنۡهُ سِرًّ۬ا وَجَهۡرًا‌ۖ هَلۡ يَسۡتَوُ ۥنَ

 

 ‘’ ALLAH, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? (Nahl /75) Nitekim oğluna mirasından fazla pay bırakmak istemeyen Amir b. Sa’d’ı (radıyallahu anh) resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle ikaz etmektedir:

 

إِنَّكَ أَنْ تَتْرُكَ وَرَثَتَكَ أَغْنِيَاءَ خَيْرٌ مِنْ أَنْ تَدَعَهُمْ عَالَةً يَتَكَفَّفُونَ النَّاسَ

 

‘’ Muhakkak ki, senin varisini zengin olarak bırakman, onu insanlara muhtaç, onlara el avuç açar bir şekilde bırakmandan daha hayırlıdır.’’ (Ebu Davud, 2480) Bu ayet ve hadisler dünya malının bir gereklilik olduğuna, hatta bu dünya malı ile ahiretin kazanılabileceğine bize bildirmektedir. Zira aklı başın da olan biri kazandıkları dünya malını ALLAH (Celle celalühü) yolunda ve insanların menfaatine olan yerlerde harcasa ahireti kazanmak şöyle dursun, sadece hayırlı yerlerde, insanların menfaatine olan işlerde kullanmak niyeti bile elinde ki serveti çıkarmadan bile onun ahireti kazandığının işaretidir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’  انما الاعمال بالنيات ‘’ (ameller ancak niyetlere göre) (Nevevi, 40 hadis, 1) buyurmak suretiyle dünya malının elde edilmesi esnasın da bu niyetleri olan insanların kazandıkları her mal ile beraber bir de sevap kazandıklarını bize bildirmektedir.

 Bununla beraber insanın unutmaması gereken şeyin başın da İslâm helal yollardan kazanılan malın hesabı, haram yollardan elde edilen malın ise azabının olduğu, ve dünya’nın Müslüman için bir zindan olarak kabul edildiği, dünya’nın ALLAH (Celle celalühü) nezdinde sivrisinek kadar değerinin olmadığı ve ne kadar çaba gösterirse göstersin ALLAH’ın (Celle celalühü) kendisine takdir ettiği rızkın fazlalaşmayacağını, ve fakirliğin ALLAH (Celle celalühü) katında her zaman daha makbul olduğuna dair nass’ların bulunduğudur. İnsanları tembelliğe teşvik edenler işte bu gibi nass’ları kendi menfaatlerine göre yanlış ve yanlı olarak çıkarlarına göre tevil etmeleri sebebiyle suiistimal etmektedirler. Evet, İslâm insanları dünya malı etmek için çalışmayı ve bu yolda gayret göstermeyi engelleyenlerin gaflet ve delalet içerisinde olduklarını ifade etmekle beraber, bu gibi insanların engellenmesi için büyük bir gayret çaba içerisinde olunmasını da Müslümanlara emretmektedir.

Zira dünya malının helal yoldan elde edilmesine hesabın olması, haram yollardan elde edilen malın ise azabının olması, insanları dünya malı ve servetini elde etmelerine engel olmak için değil, bilakis bu servetin kazanılması esnasın da haksızlık yapmaktan, insanların mallarını elde ederken zulüm yapmaktan, hile ve dalavere yapmaktan men etmek içindir. Bu şekil de yapmak suretiyle İslâm mal ve servet elde edilmesi esnasın da yanlış yollara tevessül edilmesinin önüne geçmeyi, belki de bu şekil de servet kazanma hayali içerisin de olanların planlarına darbe vurmaktadır.

 Dünya’nın mü’min’in zindanı olması ve fakirliğin, ALLAH (Celle celalühü) katın da kadrinin yüksek olmasına meselesine gelince,  bu gibi nass ve beyanların olması insanları çalışıp didinmekten nefret ettirmek olmayıp, bilakis dünya da çalışmaların ne kadar çok olursa olsun yine de fakir insanların her yerde bulunabileceğini, bununla beraber çalışma hayatının yükseldiği yerlerde bir kısım insanların daha da fazla fakirlik içerisin de ve bu gibi yerlerde insanların elinde ki servetin gerektiği gibi fakirlerin arasın da dağıtılmaması ve servet sahiplerinin sefahat içerisin de olmalarından dolayıdır.

 Bununla beraber fakirliğin kadrinin yüksek olduğunu ifade eden hükümlerin, hakikati itibariyle hususi muhataplarının olduğu da göz ardı edilmemelidir ki, bu gibi kişiler fakirlerle beraber insani vazifelere ve beşeri olgunlukları elde etmeye muvaffak olan ve fakir oldukları halde zenginlerin gözlerine kestiremediği yüksek dereceleri elde eden müstesna insanlardır. Bu itibarladır ki, bu gibi cümlelere genel hükümler olarak bakılmamalıdır.

 Dünyanın ALLAH (Celle celalühü) katın da sivrisinek kanadı kadar değerinin olmadığını ifade eden beyanlara gelince, bunun hikmeti hayatın hakir görülmesi olarak ifade edilebilir. Zira insanlık değerinin yükselmesi için hayatı hakir görmek bir ihtiyaç olunca servet sahibi olmayı hakir görme ihtiyacı evveliyatla gerekir. Zira insanlık değeri, ancak sahibi nazarın da hakir görülen servetlerden istifade edebilir.

 Hulasa İslâm da bulunup bazı akılları noksan kişilerin hikmetini anlayamadıkları beyanların hülasasına nazaran servet kazanmaya çalışılmalı fakat o serveti baş gaye edinmemelidir. İşte bu niyet ile çalışmaya, dünya için çalışmak bile denilemez.

Mikail

Selamun aleykum hocam, ilahi dinlemek veya tasavvuf musikisi dedikleri calgili sozler dinlesek harammi? muhtevasında çalgı olduğuna göre haram diyemez miyiz?

BİSMİHİ TEALA

We aleykümü’s-selam

Günümüzde Müslümanların ihtilaf ettikleri noktalardan birisi de genellikle yalnız kaldıklarında can sıkıntısını gidermek amacıyla dinledikleri kulaklarına hoş gelen seslerden müteşekkil olan ve bu hoş seslerin daha güzel olmasını sağlayan içerisinde çalgı aletlerinin de yer aldığı ve adına musiki (veya müzik) denilen şeydir. Dolayısıyla musiki (veya müzik) helal mi, haram mı? Tartışmasıdır.

Öncelikle musiki meselesinin İslâmi hükümler açısından tek bir hükmünün olduğunu düşünmek veya iddia etmek, mümkün değildir. Zira musiki gerek güftesi, gerekse icra edildiği ortam açısından farklı hükümleri beraberinde getirmektedir. Bunun ana sebebi musiki genel de çoğu zaman içki meclislerinin veya islâma aykırı eğlencelerin ana kaynağı olmasından dolayıdır. Bu yüzden ulema bu meclislerin dışın da olan savaş esnasın da çalınan köslerin veya nikâh için çalınan def’lerin caiz olduğunu ifade etmektedir. Nitekim imam-ı Merginani’nin

 

أن الملاهي كلها حرام حتى التغني بضرب القضيب

 

 ‘’ Her türlü calgı aleti haramdır. Hatta demiri (ritmik bir biçimde) vurmak dahi teğannidir.’’ ( Hidaye, c:4 sh:415) şeklinde ki ifadesi Hanefi mezhebinin çalgı aletlerine karşı tutumunu net bir biçimde ortaya koymaktadır. Nitekim İbn-i Abidin’in  babası Alauddin Haskefi, Timurtaşi’nin (rahmetullahi aleyhim)  ” Tenviru’l ebsar” isimli eseri üzerine yaptığı ” reddul muhtar” isimli şerhin de ilimlerin nev’ilerini izah ederken musiki ilmini haram olan ilimler nev’inden saymaktadır. ( c:1 sh:108)  Hanefi fukahası bu hususta resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem):

 

اسْتِمَاعُ صَوْتِ الْمَلَاهِي مَعْصِيَةٌ وَالْجُلُوسُ عَلَيْهَا فِسْقٌ وَالتَّلَذُّذُ بِهَا كُفْرٌ

 

 ‘’ Çalgı aletlerini kendi isteği ile dinlemek insan için masiyettir. O meclislerde oturmak fısktır. Ve çalgı aletlerinin sesleri ile zevklenmek küfürdür.’’ (Mecmau’l enhur (Damad) c: 2 sh: 553) (Burada ki küfür ifadesi gerçek anlamı olan küfür olarak değil de, nimet-i küfran olarak kabul edilmektedir.) hadis-i şerifini esas alarak, sahih olan görüşe göre çalgı aletlerini ve musikinin haramlığı hususunda müttefiktirler.

 Hanefi mezhebi bu hadis-i şerife göre her çeşit çalgı aletini çalmanın, çalgı aletlerini dinlemenin haram olduğu hususuna hükmetmişlerdir. Zira hadis-i şerife göre çalgı aletlerini çalmak, onları dinlemek günah olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla hadis-i i şeriften anlaşılan çalgı aletlerini kasten dinlemenin yasak olduğuna göre, bu gibi çalgı aletlerini dinlemek istemeyen kişinin bu konuda mazur olduğuna da işaret edilmektedir. Bu durumda istemeden çalgı aletlerini duyan kişi mümkün olduğu kadar kulaklarını kapatarak bu sesleri duymamaya/ dinlememeye çalışmalıdır. Nitekim rivayet edildiğine göre resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) duyduğu flüt sesinin dinlememek için parmakları ile kulaklarını tıkamıştır. ( Mavsili, el ihtiyar li ta’lili’l muhtar, c: 4 sh: 177) Hatta imam-ı Yusuf (rahmetullahi aleyh) izinsiz başkasının evine girmek yasak olduğu halde, bir evde duyulan çalgı seslerinden dolayı ev sahiplerini men etmek ve emr’i bi’l ma’ruf yapmak için o eve izinsiz girilebilir. (İhtiyar, c:4 sh: 177) demektedir

Hanefi mezhebinin bütün muteber fıkıh kitabların da çalgı aletlerini çalmak veya dinlemek hususun da aynı hükümleri görebiliriz. Ancak Hanefi fukahası ‘’ Bir kişi hiç bir günaha sebeb olmadan, kendi başına musiki dinleyebilir mi?’’ hususun da ihtilaf etmektedir. İbn-i Nuceym (rahmetullahi aleyh) bu hususta özetle şunları demektedir: ‘’ Mücerret teğanni (musikiyi dinlemek veya söylemek) hakkında ulema ihtilaf etmiştir. Bazılarına göre bu mutlak haramdır. Nitekim şeyhülislâm Hulvani (rahmetullahi aleyh) bu görüştedir. Diğer bir kısmına göre ise, usanç veya yalnızlık anların da sadece bu durumdan kurtulmak için olursa caizdir. Bununla beraber eğlence biçimin de olmaması esastır. Buda İmam-ı Serahsi’den (rahmetullahi aleyh) nakledilmiştir.’’ (Bahru’r raik,  c: 8 sh: 214)

Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin (rahmetullahi aleyh) bu konu hakkında söylediği ‘’ İçtihadi meseleler de, müçtehid’ten başka İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) ve emsali kimselerin kavillerine itimad caiz değildir.’’ (Fetvalar, fetva no: 349) şeklinde ki fetvası da bilinmektedir. Hanefi mezhebin de genel durum bu şekildeyken, İmam-ı Şafii ve İmam-ı Malik’ten (rahmetullahi aleyhima) gelen zahir rivayetlere göre düğün merasimlerin de çalınan musiki mubah görülmektedir. Ancak onlara göre de eğer musiki gerek güfteleri gerekse icra edilmeleri esnasın da icra eden tarafından harama vesile edilir, nefsanî hislere hitap edilirse bütün müctehidlere göre haram olur.

Meselenin bir yönü de özellikle günümüzde icra edilen bazı musikiler (ki bu gibilere ilahi denilmektedir) insanın nefsanî hislerini hitap etmek bir tarafa bu gibi musiki insan da ALLAH’ı (Celle celalühü) hatırlatmakta, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisini insana aşılamakta olduğundan, gerek güftesi yönünden, gerekse icra edilmesi yönünden islâma aykırı bir durum bulunmadığı halde bu gibi musikilerin dinlenmesi neden caiz olmasın? Sorusuna cevap bulmaya çalışalım.

Öncelikle bu gibi musikiler de teganninin olduğunu kimse inkâr edemez. Teganni ile Ezan-ı şerifin, Kur’an-ı kerim’in okunması, zikredilmesi hususunda ulema caiz olmadığını söylemektedir. Zira teganni de harfleri değiştirme, gereksiz yere uzatılma v.s bulunmakta ve ulema bu gibi harf değişiklerinin ve gereksiz uzatmaların olduğu kıraatı caiz görmemektedir. Bu durumu bir misal ile izah etmek gerekirse; mesela ALLAH (Celle celalühü) lafzını uzatmak suretiyle okunursa, yani Aaaaaallah şeklinde okunursa karşımıza ‘’ALLAH (Celle celalühü) var mı?’’ gibi bir mana çıkar ki, bunun caiz olduğunu hiç kimse iddia edemez.

Kaldı ki, ulema teganni ile Ezan-ı şerif okumanın, kur’an-ı kerim tilavet etmenin, fasıkların işlerinden olduğunu, bu şekilde okumanın fısk olduğunu açık ve net bir biçimde ifade etmektedirler. Kaldı ki, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem) bir seferden dönerlerken sahabe-i kiram’ın (radıyallahu aanhum ecmain) bağırarak zikretmeleri üzerine ‘’ Siz duymayan ve gaib olmayan birini çağırmıyorsunuz’’ şeklinde ki tepkisini varken teganni ile okumak ve musiki dinlemek ne zannedilmektedir?’’ (Mavsili, el ihtiyar, c: 4 sh: 191)

Resululah (Sallallahu aleyhi ve selem) ALLAH’ı (Celle celalühü) yüksek sesle zikretme de bu uyarıyı yaparsa, ALLAH’ın (Celle celalühü) ve kendi isminin teganni ile okunması nasıl caiz olabilir?

 Ayrıca feteva-i Hindiyyede’ki     

 

 السَّمَاعُ وَالْقَوْلُ وَالرَّقْصُ الَّذِي يَفْعَلُهُ الْمُتَصَوِّفَةُ فِي زَمَانِنَا حَرَامٌ لَا يَجُوزُ الْقَصْدُ إلَيْهِ وَالْجُلُوسُ عَلَيْهِ ُ سَوَاءٌ

 

(  Zamanımız da mutasavvıfların yaptığı gibi şarkı söyleyerek raks etmek haramdır. Bunları yapmak, orada oturmak eşit olup caiz değildir.) (feteva-i Hindiye, c: 5 sh: 153) şeklinde ki fetva günümüzde okunan ve adına ilahi denilen musikinin de okunmasının caiz olamayacağını göstermektedir.

Ayrıca bütün muteber fıkıh kitabların da çalgı aletlerinin mal olmadıkları, bunların kırılması sebebiyle tazmin edilmesine gerek olmadığı, bu işlerle meşgul olanların hem şahidliklerinin kabul edilemeyeceği, hem de bu işten dolayı kazandıkları para ile borçtan kurtulamayacakları yazmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, gerek musiki, gerekse ilahi denilen şeylerin okunması, dinlenilmesi ve bunlarla meşgul olunmasının caiz olamayacağı yönündedir.

Meselenin bir yönü de Kur’an okuyan bir insanın aynı zaman da şarkı söylemesi veya mırıldanması ne kadar doğru olur tartışılabilir. Zira Kur’an ve şarkı birbirlerine zıt şeylerdir. Şarkı kalbi oyalar, insanın kur’anı anlamasını, düşünmesini ve onunla amel etmesini engeller. Kur’an ise nefsin isteklerine uymayı yasaklar, insanın iffet sahibi olmasını emreder. Dolayısıyla kur’an ve şarkı bir birlerine zıt ve tezat olduğu için bir kalbte bir araya gelemezler.

Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şarkı söyleyenin sözlerini ahmak ve facir kişilerin sözleri olarak isimlendirmiştir. Zira Beyheki’nin ” sünenü kübra”sın da ve  Tirmizi’nin ”sünen”in de Abdurrahman b. Avf’dan (radıyallahu anh) rivayet ettikleri bir hadiste resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) oğlu ibrahim vefat ettiğin de resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ağladığını gören Abdurrah b. Avf (radıyallahu anh) ” Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanların ağlamasını yasaklarken, kendin mi ağlıyorsun” şeklinde ki sorusuna:

 

إني لم أنه عن البكاء وإنما نهيت عن صوتين أحمقين فاجرين صوت عند نغمة لهو ولعب ومزامير الشيطان وصوت عند مصيبة خمش وجوه وشق جيوب

 

” Şüphesiz ben insanların (yakınları vefat ettiğinde) ağlamasını yasaklamadım. Ancak ben şeytanın mızmarı olan çalgı çalıp oynamak esnasında ki ve musibet esnasın da yüzü tırmalayıp yakaları yırtma esnasın da ki ahmak ve facir iki sesi yasakladım.” (Beyheki, sünenü’l kübra, 7402) buyurmuştur.

Burada ‘’Mademki Hanefi mezhebi çalgı aletleri ile musiki okunmasına ve dinlenilmesine cevaz vermemektedir, o zaman buna cevaz veren mezheblere göre dinlerim’’ şeklinde ki bir itiraza ‘’Mukallid taklid ettiği mezhebin hak olduğuna inanmak zorundadır. Herhangi bir mesele de başka bir mezhebi zaruret yokken taklid eder, heva ve hevesine uyarak mezhebler arasın da işine gelen kolay yönleri almak suretiyle telfik yapar, her mezhebin kolay yönlerini almak suretiyle amel ederse bu din ile alay etmek olarak kabul edilir ve bu da caiz değildir’’ şeklinde cevap verilebilir.

Her şey bir yana bir Müslüman boş vakitlerini hem dünya da, hem de ahiret’te kendisine faydası dokunacak daha faydalı bir kitab okuması veya bir hadis-i şerif okuması veya bu vakitlerini emr’i bi’l maruf ile değerlendirmek varken, malayani türünden bu gibi ilerle meşgul olması ne kadar doğru bir şeydir, o da meselenin farklı bir yönüdür.

BİSMİHİ TEALA

 ALLAH (Celle celalühü) insanları yaratırken her insanın fıtratını farklı biçimde yaratmış ve her insanın idrak, öğrenme, kavrama, meziyetlerini bir birinden farklı olarak yaratmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak her insanın dünya ve ahiret kurtuluşunu farklı yollarda araması olarak gelişmiştir. Bu farklılık gereği birinin kurtuluş olarak ortaya attığı bir şeyi diğer birinin kabul etmemesi bu farklılığın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla insanların kurtuluş olarak hangi şeyi kabul edeceklerini tayin etmede bazen aklı kabul etmesi de mümkündür. Bu durum da aklı kurtuluş olarak kabul edenlerin gündeme getirdikleri her şeyin kabul edilmesi bir zaruretin gereği olması gerekir di ki, bunun kabul edilmesi kolay kolay mümkün olamazdı. Zira ehli sünnet ve’l cemaat ‘’ Fıkıhta ve şeriatte rey ve mücerret akıl ile hüküm vermek bid’at ve sapıklıktır. Tevhid ve sıfat ilmin de sadece akıl ile hüküm vermek ise bundan daha büyük bir sapıklık ve bid’attır.’’ (Fıkh-ı ekber, sh: 28) hükmü hususun da müttefiktir.

 Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine gereken her şeyi öğretmesi bu mananın anlaşılması hususunda yeterli bir delildir. Nitekim ‘’ وَإِنَّمَا بُعِثْتُ مُعَلِّمًا ‘’ (Şüphesiz ben ancak bir muallim olarak gönderildim) (İbn-i Mace, 234) buyurması bu manadadır.  Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği her ilim ümmetinin emaneti muhafaza etmesinde bir kolaylık olarak kendisini göstermiştir. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem) öğrettiği her ilimi kur’an-ı kerimden alması, kur’an’ın mucize olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim İmam-ı Kurtubi(rahmetullahı aleyh) kur’an’ın mucize olmasını izah ederken ‘’ Kur’an-ı kerim’in mucizelerinden birisi de ilimdir. Helâl, haram ve diğer hükümleri ile insanlığı ayakta tutan, ailevi ve beşeri münasebetleri düzene koyan ve insanın iki cihanda saadet yollarını gösteren ilim kur’an-ı kerim’dir.’’ demektedir. (Camiu li ahkami’l kur’an c:1 sh: 75)

 Burada önümüze ilmin ne olduğu sorusu çıkmaktadır. Ehl-i sünnet uleması ilmi tarif ederlerken, ‘’ İlim, ma’lum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.’’ ( İmam-ı Nesefi, bahru’l kelam, sh:15) şeklinde tarif etmişlerdir. Ehl-i sünnet uleması ilmi elde etme hususun da akıl yürütme yanında haber ve duyu organları ile olduğunu da beyan etmektedir. (Pezdevi, akaidi ehl-i sünnet sh:9)

 İslâm dünyasın da aklı esas alan ilk kişi Hasan Basri’nin (rahmetullahi aleyh) sohbetlerine devam ederken ayrılan vasıl b. Ata olmuştur. Onun bu şekilde davranışı mutezile olarak isimlendirilmesi Hasan Basri’nin (rahmetullahi aleyh) ‘’ Vasıl bizden itizal etti’’ sözünden sonradır. Bu akımın en belirgin alametlerinden birisi ‘’ Akıl ile nakil çelişirse, akıl esas alınır, nâkili te’vil ederiz.’’ şeklinde ifade edilmektedir. Mutezilenin ‘’ Kur’an ve sünnetten başka delil tanımayız, bunları da kendi aklımıza göre te’vil ederiz.’’ şeklinde ki anlayışlarına ehl-i sünnet uleması gereken cevabı vermiştir. Mutezileyi en sert biçimde tenkit edenlerden birisi de Mustafa Sabri efendi (rahmetullahi aleyh) olmuştur.   

 ‘’ Halkın ağzın da sakız olan kadere imanın, bilen, bilmeyen herkesçe tersi konuşulur olması, Müslümanların kader yüzünden ithama uğraması çok tuhaftır!.. Müslümanların çoğu, bizzat kendilerini itham altında tutmaktadır. Bunlar arasın da, İslâm yolunda mücadele ve irşad iddiası ile ortaya çıkanların olması da göze çarpmaktadır. Bunlardan bir kısmı Müslümanları kaza ve kadere imanları sebebiyle tentid ederlerken, bir kısmı da uyanık olmaları gerektiğini söylemektedirler. Onlar arasında, İslâm itikadını zayıflatma uğruna gösterdikleri her gayreti az bulup, yorulmak bilmeyen batılı düşmanlarda bulunmaktadır. Muhakkak ki, dışarıdan ithal edilen fikirlerin en şerlisi,  giriş yönüyle en gizli olandır. Tıpkı düşmanın büyüğü, düşmanlık olarak en gizli olanı olduğu gibi. Müslümanların çöküşünü şiddetlendiren ve onların yakalandıkları hastalıkların en sonuncusu batıyı taklid hastalığıdır. Şiddet ve hasarda frengi hastalığı dahi buna denk olamaz. İşin tuhafı, bu hastalık tedavi etmek isteyenlere farkına varmadan bulaştı… Ölmek üzere olan ordu gibi kalabalıklar bunun cabası. Mısırda ki din adamları bu hastalığı zararsız görüyorlar. Avrupa’nın getirdiği kıyafetin zararını hafif gördüler. Bu kıyafeti daha çok islâm’a değil örfe, âdete, geleneklere zarardan saydılar. Kafire şekli benzemeyi küfür alâmetlerinden kabul etmediler.

 Şurası bir gerçek ki, Arap dünyasında kavmiyet şuuru hızla yükselmektedir. Ve ben derim ki, bu kavmiyet şuuru, İslâmi şuura galip gelecektir. Mısır’lı ulema ve müelliflere; Müslüman Türkiye’nin uğradığı felaketler, İslâm’dan zorla uzaklaştırılma çabaları ve uğradıkları musibetler hiç tesir etmedi, hala da etmiyor. Bütün bunlar umum belvâ haline gelen batıyı taklid hastalığından kaynaklanmaktadır. ‘’ (Mustafa Sabri Efendi, mevkıfu’l beşer, sh:7)

 Görüldüğü üzere Mustafa Sabri Efendi (rahmetullahi aleyh) çağdaş mutezile’nin öncülerinden olan Efgani ve Muhammed abduh gibi islâmın temiz ve nezih akaidini bozma çabaları içerisinde olanlara gereken cevabı vermektedir…..