BİSMİHİ TEALA

 Soru: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) altın yüzük ve akik taşlı yüzük takmış mıdır?

Cevab: Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke dönemindeyken yüzük takmadığı sabittir. Zira resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) yüzük takmada ki ana amacı, yüzüğüne yazdırdığı محمد رسول الله  yazısını mühür olarak kullanmaktı. Buhari’nin Enes b. Malik’ten (radıyallahu anh) rivayet ettiği

 لَمَّا أَرَادَ النَّبِىُّ – صلى الله عليه وسلم – أَنْ يَكْتُبَ إِلَى الرُّومِ قِيلَ لَهُ إِنَّهُمْ لَنْ يَقْرَءُوا كِتَابَكَ إِذَا لَمْ يَكُنْ مَخْتُومًا . فَاتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ فِضَّةٍ ، وَنَقْشُهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ .

  ‘’Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Rum kralına mektub yazmak istediğinde ona ‘’ Eğer mektubunuz da mühür olmazsa onlar sizin mektubunuzu okumazlar’’ denilmesi üzerine gümşten bir yüzük aldı, ve Muhammedun rasulullah yazısını yazdırdı.’’ (Buhari, libas, 5875) rivayeti ile buna ihtiyaç duyma sebebini belirtilmektedir.

 Muhammed hamidullah’ın ifade etiğine göre Medineli bir sanatkâra yaptırılan yüzük gümüşten iri, kalın ve iki cm çapında bir yüzüktü. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve ilk halifeler tarafından devlet mührü olarak kullanılmıştır. ( Vesaiku’s-siyasiye, sh: 100) Bu yüzük resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettikten sonra parmağında ki mühür yüzük çıkartıldı, Hz. Ebu bekir (radıyallahu anh) halifelik makamına gelince yüzüğü teslim alarak, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) gibi sol elinin serçe parmağına taktı, ve yazışmalarda devlet mührü olarak kullandı. Hz. Ebu Bekir’den sonra, sırası ile Hz. Ömer ve Hz. Osman’a (radıyallahu anhum) intikal eden yüzük, Hz. Osman (radıyallahu anh) döneminde kaybolmuştur. (vesaiku’s-siyasiye, sh:371)

 Buhari Hz. Enes’ten (radıyallahu anh) rivayetle bu mühür yüzüğün kayboluşunu şu şekilde anlatmaktadır.

 كَانَ خَاتَمُ النَّبِىِّ – صلى الله عليه وسلم – فِى يَدِهِ ، وَفِى يَدِ أَبِى بَكْرٍ بَعْدَهُ ، وَفِى يَدِ عُمَرَ بَعْدَ أَبِى بَكْرٍ ، فَلَمَّا كَانَ عُثْمَانُ جَلَسَ عَلَى بِئْرِ أَرِيسَ – قَالَ – فَأَخْرَجَ الْخَاتَمَ ، فَجَعَلَ يَعْبَثُ بِهِ فَسَقَطَ قَالَ فَاخْتَلَفْنَا ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ مَعَ عُثْمَانَ فَنَنْزَحُ الْبِئْرَ فَلَمْ نَجِدْهُ

‘’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefat edene kadar yüzük onun elindeydi, ondan sonra Hz. Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) eline geçti. Hz. Ebu Bekir’den sonra, Hz. Ömer’in (radıyallahu anhuma) eline geçti, ondan sonra Hz. Osman’a (radıyallahu anh) intikal etti. Bir gün Hz. Osman (radıyallahu anh) eris kuyusunun başına giderek, kuyunun  başında oturmuştu. Bu esnada yüzügü parmağından çıkararak elinde çeviriyordu. Bu esnada yüzük kuyunun içerisine düştü. Hz. Osman başımızda durarak kuyunun suyunu üç gün çekerek boşaltmamıza rağmen yüzüğü bulamadık.’’  (Buhari, libas, 5879)

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye geldiğinde gümüş yüzük almadan önce kısa bir müddet (bazı rivayetlerde bir gün veya yarısı) bu mührü altın yüzüğe yaptırmıştı. Nitekim Buhari’nin rivayeti şöyledir.

 أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – اتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ ذَهَبٍ ، وَجَعَلَ فَصَّهُ مِمَّا يَلِى كَفَّهُ ، وَنَقَشَ فِيهِ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ . فَاتَّخَذَ النَّاسُ مِثْلَهُ ، فَلَمَّا رَآهُمْ قَدِ اتَّخَذُوهَا رَمَى بِهِ ، وَقَالَ « لاَ أَلْبَسُهُ أَبَدًا » . ثُمَّ اتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ فِضَّةٍ ، فَاتَّخَذَ النَّاسُ خَوَاتِيمَ الْفِضَّ

 ‘’Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) altından bir yüzük taktı ve yüzüğün kaşını avucunun içerisine gelecek şekilde çevirdi. Ve muhammedün resulullah yazısını yazdırdı. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) altın yüzük taktığını görenlerde  altın yüzük taktılar. İnsanların altın yüzük taktıklarını gören resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), altın yüzüğü çıkararak ‘’ bir daha bunu asla takmayacağım’’ dedi. Bundan sonra gümüşten bir yüzük taktı. Ve insanlarda yüzüklerini gümüş yüzük ile değiştirdiler.’’ (Buhari, libas, 5866)

 Ebu Davud’un Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet ettiğine göre bu altın yüzük Habeşistana hicret edenler, geri dönerlerken yanlarında Habeşli elciler ve hediyelerle birlikte dönmüşlerdi. Bu hediyelerin arasında altın bir yüzük bulunmaktaydı. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) hediyeleri gönderen Habeş kralına verdiği değeri göstermek için bu yüzüğü takmış, daha sonra torunu Ümame’yi çağırarak ona vermiştir. (Ebu davud, hatem, 8 )

 Resulullah (Sallalalhu aleyhi ve sellem) Habeş kralının gönderdiği hediyeleri kabul ettiğini göstermek için, hediyeler arasında ki altın yüzüğü sadece o güne mahsus olmak üzere bir kere takmış, daha sonra kız torununa vererek altının erkeklere haram, kadınlara helal olduğunu ‘’artık bundan sonra bu yüzüğü asla takmayacağım’’ demek suretiyle hem kavli  hemde fiili sünneti ile ilan etmiştir.

 Resulullah’’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) akik taşlı yüzük taktığına dair elimizde sağlam bir rivayet bulunmamaktadır. Bu konuda resulullahtan (Sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edilen bütün rivayetler gerek sıhhat gerekse subüt yönünden tenkid edilmişlerdir. Muhaddisler akik, zümrüt, yakut, zeberrec gibi değerli taşlarla gelen rivayetlerin sahih olmadıklarını izah etmişlerdir. (İbn-i Hibban, kitabu’l mecruhin, c:3sh,138/ ibn-i cevzi, ilelu’l mütenahiye, c: 2 sh, 693/ zehebi, mizan c:1 sh, 530)

 Bu konuda ki yanılğılar   تختموا بالعقيق ‘’ akik yüzük takın’’ şeklinde rivayet edilen rivayetten dolayıdır. (deylemi, müsnedi firdevs, c:2 sh, 57/ ukayli, duafa, c:4 sh,448) Ancak bu rivayetin hem isnad yönünden, hemde metin yönünden hatalı rivayet edildiği hadis müdakkikleri tarafından belirtilmektedir. Zira mudakkiklerin ifadelerine göre burada ki rivayetin aslı تخَيّمُوا بالعقيق ‘’akik vadisinde çadır kurun’’ şeklindedir. Bu hadisi rivayet eden ravinin ye harfini hata ile te olarak rivayet etmesi ile meydana gelmiştir.(aliyu’l kari, esraru’l merfua, sh: 94/ Münavi, feyzu’l kadir, c:3 sh, 236/ Acluni, keşfu’l hafa, c:1 sh, 356)

 Hadisin hatalı olarak rivayet edilmesi akik taşı mübarektir, bereket kaynağıdır, fakirliği ve sıkıntıyı giderir şeklinde hatalı bir biçimde yorumlanmasına sebeb olmuştur. Zira bu hadisteki esas kasıt Medine’nin yakınlarında akik vadisidir. Ravi hata ile ye harfini te olarak nakletmesi sebebiyle esas kasıt olan akik vadisi, akik taşı olarak yorumlanmıştır.

BİSMİHİ TEALA

Bir müddet geçtikten sonra bile olsa HAK’kı zafere erdiren, doğruluğu gâlip getiren, yalancıları rezil eden, hakta adaleti yayan ve bâtıla götürenleri engelleyen ALLAH’a (Celle celalühü) hamdolsun. Peygamberlerin en şereflisine, onun ehl-i beytine, ashabına, hepsine salât ve selâm olsun.

ŞImdi bu; rüşvet ve kısımları, bu meyanda kadı’nın (hâkimin) alması câiz olan ve olmayan, helâl olan ve haram olan rüşvet hakkında, rüşvetle hediye arasındaki fark ve rüşvet olarak alınan bir şeye sahip olunup olunamayacağı, ceza olarak uygulanan ta’zirin teşhir edilip edilemeyeceği hususlarında kısa bir risâledir.

Günümüzde bununla ilgili bir fetvâ hadisesi olup ta Hanefilerden birisi kadıya (Hâkime) verilen rüşvetin de emir’e (hükümet yöneticisine) verilen rüşvet gibi olduğunu zannederek, nakledile gelen nassların hilafına cevap vermesi üzerine, bizi sevenlerden bazılarının teşviki, beni bunu yazmaya sevketti. ALLAH’tan (Celle celalühü), rızasına muvafık kılmasını dilerim.

Rüşvet’in lugat ve istilahî olmak üzere iki mânâsı vardır. Lugattaki manası, “cu’l”, yani yerine savaşan gaziye, ya da işçiye verilen şey demektir. Kâmus’ta: Rüşvet (sin ile) cu’l demektir. Çoğulu “Rusan” ve “Risen” gelir. “RASA” (Fiil olarak) cu’lu onaverdi. “IRTESA” onu aldı ve “ISTERSA” istedi demektir, deniyor. El-Misbâh’ta ise: “Rişvet” (kesre ile): Kendi lehine hükmetmesi, ya da istediğine ulaştırması için kişinin hâkime, ya da başkasına verdiği şeydir. Çoğulu “Rişan” gelir. Tıpkı “Sidratün”ün çoğulu “Sider” olduğu gibi. Dammeli olarak “Rüşvet” şekli de kullanılır. O takdirde çoğulu “Ruşan” gelir. (KA-TE-LE) babından olarak, “Rasevtühü-Rasven”, ona rüşvet verdim, demek olur. “‘Irtesâ” rüşvet aldı demektir. Aslı “Rasâ-el-Ferhu” ifadesindendir ki, kuş annesinin kendisini yedirmesi için kafasını uzattı manasınadır, deniyor. E1-Mu’rib’te de: “Rişve” ve “rüşvet”, Cemileri er-Rusa; “Rasâhu” Yani ona rüşvet verdi. “Irtesâ” ondan aldı, fiilindendir, denmekle iktifa ediliyor.Istilahta ise, el-Misbâh’taki gibi tarif edilir.Sünnet’te ise rüşvetin haramlığı hükmüne delâlet eden bir çok hadîs-i şerif vardır. Bu meyanda: (ALLAH’ın (Celle celalühü) lâneti rüşvet verenin ve alanın üzerine olsun) (Hükümde rüşvet verene ve alana ALLAH (Celle celalühü) lânet etsin.) (Rüşvet verene de, alana da, aralarında rüşvet için aracılık yapana da ALLAH (Celle celalühü)   lânet etsin.) hadîs-i şeriflerini zikredebiliriz.

Rüşvetin kısımlarına, haram olanına ve haram olmayanına gelince : Kâdî Hân (rahmetullahi aleyh), fetvâlarının el-Kâdâ bahsinde der ki :”Rüşvet dört türlüdür. Bir çesidi vardır ki, her iki taraf içinde haramdır. Kadıyı (yani hâkimligi) rüşvet ile olsa, bu adam hâkim olamaz. Bu durumda rüşvet, alana da, kadıya da haram olur. Bu bir ikincisi, kendi lehine hüküm vermesi için hâkime rüşvet verse, bu rüşvet de her iki taraf için haramdır. Hüküm ister bi-hakkın verilmiş olsun, ister olmasın, değişmez. Diğer bir şekli: Malının ya da canının telef olacağı korkusuyla rüşvet verse, bu rüşvet alana haramdır ama, verenin vermesi haram değildir. Yine malında gözü olana, malının bir kısmını rüşvet olarak verip; kalanını kurtaranın durumu da böyledir. Bir diğer şekli: Devlet idarecilerinin nezdinde işini takip etmesi için rüşvet verse, veren için vermesi helâldir ama, alan için alması haramdır. Bu durumda verdiği rüşvetin alana da helâl olabilmesi için; veren, alanı, rüşvet vermek istediği miktarla, bir gün geceye kadar ücretle tutar. Çünkü bu nevi icâre sahîhtir. Sonra müste’cir (ücretle tutan) dilerse onu yaptıracağı bu işte, dilerse başka işte çalıştırır. Bu, devlet idarecisi nezdinde işini takip etmesi için rüşveti önceden verirse böyledir.

Hiç rüşvet adı etmeden işini takip etmesini istese ve işi olduktan sonra rüşvet verse durum ne olur?

Bunda ihtilâf vardır. Alanın alması helâl olmaz diyenler varsa da, sahîh olan, helâl olur diyenlerin görüşüdür. Zira, bu, bir nevi iyilik, mükâfaat ve ihsandır. Aynen imâma ya da müezzine, şart koşmadan bir şey vermek gibidir. Hâkimin rüşvet alması helâl olmadığı gibi, hâkim olmazdan önce kendisine hediye vermek âdeti olmayan yabancıdan hediye alması da câiz değildir. Borç ve iare de hediye gibidir. Fıkıh kitaplarının vasiyyetler bölümünde fukaha; kişinin canını ve malını zûlümden kurtarmak için, kendi hakkında verdiğin rüşvet olmayacağını, başkasında olan malını çıkarabilmek için sarfettiğinin ise rüşvet olacağını söylerler. elHulâsa adlı kitapta denir ki : Hâkim rüşvet alıp hüküm verse, ya da hüküm verdikten sonra rüşvet istese ve hâkimin oğlu veya onun için şehadeti kabul edilmeyecek birisi alsa, hüküm nâfiz olmaz. Ancak tevbe eder ve aldığını geri verirse, verdiği hüküm sahîh olur.

El-Akdiye’de de şunlar vardır: Hediyeler üç türlüdür: Verene de alana da helâl olan: Mücerred sevgiden dolayı verilen hediyeler gibi. Ikincisi, her iki tarafa da haram olan: Yaptığı zulümde, kendisine yardım için verilen hediye gibi. Üçüncüsü, verene vermesi helâl olan : Zalime, zûlmünü def etrnek için verilen hediye gibi. Bu alana haramdır. Bu hususta çıkış yolu şöyle dir : Işini gördüreceği adamı iki üç gün gibi bir zaman ücretle tutar. Sonra -eğer yaptıracağı iş, meselâ bir mesaj götürmek gibi, ücret vermenin câiz olduğu bir iş ise- onu bu işte çalıştırır. Ama çalıştıracağı süreyi tayin etmezlerse, bu câiz değil dir.Bütün bunlar şartlı olursa böyledir. Ama hediye şartsız olarak verilse ve fakat alan, kendisine; devlet dairelerinde ona yardım etmesi için hediye verdiğini kesinlikle bilse, ulemâmız bunda bir beis olmadığı görüşündedirler.

Her hangi bir ön şart olursa böyledir. Ama hediye şartsız olarak verilse ve fakat alan, kendisine devlet dairelerinde ona yardım etmesi için hediye verdiği kesinlikle bilse, ulemâmiz bunda bir beis olmadığı görüşündedirler. Herhangi bir ön şart ve bekleyiş olmaksızın ihtiyacını giderse ve ondan sonra hediye verse, bunu kabul etmekte bir beis yoktur. Bu hususta almanın hoş olmayacağına dair Ibn Mes’ûd’dan (radıyallahu anh) rivayet edilen haber, takvânın ileri derecesini bildirir. Bu husus Bezzâziye’de de aynıdır. Hâkim bir tutanak yazsa veya bir taksim işini üzerine alsa ve bunları yaptığı için ecr-i misil istese hâkkıdır Ama küçük bir kızın nikâhına veli olsa, herhangi bir şey alması helâl değildir. Zira kendisine vacip olan bir şeyi yapmıştır. Vâcip olan bir şeyi yapma karşılığında ücret almak ise câiz değildir. Yok eğer üzerine vacip olmayan bir şeyi yapsa ücret alması câiz olur .

Fetevây-ı Kâdîhân’da el-Bakkâlî’den naklen şöyle bir şey vardır: Birisi. bir bekâr kızın nikâhını (velisi olarak) akdettiğimde bir dinar alırım. Dul ise yarım dinar alırım dediğinde, kızın başka velisi yoksa. onun bunu alması helâl olmaz. Ama bir başka velîsi varsa biraz önce zikrettiğimiz hükme binaen aldığı helâl olur. Yetimin malını satsa da bir şey alamaz. Eğer alsa ve bey de de mezun olsa, alış verişi nâfiz (geçerli) değildir.

 Fethu’1-Kadîr’deki ifadeye göre, rüşvet dört kısımdır. Alana da verene de haram olanı vardır. Kazâ ve imâret makamlarını elde etmek için verilen rüşvet bu kabildendir. Bu şekilde iş başına gelen kadı olamaz. Ikincisi, kadının hüküm vermek için rüşvet alması durumudur. Bu da her iki taraf için haramdır. Rüşvet alarak hüküm verdiği hâdisede hükmü nâfiz (geçerli) değildir. Ister bi-hakkın, isterse bâtıl bir hüküm vermiş olsun, değişmez. Eğer haklı bir hüküm vermişse o, zaten ona vâcipti. Binaenaleyh, buna karşılık bir mal alması câiz olamaz. Bâtıl bir hüküm verdiği takdirde ise, durum daha da açıktır. Önceden rüşvet alıp hüküm vermesiyle, önce hüküm verip sonra rüşvet alması arasında da bir fark yoktur. Üçüncüsü, bir zararı def etmek, ya da bir menfaati celbetmek maksadıyla, devlet dairesinde bir işi halletmek için rüşvet almak halidir. Bu, alana haramdır ama, verene haram değildir. El-Akdiye’de hediye kısımlara ayrılırken bu, hediyenin kısımlarından olarak gösterilmiştir. Dördüncüsü, malına ve canına karşı korkusu olduğu kimseye, bu korkusundan kurtulmak için verdiği şeydir. Bu, veren için helâldir ama alan için haramdır. Zira müslümandan zararı def etmek vâciptir. Vâcibi yerine getirmek için mal almaksa câiz degîldir.

 E1 Kunye’de mahzurlu olan şeyler babında şöyle denir :Zalimler, halkın ormanlardan odun yapmasına, kendilerine bir şeyler verilmeksizin müsaade etmiyorlarsa, o şeyi vermek de, almak da haramdır. Zira verilen bu şey rüşvettir. Aynı yerde, âşıkların rüşvet olarak verdiklerinin de mülk edinilemeyeceği yazılıdır. Bu sağlam nakillerle anlaşılmış oldu ki, kadı’ya (hâkime) verilen rüşvet, her iki taraf için de haramdır. Ister hükümden önce olsun, ister sonra olsun, ister haklı bir hüküm vermesi istensin, ister bâtıl ile hükmetmesi istensin, hepsi eşittir. Yine anlaşılmış oldu ki, hakime verilen hediye de rüşvet gibidir; dolayısıyla her iki taraf için de haramdır.

Meselâ bir adam, hâkime gelip bir miktar mal vererek, kendi lehine hükmettiği için verse, veren bir haram irtikâp etmiş olur. Binaenaleyh, hâkim bunu kabul etmese ve onu tâzir ile cezalandırmak istese bu, şu fıkhî kaideden dolayı onun hakkıdır: “Belli bir had cezası olmayan bir masiyeti işleyene ta’zir vâcip olur.” El-Bedâye’de kaydedildiğine göre, ta’zirin vâcip olmasının sebebi, şeriatte tayin edilmiş bir haddi bulunmayan bir cinayeti irtikâp etmesidir. Bu cinayet ister ALLAH’ın (Celle celalühü) hukukuna, isterse kul hukukuna karşı yapılmış olsun. Vücûbunun şartı ise, sadece akıldır. Binaenaleyh, belirli bir had cezası olmayan bir cinayeti irtikâp eden her akıllıya ta’zir uygulama salâhiyeti var mıdır? denirse, Câmi’ul-Fusûleyn ve daha başka yerlerdeki ifadeye dayanarak, evet vardır, deriz.

Aleyhine hüküm veren kadı’ya, “Rüşvet aldın!” derse, kadı’nın ona ta’zir uygulama yetkisi vardır. Ta’zir cezasıni teşhir ederek uygulamak da câizdir. Çünkü bu da bir nevi ta’zirdir. Imâm Eba Hanife’nin (rahmetullahi aleyh), yalancı şahidlik yapan için, “Sokaklarda, toplulukların huzurunda teşhir edilerek ta’zir edilir. Başka cezası yoktur.” sözü bunu gösterir. Imâmeyn (rahmetullahi aleyhima) ise acıtacak şekilde dövülüp hapsedileceğini söylerler. Fethu’l-Kadîr’de: “Imâm Azam’ın (rahmetullahi aleyh) (Tâzir uygulamam) sözü, (Dövmem) manasında olmuş oluyor.

Neticede ta’zirinde ittifak vardır. Şu kadar var ki, Imam (rahmetullahi aleyh) ta’zir edilenin bu durumunu, sokaklarda teşhir ettirmekle iktifa etmiştir. Bu da bazan gizlice dövülmesinden daha ağır bir ceza olur. Imâmeyn (rahmetullahi aleyhima) ise, buna dövmeyi de ilâve etmişlerdir:” deniyor: Mesele, el-Inâye de ve başka kitaplarda da böylece izah edilmiştir. Teşhirin bir nevi ta’zir olduğunu ifade etmişlerdir. Binaenaleyh, kadı (hâkim), yalancı şahidi cezalandırmakta başkası için bir maslahat murad etse, bozguncuları men için ona ta’zir uygulama yetkisi vardı;. Çünkü ta’zir, kadı’nın görüşüne bırakılmıştır. Şöyle bir soru akla gelse: Acaba kadı’nın, ta’zirde yüzü karartma, ya da sakalının bir tarafını traş etme yetkisi var mıdır ? Çünkü bunlar “Müsle” (Uzvu keserek cezalandırma) kabilindendir. Bu ise yasaklanan bir şeydir. Evet yapabilir deriz. Zira bunlar müsle cinsinden değildir.

Bunun ne olduğuna verilecek cevap, Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) şu fiiline verilecek cevabın tâ kendisidir: Ibnu Ebî Şeybe’nin kendi senediyle rivayet ettiğine göre, Hz. Ömer (radıyallâhü anh) Şam diyarındaki valilerine, yalancı şahide kırk sopa vurulmasını, yüzünün karartılmasını, sarığının boynuna atılmasını, kafasının traş edilmesini ve hapsinin uzun tutulmasını yazmıştır. Abdurrezzak da Musannefinde: Hz. Ömer (radıyallâhü anh) yalancı şahidin yüzünün karartılmasını, sarığının boynuna atılmasını ve kabîleler arasında dolaştırılmasını emretti, diye rivayet eder. Fethül-Kadîr’de bunun “müsle” olup olmadığı görüşü cevaplandırılırken deniliyor ki: “Müsle” ancak uzuvları, ya da bedendeki uzuv gibi şeyleri kesmekle olur ve devam eder. Yıkamakla kaybolacak arazî şeyler “müsle” değildir. Ulemadan bazıları da Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) bu yaptığı bir siyaset idi.

Binaenaleyh, hâkim bir maslahat görürse, bunu yapma yetkisine sahiptir, diye cevap vermişlerdir. Fethul-Kadîr’de ise, buna karşı, “Hz. Ömerin (radıyallahu anh) Şam diyarındaki valilerine yazması, bu görüşü reddeder.” denmiştir. Vurulacak sopanın kırka vardırılması, bunun siyaset olduğunun delilidir. Zira ta’zir, hadler derecesine vardırılamaz, denmesinin de bir manası yoktur. Zira bu, ihtilaflı bir meseledir. Alimlerden bunu câiz görenler vardır. Buna göre Hz.Ömer’in (radıyallahu anh) görüşünün de böyle olması câizdir. Buradan anlaşılıyor ki, siyaset, şer’î bir nass vârid olmaksızın hâkimin, umumun maslahati için yaptığı şeydir. Binaenaleyh, şayet hâkim, rüşvetin bu zamanda yaygın olduğunu göz önünde bulundurarak, bunu azaltmak maksadıyla, başın bu şekilde teşhir edilmesini umumun maslahatına uygun görürse, bunun için sevabı gerektiren bir iş yapmış olur. Isterse şer’î bir nas bulunmasın. Kaldı ki, yalan yere şahidlik yapanın durumu, buna asıl teskil eder. Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH (Celle celalühü) en iyisini bilir.

BİSMİHİ TEALA

Soru: Bazı insanlar peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) doğum gününü kutlanmasını baz alarak  normal insanların da doğum günlerinin kutlanmasın da bir sakınca yoktur demektedirler.Buna kıyas ederek herhangi birinin doğum gününü kutlamanın bir mahzuru yoktur demek caiz midir?

 

Cevap:Bu soruda bir kaç yön bulunmaktadır.Öncelikle bir konu da caiz’dir demek usul yönünden yapılabilir demek anlamına gelip, bu konuda ALLAH’ın (Celle celalühü) her hangi bir yasaklaması yok dolayısıyla yapılabir anlamına  gelmektedir.Bunu anlayabilmemiz için öncelikle ”Edille’i şer’iyye” ye müracaat etmemiz gerekmektedir.

Başvuru kaynagımız Kur’an-ı Kerim’e baktığımız da bu konuda ne sarih olarak ne de gayri sarih olarak bir ifade bulmamız mümkün değildir.Her ne kadar sarahaten bir yasaklama bulamazsak da bazı ilim ehli

وَلَا تَتَّبِعۡ أَهۡوَآءَ ٱلَّذِينَ لَا يَعۡلَمُونَ 

 ”bilmeyenlerin isteklerine uyma” (Casiye /18) ayet-i kerimesine dayanarak müslümanları islam dışı insanlara uymaktan men ettiğini söyleyerek bu hususunda bu ayet-i kerimenin tehdidi altına girebileceğini ifade etmektedirler.Pek tabidir ki bu görüşü savunanlar bunun zımmi bir tehdit olduğunun farkındadırlar.Dolayısıyla bu hususun sarahaten açıklığı kavuşabilmesi için Sünnet-i resulûllaha  (Sallallahu aleyhi ve sellem) başvurulması kaçınılmaz olmaktadır.

 Bu hususta fiili resulûllah’ta (Sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke-i mükerremeden Medine-i münevvereye hicret edildiği zaman oradaki Yahudilerin iki bayram yaptıklarını görüpte ”ALLAH (Celle celalühü) sizlere bunların yerine daha hayırlı iki bayram verdi” hadis-i şerifiyle müslümanları bu türlü bayram ve günleri kutlamaktan men ettiğini görürüz.

 

 

bazı insanlar burada söyle  itiraz ileri sürmektedirler.”Batılılar doğum gününü kutlamayı müslümanlardan öğrenmişlerdir.Dolayısıyla onların adetlerini almayıp orada yapılan meşru yönlerden doğum günü kutlama da mahzuru olmaz”

 

Tabi bu itirazı ileri sürenler öncelikle sahabe-i kiram’ın (radıyallahu anhum) bu bayramları gayri meşru olarak kutladıkları için mi yasaklandığı hususuna cevap vermeleri gerekmektedir.Dolayısıyla onların bu türlü itirazvari yaklaşımları kusur içermektedir.Bu yüzden kutlama esnasında yapılanların meşru olması kutlamayı meşrulaştırmaya yetmemektedir.

Bu kişilerin doğum günü kutlamayı peygamberi’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) doğum gününe kıyas etmeleri de tartışmaya açık bir husustur.Zira her ne kadar İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) ”Dürrül Muhtar”a yaptığı haşiyede (gecelerin en faziletlisi kadir ve beraat gecesinden sonra peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) doğum gecesini kutlamaktır) dese de bu husus ulema arasında ciddi olarak ihtilaflı bir hususturMevlid kandilini bid’at sayanlarda azımsanmayacak derece de çoktur.Dolayısıyla mevlid kandili bid’at şayibesinden kurtulabilmiş değildir.

Burada karşı bir olarak ”Kaldıki alemlere rahmet olarak gönderilmiş peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelişinde sevinmeye ve sevinç izhar etmeye dair büyük unsurlar var iken yarın nereye gideceği belli olmayan bir beşerin bir yılını geride bırakması hiç buna benzemez ve sevinecek tarafı yok” şeklinde bir itiraz da ileri sürülebilir.

Yine aynı kişiler hediyeleşmenin sünnet olduğunu ve doğum gününde de hediye verilmesi sebebiyle bunun bir yönden sünnet olabileceğini ileri sürmektedirler.

Buna da şu cevap verilebilir: Usulü fıkıh’ta ”Gayenin meşru olması gerektiği gibi o gayeye götüren yolunda meşru olamsı gerekir.” Kaidesi meşhurdur.Doğum günü kutlama adetinin İslâm’a ters düştüğü sabit olduktan sonra bu adet,sünnet ve vazifelere alet olamaz.

Bütün bunlardan sonra sonuç olarak: Cahiliye adetlerinden kalma doğum günü,bayramlara benzetildiğin de doğum günü kutlamanın caiz değil yasak olduğuna ve fiillerinin çirkin bid’at  sayılmasına hükmedilmesi gerekmektedir.

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags: , , , , , , ,

Yorumlar (0)