BİSMİHİ TEÂLÂ

 İslâm, beşeri münasebetlerden olan ticaret ve borçlanma hususunda insanların birbirleri ile olan ilişkilerini izah ederken, faiz belasına düşmemeleri gerektiğinin altını özellikle çizmektedir. Dolayısıyla faiz’in nasıl meydana gelebileceği hususunda insanın dikkat etmesi gereken hususları öğrenmesi ‘’ İnsanın ilm-i hal ilimleri öğrenmesi farz-ı ayn ilimlerdendir’’ kaidesinden ötürü farz olan ilimler arasındadır.

 İnsanların, gerek kendileri gerekse bakmakla mükellef oldukları insanların maişetlerini elde etmede çeşitli etkenlerden dolayı yetersiz kaldıkları ve bu yetersizliği gidermek için istemeden de olsa birbirlerine borçlanmaları, borç alıp vermeleri islâmın caiz gördüğü hasletlerdendir. Nitekim Bakara suresinin 282. ayeti kerimesi borçlanma hukuku hakkındadır. Bu ayeti kerime borçlanmanın caiz olduğunu, borçlanan insanların nasıl davranmaları gerektiğini, borçlarını yazmalarını (senetleşme) ve senetleşmede uyulması gerekli hükümleri ihtiva etmektedir. Müfessirler bu ayeti kerimenin, şer’i hududlara riayet edilmek suretiyle müslümanların aralarında belli müddetlerle borçlanmasının caiz olduğunu da ifade etmektedirler. Dolayısıyla borçlanmada belli bir müddet tayin etmek faiz sebebi değildir.

 Ancak burada dikkat edilmesi gereken konu ‘’Her borçlanma karz-ı hasen’’ olarak kabul edilebilir mi?  Doğal olarak buna ‘’evet’’ demek mümkün değildir. Zira mesela bir kişi araba alsa, arabanın bir kısmını peşin geri kalanı belli aylara vade yapılsa bu bir borçlanmadır ancak karz-ı hasen değildir. Peki, borçlanmada faiz nasıl meydana gelebilir?

 Borçlanmada faiz’in meydana gelmesine şu şekilde bir misal verebiliriz. Mesela: Bir kişi tanıdığı birine giderek 1000 TL’ye ihtiyacım var dese ve tanıdığı da ‘’ sana bir ay sonra geri vermen şartıyla istediğin parayı verebilirim’’ dediğini farz edelim. Şimdi burada borç almayı paranın mübadelesi olarak kabul edilebileceğine göre bu faizdir. Zira paranın veresiye olarak alış verişi faizdir. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Dinar’ı dinar ile dirhemi de dirhem ile aralarında fazlalık olmadan mübadele edin’’ buyurmuştur. (El İhtiyar, c:2 sh:9/ El lübab fi şerhi’l kitab, c:2 sh:36) Burada dikkat edilmesi gereken nokta borç almanın değil bir ay ile sınırlanmasıdır.  Zira borç alış verişinde müddet konulduğunda akit sahih, ancak müddet’in geçersiz olacağıdır. Zira her ne kadar şart fasit olsa da akit batıl olmaz. ( Fethu’l kadir, c:5 sh: 273)

 Mesele para’nın mübadelesi olarak değerlendirildiğin de yukarı da kısaca izah edilmeye çalışıldığı gibidir. Ancak buna paranın mübadelesi olarak değil de bir yardımlaşma (iare) olduğunu iddia edenler olursa o zaman onlara Karz-ı Hasen de müddet koymanın caiz olamayacağını hatırlatmak gerek. Zira özellikle günümüz Türkçesin de iare akdi (borç alma) ile karz-ı hasen arasında ki farklılığı ifade eden bir kelime bulunmadığı için genellikle çoğu kişiler tarafında iare akdi ile karz-ı hasen aynı manada kullanılmaktadır.

 Meselenin bir farklı yönüde Piyasalar da kullanılan kâğıt paralar devletin itimat senedi hükmündedir. Yani mal olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla mütekavvim mallar ve para olarak kabul edilen altın karşısında değer kaybı meydana gelmekte ve böylece alınan borcun ödeme zamanın da değer kaybı meydana gelmektedir. Nitekim Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Menfaat sağlayan her borç, faiz çeşitlerinden biridir.’’  mevkufen buyurduğu İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anh) rivayet edilmektedir. İmam-ı Kasani (rahmetullahi aleyh) meseleyi izah ederken: ‘’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) menfaat sağlayan ödünç verme akdini yasaklamıştır. Zira burada şart koşulan menfaat karşılıksız bir fazlalıktır ve bu noktadan faize benzemektedir.’’ (Bediû’s-senai, c: 7sh: 395) demektedir. Dolayısıyla TL mütekavvim mallar ve gerçek para karşısında değer kaybettiği için borç alan tarafından menfaat sağlanmakta ve faize benzemektedir.   

BİSMİHİ TEALA

Soru: Günümüzde insanlar adli bir sorunla karşılaştıkların da beşeri kanunlara gitmek zorunda kalmaktadırlar. Bu durumda gittikleri mahkemede ki hakimlerin itikadi durumları önem taşımaktadır. Bir müslüman bu durum da günümüz hukuk fakültelerinde okumak suretiyle hakim, savcı veya avukat çıkmaları caiz midir?

 

Cevab: Meselenin sadece hukuk fakültesinde okumak yönü olmakla beraber bu fakültelerde okuyan insanların itikadi durumları önem kazanmaktadır. Zira bir insanın müslüman olması, o kişinin ALLAH’a (Celle celalühü) ve onun indirdiklerine icmali olarak dahi olsa, ve bunları kalbi ile tasdik dili ile ikrar etse ehl-i sünnete göre bu hal üzere ölürse mü’min, dolayısıyla işlediği günahlar (eğer onların helal olduklarına inanmıyorsa) onu iman dairesinden çıkarmaz. Bu durum bilindikten sonra, öğrenilen veya talep edilen ilim sebebiyle insan kafir olur mu? Sorusunun cevabını bulmaya çalışalım.

 

Ulema ilmi tarif ederlerken; ilim, malûm olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir. Şeklinde tarif etmişlerdir. Bu durum da hiç bir ilim mücerred olarak öğrenilmesi sebebiyle insanı küfre götürmez. Nitekim islâm dini öğrenilmesi haram olan ilimlerin başında ki, sihir ilminin dahi mücerred olarak öğrenilmesini küfür olarak kabul etmez. Sadece o ilmin tatbik edilmesini insanı küfre götürdüğünü kabul eder.

 

İslâm sihir ilminin dahi sadece öğrenilmesini küfür olarak kabul etmedikten sonra hukuk fakültelerin de öğrenilen ilmin de fıkhın yorumsuz hükmüne göre caiz olması gerekir. Bu ilmi öğrenen kişinin bundan sonra bu ilmi nasıl ve hangi amaçla kullanacağı önem taşır. Eğer bu ilmi öğrenen kişi ‘’Devletin dini adalettir’’ görüşüne göre amel eder, öğrendiği ilmi mutlak veya kısmen adaletin idamesi için, elinden geldiğince zulme engel olmak, herhangi bir haksızlığa ugrayanın hakkının alınması veya haksızlığa uğrayanın savunulması v.s gibi gaye ve amaçlarla olursa islâm bu durumu bir görev hatta ibadet olarak dahi kabul edebilir. Ancak bu kişinin gaye ve amacı bunların haricinde ki bir şey olursa, o zaman bu kişi ya fasıktır veya kafir.

 

Bu durum da hukuk fakültesini bitirerek hakim olan kişinin, ‘’ وَمَن لَّمۡ يَحۡكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡكَـٰفِرُونَ ‘’ ‘’ Kim ALLAH’ın indirdikleri ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerdir.’’(Maide/44) ayeti kerimesi ne göre, beşeri kanunlara göre hüküm vermesi durumun da durumu nedir? Sorusunun sorulması kaçınılmaz olmaktadır.

 

Öncelikle bu ve buna benzer ayetlerin belli kayıtlara göre olduğunun bilinmesi zaruridir. Bu ayetlerde belli kayıtlar bulunmaktadır.Kısaca bunlara değinmek gerekirse:

 

 Günümüzde hâkim denildiği zaman, ‘’ Mahkemelerde davaları karara bağlayan kişi’’ şeklinde tarif edilmektedir. Dolayısıyla günümüzde ki hakimlere ‘’ hâkim’’ denilmesi mecazi bir ifadedir. Zira bu gibi davaları karara bağlayan hâkimler gerçek hakimler tarafından belirlenmiş bir hükmü uygulamaktadırlar. Eğer bu hüküm mutlak adaletin tesisi yönünde olmayıp, zıddına olur ve hâkimin bu hükmü icra esnasında takdir hakkı bulunmaz, bununla beraber eline geçen ilk fırsatta mutlak adaletin tesisi için elinden geleni yapar ve takdir hakkının olmadığı yerlerde hükmü kerhen icra ederse, yani hüküm ifadesiyle ‘’ehven-i şer’’ olanı seçerse bu durumda ayetin kapsamına girmesi ve küfür olarak nitelendirilmesi zordur. Zira ehl-i sünnete göre helal kabul edilmediği müddetce işlenen günahlar sebebiyle kişi kafir olmaz.

 

İnsanın şirk dışın da işlediği hiçbir günah sebebiyle küfre girmesi mümkün olmadığına göre, ve ALLAH’ın (Celle celalühü) indirdiklerinin hak olduğuna iman ettikten sonra bir takim insanların hükümleri müvacehesine göre hüküm vermenin küfür olması nasıl mümkün olur? Ha bu durumda ki bir hakime zalim denilebilir, ama kafir demek nasıl mümkün olsun?

 

Zira o zaman dünya üzerinde hiçbir ülkede müslüman hakim olduğunu söylemek mümkün olmaz. Zira zaman değiştikçe bazı hükümlerin din içerisinde bulunması imkansız hale gelecektir. Nitekim bu durum da ictihad devreye girer, ve bu ictihadların bir kısmı ALLAH’ın (Celle celalühü) muradına muvafık olmayabilir. Bu durumda hatalı ictihad eden kişi resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadisine göre ictihadında hatalı dahi olsa ecir kazanır. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ecir kazandığını söylediği bir kimseye kafir yaftasını asmak nasıl mümkün olur?

 

BİSMİHİ TEALA

Osmanli Padisahlari neden hacca gitmemişlerdir ? Genç Osman’ın öldürülmesinde hacca gitmek istemesinin rolü var mıdır ?

Bu soru çokça sorulmaktadir. Ancak bu sorunun cevaplandirilacagi en güzel yer, II. Osman meselesidir. Zira II. Osman’in katli olayinda bu sorunun cevabi da verilmistir. Evvela haccin farz olmasinin sartlarini özetleyelim: Müslüman olmak; akilli olmak; ergen olmak; hac yolu için hem gida ve hem de yol masraflarini karsilayabilecek kadar zengin olmak; haccin farz oldugunu bilmek; yol emniyeti bulunmak.

Bu kisa izahlardan sonra, Osmanli Padisahlarinin neden hacca gitmediklerinin cevabini arayalim :

1) Islâm Hukukuna göre, cihâd, Müslümanlar için farz-i kifâyedir. Bu sebeple fert olarak bir Müslüman, açik bir düsman tehlikesi bulunmadigi müddetçe, farz-i ayn olan hacci farz-i kifâye olan cihâda tercih edebilecektir. Cihâd, fert olarak Müslümanlarin hac ibadetine engel olmayacaktir. Bunun tek istisnasi, düsmanin bertaraf edilebilmesi için hacca gidecek Müslümanlara da ihtiyaç olmasidir. Iste bu noktada halife ve sultânlarin hükmü, Müslüman fertlerden farklidir ve onlar için cihâd yani düsmanlarin hücumunu bertaraf ederek Müslümanlarin emniyetini saglamak ve bunun için gerekirse savasmak, farz-i ayndir. Hz. Peygamber’e hangi amelin daha faziletli oldugu soruldugunda, sirasiyla, ALLAH’a ve Peygamberine iman, ALLAH yolunda cihad ve hacc-i mebrûr cevabini vermistir. Sebebi bellidir; Müslümanlarin canini, malini ve namusunu korumak hukukullah da denilen kamu haklarindandir; yani cemiyete ait bir ibadettir. Bazan kamu haklarindan olan bir mesele, sahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir. Iste burada da durum budur.

Osmanli Padisahlarinin II. Selim’e kadar gelenlerinin tamami, ömürlerinin yarisini ALLAH yolunda cihâd için seferlerde geçirmislerdir. Üzerlerine farz-i ayn olan ve hukukullah mahiyetinde bulunan cihâdi ve nizâm-i âlemin devamini, sahsî farz olan hacca tercih etmeleri için, Seyhülislâmlar fetvâ vermislerdir. II. Bâyezid Amasya’da vali iken hacca gitmeye niyetlenirken, sadrazam ve diger devlet erkâninin imzasi ile gönderilen mektupta, hemen gelip tahta geçmesi gerektigini, hacca gitmeyi halka ve devleti idare etme isi olmayanlara birakmasi icab ettigini tavsiye etmisler; aksi takdirde düsmanin cesaretlenerek Müslümanlara saldirmasina sebep olacagini ikaz eylemislerdir.

Ayni sekilde israrla hacca gitmek isteyen ve bu niyetinin bedelini caniyla ödeyen II. Osman’a, Kayinpederi ve Seyhülislâm olan Es’ad Efendi aynen su fetvâyi vermis ve fikihtaki bu hükmü özetlemistir: “Padisahlara hac lâzim degildir; oturup adl eylemek evlâdir. Câiz ki, bir fitne zuhûr eyleye”. Verilen bu fetvâyi tasdik eden asrinin kutbu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de, II. Osman’i fetvâya uymasi için ciddi ikaz eylemistir. Hatta bu meseleden dolayi Padisah’in askeri tahrik ettiniz tarzinda tahkirine hedef olan ve sonradan Seyhülislâmlik makamina gelen Yahya Efendi’nin ifadeleri de tamamen fikhin ölçülerine uygundur:

“Padisahim! Hâsâ ki, ulema duacilariniz eskiyayi tahrik ede. Ancak içten gelerek bu niyetinizi istemezdik. Sebebi budur ki, ecdadiniz etmemisler, bu tarike gitmemisler, günahimiz varsa ol kadarcadir.”

Nitekim halk ve asker arasinda yayilan dedikoduyu özetleyen su cümleler de meseleyi açiklamaktadir:

“Nizâm-i âlem içün padisahlar hacci terk edegelmistir. Düsmanin ortaya çikmasi ve düsmanlarin memleketi karistirma ihtimali var iken, Memâlik-i Mahrûse’yi koyup gitmek hatadir.”.

2) Bazi Islâm hukukçulari, bedeni sihhatli olma sartini açarak, sihhatli olsa bile tutuklu olma veya kendisini hacdan alikoyan zâlim idareciden korkmanin da haccin edâsini engelleyecegini ifade ederken, sultân ve o manadaki devlet yetkililerinin de mahbus yani tutuklu gibi kabul edilecegini; sadece beytülmal disinda kendine ait malindan haccin farz olacagini ve bu özür devam ettigi müddetçe ölünceye kadar hacca gidemeyebilecegini hükme baglamislardir. Günümüzdeki gibi ulasim imkânlarinin gelismedigi ve bir hac görevinin en az üç ay sürecegi bir asirda, Osmanli Padisahlarinin hacca gitmeleri gerektigini düsünmek, Islâm Hukukunu bilmemek olur. Kaldi ki, ömürlerinin yarisini cephede geçiren Padisahlarin, neden Misir’a kadar cihâda gidip de hacca varmadiklari da ileri sürülemez; zira ordunun basinda mücahid bir komutan olarak sefere giden padisahla, kendi sahsî ibadeti için üç ay memleketini yalniz birakan padisah bir tutulamaz. Bunun en müsahhas misâli II. Osman’a karsi askerin ve hatta halkin duydugu tepkidir. Islâm âlimleri, haccin sartlarindan olan yol emniyetini ihlal eden Karamita grubunun isyani sebebiyle, 326/937 tarihinden itibaren 20 yil kadar haccin farz olmadigini, çünkü yollarda anarsi yasanabilecegini ifade etmislerdir.

Özetle Osmanli Padisahlarina dinen bizzat hacca gitmeleri farz olmamistir. Ancak kendi yerlerine bedel olarak baskalarini mutlaka göndermislerdir. Ayrica Sultân Abdülaziz’in gizlice tebdil-i kiyafet ederek hacca gittigi söylenmektedir. Ancak elimizde bunu dogrulayacak bir vesika bulunmamaktadir .

Prof. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanli