BİSMİHİ TEALA

 Hul’ çıkarmak, gidermek, soymak ve soyunmak kadının vermeyi kabul ettiği bir bedel karşılığın da evlilik akdine son vermek bir başka ifade ile eşlerin karşılıklı anlaşma yoluyla evlilik hayatına son vermesi demektir. ( İbn-i Hümam, Fethu’l kadir, c: 3 sh:199/ İbn-i Abidin, c:2 sh: 766) Hul’ yerine aynı manaya gelen Muhâlea ifadesi de kullanılmaktadır. İslâm hukuku açısından Muhâlea evliliği sona erdiren sebeblerden birisidir. Bazı durumlar da evliliğin bu yolla sona erdirilmesine ihtiyaç duyulabilir. Mesela; eşler birbirini sevmez, biri diğerine saygı duymaz, anlaşamaz ve birlikte yaşamak çekilmez bir hale gelmiş olursa kocanın dinen boşama imkân ve yetkisi vardır. Fakat buna rağmen karısını boşamaya yanaşmazsa bu durumda ne yapılabilir? Kadın bu şiddetli geçimsizliğe ve çekilmez hayata katlanmaya devam mı edecektir?

 İşte bu durumlar da kadının bir bedel karşılığın da kocasından ayrılması mümkündür. Bu evliliği bitirme de fesh veya talaktan ayrı bir boşanma çeşididir. (İbn-i Abidin, c:2 sh: 775) Muhâlea kitab ve sünnet ile sabit bir husustur.

 

‌ۗ وَلَا يَحِلُّ لَڪُمۡ أَن تَأۡخُذُواْ مِمَّآ ءَاتَيۡتُمُوهُنَّ شَيۡـًٔا إِلَّآ أَن يَخَافَآ أَلَّا يُقِيمَا حُدُودَ ٱللَّهِ‌ۖ فَإِنۡ خِفۡتُمۡ أَلَّا يُقِيمَا حُدُودَ ٱللَّهِ فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡہِمَا فِيمَا ٱفۡتَدَتۡ بِهِۦ‌ۗ

 

 ‘’ Kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasın da) bir şey almanız ise helal olmaz. Ancak erkek ve kadın ALLAH’ın sınırların da kalıp evlilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. Siz de Karı ve koca’nın, ALLAH’ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, kadının (kocasına) fidye vermesinde her iki taraf içinde sakınca yoktur.’’ (Bakara /229)

أَنَّ امْرَأَةَ ثَابِتِ بْنِ قَيْسٍ أَتَتِ النَّبِىَّ – صلى الله عليه وسلم – فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ ثَابِتُ بْنُ قَيْسٍ مَا أَعْتُبُ عَلَيْهِ فِى خُلُقٍ وَلاَ دِينٍ ، وَلَكِنِّى أَكْرَهُ الْكُفْرَ فِى الإِسْلاَمِ . فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – « أَتَرُدِّينَ عَلَيْهِ حَدِيقَتَهُ » . قَالَتْ نَعَمْ . قَالَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم –  اقْبَلِ الْحَدِيقَةَ وَطَلِّقْهَا تَطْلِيقَة

 

 

 

 

‘’ Sabit b. Kays’ın (radıyallahu anh) karısı resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) < Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ben sabit’i (radıyallahu anh) ahlak ve din yönünden ayıplamıyorum. Ancak ben din yönünden küfre düşecek bir hata yapmaktan korkuyorum> demesi üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’Sabit’ten (radıyallahu anh) aldığın bahçeyi ona geri verir misin?’’ diye sorunca kadının ‘’Evet’’ cevabı üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem)

 ‘’ Ey Sabit (radıyallahu anh) bahçeyi kabul et ve onu bir seferde boşa’’ der. (Buhari, 5273)

 Muhâlea kendisine has özellikleri olan bir boşama çeşididir. Muhâlea koca yönünden bir yemindir. Zira koca Muhâlea anlaşmasıyla karısını boşamayı bir bedele bağlamıştır. Bedeli alınca boşama gerçekleşmiş sayılır. Muhâlea, kadın bakımından ivazlı (bedelli) bir akittir. Çünkü kadın bununla bir bedel ödemeyi kabul etmiştir. Kadın, kocasının bir bedel karşılığın da boşama teklifine ‘’ Kabul etim’’ der veya ‘’ Beni şu kadar para karşılığında boşa’’ diyerek kendisi icapta bulunur. Aslın da bununla ‘’ Şu kadar para karşılığında evlilik bağını senden satın almaya razı oldum’’ demek istemiştir.

 Muhâlea teklifi kocadan gelmişse, kadının ne kabulden önce nede sonra bu icabtan dönmesi mümkün değildir. Koca da karısını bundan men edemez. Koca’nın Muhâlea da kendisi için muhayyerlik şartı koymasına da itibar edilmez.  Kadının Muhâlea teklifinin yapıldığı mecliste iradesini açıklaması gerekir. Koca da Muhâlea akdini fesh edemez.

 Muhâlea teklifi kadından gelirse koca iradesini açıklayıncaya kadar kadın bu icabından (isteğinden) dönebilir.

 Koca Muhâlea’yı bir şarta veya gelecek bir zamana bağlayabilir. ‘’Eğer baban gelirse şu kadar para karşılığın da seni Muhâlea’yı kabul ettim.’’ Veya ‘’Ramazan ayı başın da şu kadar para karşılığın da seninle Muhâlea’yı kabul ettim’’ denirse, Şart gerçekleştikten veya belirtilen tarih girdikten sonra kadın kabul etse boşama meydana gelir.

 Bu durum da kadının belirlenen parayı kocasına vermesi gerekir. Kadın veya kocadan birinin meclisi terk etmesiyle bu icap batıl olur. Bununla beraber kadının Muhâlea da muhayyerlik şartı geçerlidir. (İbn-i Abidin, c: 2 sh: 780)

 Diyâneten Muhâlea bedelinin hükmü karı kocanın ailede ki geçimsizlikte ki durumlarına göre değerlendirilmiştir. Eğer geçimsizlik sadece kocadan kaynaklanıyorsa Muhâlea bedelini istemesi helal değildir. Zira verilen mehrin boşanırken geri alınmasını yasaklayan ayet (Nisa /20) buna işaret etmektedir. Çünkü erkeğin karısına zulüm yaparak Muhâlea bedelini yüksek tutması ve boşamayı bir bedel karşılığı yapma hakkını kötüye kullanmış olur. (Feteva-i Hindiye, c:1 sh: 488)

 Ailede ki geçimsizlik sadece kadın da veya her iki taraftan geliyorsa, kocanın boşama karşılığın da bir bedel alması helal olur. Ancak bu durum da kadına verdiği mehirden fazlasını alması mekruhtur.

 Muhâlea suretiyle yapılan boşama Hanefi ulemasına göre bain talak olarak kabul edilmektedir.  (Serahsi, Mebsud, c: 6 sh: 171)

BİSMİHİ TEALA

 İnsan yeryüzün de halife olarak yaratıldığından dolayı akıl ve hafıza gibi hasletlerle donatılmış bir varlıktır. Bundan dolayı bu hasletlerin fıtratına uygun olarak akıla tefekkür ve tezekkür hususiyetleri verilmiştir. Bununla beraber felsefe, akılla sınırlı gerçekleri tespitte kullanılan bir şeydir. Felsefe Yunancada phileo (sevgi) ve sophia ( bilgelik) kelimelerinden meydana gelen philosophia (bilgelik sevgisi) terkibidir. Bu terkib Arapçaya felsefe olarak geçmiştir.

Felsefe ile dinin aynı kulvar da olduğunu düşünenlerin temel hareket noktası, din ile felsefe’nin aynı sorulara cevap aradıkları noktasıdır. Zira hem din, hem de felsefe aklın, bilgi’nin, eşya’nın hakikatını araştırmakla beraber, felsefe bunların cevaplarını bulmada aklı esas alırken, din vahyi esas almaktadır.

Bilgelik kelimesinin karşılığı olan Hikmet, hüküm, hâkimiyet, muhakeme, hâkim ve hakem gibi manalara gelmektedir.

 Hikmet kelimesi lügat olarak yanlıştan men etmek veya doğru yola sevk etmek manalarına geldiği için Araplar üzerine binilen hayvanın arzu edilen tarafa sevk etmesinden dolayı dizgine ‘’hikmet’’ demişlerdir. (Keşşaf, ıstılahatı funun sh, 405) Ragıp el isfehani (rahmetullahı aleyh) hikmet’i ‘’ Akılla gerçek olanı tespit etme kabiliyetine hikmet denilir’’  şeklinde tarif ettikten sonra ‘’ ALLAH’ın (Celle celalühü) hikmeti; varlıkları en mükemmel şekilde yaratmasıdır. İnsanın hikmeti ise, eşyanın hakikatini bilmesi ve eşyayı hayırlı işler için kullanmasıdır.’’ (Müfredat, sh, 126,127) tespitin de bulunmuştur.

 Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara hikmeti talim ettiği nass ile sabittir. Ancak bir kısım insanların felsefe ile hikmeti birbirine karıştırması sebebiyle resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiğine felsefe demek mümkün değildir. Zira felsefe hakikate ulaşma yolunda çaba sarf ederken, yeni yeni sorularla karşılaşmaktadır. Dolayısıyla bir filozof’un ortaya attığı bir şeye başka bir filozof itiraz edebilmektedir. Bundan dolayı felsefe’de asla kesin bir sonuç yoktur. Ancak resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bildirdiği şeyler tamamen vahiy ekseninden alındığı için  hakikat olan şeylerdir.

Meselenin farklı bir tarafı da felsefenin nerede ve ne zaman çıktığı sorusuna net bir cevap vermek kolay değildir. Zira bir kısım kaynaklar felsefenin ilahi bir kaynaktan geldiğini ve nebevi hikmetin bir yorumundan ibaret olduğunu iddia etmişlerdir.  Bu kaynakların iddiasına göre; Kur’an da kendisine hikmet verildiği bildirilen Lokman (aleyhi’s-selam), Davud (aleyhi’s-selam) zamanın da Şam da yaşamış olan, yunanlı filozof Empedokles ondan hikmet ilmini öğrenmiştir.

 Başka kaynakların iddiasına göre ise, Yunanlı filozof Pisagor Mısır’a gittiği zaman orada Süleyman (aleyhi’s-selam) öğrencileri ile karşılaşmış ve onlardan geometik, fizik ve metafizik ile ilgili ilimleri öğrenerek, bu ilimleri Yunanistan’a götürmüş ve bütün bu ilimleri peygamberlik kandilinden aldığını söylemiştir. ( Amiri, kitabü’l emed alel ebed, sh:70)

 Bazı kaynaklar ise felsefe’nin hermektik kültürünün bir parçası olduğu ve kurucusu olarak üç farklı Hermes’ten söz etmektedirler. Bunlardan birincisi tufan’dan önce yukarı Mısır’da yaşayan ve İbranice adı Hanuh olarak geçen Hermes’tir ki bunun İdris (aleyhi’s-selam) olduğu iddia edilmiştir. İkincisi, Tufan’dan sonra Babil’de yaşayan ve Pisagor’un öğrencisi olarak ülkesin de tıp ve felsefe’yi yeniden kuran kaldeli Hermes’tir.  Üçüncüsü ise, Tufan’dan sonra Mısır’da yaşayan ve kendisine bir çok eser isnad edilen gezgin bir filozoftur. (Şehristani, El milel ve’n-nihal, c: 1 sh:110)

Felsefenin İslâm dünyasın da benimsenmesi için değişik birçok rivayet ortaya atılmıştır. Bunlardan bir tanesi de İbn-i Nedim’in naklettiği rüyadır. Rivayet edildiğine göre; filozof Aristo, halife Me’mun’un rüyasına girer. Halife Aristo’ya ‘’ Güzel nedir?’’ diye sorar. Aristo halife’nin bu sorusuna ‘’ şeriate göre güzel olandır.’’ diye cevap verince ‘’ Sonra hangisidir?’’ sorusuna ‘’Akla göre güzel olandır’’ şeklinde cevap vermiş. ‘’Daha sonra hangisi?’’ şeklinde ki soruya ise ‘’ Halka göre güzel olandır’’ demiştir. ( İbn-i Nedim, el fihrist, sh: 339)

 Rüyaya nispet edilen bu rivayetin hedefi; İslâm da hukukun kaynağı olarak kabul edilen delilleri, Aristo gibi bir filozofa söyletmektir. Aralarında ki usûl ve üslup farkına rağmen, din ile felsefenin aynı olduğunu kabul ettirmektir. Bu rüya da güzelin kaynağı olarak bildirilen şeriatın ‘’kitab ve sünnetin hükümlerine’’, aklın ‘’kıyas ile elde edilen bilgilere’’ halkın ise, ‘’sahih örf ve adete’’ tekabül ettiği ifade edilmektedir.  İhvan-ı Safa ekolüne ve işraki düşünceye sahip olan bir takım müellifler, Aristo’nun peygamber olduğunu rivayet etmişlerdir. (Şehristani, Tarihü’l hükema, sh:37) Bu iddianın hedefi, din ile felsefenin arasında sanıldığı gibi bir çelişkinin olmadığını ortaya koymaktan başka bir şey değildir.

Oca-25-11

Sedd-i zerai

mustafa

Kur’an da bazı yasakların ne sebebi nede hikmeti bildirilmez. Mesela zinanın haram olduğu söylenmez ama zinaya yaklaşmayın demekle zinanın haram olduğu bilinir. İslam hukuku da bunun gibi bazı şeylerin hükümlerini söylerken seddi zerai denilen bir kurala dayandırır. Seddi zerai nedir?

BİSMİHİ TEALA

İslâm fıkhın da; illeti akıl yoluyla kavranabilecek hükümler mevcud olduğu  gibi, akıl yoluyla kavranamayan hükümlerin de bulunmaktadır. Usül uleması; illeti akıl yoluyla kavranabilen hükümlerle ilgili olarak: ” Hüküm illeti ile vardır veya yoktur.” (İmam-ı Serahsi, Temhidu’l fusul fi ilmi’l usul c: 2 sh, 180) kaidesini benimsemişlerdir. Molla hüsrev’de (rahmetullahi aleyh) illeti tarif ederken ” İllet nass’ın hükmüne alamet kılınan vasıftır.” ( Mir’at’ıl usul fi şerhi miskatı’l vusul c:1 sh: 241) şeklin de tarif etmektedir. Mesela  hamr’a nispetle sarhoş edicilik vasfı böyle bir illettir. Aslın illetinin bilinmesinden sonra böyle bir illetin ”fer”de bulunup bulunmadığının tespit edilmesine ”tahkiku’l menat” denilmektedir. Bu kısa izahtan sonra….

Sedd; lügat olarak men etme, yasaklama, engel olma, zerai ise bir şeye götüren yollar sebebler manasına gelmektedir. Sedd-i zerai hem kitab, hem de sünnet ile sabit olan bir husustur. Kitab’tan delili En am süresi 108 ayeti kerimesi, sünnetten delili ise resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) faize sebeb olacağı endişesi ile, borçlunun alacaklıya hediye vermesi ile alakalı hadisi şerifini göstere biliriz.

Sedd-i  Zerai’de asıl olan fiillerin sonucudur. Fiil sonucuna göre hükme bağlanır. İstenilen bir şeye vasıta olan fiil talep edilir; kötülüğe sebeb şeyde yasaklanır. Burada fiillerin sonuçları gözönüne alınırken, failin niyetinin ne olduğu sorgulanmaz ve fiilin sebeb olduğu neticeye göre hüküm verilir. Bu ” maksadın vesilesi  maksada tabidir.” kaidesi ile özetlenebilir. İmam- Karafi (rahmetullahi aleyh) bunu ” Üstün maksada götüren vesile üstün, kötü maksada götüren vesile ise kötüdür.” ( Envarı’l buruk fi envai’l furuk, c:2 sh: 156) şeklinde ifade etmektedir.

Maksadlara bir takım vesileler ve sebeblerle varılır; o yollar da maksada tabi olurla, onun hükmünü alırlar. Haramlara vesile olan şeyler de onlar gibi hüküm alarak yasaklanır.  Zira birbirlerine bağlıdırlar. İbadet ve sevaba vesile olanlar da, onlara sebeb olmalarından dolayı onlar gibi istenilen  ve sevilen şeylerdir. Maksada vesile olan şey maksada tabidir, her ikisi de maksudtur. Biri maksat olarak, diğeri de vesile olarak hüküm alır.  Bunun için ALLAH (Celle celalühü) bir şeyi haram kılarsa, ona götüren vesile ve yollarda haram olur. Zira haramdan sakınmak ancak bu yolla mümkündür. Eğer bir harama götüren yollar mübah olursa, bu haram olan bir şeyi haram kılmakya zıt düşer, bilakis harama teşvik olmuş olur. Bu da ALLAH’ın (Celle celalühü) hikmeti ile asla bağdaşmaz.

Sedd-i zerai’de asıl olan maslahatı celb, mefsedeti def  kaidesidir.  Yani bir işte umumun faydası varsa teşvik edilir, umumun zararına ise yasaklanır. Mesela üreticilerin pazara götürdükleri malları aracıların yollarda karşılamaları ve satın almaları yasaklanmıştır. Bu mübah bir şey iken, bunda üreticiyi aldatmak, tüketiciye zarar vermek, pazarda kıtlık yaratmasında dolayı yasaklanmıştır.  Burada bu işi yapanların ”benim niyetim iyi” gibi sözlerine bakılmaz ve kabul edilmez. Zira burada bu fiilin doğuracağı sonuçlara bakılır, ve dolayısıyla bir şeye vesile olan şey sonuçları sebebiyle ya yasaklanır, ya da serbest bırakılır.

Zerai lügat yönünden sebebler, vesileler manasına geldiği için yasağa götüren sebebler kastedildiği gibi, mübah ve helale götüren sebebler de  kastedilir. Ancak bu, yasak olan fiillere götüren sebebler de daha çok kullanılmıştır. Sedd kelimesinin kullanılması da bununla alakalıdır.  İmam-ı Karafi (rahmetullahi aleyh) Zerai’nin asıl manasını göz önüne alarak bunu sedd-i zerai ve feth-i zerai diye ikiye ayırır ve feth-i zerai, iyiliğe götüren yolları açmak, teşvik etmek olarak izah eder. (Envari’l buruk, c: 2 sh: 158)