Meçhul adam

 Benim size sorum muska ile ilgili olacak. Birçok hoca muska takmanın İslam da olmadığını çünkü peygamberin ‘’ rukye, temime ve tivale takmak şirk’’ olarak vasıflandırdığını, bunun için bu gibi şeylerin caiz olamayacağını söylemektedir. Bunun yanın da bazı kişiler ise bu konuda alimlerin izin verdiğini söylemektedirler.

 Bu konuda ister istemez ikilem arasında kalınmakta. Zira bir yanda peygamberin sözü, diğer yanda alimlerin sözü, bu durumda nasıl davranmak gerekir?

 BİSMİHİ TEALA

 Öncelikle resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) birbirinden farklı hadislerinin olduğunu, bu durum da nasıl davranılması gerektiğini iyi bilmek gerekir. Zira (zahiren de olsa) birbiri ile çelişen hadislerin olduğu konularda peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) varisleri durumun da olan ulemanın sözlerine uymak gerekmektedir.

Usul ulemasının aralarında ihtilaf ettiği konulardan birisi de, zahiren birbiri ile çelişen hadislerin halli konusudur. Zira ulemanın fıkhi konularda ki farklı görüşlerinin temelinde bu yatmaktadır. Bundan dolayı hadisleri anlamak için usulü hadis’in iyi bilinmesi gerekir. Çünkü hadisler içerisinden bir hadisi alarak, diğer hadisleri göz ardı etmek ve bütün olayı bir hadis üzerinden hükme bağlamak gerek hadislerde, gerekse konularda yanlış hükme varmanın yolunu açar.

 Zahiren birbiri ile çelişen hadislerin ‘’Nesh’’ ile alakası olduğundan sadece hadis ilminin bilinmesi yanında diğer ilimlerin de bilinmesi gerekmektedir. Nitekim Tecrid sahibi Ahmed Naim (rahmetullahi aleyh) ‘’ Böyle mühim bir işi başarabilenler ekser-i ulumda; bahusus hadis, fıkıh, usul ve kelamda beraat-i tammesi olan eimme-i a’lamdır ki, bunlar hadis ile fıkıh sınaatlerini bi-hakkın cami’, mânia-i dakika sayyadları ve ilim dalgıçlarıdırlar.’’ (Tecrid, Mukaddime, sh:251) gibi veciz söylerle bunu izah etmektedir. Bu kısa izahtan sonra….

 Muska takmak ile alakalı hususların hikmetini iyi anlamak zorundayız. Zira resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’Şirk’’ olarak vasıflandırdığı ‘’Temaim’’ ve ‘’ Tivele’’ farklı şeylerdir ‘’İstirka’’ farklı bir şeydir. Öncelikle kelimelerin kısa manalarını izah edelim.

İstirka: Baskasının üzerine okuması demektir.

Temaim: Temime’nin çoğulu olup muska ve boncuk demektir.

Tivele: Genellikle Temime ile eş manada kullanılmakla beraber, bazı lügat ehline göre sihir için kullanılan muska ve boncuk demektir.

 

Nitekim ‘’ إِنَّ الرُّقَى وَالتَّمَائِمَ وَالتِّوَلَةَ شِرْكٌ ’’ Şüphesiz rukye, temaim ve tileve takmak şirktir’’ (Ebu davud, 3879) hadisinin şerhin de Azimabadi (rahmetullahi aleyh) şöyle demektedir:

 ‘’ Hattabi (rahmetullahi aleyh) şöyle demektedir. ”Rukye’ye gelince o yasaklanmıştır. Rukye arabca dili haricinde başka bir dil ile yazılınca içeriğinin ne olduğu bilinemez, onun sihir veya küfür üzerine bir şey olduğu umulabilir. Ancak içeriği bilinir veya içeriğinde ALLAH’ın (Celle celalühü) zikri olursa, o zaman bu şekildeki bir rukye mustehabtır ve onunla teberrük edilebilir.

Temaim ‘’Temime’’ni çoğulu olup, bunda ALLAH’ın  (Celle celalühü) isimlerinden bir isim veya ayetlerden bir ayet veya resulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve selem) tavsiye edilen duaların bulunmadığı ve çocuklara takılan şeydir. ‘’Tivele’’ hakkında ise Hattabi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Bu sihirden bir parçadır’’ demektedir. Esmai (rahmetullahi aleyh) ise, ‘’kadının kocası için kendisini sevsin diye yapılan bir şeydir’’ demiştir.

 ….. Bunlar sihir için okunan ve muhabbet olması için yazılan şeylerdir.  Bunlar insanı gizli ve açık şirke götürür. Ve bunların şirk olarak vasıflandırılması bunları tesir edici olduklarına inanıldıkları ve takıldıkları için şirk olarak vasıflandırılmışlardır.’’ (Azimabadi, Avnul ma’bud c:10 sh: 293)

 Azimabadi’nin (rahmetullahi aleyh) izah ettiği gibi ‘’Temaim’’ ve ‘’Tivele’’ içlerinde ALLAH’ın (Celle celalühü) ismi, kur’an-ı kerim’den ayet ve resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiye ettiği dua’ların bulunulmadı ve şifa verici olarak bunların kabul edildiği şeylerdendir. Cahiliye devrinde bunların belaları kendilerinden uzaklaştırdığına inanıldıkları ve itikad edildikleri için takılan şeyler olduğundan, İslâm onların bu batıl itikadlarını iptal etmiş ve resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunları yasaklamıştır.

 Eğer takılan muska da manası anlaşılamayan yazılar bulunur, ALLAH’ın (Celle celalühü) isimleri ve resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiye ettiği dua’lar bulunmaz ve mavi boncuk, ip v.s gibi şeyler belalardan, nazardan korur inancıyla takılırsa bunlar haramdır. Nitekim

 

أَنَّهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَبْصَرَ عَلَى عَضُدِ رَجُلٍ حَلْقَةً  فَقَال : وَيْحَكَ مَا هَذِهِ ؟ قَال : مِنَ الْوَاهِنَةِ . قَال أَمَّا إِنَّهَا لاَ تَزِيدُكَ إِلاَّ وَهْنًا ، انْبِذْهَا عَنْكَ فَإِنَّكَ لَوْ مِتَّ وَهِيَ عَلَيْكَ مَا أَفْلَحْتَ أَبَدًا

 

 

‘’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  bir adamın pazusunda bağlı bir halka görünce ‘’ Yazıklar olsun sana, bu nedir?’’  diye sorar. Bunun üzerine adam ‘’ çok zayıf olmam sebebiyle taktım.’’ deyince, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):

 ‘’ Bu sendeki zayıflığı artırmaktan başka bir işe yaramaz. Çıkar at onu. Eğer o şey üzerindeyken ölürsen asla iflah olmazsın.’’ diye cevap verir. (Ahmed b. Hanbel, c: 4 sh: 445) hadis-i şerifi buna işaret etmektedir. (Burada bir parantez açmak gerekir. İnsan bir şeyi hatırlamak için parmağına ip v.s bağlamasını hadis-i şerifteki hadiseyle karıştırmamak gerekir. Zira parmağa bağlanan ip unutulan birşeyi hatırlamak veya bir şeyi unutmamak amacıyla bağlanmaktadır ki bu caiz olan bir şeydir.)

 Bununla beraber takılan muskada ki yazılar manası anlaşılıyor, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiye ettiği dua’lardan oluşuyorsa resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem) bunlara izin verdiği rivayet edilmekte hatta bunlarla teberrük dahi edilebilmektedir. Hattabi’de (rahmetullahi aleyh) buna işaret etmektedir. Nitekim Tirmizi’nin Enes’ten (radıyallahu anh) rivayet ettiği

 

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- رَخَّصَ فِى الرُّقْيَةِ مِنَ الْحُمَةِ وَالْعَيْنِ وَالنَّمْلَةِ.

 

 ‘’ Muhakkak ki resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) zehirli hayvan sokmasından, nazar değmesinden ve vücutta çıkan yaralardan dolayı rukyeye izin verdi.’’ (Tirmizi, 2195) hadis-i şerifi bunun beyandadır. Hakim’in Mustedrek’in de Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet ettiği

 

ليست التميمة ما تعلق به بعد البلاء إنما التميمة ما تعلق به قبل البلاء

 

‘’ Musibetin gelmesinden sonra asılan şey temime değildir. Ancak temime, musibet gelmeden önce takılan şeydir’’ (c:4 sh: 242 hadis no: 7506) hadis-i şerifi musibetten sonra takılan muskanın temime olarak değerlendirilmediğine işaret etmektedir. Yine Ebu Nuaym’ın Hz. Aişe’den (radıyallahu anha), Deyleminin Hz. Enes’ten (radıyallahu anh) rivayet ettikleri

 

لا بأس بتعليق التعويذ من القرآن قبل نزول البلاء وبعد نزول البلاء

 

‘’ Musibet gelmeden önce de, geldikten sonra kur’an’dan yazılı olan muskaların takılmasında beis yoktur.’’ (Deylemi, 16018) şeklinde ki hadis-i şerifte muskaların takılmasının caiz olduklarına delildirler.

 Sahabe’den Abdullah b. Amr’ın (radıyallahu anh) temyiz yaşında ki çocuklara ıstirka’yı öğrettiği, temyiz yaşından küçük çocuklara ise yazarak boyunlarına astığını bilinmektedir. (Ebu davud,3395)

 Hanefi mezhebi’nin fetva kitablarından ‘’ Feteva-i hindiye’’ de bu konuda şu fetvayı görmekteyiz.

 

وَاخْتُلِفَ فِي الِاسْتِرْقَاءِ بِالْقُرْآنِ نَحْوَ أَنْ يَقْرَأَ عَلَى الْمَرِيضِ وَالْمَلْدُوغِ أَوْ يُكْتَبَ

فِي وَرَقٍ وَيُعَلَّقَ أَوْ يُكْتَبَ فِي طَسْتٍ فَيُغْسَلَ وَيُسْقَى الْمَرِيضَ فَأَبَاحَهُ عَطَاءٌ

وَمُجَاهِدٌ وَأَبُو قِلَابَةَ وَكَرِهَهُ النَّخَعِيّ وَالْبَصْرِيُّ كَذَا فِي خِزَانَةِ الْفَتَاوَى .

وَلَا بَأْسَ بِتَعْلِيقِ التَّعْوِيذِ وَلَكِنْ يَنْزِعُهُ عِنْدَ الْخَلَاءِ وَالْقُرْبَانِ كَذَا فِي الْغَرَائِبِ

 

 

‘’ Hasta üzerine veya zehirli hayvanlar tarafından sokulana okumak veya kâğıda yazarak asmak veya bir kâse’nin içerisine yazarak o kâse’den yıkanmak veya kâse’den hastaya su içirmek hususunda kur’an ile yapılan istirka hakkında ihtilaf edilmiştir. Ata, Mücahid ve Ebu Kilabe bunu muhab görmüşler, Nehai ve Hasani basri (rahmetullahi aleyhim) ise mekruh görmüşlerdir. Feteva-i  Hizane’de de böyledir.

 Muskayı asmakta beis yoktur. Ancak helâ’ya girerken ve cinsi münasebet esnasında çıkarmak gerekir. Garaib’te de böyledir. (Feteva-i hindiye, c:5 sh:356)

 Hulasa, yapılan muska eğer içerisinde manası anlaşılmayan yazılardan, ALLAH’ın (Celle celalühü) esma ve sıfatlarından veya resulullah’ın(Sallallahu aleyhi ve sellem) okunmasını tavsiye ettiği dualardan yazılmadıysa ve bu muskanın kendisini her türlü bela, musibet ve nazardan koruyacağına inanır ve itikad edilir ve yapılan muska kadın ve erkeğin arasında muhabbet oluşması için yapılırsa bu muska islâm’ın yasakladığı ve takılması haram olan muska çeşididir.

 Ancak içerisinde ALLAH’ın (Celle celalühü) isim ve esmasının olduğu, resululah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) okunmasını tavsiye ettiği duaların yazıldığı ve muskanın her türlü beladan, nazardan kendisini koruma gibi bir vasfının olmadığına inanılan bir muska, hela’ya girerken ve cinsi münasebet esnasında çıkarılmak şartıyla takılmasına ulemanın cevaz verdiği muska çeşididir.    

Mikail

Selamun aleykum hocam, ilahi dinlemek veya tasavvuf musikisi dedikleri calgili sozler dinlesek harammi? muhtevasında çalgı olduğuna göre haram diyemez miyiz?

BİSMİHİ TEALA

We aleykümü’s-selam

Günümüzde Müslümanların ihtilaf ettikleri noktalardan birisi de genellikle yalnız kaldıklarında can sıkıntısını gidermek amacıyla dinledikleri kulaklarına hoş gelen seslerden müteşekkil olan ve bu hoş seslerin daha güzel olmasını sağlayan içerisinde çalgı aletlerinin de yer aldığı ve adına musiki (veya müzik) denilen şeydir. Dolayısıyla musiki (veya müzik) helal mi, haram mı? Tartışmasıdır.

Öncelikle musiki meselesinin İslâmi hükümler açısından tek bir hükmünün olduğunu düşünmek veya iddia etmek, mümkün değildir. Zira musiki gerek güftesi, gerekse icra edildiği ortam açısından farklı hükümleri beraberinde getirmektedir. Bunun ana sebebi musiki genel de çoğu zaman içki meclislerinin veya islâma aykırı eğlencelerin ana kaynağı olmasından dolayıdır. Bu yüzden ulema bu meclislerin dışın da olan savaş esnasın da çalınan köslerin veya nikâh için çalınan def’lerin caiz olduğunu ifade etmektedir. Nitekim imam-ı Merginani’nin

 

أن الملاهي كلها حرام حتى التغني بضرب القضيب

 

 ‘’ Her türlü calgı aleti haramdır. Hatta demiri (ritmik bir biçimde) vurmak dahi teğannidir.’’ ( Hidaye, c:4 sh:415) şeklinde ki ifadesi Hanefi mezhebinin çalgı aletlerine karşı tutumunu net bir biçimde ortaya koymaktadır. Nitekim İbn-i Abidin’in  babası Alauddin Haskefi, Timurtaşi’nin (rahmetullahi aleyhim)  ” Tenviru’l ebsar” isimli eseri üzerine yaptığı ” reddul muhtar” isimli şerhin de ilimlerin nev’ilerini izah ederken musiki ilmini haram olan ilimler nev’inden saymaktadır. ( c:1 sh:108)  Hanefi fukahası bu hususta resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem):

 

اسْتِمَاعُ صَوْتِ الْمَلَاهِي مَعْصِيَةٌ وَالْجُلُوسُ عَلَيْهَا فِسْقٌ وَالتَّلَذُّذُ بِهَا كُفْرٌ

 

 ‘’ Çalgı aletlerini kendi isteği ile dinlemek insan için masiyettir. O meclislerde oturmak fısktır. Ve çalgı aletlerinin sesleri ile zevklenmek küfürdür.’’ (Mecmau’l enhur (Damad) c: 2 sh: 553) (Burada ki küfür ifadesi gerçek anlamı olan küfür olarak değil de, nimet-i küfran olarak kabul edilmektedir.) hadis-i şerifini esas alarak, sahih olan görüşe göre çalgı aletlerini ve musikinin haramlığı hususunda müttefiktirler.

 Hanefi mezhebi bu hadis-i şerife göre her çeşit çalgı aletini çalmanın, çalgı aletlerini dinlemenin haram olduğu hususuna hükmetmişlerdir. Zira hadis-i şerife göre çalgı aletlerini çalmak, onları dinlemek günah olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla hadis-i i şeriften anlaşılan çalgı aletlerini kasten dinlemenin yasak olduğuna göre, bu gibi çalgı aletlerini dinlemek istemeyen kişinin bu konuda mazur olduğuna da işaret edilmektedir. Bu durumda istemeden çalgı aletlerini duyan kişi mümkün olduğu kadar kulaklarını kapatarak bu sesleri duymamaya/ dinlememeye çalışmalıdır. Nitekim rivayet edildiğine göre resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) duyduğu flüt sesinin dinlememek için parmakları ile kulaklarını tıkamıştır. ( Mavsili, el ihtiyar li ta’lili’l muhtar, c: 4 sh: 177) Hatta imam-ı Yusuf (rahmetullahi aleyh) izinsiz başkasının evine girmek yasak olduğu halde, bir evde duyulan çalgı seslerinden dolayı ev sahiplerini men etmek ve emr’i bi’l ma’ruf yapmak için o eve izinsiz girilebilir. (İhtiyar, c:4 sh: 177) demektedir

Hanefi mezhebinin bütün muteber fıkıh kitabların da çalgı aletlerini çalmak veya dinlemek hususun da aynı hükümleri görebiliriz. Ancak Hanefi fukahası ‘’ Bir kişi hiç bir günaha sebeb olmadan, kendi başına musiki dinleyebilir mi?’’ hususun da ihtilaf etmektedir. İbn-i Nuceym (rahmetullahi aleyh) bu hususta özetle şunları demektedir: ‘’ Mücerret teğanni (musikiyi dinlemek veya söylemek) hakkında ulema ihtilaf etmiştir. Bazılarına göre bu mutlak haramdır. Nitekim şeyhülislâm Hulvani (rahmetullahi aleyh) bu görüştedir. Diğer bir kısmına göre ise, usanç veya yalnızlık anların da sadece bu durumdan kurtulmak için olursa caizdir. Bununla beraber eğlence biçimin de olmaması esastır. Buda İmam-ı Serahsi’den (rahmetullahi aleyh) nakledilmiştir.’’ (Bahru’r raik,  c: 8 sh: 214)

Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin (rahmetullahi aleyh) bu konu hakkında söylediği ‘’ İçtihadi meseleler de, müçtehid’ten başka İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) ve emsali kimselerin kavillerine itimad caiz değildir.’’ (Fetvalar, fetva no: 349) şeklinde ki fetvası da bilinmektedir. Hanefi mezhebin de genel durum bu şekildeyken, İmam-ı Şafii ve İmam-ı Malik’ten (rahmetullahi aleyhima) gelen zahir rivayetlere göre düğün merasimlerin de çalınan musiki mubah görülmektedir. Ancak onlara göre de eğer musiki gerek güfteleri gerekse icra edilmeleri esnasın da icra eden tarafından harama vesile edilir, nefsanî hislere hitap edilirse bütün müctehidlere göre haram olur.

Meselenin bir yönü de özellikle günümüzde icra edilen bazı musikiler (ki bu gibilere ilahi denilmektedir) insanın nefsanî hislerini hitap etmek bir tarafa bu gibi musiki insan da ALLAH’ı (Celle celalühü) hatırlatmakta, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisini insana aşılamakta olduğundan, gerek güftesi yönünden, gerekse icra edilmesi yönünden islâma aykırı bir durum bulunmadığı halde bu gibi musikilerin dinlenmesi neden caiz olmasın? Sorusuna cevap bulmaya çalışalım.

Öncelikle bu gibi musikiler de teganninin olduğunu kimse inkâr edemez. Teganni ile Ezan-ı şerifin, Kur’an-ı kerim’in okunması, zikredilmesi hususunda ulema caiz olmadığını söylemektedir. Zira teganni de harfleri değiştirme, gereksiz yere uzatılma v.s bulunmakta ve ulema bu gibi harf değişiklerinin ve gereksiz uzatmaların olduğu kıraatı caiz görmemektedir. Bu durumu bir misal ile izah etmek gerekirse; mesela ALLAH (Celle celalühü) lafzını uzatmak suretiyle okunursa, yani Aaaaaallah şeklinde okunursa karşımıza ‘’ALLAH (Celle celalühü) var mı?’’ gibi bir mana çıkar ki, bunun caiz olduğunu hiç kimse iddia edemez.

Kaldı ki, ulema teganni ile Ezan-ı şerif okumanın, kur’an-ı kerim tilavet etmenin, fasıkların işlerinden olduğunu, bu şekilde okumanın fısk olduğunu açık ve net bir biçimde ifade etmektedirler. Kaldı ki, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem) bir seferden dönerlerken sahabe-i kiram’ın (radıyallahu aanhum ecmain) bağırarak zikretmeleri üzerine ‘’ Siz duymayan ve gaib olmayan birini çağırmıyorsunuz’’ şeklinde ki tepkisini varken teganni ile okumak ve musiki dinlemek ne zannedilmektedir?’’ (Mavsili, el ihtiyar, c: 4 sh: 191)

Resululah (Sallallahu aleyhi ve selem) ALLAH’ı (Celle celalühü) yüksek sesle zikretme de bu uyarıyı yaparsa, ALLAH’ın (Celle celalühü) ve kendi isminin teganni ile okunması nasıl caiz olabilir?

 Ayrıca feteva-i Hindiyyede’ki     

 

 السَّمَاعُ وَالْقَوْلُ وَالرَّقْصُ الَّذِي يَفْعَلُهُ الْمُتَصَوِّفَةُ فِي زَمَانِنَا حَرَامٌ لَا يَجُوزُ الْقَصْدُ إلَيْهِ وَالْجُلُوسُ عَلَيْهِ ُ سَوَاءٌ

 

(  Zamanımız da mutasavvıfların yaptığı gibi şarkı söyleyerek raks etmek haramdır. Bunları yapmak, orada oturmak eşit olup caiz değildir.) (feteva-i Hindiye, c: 5 sh: 153) şeklinde ki fetva günümüzde okunan ve adına ilahi denilen musikinin de okunmasının caiz olamayacağını göstermektedir.

Ayrıca bütün muteber fıkıh kitabların da çalgı aletlerinin mal olmadıkları, bunların kırılması sebebiyle tazmin edilmesine gerek olmadığı, bu işlerle meşgul olanların hem şahidliklerinin kabul edilemeyeceği, hem de bu işten dolayı kazandıkları para ile borçtan kurtulamayacakları yazmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, gerek musiki, gerekse ilahi denilen şeylerin okunması, dinlenilmesi ve bunlarla meşgul olunmasının caiz olamayacağı yönündedir.

Meselenin bir yönü de Kur’an okuyan bir insanın aynı zaman da şarkı söylemesi veya mırıldanması ne kadar doğru olur tartışılabilir. Zira Kur’an ve şarkı birbirlerine zıt şeylerdir. Şarkı kalbi oyalar, insanın kur’anı anlamasını, düşünmesini ve onunla amel etmesini engeller. Kur’an ise nefsin isteklerine uymayı yasaklar, insanın iffet sahibi olmasını emreder. Dolayısıyla kur’an ve şarkı bir birlerine zıt ve tezat olduğu için bir kalbte bir araya gelemezler.

Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şarkı söyleyenin sözlerini ahmak ve facir kişilerin sözleri olarak isimlendirmiştir. Zira Beyheki’nin ” sünenü kübra”sın da ve  Tirmizi’nin ”sünen”in de Abdurrahman b. Avf’dan (radıyallahu anh) rivayet ettikleri bir hadiste resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) oğlu ibrahim vefat ettiğin de resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ağladığını gören Abdurrah b. Avf (radıyallahu anh) ” Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanların ağlamasını yasaklarken, kendin mi ağlıyorsun” şeklinde ki sorusuna:

 

إني لم أنه عن البكاء وإنما نهيت عن صوتين أحمقين فاجرين صوت عند نغمة لهو ولعب ومزامير الشيطان وصوت عند مصيبة خمش وجوه وشق جيوب

 

” Şüphesiz ben insanların (yakınları vefat ettiğinde) ağlamasını yasaklamadım. Ancak ben şeytanın mızmarı olan çalgı çalıp oynamak esnasında ki ve musibet esnasın da yüzü tırmalayıp yakaları yırtma esnasın da ki ahmak ve facir iki sesi yasakladım.” (Beyheki, sünenü’l kübra, 7402) buyurmuştur.

Burada ‘’Mademki Hanefi mezhebi çalgı aletleri ile musiki okunmasına ve dinlenilmesine cevaz vermemektedir, o zaman buna cevaz veren mezheblere göre dinlerim’’ şeklinde ki bir itiraza ‘’Mukallid taklid ettiği mezhebin hak olduğuna inanmak zorundadır. Herhangi bir mesele de başka bir mezhebi zaruret yokken taklid eder, heva ve hevesine uyarak mezhebler arasın da işine gelen kolay yönleri almak suretiyle telfik yapar, her mezhebin kolay yönlerini almak suretiyle amel ederse bu din ile alay etmek olarak kabul edilir ve bu da caiz değildir’’ şeklinde cevap verilebilir.

Her şey bir yana bir Müslüman boş vakitlerini hem dünya da, hem de ahiret’te kendisine faydası dokunacak daha faydalı bir kitab okuması veya bir hadis-i şerif okuması veya bu vakitlerini emr’i bi’l maruf ile değerlendirmek varken, malayani türünden bu gibi ilerle meşgul olması ne kadar doğru bir şeydir, o da meselenin farklı bir yönüdür.

BİSMİHİ TEALA

Soru: Yukarıdaki linkte (okuyucu burada bir internet adresi veriyor) şöyle bir iddia gündeme gelmiştir ve peşinden “İsterseniz Sifil Hoca’ya sorunuz” denmiştir. İddialar şunlardır:

“Önce hangi ehl-i Sünnet demek gerek… Sonra soru cevaplanabilsin… Maturidi mezhebi fesatta mutezileden daha aşağı değildir. (Mustafa Sabri Efendi, Tahte Sultanil Kader s.42) İmam Buhari, İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye mürcie derken ne kadar ehl-i Sünnet??? (Buhari, et-Tarihu’l-Kebir, VIII, 81.) Muhaddis İbn Hibban “Kitabu’l-Mecrûhîn” de Ebu Hanife’ye mürcie derken ne kadar ehl-i sünnet??? İbn Kuteybe, Ebu Hanife’ye mürcie derken ne kadar ehl-i Sünnet??? (İbn Kuteybe,el-Maarif, 625.) İmam Pezdevi’den başka ehl-i sünnet mi olduğunu düşünüyorsunuz yoksa???!!! Pezdevi mücessime bahsinde hanbelileri ve yahudileri aynı safta değerlendirir. (Pezdevi s.348) Yine Pezdevi’ye göre İmam Eşari bidatçıdır. (Pezdevi, s.366)”

Hocam, bahsi geçen kaynakları tedkik etme imkânım yoktur. İsmi şerifi geçen zatların bu ifadeleri neden, nasıl ve ne zaman kullandıklarını; hatta kullanıp kullanmadıklarını da bilemiyorum. Bu iddiaların tarafınızdan cevaplanmasını ve mümkün ise ilgili kaynakların tarafınızca tedkik edilmesini rica ederim. Şimdiden Allah razı olsun. Selam ve saygılarımla…

 

Cevap: Bu soruya internet üzerinden özel bir cevap göndermiştim. Sorunun “kışkırtıcı” özelliği, verilen örneklerle daha da pekiştirilmiş. Gerek olgu olarak, gerekse günümüzün, Müslümanlığı konjonktürel hassasiyetler ekseninde değerlendirme alışkanlığı karşısında ne ifade ettiği noktasında Ehl-i Sünnet’e daha mütecessis bir nazarla yeniden bakmak zorunda olduğumuzu vurguluyor. Bu soruyu cevaplandırmak, bir bütün olarak geçmişi ve şimdiyi konuşmak demek. Onun için üzerinde hassasiyetle durulması gerektiğini düşünüyorum. Hatta soruda vurgulanan “Hangi Ehl-i Sünnet?” meselesinin net olarak aydınlatılmasının, zihnimizin durulmasına ve Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen ve fakat birbirine mesafeli duran kesimler arasında da buzların erimesine vesile olacağını söylemek abartı olmayacaktır.

Cevap olarak şunları yazmıştım:

Ehl-i Sünnet bir “genel çerçeve”, bir “şemsiye kavram”dır. Birtakım temel umdelerin kabulünde ittifak eden kitleler bu çerçevenin içine, bu şemsiyenin altına girer.

“Nedir bu “temel umdeler” diye soracak olursanız, “Kur’an’da ve meşhur-mütevatir hadislerde bildirilmiş, Sahabe tabakasında genel kabul görmüş hususlara iman” şeklinde genel bir cevap verebilirim.

Bir kimse veya kesim, kendisini bu genel cevabın çizdiği çerçeve içinde görüyorsa, o Ehl-i Sünnet’tir.

Ebu’l-Muzaffer el-İsferâynî, et-Tabsîr fi’d-Dîn’de (113-4) Ehl-i Sünnet’in itikad ilkelerini zikrettikten sonra Ebû Hanîfe, eş-Şâfi’î, Mâlik, el-Evzâ’î, Dâvud ez-Zâhirî, ez-Zührî, el-Leys b. Sa’d, Ahmed b. Hanbel, Süfyân es-Sevrî, Süfyân b. Uyeyne, Yahyâ b. Ma’în, İshâk b. Râhûye, Muhammed b. İshâk el-Hanzalî, Muhammed b. Eslem et-Tûsî, Yahyâ b. Yahyâ, Muhammed b. el-Fadl el-Becelî, Ebû Yusuf, Muhammed, Züfer, Ebû Sevr ile Ehl-i re’y ve Ehl-i Hadis olarak anılan diğer Hicaz, Şam, Irak, Horasan ve Maveraunnehir imamları ve onlardan önceki Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiin kuşaklarının bu itikad üzere olduklarını söyler ve ekler: “Ehl-i re’y ile Ehl-i Hadis arasında bu saydığımız hususlarda herhangi bir ihtilaf bulunmadığını tahkik etmek isteyen kimse, Ebû Hanîfe’nin Kelam konusunda kaleme aldığı el-Âlim ve’l-Müte’allim’e, el-Fıkhu’l-Ekber’e, el-Vasıyye’ye ve eş-Şâfi’î’nin eserlerine baksın. Onların eserlerinde (itikadî meseleler hakkında) asla bir farklılık bulamayacaktır…”

Dolayısıyla bu temel umdeler söz konusu olduğunda, Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen kimse ve kesimler arasında farklılık bulunmadığını ikrar etmek insaf gereğidir.

O halde “Hangi Ehl-i Sünnet?” sorusunun bu bağlamda hiçbir anlamı yoktur. Bu, bu bağlamda yanlış kurgulanmış bir sorudur.

Bu söylenenler, Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen kimse ve kesimler arasında hiçbir ihtilaf bulunmadığı anlamına gelir mi? Elbette gelmez.

Öyleyse “Hangi Ehl-i Sünnet?” sorusunun yerinde olduğu bir bağlam bulunduğunu kabul etmek gerekir. O bağlamın çerçevesini ise şöyle çizebiliriz: Delaleti ve sübutu konusunda ihtilaf bulunan nasslar ve esasen hakkında sarih delaletli herhangi bir nass bulunmayan konular.

“Delaleti ve sübutu konusunda ihtilaf bulunan nasslar” ifadesiyle kasdettiğim şudur: Ehl-i Sünnet’in farklı kesimleri, “İman nedir?” sorusuna farklı cevaplar vermiştir. Kimi sadece “Kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır” demiş, kimi de bunlara “azalarla amel”i eklemiştir. “İman nedir?” sorusunun Kur’an ve Sünnet tarafından verildiğini bildiğimiz farklı cevapları vardır ve bu ihtilaf o cevaplardan hangisinin tercih edileceği sorusuna verilen cevaptan kaynaklanmaktadır.

Mesela meşhur “Cibril hadisi”nde iman, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Allah’a kavuşacağına, peygamberlerine ve diriliş gününe iman etmendir” diye tarif buyurulduğu halde, başka rivayetlerde “namaz kılmak ve oruç tutmak” da imanın cüzlerinden olarak zikredilmiştir. Oysa Cibril hadisinde bu ibadetlerin “iman”dan değil, “İslam”dan sayıldığını görüyoruz.

Burada bir “delalet ihtilafı” söz konusudur. Elbette amellerin imandan olup olmadığı meselesi değindiğim rivayetlere münhasır olarak yapılmamıştır; başka pek çok ayet ve hadis bu çerçevede taraflarca dayanak olarak alınmıştır.

Keza “müteşabih” olarak ifade ettiğimiz “haberî sıfatlar”la ilgili ihtilaf da burada hatırlanmalıdır. Ehl-i Hadis genellikle tevile kapalı bir tutum sergileyerek bu sıfatları zahiri üzere anlama taraftarı olmuş, Ehl-i re’y ise bu nasslara geldiği gibi inanmakla birlikte, tevil kapısını da tamamen kapatmamıştır.

Ehl-i Sünnet bazı âlimlerin başka Ehl-i Sünnet âlimler hakkındaki isnatları bağlamında “Hangi Ehl-i Sünnet?” diyen okuyucu sorusunun cevabına devam ediyoruz. Satır ve paragrafların arasında yer alan parantez içi ifadeler, soru sahibi kardeşime internet üzerinden yazdığım cevaba burada yaptığım ilavelerdir.

Sübutla ilgili ihtilafa gelince, birtakım haberî sıfatlar konusunda senedi zayıf bulunmuş ya da mana ile nakledilmiş rivayetleri bu sadette zikredebiliriz. Ehl-i Hadis’in bir kısmı bu rivayetlerin kabulü istikametinde tavır belirlerken, Ehl-i re’y genellikle bu türlü rivayetleri Kur’an’a, mütevatir/meşhur hadislere ve Sahabe tavrına aykırı bulduğu için tevil etme ya da zaafları sebebiyle itikada konu etmeme yoluna gitmiştir. (“Ehl-i Hadis-Ehl-i rey” ayrımının mutlak bir ayrışmayı ifade etmediğini, göreceli olduğunu daha önce birçok vesileyle ifade etmiştim. Elbette burada da aynı durum söz konusudur.)

Hakkında sarih delaletli herhangi bir nassın bulunmadığı hususlara örnek olarak ise kesb, istitaat, ehl-i fetretin akıbeti, Kelamullah’ın mahiyeti… gibi meseleler zikredilebilir.

Bu genel girişten sonra soruda zikrettiğiniz meselelere gelecek olursak; aynı sırayla şunları söyleyebilirim:

1.  “Maturidi mezhebi fesatta Mu’tezile’den aşağı değildir” sözü: Hemen belirteyim, burada bir yanlış çeviri var. Doğrusu, “Matüridiyye mezhebi, mefsedette Mu’tezile’den az değildir” şeklinde olmalı. Mustafa Sabri Efendi merhum bu cümleyi, Muhammed Abduh’un Matüridî görüntüsü altında Eş’arîlere ağır sözler sarf etmesi üzerinde dururken kullanmıştır. Abduh, kulun fiilinin menşei ve mahiyeti ve fiilin meydana gelmesinde kulun kesbi ile Allah Teala’nın yaratması meselesi üzerinde durmaktadır. Mustafa Sabri Efendi de bu bağlamda Matüridiyye mezhebinin, Mu’tezile’den daha çürük olduğunu isbat edeceğini söylemekte ve ifadeyi bu bağlamda kullanmaktadır.

Bu ifadenin, yukarıda, “hakkında sarih delaletli herhangi bir nassın bulunmadığı hususlar” cümlesinden olarak zikrettiğim ve hakkında Ehl-i Sünnet arasında ihtilaf bulunduğunu belirttiğim meseleler cümlesinden olduğunu gözden kaçırmamalıyız.

Bu meselede Maturidiyye’nin veya Eş’ariyye’nin mezhebinin çürük/tutarsız olduğunu söylemek ne söyleyeni, ne de kastedilen mezhebi Ehl-i Sünnet’in dışına çıkarır.

2.  İmam Ebû Hanîfe’yi “mürcii” olmakla itham eden sadece İmam el-Buhârî değildir. Ehl-i Hadis’in genelinde bu tavır görülmektedir. Sebebi de İmam Ebû Hanîfe’nin, büyük günah işleyen kimsenin küfre girdiğini söylememesi ve mürtekib-i kebire’nin cennete mi, yoksa cehenneme mi gideceği tartışmasında, meseleyi Allah Teâlâ’nın meşietine havale etmesidir. Yani İmam’a göre tevbesiz olarak ölen mürtekib-i kebire’yi (büyük günah işleyen kimseyi) Allah Teâlâ dilerse bağışlar, cennetine koyar; dilerse bağışlamaz, cehennemde azaba duçar eder.

Ehl-i Hadis ise -yazının başında değindiğim “iman tarifi”ndeki ihtilafın bir neticesi olarak- amelin imandan bir cüz olduğunu, büyük günah işleyen veya amellerini aksatmış bulunan kimse tevbesiz öldüğü ve/veya bağışlanmadığı takdirde cehenneme gideceğini söylemiştir. (Ancak Ehl-i Hadis’ten hiç kimsenin, mürtekib-i kebire’ye “mürted” muamelesi yapılacağını, böyle kimselerin ebedi olarak cehennemde kalacağını söylemediğini burada hatırlamak gerekir. Dolayısıyla Ehl-i Hadis bu meselede sureta Mu’tezile ve Havaric ile paralel bir görüntü vermiş olsa da, meselenin aslında onlardan oldukça farklı düşünmüş, Ehl-i Sünnet çerçevenin dışına çıkmamıştır.)

Aslında kime “mürcii” deneceği konusunda ilk devirlerdeki belirsizlikten kaynaklanan bu ihtilaf, Ehl-i Hadis’in genel olarak Kûfe ekolü hakkında kullandığı bir itham malzemesi olarak işlev görmüştür.

Mürcie iki kısımdır

A. Mürcie-i halisa: Kul bir kere iman ettikten sonra hiçbir günah ona zarar vermez ve ahirette azap görmesine sebep olmaz diyenler.

B. Mürcie-i Sünne: Büyük günah işlese veya amelinde aksaklıklar olsa da mü’min kimsenin mutlaka cehennemlik olduğunu söylemeyip, Allah Teâlâ dilerse böyle kimseleri bağışlar, dilerse onlara azap eder diyenler.

Bu anlamda İmam Ebû Hanîfe, hocaları, talebeleri ve genel olarak Hanefî/Maturîdîler mürcii olarak isimlendirilmiştir. Bu isimlendirme, “Ehl-i Sünnet mürciesi” anlamında ise doğrudur; “Mürcie-i halisa” anlamında ise doğru değildir. Kaldı ki Ehl-i Hadis içinde de Kûfe ekolü gibi inananlar vardır. Bu mesele hakkında detaylı bilgi için el-Leknevî’nin er-Ref’ ve’t-Tekmîl’ine (81-83; 352 vd.) mutlaka bakılmalıdır.

Dolayısıyla İmam Ebû Hanîfe’yi mürcii olmakla itham edenler, İmam’ın o dönemde yaygın mürcie-i halisa’dan olduğu zannıyla bunu yapmışlardır. Daha İmam hayattayken bu ithamla karşılaşmış ve Osman el-Bettî’ye yazdığı mektupta (Risale) bu itham hakkındaki düşüncelerini dile getirmiştir.

İmam, yukarıda belirttiğim anlamda mürcii olduğunu (Mürcie-i Sünne’den olduğunu) kabul etmiş ve Sahabe’nin, hatta Peygamberler’in yolunun da aynı olduğunu söylemiştir. er-Risâle’nin okunmasını tavsiye ederim.

Mu’tezile, Mürcie gibi bid’at mezheplerin yaygın olduğu Irak coğrafyasında o dönemlerde kimin ne dediğinin herkes tarafından aynı netlikte anlaşılmadığını görmek şaşırtıcı değildir. Şu olay sadece bir örnektir: Abdullah b. el-Mübârek, İmam el-Evzâ’î’nin yanındayken o, “Ebû Hanîfe denen şu bid’atçiyi tanıyor musun?” diye sormuş, İbnu’l-Mübârek bir şey demeden oradan ayrılmış. O gece kaldığı yerde İmam Ebû Hanîfe’nin çözümlerinden derlediği küçük bir risale hazırlamış ve ertesi gün İmam el-Evzâ’î’ye götürüp göstermiş. O, risaleyi okudukça beğenisi artmış ve sonunda, “Meselelerin sonunda adını yazdığın şu en-Nu’man kim?” diye sormuş. O da “İşte o, senin dün “bid’atçi” dediğin Ebû Hanîfe’dir cevabını verince İmam el-Evzâ’î, “Ondan istifade etmeye bak. O sağlam görüşlü birisiymiş” dile mukabele etmiş.

Keza İmam Muhammed el-Bâkır ile İmam Ebû Hanîfe arasında meşhur konuşma da aynı durumu ispatlayan bir başka calib-i dikkat anekdottur. (Bu konuşma, İmam Muhammed el-Bâkır’ın, İmam Ebû Hanîfe’nin Sünnet-i Seniyye’ye muhalif davrandığı şeklindeki duyumları bizzat kaynağından sorarak tahkik etme ihtiyacıyla hareket ettiğini ve işin doğrusunu bizzat araştırdığını göstermesi bakımından önemlidir. İmam Ebû Hanîfe hakkındaki menfi kanaatlerin hiç biri, kendisiyle bizzat görüşmek suretiyle birinci ağızdan tahkik edilerek oluşmuş değildir. Ya ikinci-üçüncü ağızlardan ya da onun yaşadığı dönemden çok daha sonraları oluşmuş/yayılmış “duyum”lardır.)

Yukarıda kısaca söylediklerim İbn Hibbân ve İbn Kuteybe’nin (ve onların durumundaki daha başkalarının) İmam Ebû Hanîfe hakkındaki “irca” ithamı için de geçerlidir.

el-Pezdevî’nin “tecsim” bahsinde birtakım Hanbelîler’le Yahudiler arasında benzetme yapmasına gelince, bu, ona mahsus bir davranış değildir. Daha başkaları da aynı şeyi yapmıştır. Mesele şudur: Allah Teâlâ hakkındaki inançlarında Yahudiler’in tecsimci olduğunu biliyoruz. (Birtakım Yahudi mezheplerinin İslam Kelamı’nın etkisiyle tecsim inancını terk ederek onun yerine tenzihe dayalı bir itikadî çizgi geliştirdiğini biliyoruz. Müstakil yazıların konusu olacak kadar geniş ve önemli olan bu noktada şimdilik detaya girmiyorum.)

Yazının başında çizdiğim çerçeveyi hatırlayın. O paralelde birtakım haberî sıfatlar konusunda “geldiği gibi inanır, yorum yapmayız” noktasında durmayıp, yoruma dalan ve sonuçta “insan biçimli” ya da “cisimlere mahsus özellikler taşıyan” ilah inancına sapan birtakım Hanbelîler veya bir kısım “Ehl-i Hadis” el-Pezdevî’nin bu benzetmede çok da haksız olmadığını göstermektedir. Dediğim gibi, buradaki anlaşmazlık da yazının başında çizdiğim çerçevenin dışında değildir. (Bu mesele de, münhasıran “tecsim” ihtiva den tavır hakkındadır, bütünüyle “itikad” alanını kuşatacak mahiyette değildir.)

Yine el-Pezdevî’nin İmam el-Eş’arî’nin bazı görüşlerinde (yukarıda çerçevesini çizdiğim hususlara giren bazı meselelerde) Ehl-i Sünnet’e muhalif olduğunu söylemesinde de garipsenecek mir durum yoktur.

Hasılı

Temel itikadî umdelerde ayrılık-gayrılık içinde olmayan Ehl-i Sünnet kesimlerin, bunların dışındaki (bunların uzantısı kabilinden) birtakım hususlarda ihtilaf etmiş olması –bir birlerini bid’at ehli olarak suçlamış olsalar bile– bid’at ehli olmalarını gerektiren bir durum değildir.

es-Sübkî, Ehl-i Sünnet’in 3 kesimden oluştuğunu söyler:

A. Maturidi/Eş’ari kelam âlimleri ile onların görüşlerini benimseyenler (Fukaha ve Usulcüler de bu maddeye dâhildir),

B. Ehl-i Hadis ve

C. Ehl-i Tasavvuf.

Bu üç kesimi bir arada değerlendirmemizi ve tamamını Ehl-i Sünnet saymamızı mümkün/gerekli kılan, yazının başında değindiğim ve sıklıkla atıf yaptığım “temel itikadî umdeler”de aynı zemini paylaşıyor olmalarıdır. Mesela onların tamamı (“Selef”i referans olarak alma tavrının temeli olarak) Sahabe’yi tebcil eder, kabir azabı, şefaat, sırat, mizan… vb. hususlara inanır, Sünnet ve Hadis’i Din’de delil/kaynak olarak kabul eder. (İtikadî ve Fıkhî sahada –detayları ilgili kaynaklarda zikredilmiş olan– metot dâhilinde hadisleri bilgi kaynağı ve bağlayıcı deliller olarak görür.)

Bu ve benzeri hususlarda ortak inancı paylaşan Ehl-i Sünnet’in, –mesela– “Allah Teâlâ’nın “tekvin” sıfatı ile “halk” sıfatı arasındaki fark konusunda ihtilaf etmiş olması ve hatta birbirlerini bid’ata düşmüş olmakla itham etmesi onların hiçbirisini Ehl-i Sünnet olmaktan çıkarmaz. Bu gibi ihtilafları ileri sürerek, “Ehl-i Sünnet Ehl-i Sünnet diyorsunuz; aslında ortada Ehl-i Sünnet diye birşey yoktur” demeye getirenler ya meseleyi hiç bilmiyor, ya da bile bile demagoji yapıp kafa bulandırmaya çalışıyor…

Günümüzde “Hangi Ehl-i Sünnet?” sorusu daha ziyade şu bağlamlarda gündeme geliyor:

A. Kendisini “Selefî” olarak niteleyen kardeşlerimizin bir kısmının, münhasıran “haberî sıfatlar” konusundaki kabulün belirlenmesinde öne çıkardığı tutum

B. Yine aynı çevrelerle Ehl-i Tasavvuf arasında rabıta, tevessül gibi konularda yaşanan ayrışma.

Tarihte yaşananları tarihe bırakarak konuşursak, ağırlıklı olarak bu iki başlık altına giren meselelerde yaşanan ihtilaf, günümüzde “gerçek Ehl-i Sünnet”in kim olduğu sorusunun cevabını da şekillendiriyor. Herkes/im bu soruya, bu ihtilaflarda yer aldığı cepheye göre cevap veriyor.

Oysa meseleye şöyle bakmak, bu ihtilafın ortadan kaldırılmasında ya da en azından asgariye indirilmesinde sonuç getirici olabilir:

Madem ki Kur’an ve Sünnet’i dinin iki temel kaynağı olarak kabul ediyoruz; madem ki Kur’an ve Sünnet nasslarının anlaşılmasında aynı Usul-i Fıkıh sistemini benimsiyoruz; madem ki Mu’tezile, Şia, Modernistler gibi ehl-i bid’at karşısında aynı mevkide konumlanıyoruz; madem ki temel itikadî umdeler üzerinde  ittifak halindeyiz; madem ki aramızdaki ittifak konuları ihtilaf konularından daha fazla, öyleyse bir araya gelip konuşmamız için hayli önemli sebep ve hayli elverişli bir zemin var.

Birbirimizle uzaktan atışmayı bırakıp, bir araya gelmeyi deneyelim. Bir araya geldiğimizde önce ittifaklarımızı konuşup, kalplerimiz arasında ülfet oluşmasını temin edelim. Bunun ilk adımı, kim kimi tekfir ediyorsa önce bundan vazgeçmesidir. Bu ilk adımı atabilirsek şunu göreceğiz: Her şeyden önce niyetlerimiz halis. İkinci olarak “karşı taraf”ın her söylediğini yanlış/batıl olarak kabul etmek zorunda değiliz. Hatta üzerinde tartıştığımız meselelerde bile her noktada farklı düşünüyor değiliz. Rabıta’nın “örnek alma” maksatlı bir iç disiplin sağlama aracı olarak kullanıldığını/kullanılması gerektiğini ve Kur’an ve Sünnet’le sabit kat’î farzlar derecesinde bir uygulama olmadığını, yahut tevessülün bazı çeşitlerine İbn Teymiyye’nin veya bağlılarının da itiraz etmediğini, haberî sıfatları tevil edenlerin onların aslını inkâr etmediğini, tevil etmeyenlerin de Kur’an ve Sünnet’e aykırı hareket etmeme hassasiyetiyle davrandığını niçin görmezden gelelim ki! Bunları düşünerek birbirimiz hakkındaki düşünce ve ithamları pekâlâ nefsimizde gözden geçirebilir ve “karşı taraf”ın da tamamen haksız veya batılda olmadığını fark edebiliriz. Böyle bakmak, bir araya gelmemizi de kolaylaştıracaktır.

Biz ne yapıyoruz? Ya hiç bir araya gelmiyoruz, ya da bir araya geldiğimizde tartışmak için, karşımızdakinin “putunu kırmak” için silahlarımızı kuşanmış olarak hareket ediyoruz.

Şuna karar verelim: Karşımızdaki kitle kâfir mi, mü’min mi? Kâfir deniyorsa bu bizzat Ehl-i Sünnet’in genel kabullerine aykırı düşer. Ehl-i Sünnet’e göre kimlerin hangi durumlarda tekfir edileceği konusunu bu köşede daha önce pek çok kere ele aldığım için burada bunları tekrar etmeyeceğim.

Ama “mü’min” deniyorsa, o zaman yukarıdan beri yazdıklarım üzerinde tekrar düşünülmelidir. En başta da aramızda mevcut olan “iman kardeşliği” dışında, bir de Ehl-i Sünnet’e dâhil olmanın oluşturduğu bağ var demektir. Bu bağın somut yansımalarını görmek için İmam Ebû Hanîfe’nin eserlerini, o eserlerdeki tavrı mutlaka çok iyi görmek ve içselleştirmek durumundayız.

Bu elbette kolay değil. Yılların, hatta yüzyılların biriktirdiği önyargılar, yaşanmış müessif hadiseler ve nesilden nesile nakledilegelen bir birikim var. Bunları aşmak ve bir zeminde buluşmak elbette zor. Ama yine de herkes kabul eder ki, ortak hassasiyetlerimiz, kabullerimiz, problemlerimiz ihtilaflarımızdan fazla.

Bir araya geldiğimizde ne yapacağız, nereden başlayacağız?

İttifaklarımızı, mesela üzerinde ittifak ettiğimiz âlimleri, eserleri, olayları konuşarak başlayabiliriz. Bunların konuşulduğu, müzakere edildiği etkinlikler düzenleyip birbirimizi davet edebiliriz. Hatta birbirimize sadece selam verip çay içmek üzere gidip gelebiliriz. En az bunun kadar önemlisi, hediyeleşebiliriz…

Samimi olarak hayata geçirildiğinde bütün bunların aramızdaki buzların erimesine vesile olduğunu, kalplerimizde birbirimize karşı sıcak bir muhabbetin oluşmasına katkı sağladığını rahatlıkla görebiliriz. Yeter ki kendimize ve “karşıdakine” bu imkânı tanıyalım.

Aramızdaki ihtilaflar ne olacak? diye sorulacak olursa şöyle derim: Birbirine düşman olanların konuşarak problem çözmesi imkânsızdır; ama birbiriyle mü’minane ilişki içinde bulunanların konuşarak pek çok problemi çözmesi mümkündür. Yeter ki birbirimizden emin olalım ve aramızda bir “kardeşlik hukuku” tesis edebilelim.

Belki bu, aramızdaki ihtilaf konularının tamamının çözülmesi sonucunu doğurmayacak. Ama önemli olan bizim kardeş olduğumuzu yeniden hatırlamamız, hissetmemiz ve yaşamamız değil mi? Varsın bazı meseleler muhtelefun fih kalsın!…

İnşaallah bu kadar açıklama yeterli olur.

Vesselamu alâ men ittebea’l-hüdâ.

 

Ebubekir Sifil