Utangaç kul

 Bu konuyu sormam belki size ters gelecek. Ancak dinde utanma olmayacağından ve benim açımdan konu önemli ve hükmünü öğrenmem gerekiyor…………….  Ben yakın zamanda evlendim…………bu yüzden bazen aramızda tartışmalar çıkıyor………… Kısacası sizden oral sex in hükmünü öğrenmek istiyoruz.

 BİSMİHİ TEÂLÂ

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde ‘’ لِكُلِّ دِينٍ خُلُقٌ وَخُلُقُ الإِسْلاَمِ الْحَيَاءُ ’’ ‘’ Her dinin bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı da hayâdır.’’ (1) buyurmak suretiyle hayâ’nın müslüman açısından önemini vurgulamıştır. Zira hayâ insana verilen fıtri bir duygudur. İnsan bu duygu sayesinde günah işlemekten uzaklaşır. Bu da ‘’ الْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإِيمَانِ ’’ ‘’ Hayâ imandan bir şubedir’’ (2) hadis-i şerifinin işaret ettiği gibi hayâ insan ile günah arasına giren imani bir fonksiyondur. Zira netice olarak iman, ALLAH’ın (Celle celalühü) emirlerine uymak yasaklarından kaçınmak olarak zahire yansır. İnsanı günah işlemekten alıkoyan hayâ böylece imanın bir şubesi olmuş olur.

 İnsan içinde bulunduğu her durumun ilmihalini öğrenmekle mükelleftir. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ’’ ‘’ İlmi talep etmek her Müslüman üzerine farzdır’’ (3) buyurmak suretiyle insanların her durum da ilmi öğrenmelerinin lüzumuna işaret etmiştir. Bu durumda erkekler ve kadınlar arasında fark bulunmamaktadır. Nitekim resulullah’ (Sallallahu aleyhi ve sellem) sahabe’nin (radıyallahu anhum) erkekleri gibi hanımlarının sorularına usulüne göre cevaplar veriyordu. Sahabe’nin kadınlarının dini bilgileri öğrenme konusunda utangaçlık yapmamaları hususunda Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) ‘’ نِعْمَ النِّسَاءُ نِسَاءُ الأَنْصَارِ لَمْ يَكُنْ يَمْنَعُهُنَّ الْحَيَاءُ أَنْ يَتَفَقَّهْنَ فِى الدِّينِ’’ ‘’Ensar kadınları ne iyi kadınlardır. Haya duyguları onların dinlerini iyice öğrenmelerine mani olmadı.’’ (4) sözü meşhurdur. Bu kısa bilgiden sonra:

 Oral sex hususu iki noktadan incelenmesi gereken husustur. 1) Tıp ve sağlık, 2) şer’i (dini) yönü. Bu iki yönü bilmeden bir şey demek zorlama bir şey olur. Onun için meseleyi ilk önce tıp yönünden incelemek gerekir. Zira bu gibi ilişkide çeşitli hastalıkların bulaşması mümkündür.  Oral sex’te ilk akla gelecek soru eşlerden birinin cinsel hastalıklar (bu gibi hastalıkları daha önceden geçirip geçirmediği) yönünden emin olup olmadığıdır. Zira bu gibi ilişkide erkeğin ve kadının cinsel uzuvlarından meninin gelmemesi mümkün değildir. Ki, meni’nin necis olduğu ve necis bir şeyin yutulması haram olduğu düşünülürse bu gibi ilişki de % 100 bir güvenlikten söz etmek mümkün değildir. Bu ilişkide sadece cinsel hastalıkların bulaşmasından söz etmekte mümkün değil. Doktorlar bu ilişkiden bulaşması mümkün hastalıkları bazılarını şöyle sıralamaktadırlar:

  1) Diş eti hastalıkları,

2) Dudaklar da uçukluk,

3) Bakteriyel enfeksiyonlar,

4) Kadınlar da rahim hastalığı ve bu hastalığa bağlı tüp ve yumurtalıklarda enfeksiyon,

5) Hepatit’in A, B ve C türleri v.s gibi…

 Oral sex’in insan sağlığına zararları göz önüne alındığın da, sağlık açısından faydalı olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir.

 Peki!… dinin oral sex’e bakışı nasıl?….

 Öncelikle şunu söylemek gerek, din cinselliği bir tabu olarak görmez. Cinsellikle ilgili bilgilerde özellikle evli çiftlerin öğrenmeleri farz olan ilim sınıfındandır. Unutulmamalıdır ki resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine her şeyi öğretmiştir. Hatta helâ adabını dahi öğretmiştir. Nitekim

 

إِنِّي أَرَى صَاحِبَكُمْ يُعَلِّمُكُمْ حَتَّى يُعَلِّمَكُمْ الْخِرَاءَةَ فَقَالَ أَجَلْ

 

‘’ Müşriklerden biri gelerek alayvari bir şekilde <görüyorum ki arkadaşınız (Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) size her şeyi öğretiyor, hatta helada nasıl oturacağınızı bile> şeklinde konuşunca Selmani Farisi (radıyallahu anh) ‘’Evet o bize her şeyi ( hatta helada nasıl oturacağımızı bile) öğretti…..’’ (5) hadis-i şerifi bu manayı işaret etmektedir. Dolayısıyla resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) cinsellikle ilgili hususları da öğretmiştir.(6) Doğal olarak cinsellikle ilgili ilimlerin öğrenilmesi (hatta zamanı geldiğinde anne ve babanın çocuklarına bunları öğretmesi) farz olan ilimlerden olup, bu konuda dinin hükümlerinin öğrenilmesinde utanma olmayacağı aşikârdır. Zira insanın dünyada hiçbir şey de sınırsız bir şekilde davranması mümkün olmadığı gibi, cinsellikle ilgili hususlarda da sınırsız davranması mümkün değildir. Bundan sonra;

 Şer’i hükümler açısından oral sex’i yasaklayan bir nass bulunduğunu söyleyemeyiz. Zira ne kur’an da, ne de hadisilerde (7) lehinde ve aleyhinde herhangi bir şey geçmemektedir. Ancak nass’larda hüküm bulunmamasına rağmen oral sex’te hiç mahzur yok manasına da gelmez. Zira bu muamele esnasında erkeğin ve kadının cinsel uzuvların da mezi veya pislikler bulunabilir. Cinsel uzuvdaki mezi ve diğer pislikler dört mezhebe göre necistir, necis olan şeyler ise teb’an iğrenctir ve ALLAH (Celle celalühü) ويحرم عليهم الخبائث  ‘’ (peygamber) pis ve murdar şeyleri onlara haram kılar’’ (8) ayeti ile pislikleri haram kılmıştır. Aynı şekil de eğer bu esna da erkeğin ve kadının uzvundaki pislik eşinin ağzına bulaşırsa buda haramdır ve eşler bundan men edilmişlerdir. Bu duruma sebebiyet verenler günah işlemiş olurlar.

 Hem mutekaddim hem de müteahhir ulema oral sex hususunda ihtilaf etmişlerdir. Mezheblerin bu husustaki görüşlerini kısaca şöyle izah edebiliriz.

 Hanefi mezhebi: Hanefi fıkıh kitabların da bu mesele genel olarak kocanın hanımından faydalanması olarak izah edilir ve hepside faydalanmanın caiz olduğunu ifade ederler. Kuduri’nin eserine şerh yazan El-Meydani (rahmetullahi aleyhima) ” Erkek, kendisine cinsi münasebet helal olan cariyesi ve hanımının avret mahalline bakar”  cümlesini izah ederken bunu bütün bedenine bakmasının caiz olduğuna bağlarken delil olarak resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ”Karın ve cariyen müstesna gözünü koru” hadisini delil getirmekte ve dokunmanın ve cinsi münasebetin mübah olmasından dolayı olduğunu ifade eder. (9) İmam-ı Kasani’ de (rahmetullahi aleyh) faydalanmanın caiz olmasının sebeb ve hikmetini ‘’ Nikâhın hükümleri’’ bölümünde sahih nikahın cinsel birleşmeyi helal kıldığını bunun meşruiyetinin kitab ve sünnet ile sabit olduğunu ve kocanın tasarrufunun kur’an da nikah ve evlilik sözleri ile sabit olduğunu zira nikahtan önce ki hürriyet (bekarlik) dönenimde kocanın böyle bir tasaruf yapmaya yetkili olmadığını izah ettikten sonra (10) eşlerin bir birlerinden faydalanmada müşterek olduğunu kadının da kocasından istediği zaman ilişki kurabileceğini ve kocanın bu isteğe uymasının vacip olduğunu (11) izah ettikten sonra şöyle der: ‘’ Koca istediği zaman hanımı ile cinsel ilişkiye girme hakkına sahiptir. Ancak, hayz, nifas, ihram v.s gibi şer’i engeller varken bunu istemeye hakkı yoktur….. Ve kocanın hayatı boyunca hanımın başından ayaklarına kadar bakması ve dokunması helaldir. Çünkü cinsel ilişki bakmanın ve dokunmanın üstündedir ve cinsel ilişki helal olunca, bakmak ve dokunmak evveliyet yönünden daha helaldir.’’ (12)  Hanefi mezhebine göre eşlerin birbirlerinin avret yerlerine bakmaları caiz olmakla beraber evla olan bakmamalarıdır.  İbn-i  Abidin (rahmetullahi aleyh) bunu izah ederken ‘’ Hidaye’de denilmiştir ki, evla olan eşlerden her birinin diğerinin avret mahalline bakmayı terk etmeleridir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem):

 

إِذَا أَتَى أَحَدُكُمْ أَهْلَهُ فَلْيَسْتَتِرْ وَلَا يَتَجَرَّدْ تَجَرُّدَ الْعَيْرَيْنِ

 

‘’ Sizden biriniz karısına yaklaşmak istediğinde (ilişki kurmak istediğinde) örtünsün(ler) ve yabani eşeklerin çıplaklığı gibi soyunmasın(lar) (13) buyurmuştur. Zira bu unutkanlığa sebebtir. İbn-i Ömer’in (radıyallahu anhuma) (Lezzet manasının daha çok olması için eşlerin birbirlerinin avretlerine bakmaları daha evladır) dediği rivayet edilmesine rağmen ayni’nin şerhinde İbn-i ömer’den (radıyallahu anhuma) bu şekilde bir rivayetin ne sahih nede zayıf bir senedle sabit olmadığı belirtilmiştir.

 Ebu Yusuf’tan (rahmetullahi aleyh) rivayet edildiğine göre kendisi İmam-ı Azam’a (rahmetullahi aleyhima) ‘’ Erkeğin karısının, karısının da erkeğin avret mahallerini daha fazla hareketlenmesi için dokunmalarında beis var mıdır’’ diye sorması üzerine İmam-ı Azam (rahmetullahi aleyh) ‘’ Hayır bir beis yok, bilakis daha çok sevab kazanmalarını umarım’’şeklinde cevap vermiştir.’’ (14) demektedir. Hanefi Mezhebinin fıkıh kitablarında oral sex hakkında şunları da görmekteyiz:

 ‘’ En-Nevazil isimli kitabta denilmektedir ki, erkek cinsel organını hanımının ağzına soksa bunun mekruh olduğu söylenmiştir.  Bunun hilafı da (mekruh olmadığıda) söylenmiştir. Ez-Zahire’de de bu şekildedir.’’ (15) Aynı şekil de Hanefi fakihlerinden Burhaneddin el-Merginani ‘’ El-Muhit el-Burhani’’ isimli eserin de: Erkek cinsel organını hanımının ağzına soksa, bu mekruhtur denilmiştir. Zira ağız kur’an okuma mahallidir. Ve cinsel organın oraya sokulması layık değildir. Bunun aksine bir görüşte söylenmiştir.’’ (16) demektedir.

 Şafii Mezhebi: Şafii mezhebine göre erkeğin hanımın ve cariyesinin göbek ve diz arası haricinde her yerine bakması caizdir. İhtiyaç duyulmadan hanımının ve cariyesinin avret yerlerine bakması adaba aykırı olduğu için mekruhtur. Nitekim Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet edilen bir hadiste: ‘’Ne ben peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) avret mahallini, ne de o benim avret mahallimi görmüştür.’’ buyrulmuştur. (17) Şafii fukahasından Şirazi (rahmetullahi aleyh) kadının cinsel organına bakma hususunda şunları söylemektedir:  ‘’ Kim bir kadın ile evlenir veya bir cariyeye sahip olursa onunla ilişki kurmaya ve cinsel organı hariç bütün vücuduna bakmaya hak sahibi olur. Cinsel organa bakabilir mi? Sorusunda iki vecih bulunmaktadır.

1) Bakması caiz değildir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) ‘’avret mahalline bakmak körlüğe sebep olur’’ buyurmuştur.

2) Bakması caizdir, sahih olan da budur. Zira avret mahallinden faydalanması meşrudur ve uyluğuna bakması caiz olduğu gibi avret mahalline bakması da caizdir. (18)

 Şafii fukahası oral sex hususunda Hanefilerin aksine daha geniş ve açık biçimde izahatta bulunmaktadırlar:

 Şafii fukahasından Abdulaziz el malibari (rahmetullahi aleyh)  kendi kitabı ‘’ Kurratul ayn bi mühimmatiddin’’ isimli eserine yapmış olduğu ‘’ fethu’l muin’’ isimli şerhinde: ‘’ Anüs (dübür) haricinde erkeğin hanımından her türlü faydalanması, klitorisini emmek veya hanımın eliyle istimna yapmak caizdir.’’(19) derken,

Yine Şafii fukahasından Ebu Bekr ed-dimyadi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Fethu’l muin’’e yaptığı haşiye’de El- Malibari’nin (rahmetullahi aleyh) sözlerini  izah kabilinden: ‘’ Yani hanımdan faydalanma onun klitorisini emmek suretiyle bile olsa caizdir.’’ (20) demektedir.

 Hanbelî mezhebi: Hanbelî mezhebine göre kadının yüzü, elleri ve ayakları haricinde bir yerine bakılmaz. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’kadın avrettir’’ buyurmuştur. (21) Hanbelî fukahasından Şerafeddin haccavi’nin  (rahmetullahi aleyh) oral sex hakkında ki yorumu şöyledir: ‘’ Kişi zekerini anal deliğe dâhil etmeden kadının arka yanaklarından faydalanıp lezzet alabilir. Kişi yatarken onun izni olmadan kadının onun uzvunu içine alamaz. Ancak onu şehvetle öpüp okşayabilir. Kadı (Ebu ya’la rahmetullahi aleyh) şöyle dedi: ‘’ Cinsi ilişkiden önce kadının vajinasının öpülmesi caizdir. Cinsi ilişkiden sonra öpülmesi ise mekruhtur.’’ (22)   

 Maliki mezhebi: Maliki mezhebin den Ahmed ed-deredir (rahmetullahi aleyh) avret mahalline bakma hususunda ‘’ Eşlerden her birinin sahih nikâh ile diğerinden faydalanması ve cinsel ilişki kurması helal olur. Ve eşlerden her biri diğerinin avret mahalli de dâhil vücudunun her yerine bakabilir. Bu konuda varid olan ‘’ Kim avret mahaline bakarsa kör olur’’ sözünün aslı yoktur.’’  (23) Maliki mezhebinin ünlü müfessiri İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh) meşhur tefsirinde şöyle demektedir: ‘’ Âlimlerimizden el-eşbağ şöyle demiştir: ‘’ Kişinin kadının vajinasını diliyle yalaması caizdir.’’ (24)

 Mutekaddim ulemanın oral sex hakkında ki görüşleri genel hatları ile bu şekildedir. Her ne kadar bu gibi meseleler insanlar arasında hoş karşılanmasa da, İslâm dini evli iki kişinin cinsel münasebetlerin ve hallerin hükümlerinin bilinmesini gerekli görür ve bu konuda utanmak suretiyle cahil kalınmasını doğru bulmaz. Ancak burada mutekaddim ulemanın sözlerini farklı anlaşılmaması gerektiğinin altını çizmek gerekiyor. Zira ulema meseleleri izah ederken kitab ve sünnetten elde ettikleri delillere göre davranırlar. Eğer kitab ve sünnette bir delil bulamazlarsa kendi ictihad ve insanların maslahatını gözeterek hükümleri ortaya koyarlar. Mesela Maliki’ler den Esbağ’ın (rahmetullahi aleyh) sözünü ele almak gerekirse, bu sözü umumi olarak anlamamak gerekir. Yani Esbağ (rahmetullahi aleyh) bunu söylerken bunu çok normal olarak kabul ediyor ve görüyor bunu yapmakta hiç bir problem yok demek istemiyor, bunu böyle anlamamak gerekir.  

Zira diğer kitablar bu gibi ifadeleri gerektiği zaman izah etmişlerdir. Mesela Esbağ’ın (rahmetullahi aleyh) bu sözünü Maliki’lerin meşhur ‘’ El-Muhtasar’’ kitabına şerh yapan Abdurrahman el-Hattab (rahmetullahi aleyh) izah etmektedir:

  ‘’ Esbağ (rahmetullahi aleyh) dedi: Kim kadının avret yerine bakmayı mekruh görürse, bunu şer’i ilme istinaden değil, sadece tıbbı görüşten dolayı mekruh görür. Bunda hiçbir beis yoktur, mekruhta değildir. El-Kubbab ‘’ kişilerin kadınlara bakması’’ babında dedi ki:  (Bir mesele) Eğer kadın, kişiye cinsi münasebet için helal olan bir kadınsa, (o zaman o kadına bakmanın caiz olmasında) hiç bir söz (yani itiraz) yoktur, sadece onun kadının ‘’ferc’’ine bakmasında itiraz olabilir. Zira bu üzerinde ihtilaf edilen bir konudur, Maliki’ler bunu caiz görürler. Esbağ (rahmetullahi aleyh) dedi: Bazıları bunun mekruh olduğunu diyorlar. Bunu mekruh gören şer’i ilme dayanarak değil, sadece tıbbı yönden mekruh görüp demektedir, bunda hiçbir beis yoktur, mekruhta değildir. Malik’ten (rahmetullahi aleyh) rivayet olundu ki, o, ‘’cinsi münasebet’’ zamanı kadının fercine bakmasında hiçbir beis yoktur.’’ demiştir. Bir başka rivayette ‘’ Onun (yani fercini) dili ile de yalayabilir.’’ sözlerini ilave etmiştir. Burada kast olunan bir şeyin mübah olmasını mübalağa ile izah etmektir, yoksa zahir manası kast olunmuyor. (25)

 Yani sözün zahiri manasından anlaşılan odur ki, yalamakta hiçbir beis yoktur, yani hiçbir sorun görülmüyor. El-Hattab (rahmetullahi aleyh) ise bunun böyle olmadığını, bunun hiçte normal olmadığına işaret etmektedir. Bunu daha sonra ki ifadelerinden daha güzel anlamaktayız: 

 ‘’ Dedi: Evet yalayabilir’’ El-Utbi (rahmetullahi aleyh) ise ‘’yalaya bilir’’ sözünü kabul etmemiştir, zira bunu iğrenç olarak saymıştır. İbn-i Mavvaz’ın (rahmetullahi aleyh) kitabında ise, ‘’ Onu diliyle yalayabilir’’ sözü gelmiştir, bu ise daha iğrençtir. Ancak ulema bunu izah etmek isteği ile caiz sayarlar, bir de haram olmayan bir şeyi haram etmemek için böyle demektedirler. Zira avam insanların birçoğu kadının avret mahalline bakmanın hiçbir halde erkek için caiz olmadığına inanıyorlar. Biri bundan bana da sordu ve bunun caiz olmasını garip karşıladı. Aynı şey cinsi münasebet esnasında kişinin kadın ile konuşmasında da vardır ve bunun caiz olmasında hiçbir problem yoktur ve bunun mekruh olmasının dayanağı da yoktur. Ancak kişinin cinsi münasebet esnasında homurdanmasına gelince, bu iğrenç bir şeydir ve insanların yaptıkları amellerden değildir. Kasım b. Muhammed (rahmetullahi aleyh) ise ona soru soran kişi bunda kaldıysa, bununla bu işin haram olmadığını kast etmiştir. Doğrusunu ALLAH(Celle celalühü) bilir. (26)  

 Başka bir Maliki âlimi olan Muhammed el-Haraşi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Muhtasarul halil’’ e yaptığı şerhin haşiyesin de Esbağ’ın (rahmetullahi aleyh) sözü hakkında ‘’ Esbağ (rahmetullahi aleyh) (kadının avret mahalline bakma hususunda) kendisine sorulan sorunun tahkikinde, soruyu soranın sözüne karşılık ‘’ Evet, yalayabilir’’ sözü ile mübalağa ile yol vermiştir, yoksa sözün asıl manasını kast etmemiştir. Zira kadının avret mahallinin yalanması güzel bir ahlak değildir.’’ (27) demektedir.

 Hulasa: Eşler için diğerinin vücudundan faydalanmak caizdir. Ancak burada iki tane şeye riayet etmek gerekir.

 1) Hakkında haram olduğuna dair nass olan a) kadına arkadan yaklaşmayacak, zira bu büyük günahlardandır ve liva’tanın nevilerindendir, b) hayız esnasında kadına yaklaşmamak, gibi yasaklardan sakınacak,

 2) Kadınlarla iyi geçinme ve ondan faydalanma islâmın edeb dairesi ve güzel ahlak içerisinde olacak.

 Her ne kadar bu ilişki hakkında haramlığına dair bir nass bulunmamaktaysa da, bu gibi fiillerin islâmi edebe uygun olduğu da söylenemez. Zira bu gibi fiil de necasetten uzak durmak mümkün değildir. Dolayısıyla hem sağlık yönünden, hem de dini açıdan mahzurları  düşünüldüğünde bu fiilden sakınmak ve uzak durmak en faziletlisidir….. Evet her ne kadar ulema bu fiile kerhen cevaz verse dahi, mutekaddim ulemanın bu fiilin haram olduğuna dair bir delil olmadığı ve hakkında haramlığına delil olmayan bir şeyin haram olarak ilan edilemiyeceğinden dolayı kerhen cevaz verdikleri ortadadır.

  Kaynaklar:

1) Malik b. Enes, Muvatta, bab (47) husnü’l huluk hadis no:1 (1644)

2) Sünenü İbn-i Mace, iman babı, hadis no: 2 (57)

3)  Sünenü İbn-i Mace, Ulemanın fazileti ve ilmi talebe teşvik babı, hadis no: 5 (220)

4) Sahihu Müslim, Hayzdan yıkanmada misk kullanma babı, hadis no: 2 (500)

5)  Sahihu Müslim,  Sevgi babı, hadis no: 2 (386)

6) Bu konuda Buhari ve Müslim de hadisler bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi de ‘’ sizden hiç biriniz eşiyle hayvanlar gibi sevişmeden cinsi münasebette bulunmasın, araya elçi koysun.’’ Aradaki elçi nedir diye sorulduğunda ‘’aşk fısıltıları ve öpüşmedir’’ hadis-i şerifidir.

7) Bu konuda ehl-i sünnet âlimlerinin eserlerinde hadis bulunmamasına karşı Şii muhaddislerden El- Kuleyni’nin kafi’sin de ‘’sahabenin biri peygamberimize (Sallallahu aleyhi ve sellem) karımın cinsel organını öpebilir miyim diye sorması üzerine. Resulullah’da (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir sakınca olmadığını söylemiştir.‘‘ şeklin de bir rivayet bulunmaktadır. Ancak ehl-i sünnet alimlerinin eserlerinde bu şekilde bir rivayet bulunmamaktadır.

8 ) Enfal suresi, ayet 157

9) El-Meydani, El-Lübab fi şerhi’l kitab, c: 4 sh:164

10) İmam-ı Kasani, bediu’s-senai, c: 6 sh: 156

11) İmam-ı Kasani, bediu’s-senai, c: 6 sh: 157

12)  İmam-ı Kasani, bediu’s-senai, c: 6 sh: 158

13) Sünenü İbn-i Mace, Nikah, ilişkide örtünmeye riayet babı hadis no: 2 (1921)

14) İbn-i Abidin, durrul muhtar, c:5 sh: 322

15) Feteva-i hindiye, c: 5 sh: 453

16) Burhaneddin el-Merginani, El-Muhit el-Burhani, c: 5 sh: 297

17) Kadı ebu şuca, gayetu’l ihtisar sh: 158

18) Şirazi, El-Muhazzeb, c: 2 sh: 35

( ”Avret yerine bakmak körlük yapar” şeklinde ki haberi  İbn-ü Hibban (rahmetullahi aleyh), rivayet etmiştir. Muhaddislerden bir kısmı bu haberi zayıf rivayetler arasında sayarken, İbn-i Cevzi’nin de (rahmetullahi aleyh) aralarında olduğu bir kısmı bu haberi mevzular arasında zikreder ve münker bir hadistir, aslı yoktur derler.) ( Zeylai, Nasbu’r-raye, c: 4 sh: 248)

19) Abdulaziz el malibari, Fethu’l muin bi şerhi kurratu’l ayn c: 3 sh:340

20) Ebu Bekr ed-Dimyadi, İanetu’t-talibin, c: 3 sh: 340

21) İbn-i Kuddame, el-muğni, c: 15 sh: 69,83

22) Şerafeddin el-haccavi, El-ikna fi fıkhi’l imamı Ahmed .b Hanbel, c: 3 sh: 240

23) Ahmed ed-deredir, Şerhu’l kebir, c: 2 sh: 215

24) İmam-ı Kurtubi, El camiu li ahkami’l kur’an, c: 12 sh: 232

25) Abdurrahman el-Hattab, mevahibu’l celil li-şerhi muhtasarı’l Halil, c: 5 sh: 23

26)    Abdurrahman el-Hattab, mevahibu’l celil li-şerhi muhtasarı’l Halil, c: 5 sh: 24

27) Muhammed el-Haraşi, şerhu’l Halil, c: 10 sh: 262

BİSMİHİ TEALA

 1) İnsanın iradesi olduğuna inanması imandan mıdır?

 İnsanın hayrı ve şerri birbirinden ayırt edebilmesi ve bu ayrım sonucunda işlediği hayr için nefsine enaniyet ve gururdan kaçınabilmesi için cüz’i iradeye iman, imanın cüz’üdür ve buna iman etmek farzdır. İnsan her şeyi yaratanın ALLAH (Celle celalühü) olduğuna ve kendisinde cüz’i irade olduğuna inanması mecburidir.

 

2) ALLAH’ın (Celle celalühü) şerri yaratması, şer değil midir?

 ALLAH’ın (Celle celalühü) şerri yaratması ve kul açısından şer olarak görülmesi, o şerrin yaratıcısı olan ALLAH (Celle celalühü) nazarında kâinatı kuşatan bir hayr olabilir. Dolayısıyla ALLAH’ın (Celle celalühü) şerri yaratması şer olarak kabul edilmez. Ancak o şerri yapmak insan açısından şerdir.

 Mesela zina eden birinin recm edilmesi zina eden açısından şer olarak kabul edilmez. Bilakis asıl şer o zina fiilini işlemektir. Dolayısıyla ALLAH’ın (Celle celalühü) yaratmış olduğu kulun yapacağı şerleri bilmesinde ki hikmet, kul açısından gizlidir. 

 

3)  ALLAH (Celle celalühü) madem hikmetli iş yapmaktadır, o zaman sakat olarak doğan bir çocuğun sakat doğmasında ki hikmet nedir?

 Öncelikle bu gibi bir düşünce mantık olarak hatalıdır. Zira bu gibi düşünce sahibi adalet kavramının ne olduğunu bilmiyor. Zira adalet kavramı bakış açısına göre değişen bir kavramdır. Mesela bir patronun emrinde çalışan iki kişinin aynı işi yapmalarına rağmen farklı maaş almaları adalet olarak nitelendirilemez.

 İmamı Rabbani (kuddise sırruhu) adalet konusunu izah ederken şöyle demektedir: ‘’ Bir memur bile, âmirinin verdiği emirlerin sebebini soramaz. Nerede kaldı ki, bir kul, ALLAH’ın (Celle celalühü) işlerinin hikmetini sorabilsin. ALLAH (Celle celalühü) bütün insanları cehenneme koyup sonsuz olarak azap etseydi, kimin bir şey demeye hakkı olabilir? Zira kendi yarattığı mülkünü kullanmaktadır. Başkası yok ki, onun mülküne tecavüz etmiş olsun ve buna zulüm denilebilsin? (Mektubat, mektup no:266)

 Aynı şekilde sakatlığın faydalı veya zararlı olması insandan insana değişen kavramdır. Mesela görmeyen biri, eğer kör olmasaydı her türlü günahı işleyerek hem dünyasını hem de ahretinin mahvolmasına sebep olabilirdi.  Dolayısıyla bir kişi sakatlığın kendisi hakkında yararlı mı, zararlı mı olacağını bilemez. Kaldı ki, dünyaya gelen her çocuğun kaderini tayin de anne ve babasının da etkisi bulunmaktadır. Eğer anne veya babası çocuğun sakat doğmasına sebep olabilecek bir şey yaptılarsa bunda ne ALLAH’ın (Celle celalühü) ne de çocuğun suçu vardır denilemez.

 Meselenin farklı bir yönü de mesela çocuklar hastalanmasın diye iğne yapılmaktadır. Çocuk iğnenin kendisi hakkında faydasını bilmediğinden ağlayıp sızlayarak feryat eder. Anne ve babası ise iğnenin faydasını bildiklerinden çocuklarına olan merhamet ve şefkatlerinden dolayı iğnenin vurulmasına ses çıkarmazlar.

 Evet, belki zahiren ve görünüşte ALLAH (Celle celalühü) bazen kulunu istemediği biçimde yaratmış olabilir. Ancak bu duruma mukabil ona hesapsız lütuf ve ihsanlar da bulunmaktadır. Nitekim bir kudsi hadiste ‘’ Ben kulumun gözünü alır ve kulum bana isyan etmezse ben onu cehenneme koymam’’ buyrulmaktadır. İşte bu lütuf ve ihsanlardan habersiz olanlar bu gibi sorular ile kafaları bulandırmak istemektedirler.

 

4) Cüz’i irade ne demektir ve cüz’i iradenin delili nedir?

 Cüz’i iradeyi anlayabilmek için öncelikle külli iradeyi bilmek gerekir. Külli irade aynı anda sonsuz işleri aynı anda yapmayı dilemek ve bu dileğinde emrinin önüne hiç bir şeyin geçememesidir. Cüz’i irade ise aynı anda sadece bir şey yapmayı dileyen, aynı anda iki dileği yerine getiremeyen iradedir.

 Cüz’i iradeyi insana verilen yetenekler olarak düşündüğümüz zaman cüz’i iradeyi daha iyi anlayabiliriz. Zira insanın yeteneği ne kadar çok olursa olsun aynı anda iki işi bir arada yapamaz. İnsan kendi nefsinde cüz’i iradeyi her zaman görebilir veya hissedebilir. Bu vicdani yönden cüz’i iradenin varlığına işarettir. Nass’lara baktığımızda bazı fiiller insana nisbet edilmektedir. Bu nisbet cüz’i iradenin varlığına işarettir.

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

  مَنْ قَالَ لِأَخِيهِ يَا كَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا

“Kim kardeşine ‘‘ ey kâfir‘‘ derse, şübhe yoktur ki onu (kâfirliği,  ” ey kâfir” diyen ve kendine kâfir denilenin) ikisinden birisi kendisine döndürür(ikisinden biri kâfir olur.”)

 

اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ

    Bundan sonra…

Bu hadîsi nasıl anlayacağız?…

Günümüzde bir kimseye ‘‘ kâfir demek‘‘ veya ‘‘ kâfir diyememek‘‘ muhkem ilim ölçülerine göre olmayınca, çokları tarafından Mü’min’e kâfir, kâfir’e de Mü’min denilebilmektedir. Ölçüsüzlerde öncelikler zamanla değişmektedir. Bir zamanlar ellerde lastik veya patates damgalarla geziliyor, hemen her Mü’min’e bilir bilmez ‘‘ kâfir‘‘ damgası vuruluyordu. Bu denli ‘‘ radikal‘‘ olanların çoğu şimdilerde gördükleri engin dünyevî maslahat ve menfaatler yüzünden âdetâ tevbe edip ‘‘ radika‘‘ otu hâline geldiler. O kadar ki şerîat sâhibi olduklarını i’lân edip alternatif şerîatler (anayasalar ve yasalar) îcâd etmeye başladılar. Nerdeyse tamamen değiştiler. Onlar içün ‘değişmeyen tek bir yanları kaldı’ dense yeridir. O da câhillik, geri zekâlılık ve faydacılık…

 Anlayacağınız, devrân değişince ve hedefler çok farklı hâl almaya başlayınca, artık işler de tersine döndü. Şimdilerde nihâyet kâfirliği tartışılamayacak olanlara bile Mü’min denilmeye başlandı. Birinci ifrat hâlinde işin asıl sebebi (büyük ölçüde dînî bir kaygı olmakla beraber) câhillik iken, ikinci tefrît hâlinde ise câhilliğin yanındaki temel sebeb dünyevileşmek ve maddeperestliktir denilebilir. Karşı çıkılamayacak derecede muhkem tekfîr sebebleri bile artık kimseleri kesmezken, elinde böylesi kavî mesnedler bulunananlar, kâfire kâfir dedikleri içün birilerince karşı atağa geçilip haber-i vâhidlerle dahî tekfîr edilebilmektedirler. Hâsılı, ölçüsüzlük ölçü olunca, işler iyice karıştı. Dikkat edilecek başka bir husûs da şudur ki her iki noktada olanlar, biri diğerinin yerine gitmekle zaman zaman yerlerini değiştirseler de, hep aynı akıl, idrâk ve cehâlet sâhibi kişilerdir.

 Bu iki ucun da yanlışta olduğunu geçtiğimiz hicrî on üçüncü asırda ilk görenlerden biri yaklaşık seksen sene önce Âhirete göçen büyük insan merhûm Enver Şâh el-Keşmîrî idi. O, İkfaru’l-Mulhidin isimli eşsiz eseriyle bu karışıklığı ortadan kaldırdı. İngilizlerin ve başka hâricî ve dâhilî mihraklarının ifsâdlarıyla, yağmurlu havalarda yerden bir günde mantar bittiği gibi, hızla Müslüman yaftalı kâfirler türetildi. İslâm âlimlerinin gayret-i dîniyye sâhibi firâsetli kimseler olmaları ve bu muhteşem eserin de yardımıyla iplikleri tezden pazara çıkarıldı.

 Bilhassa bu gün, siyâsî ve iktisâdî hedeflerle ve şan, şöhret, makam, mevkı ve aktörlük sâikıyle, İslâm ve îmân da’vâsı iyice sulandırılmaktadır. Sözü edilen za’fiyetleri keşfedilenler, önce kiralanmak, sonra da satın almak usûlüyle İslâm’ın yıkılışında vazîfelendirilmekte, daha sonra da isbât-ı rüşdlerine göre yıkım ihâlesi bizzat onlara verilmektedir. Böylece baştaki gaflet nihâyette hiyânetle noktalanmaktadır. Artık Âlem-i İslâm sanki Lawrens’leri hiç görmemiş veya duymamış olmanın verdiği rahatlık içindedir. Nihâyet munâkaşasız kâfirler, şehidler veya İslâm hâmîleri olarak görülüp gösterilmeye başlandı. Bunun içün de yine İslâm, Kur’ân, Sünnet ve büyüklerin sözleri âlet edilir oldu.

 Rivâyetin Değişik Lafızlarından Bazısı

Mü’minlerin bilerek veya bilmeyerek yanıltılmasına âlet edilen bu hadîsin birçok tarîkı ve lafızları vardır. Bir kısmını buraya alalım:

{ مَنْ قَالَ لِأَخِيهِ يَا كَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا }

 ‘‘ Kim mü’min bir kardeşine ‘‘ey kâfir‘‘ derse, kâfirlik ikisinden birisine döner.‘‘ [1]

 { إِذَا قَالَ الرَّجُلُ لِأَخِيهِ يَا كَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا } 

 ‘‘ Kişi kardeşine ‘‘ ey kâfir‘‘ derse, şüphesiz ki kâfirlik ikisinden birine döner.‘‘

 { إِذَا قَالَ الرَّجُلُ لِأَخِيهِ اَنْتَ كَافِرٌ اَوْ يَا كَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا } 

‘‘ Kişi kardeşine ‘‘ sen bir kâfirsin‘‘ veya ‘‘ey kâfir‘‘ derse, şüphesiz ki kâfirlik ikisinden birine döner.‘‘ [2]

 { إِذَا كَفَّرَ الرَّجُلُ أَخَاهُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا }

‘‘ Kişi kardeşini kâfirlikle suçlarsa, şüphesiz ki, kâfirlik ikisinden birine döner.‘‘ [3]

 

{ أَيُّمَا رَجُلٍ كَفَّرَ رَجُلاً فَأَحَدُهُمَا كَافِرٌ }

‘‘ Hangi adam bir adamı kâfirlikle suçlarsa, onlardan biri kâfirdir.‘‘ [4]

 { أَيُّمَا رَجُلٍ كَفَّرَ رَجُلاً فَإِنْ كَانَ كَمَا قَالَ وَإِلَّا فَقَدْ بَاءَ بِالْكُفْرِ}          

‘‘ Hangi adam bir adamı kâfirlikle suçlar ve eğer o kişi dediği gibi (kâfir) ise (bir mes’uliyeti yoktur); değilse, o kâfirliği (kendine) döndürülür.‘‘ [5]

 { أَيُّمَا امْرِئٍ قَالَ لِأَخِيه كَافِرٌ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا إنْ كَاَنَ كَمَا قَالَ وَإِلَّا رَجَعَتْ عَلَيْهِ }

 

‘‘ Hangi kişi kardeşine kâfir derse, şüphesiz ki kâfirlik ikisinden birine döner; eğer dediği gibiyse (bir vebâl gerekmez) aksi hâlde (bu suçlama) kendine döner.‘‘ [6]

 

 { أَيُّمَا رَجُلٍ قَالَ لِأَخِيه يَاكَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا }

 

‘‘ Hangi adam kardeşine ‘‘ ey kâfir!.‘‘ derse, kâfirlik ikisinden birine döner.‘‘ [7]

 ‘‘Ehl-i Kıble’den hiçbir kimseyi, hiçbir günah sebebiyle –o günahı helâl saymadıkça- kâfirlikle suçlamayınız‘‘ [8]

‘‘ Kişi îmândan, ancak onu îmâna sokan seyler(in hepsini, yâhud bir kısmını veya birin)i inkâr etmekle çıkar.‘‘ [9]  

‘‘ Doksan dokuz şey bir kimsenin mü’minliğine, bir şey de kâfirliğini gösteriyorsa, ona kâfir denmez.‘‘ [10]

 Şimdi yukarıdaki sözleri nasıl anlayacağız?

 Sıradan câhil kimselerin, yâhud öz İslâmî anlayışı raydan çıkmış az buçuk mürekkep yalamışların veya cüz’î İslâmî ma’lûmâtını İslâm dışı bilgiler ve zihniyyetlerle karıştırıp beynini ve kalbini mozaik beton hâlinde dondurarak kayalaştıranların anladığı gibi mi, yoksa İslâm âlimlerinin ve âriflerinin anlayıp anlattığı gibi mi anlayacağız?

 Mes’eleye girmeden önce birkaç Husûsun bilinmesi lâzım geldiğine inanıyoruz. Bunlardan her biri bir bakıma sorulan şu suâle başlı başına birer cevâbdır.

 Birinci Husûs

Büyük Günâhı İşleyeni Tefîr Etmemek, Onu Günaha Cesâretlendirmek Ve Azmettirmek İçin midir?

Evet, ilmî çerçevede kesin ve sahîh, te’vîl kabûl etmez Şer’î dayanak bulunmadan, olur olmaz bir şekilde, önüne geleni tekfîr etmek, sapık tâifelerin, tekfîr etmemek de Ehli Sünnet’in şiârıdır.

Ancak ihtimâlli noktalarda ise, şimdilerde yapıldığı gibi lâubâlî ve lâkaydî davranmak aslâ câiz olmayıp, hakkında küfre girmek ihtimâli bulunan kimselerin mutlaka küfür tehlikesiyle korkutulmaları lâzımdır.

Hattâ -değil küfür ihtimâli- kâfir yapmayacak olan haramlarda bile gerek şu günahı işleyen, gerekse onu gören Mü’minlerin son derece korkması ve dehşete kapılması gerekir. Zîrâ, Ahmed İbnu Hanbel, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî’nin Abdullâh İbni Mes‘ûd radıyellâhu anhu’dan merfû’ ve mevkûf olarak[11] yaptığı rivâyette şöyle buyrulmuştur:

 

{ إِنَّ الْمُؤْمِنَ يَرَى ذُنُوبَهُ كَأَنَّهُ فِي أَصْلِ جَبَلٍ يَخَافُ أَنْ يَقَعَ عَلَيْهِ وَإِنَّ الْفَاجِرَ يَرَى ذُنُوبَهُ كَذُبَابٍ وَقَعَ عَلَى أَنْفِهِ قَالَ بِهِ هَكَذَا فَطَارَ }

 

 

‘‘ Şübhe yoktur ki Mü’min, günahlarını, sanki dibine oturduğu ve başına yıkılmasından korktuğu bir dağ gibi görür. Yine şübhe yoktur ki fâcir,[12] günahlarını, sanki burnuna konan ve eliyle kovalayınca hemen uçacak olan bir sinek gibi görür.‘‘[13] 

 İkinci Husûs

Belli Bir Mü’minin Kâfirliğine Dâir Hükmü Kim Verebilir?

Müftînin ‘kâfir olur’ demesiyle, kâdı efendinin ‘kâfirdir’ demesi arasındaki farkı, cahiller bilmese veya göz ardı etseler de, âlimler bilmek ve göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Kâdı efendinin hükmü belli bir kişi içün son ve kesin hükümdür. Müftînin hükmü ise küfrü îcâb ettiren söz, yâhud fiil bakımından olup, çok kere muayyen bir şahıs içün değildir. Belli bir kişi içün olsa bile, son ve kesin hüküm değildir.

Üçüncü Husûs

Kâdı Efendinin, Dinden Döneni Öldürmeye Hükmetmesi Nasıl Olur?

Kâdı efendinin hükmü, öldürmeyi, tevbeye çağrılmadan önce câiz, sonra ise İslâm devletine vâcib kılar. Müftînin hükmünde ise öldürmek olmaz; fiilin hükmü bildirilir. Bu hüküm sözü edilen kişiye mutlak olarak izâfe edilemez.

Dördüncü Husûs

Kâfire Mü’min demek, Mü’mine kâfir demekten Daha mı Ehvendir? 

Zâhiri Mü’min olup tartışmasız bir şekilde küfrü îcâb ettirecek inanç, söz veya fiiline rastlanmayan bir kişiye kâfir demek bir şekliyle kişiyi nasıl kâfir yaparsa, zâhiri münakaşasız küfür olup, o küfrü hükümsüz kılacak îmânî ve İslâmî söz veya fiiline şâhid olunmayan birine Mü’min demek de şu sözün sâhibini kâfir yapar. Zîrâ birincide îmâna küfür, ikincide de küfre îmân denilmiş olur ki, her ikisi de küfürdür.

Beşinci Husûs

Kâfire ‘Kâfir’ Dememek Modası Ne Zaman Çıkmıştır?

Kâfire kâfir dememek, kâfirlerin Müslümanlarla eşit hâle getirildiği, ardından da hâkimiyet elde etmeye başladığı Tanzîmât’tan i’tibâren âdet hâline getirilen şahsiyyetsizlik damlayan çirkin bir bid’attir. Bu, daha sonra hep -İslâm ile alâkasız olarak- İslâm dışı siyâset îcâbı bir muâmele olagelmiştir. Bu tavrın, kimilerince İslâmî bir kılıfla aslî hüvviyyeti örtülmeye çalışılsa da İslâmî hassâsiyyetle uzaktan yakından hiçbir alâkası yoktur.

Zâhirde kâfir, hattâ açık ve azılı İslâm düşmanı olanlara kâfir demek, aslâ bir sû-i zan değildir. Bunun sû-i zann olduğunu söylemek, mes’eleyi bilmemek veya yalan söylemek, buna âyetten veya hadîsden delîl getirmek ise, kelimeleri tahrîf etmiş olmakla Allah’a ve Resûlüne iftirâ etmektir. Asıl hâli küfür olan insanlara kâfir deyip kâfir muâmelesi yapmak, Şerîat’in emri olup işin zâhirine bakar ve kesin bilgiye muhtâc değildir. Aksi bir iddiâ Şerîat’in birçok ahkâmını iptâl eder.

Bu husûslar bilindi ve anlaşıldıysa, deriz ki; bu hadîsi ve bu vâdîdeki hadîsleri birkaç Cihetten ele almak lâzımdır:

Birinci Cihet

Doksan Dokuz Şey Küfrünü, Bir Şey de İslâm’ını Gösteren Kişiye ‘Kâfir’ Denemez mi?

 ‘Doksan dokuz’ ve ‘bir’ sözü, ya ilim, akıl ve idrâk kısırlığı yüzünden anlaşılmıyor veya hâinlik olduğundan farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor. Zîrâ, değil doksan dokuz şey küfrünü, bir şey de İslâm’ını gösterdiği takdîrde, dokuz yüz doksan dokuz mes’ele îmânı, bir mes’ele de açık ve kesin olarak küfrü gösterdiği takdîrde bile bu vasfı taşıyan kişiye Mü’min denilemez, kâfir denilir: Bunun böyle olduğunu, İslâmî ilimlerden azıcık haberi olan her akıl ve idrâk sâhibi bilir.

‘Bir kişinin doksan dokuz mes’ele küfrünü, bir mes’ele de Müslümanlığını gösterse, o kişi mü’mindir’ sözü, hiçbir akâid kitâbında bulunmayan saçma bir sözdür. bazı kitâblarda yer alan söz tamamen farklıdır. Doğrusu, ‘yüz ihtimâlden doksan dokuz ihtimâli küfrü, bir zayıf ihtimâl de îmânı gösteren bir mes’ele’den dolayı bir Mü’mine kâfir denilemez’ şeklindedir. Aralarındaki fark ise aklı ve ilmi olanlar katında çok açıktır.

İkinci Cihet

Kişi Her Zaman Kendini Îmâna Sokan Şeyleri İnkâr Etmedikçe Dinden Çıkmaz mı?

Kişi kendini îmâna sokan şeyler(den hepsi veya bir kısmı, yâhud da birin)i inkâr etmedikçe dinden çıkmaz, sözü doğrudur. Ancak bu doğru söz, doğru anlaşılmadıkça ne kıymeti var? Kişiyi îmâna sokan, tasdîk veya tasdîk ve ikrârdır. Bunların inkârı ise tekzîble, yani yalanlamak ile olur. Bazı söz ve fiiller dinde, îmânı yalanlamak, bazıları da îmânı yalanlamak alâmeti olarak kabûl edilmiştir. Mevâkıf ve Seyyid Şerîf Şerhi,[14] Şerhi Âkaid[15] ve Hâşiyesi Hayâlî,[16] Hızır Bey’in kasîde-i Nûniyye’si ve Şerhleri, Hayâlî,[17] Dâvûd-i Karsî[18] ve Uryânî[19] ve başka eserlerde bunun böyle olduğu ve husûsan Şerhu’l-Mevâkıf’da bu husûsta icmâın bulunduğu ifâde edilmektedir.

Âlimlerimiz her iki sûrette de kişinin îmândan çıkacağını söylemişlerdir.

Üçüncü Cihet

“Ehl-i Kıble Tekfîr Edilemez” ne Demektir?

‘Ehli kıble tekfîr edilemez’ sözü de doğrudur ve fakat şiddetle îzâha muhtâcdır. Bu söz, küfrü kesin îcâb ettirecek bir söz, fiil ve tavır bulunmadığı takdîrde, zann, şekk ve vehim mertebesindeki delîllerle hiçbir Mü’minin kâfirlikle suçlanamayacağını ifâde etmektedir. Yoksa namaz kılıp, îmân esâslarını, farzları, sübûtu ve ma’nâyı göstermesi kesin delîllerle sâbit İslâm’ı, Kur’ân ve Sünnet hükümlerini inkâr eden kimsenin -namaz kılsa da- kıble ehli kabûl edilmesi mümkin değildir. Aksi hâlde namaz kılan ama şimdi Allah’ın kanunları geçerli olamaz diyenlerin Mü’min kabûl edilmeleri lâzim gelecekti ki, bu düşüncenin bâtıl olduğunda en küçük bir tereddüt yoktur.

Burada hiçbir zaman akıldan çıkarılmaması îcâb eden mühim bir nokta da vardır ki, o da şudur: “Zann, şekk ve vehim mertebesinde olan delîllerle hiçbir Mü’mini kâfirlikle suçlayamayacağımız,” onlara bu tehlikeyi hâtırlatmayacağımız, onları bu tehlikeyle korkutmayacağımız demek değildir. Aksine hiçbir sûrette unutmayacağız ki, bir Mü’min içün olan, -değil büyük- en küçük bir küfür ihtimâl ve tehlikesi yüzünden yırtınırcasına bağırmak en büyük İslâmî ve insânî vazîfelerimizdendir.

Dördüncü Cihet

Mü’min Bir Kardeşine, ‘Ey Kâfir!’ Diyenin Hükmü Nedir?

‘Kim mü’min bir kardeşine, ey kâfir!.. derse ve kâfir değilse, kafirlik kendine döner’ hadîsi sahîhtir. Lâkin böyle bir sözün söylenme şeklinin birkaç İhtimâli vardır ki, her ihtimâlin hükmü ayrıdır.

Birinci İhtimâl

Müctehidin Hatâlı Te’vîl ve İctihâdıyla Bir Mü’mine Kâfir Hükmünü Vermesi.

Müctehidin isâbetsiz te’vîl ve ictihâdıyla bir mü’mine kâfir hükmünü vermesi, muhaddislerin ve fukahânın ‘Kur’ân mahlûktur’ diyenlere kâfir demesi, cumhûrun âyet ve hadîslere dayanan te’vîllerle de olsa Allah’a cisim ve mekân isnâd edenlere kâfir demesi, bazı âlimlerin küfür değildir dediği söz ve fiillere, başka bazı âlimlerin küfürdür hükmünü vermesi işte bu türdendir ki; bunlar akâid ve fıkıh kitâblarında bolca mevcûddur. Oysa küfür olup olmadığı ihtilâflı mes’elelerde taraflardan birisinin, verdiği bu hükmüyle kâfir olacağını söyleyen hiçbir âlim yoktur. İctihâda dayanan, ama isâbetsiz olan bir tekfîr, bu hükmün sâhibini kâfir yapmayacağı gibi, ortada dîni muhâfaza gayreti ve ictihâd olduğundan dolayı ecir sâhibi de yapabilir.

Nitekim İmâm Buhârî, evvelâ yukarıda aldığımız hadîslerin başlığını ‘Kardeşini te’vîlsiz olarak kâfirlikle suçlayanın, (kardeşine kâfir) dediği gibi kendisin kâfir olacağı bâbı’ şeklinde attıktan sonra, “bunu (‘ey kâfir!’ sözünü) te’vîl ederek veya bilmeyerek söyleyeni kâfir olmakla suçlamak görüşünde olmayan(lar) bâbı” biçiminde bir başlık koymuş ve buna dâir rivâyetler serdetmiştir.

İkinci İhtimâl

Bir Mü’mine Bilmeden Kâfir Demek

Hakâret maksadıyla veya câhillik îcâbı olarak bir mü’mine ‘ey kâfir’ demek: Bunun hükmü, kâfirlik olmayıp, fâsıklıktır. Tabiîdir ki bu da büyük bir şeydir. Neûzü billâh…

Üçüncü İhtimâl

Bir Mü’mine Hakâret Maksadıyla Kâfir Demek

Bir mü’mimine, bilmeden, câhillik îcâbı kâfir demek, en fazla günâh olur.

Dördüncü İhtimâl

Bir Mü’min’e, Onun Mü’min Olduğunu Bildiği Hâlde, Kasıdlı Olarak Kâfir Demek

Bir Mü’min’e, onun Mü’min olduğunu bildiği hâlde, kasıdlı olarak kâfir demek:

Bu ‘kâfir’ demenin hükmü, bunu söyleyenin kâfir olacağıdır. Çünki bu noktada îmâna küfür demiş olur. Bu ise küfürdür. Öyleyse bu sözü sarf eden kâfir olur.

Birinci ve ikinci İhtimâllerdeki başlıklar İmâm Buhârî’nin Sahîh’ine koyduğu başlıklardır. Oradan aldığımız bu başlıklar -ki bunlar O’nun yaptığı rivâyetlerden ictihâdıyla çıkardığı manalardır- bu dediğimizi te’yîd etmektedir.[20]

Hâsılı, bir yanda dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz mes’ele güçlü şekilde Müslümân olduğunu gösteren bir kimseyi, yukarıda geçen üstelik hem (mütevâtir olmayıp haber-i vâhid olduğundan) sübûtu, hem de ma’nâyı göstermesi zann bildiren hadîse dayanarak kâfirlikle suçlayabilen, diğer yandan da doksan dokuz ayrı mes’ele kuvvetli bir şekilde kâfirliğini gösterdiği hâlde, bir zayıf mes’ele zayıf bir biçimde mü’minliğini gösteren birini Mü’min i’lân edebilen bir zavallıyı her yönüyle (îmânî, ilmî, tıbbî vb.) müşâhede altına almaktan başka ne yapabilirsiniz?..

Netîce

İslâm Düşmanları Övülüp Mü’minlere İyi Gösterilebilirler mi?

Kesin bir kâfirin… Hele bilhassa, asrımızda İslâm’a en büyük darbeyi vuran… Dünya Müslümanlarını başsız bırakıp çil yavrusu gibi dağıtan… Zamanındaki ve kendinden sonraki dünyanın diğer zâlim ve kâfir zorbalarına önder ve model olan… Milyonları îmânsızlaştıran… İrili ufaklı sayısız korkunç îmânsızlık tezgâhları ve faprıkaları kuran… Kur’ânda la’netlenen Ashâb-ı Uhdûd’u çok gerilerde koyan… On binlerce İslâm âlimini ve Müslüman’ı -Müslüman olduğu içün- asan ve kesen… Âkıbeti i’tibârıyla îmânına dâir sahîh bir delîl şöyle dursun hiçbir zayıf karîne bile bulunmayan… Kâfirliğini gösteren sarîh ifâdeleri kendinin ve kullarının kitâblarında açıkça okunan… Ve daha nice kâfirlik vasfını taşıyan zorba kâfirlerin îmânla göçmek ihtimâlini (!) göz önünde bulundurarak haklarında hüsn-i zann yapmak veya mü’minlere hüsn-i zann yaptırmak ve onları aldatmak -hangi maksadla olursa olsun- affedilmez bir hatâ, hattâ ileri derecede bir hiyânettir.

Müslümanlar, kâfirlerin cenâze namazlarını kılmazlarken, onların îmânla göçmüş olmaları çok zayıf, hattâ güçlü bir ihtimâl bile olsa, bunu onların zâhir hallerine bakarak yaparlar; çünki onlarda asıl olan küfürdür. Mü’minlerin de kâfir olarak ölmüş olmaları kuvvetle mümkin ve muhtemel bile olsa küfürlerini gösteren açık ve kesin bir delîl görmedikçe namazlarını kılarlar. Çünki onlarda da asıl olan îmândır. Başkasının küfür ve îmânını kesin bir şekilde bilmek imkânsız olduğu içün, dünyada kâfire kâfir, Mü’min’e de Mü’min muâmelesi yapmak, kâfir’in kâfir olarak, Mü’minin de Mü’min olarak öldüğünü bilmek ve ona göre davranmak zâhir alâmetler ve zanna dayanarak olur. Buralarda yakîn/kesin bilgi imkânsızdır ve yakînin imkânsız olduğu yerde zann yakîn yerine kâimdir hükmünce yakîn aranmaz.

Bir hocamız -hafızahullâh- bize yirmi sene kadar önce şöyle bir hâdise nakletmişti:

Şark vilâyetlerinde velî olduğuna hüsn-i zann edilen âlim ve fadıl bir zât vardı. Allah ona rahmet etsin. Bir küfür önderine, on binlerce Mü’min’in kâtili bir zâlime bedduâ etmeyi ve la’net okumayı her gün içün kendisine vird edinmişti. Bağlılarından bir zât ‘seydam, bu insanın âkıbetini biz bilmiyoruz. Belki îmânla göçmüştür. Ona neden böyle bedduâ ve la’net okursun?’ dedi. O da‘ya! öyle mi?’ deyip bedduâ ve la’net okumaya son verdi. Bir zaman sonra rü’yâsında o zorba zâlimi görmüş; eline bir kazma almış, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimizin kabrini yıkıyordu. Bunun üzerine sabahı beklemeden seher vakti ona bu sözü söyleyen kimseyi çağırtmış ve ‘gördün mü bana yaptığını, ben şimdi o terk ettiğim bedduâ ve la’netleri nasıl kazâ edeceğim?!..’ demiş.
 

Başkaları ne der bilemem ama bence anlatılan bu hâdisede akıllı ve hassâs mü’minler içün ibretler vardır.

{ أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاً }

 

“ Hey!… Allah’ın la’neti, (insanları) Allah’ın yolundan engelleyen ve onda eğrilik arayan (veya Allah’ın yolunu yâhud yolunda olanları eğriltmeye çalışan) zâlimlerin üzerine olsun…”[21]  

{ قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ }

 

 “Ashâb-ı Uhdûd[22] gebersin!..”[23]

 

وَصَلَّى الله عَلَى نَبِيِّنَا وَ عَلَى اَلِهِ و سَلَّمَ تَسْلِيمًا كُلَّمَا ذَكَرَهُ الذَّاكِرُونَ وَ غَفَلَ عَنْ ذِكْرِهِ الْغَافِلُونَ وَالْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمَينَ

 


[1] Mâlik, el-Muvatta’, Kitâbu’l-Kelâm, Mekrûh Olan Kelâm Bâbı (2/984, H:1), Ahmed (2/112) İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan.

[2] Ahmed (2/47), İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan

[3] Ahmed (2/60), Müslim (60/111), Humeydî (698), Ebû Avâne (48)

[4] Ahmed (2/60), İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan,

[5] Ahmed (2/23), İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan

[6] Müslim (60), Tirmizî (2637), Tirmizî, ‘hasen, sahîh, garîb’dir’ dedi. İbnu Hibbân (250) ve diğerleri.

[7] Buhârî (6104), Müslim (60)

[8] İmâm Tahâvî, Akîdetü’t-Tahâviyye, İbnu Ebî’l-İz Şerhi (316), el-Mektebu’l-İslâmî,1408

[9] İmam Tahâvî, Akîdetü’t-Tahâviyye, İbnu Ebî’l-İz Şerhi (331), el-Mektebu’l-İslâmî,1408

[10] Bu uydurma ve asılsız bir söz olup doğru şekli metinde gelecektir. 

[11] Hem Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz’in hem de kendi sözü olarak rivâyet ettiği.

[12] Bezzâr’ın Müsned’inde (5/81-82, H:1654) yaptığı bir başka rivâyette ise ‘fâcir’ yani günahkâr kelimesi yerine ‘münâfık’ lafzı geçmektedir. Eğer bu lafız ‘fâcir’ lafzını açıklıyorsa, ma’nâ bellidir; değilse, amelî münâfıklıkdemek olan sahtekârlık damlayan bir fâcirlik, yâhud bir başka tehlikeli mana murâd edilmektedir. Allâhu a’lem…

[13]Buhârî (6308), Tirmizî (2497), İbnu Mes’ûd radıyellâhu anhu’dan merfû’ (yani burada Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in sözü) olarak.  Kezâ Ahmed (1/383), İbnu Mes’ûd radıyellâhu anhu’dan mevkûf (kendi sözü) olarak.

[14] Adududdîn el-Îcî ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî, el-Mevâkıf ve Şerhu’l-Mevâkıf, (8/361-362), İlmiyye, 1419

[15] Teftâzânî, Şerhu’l-Âkâid  (142) Kestelî Hâşiyesi ile beraber, târîhsiz.

[16]   AllâmeHayâlî, Hâşiyetü Şerhi’l-Âkâid (98) Derseâdet, Mahmûd Beg Matbaası,1322

[17]   Allâme Hadır İbnu Celâl, el-Kasîdetü’n-Nûniyye ve Hayâlî, Şerhu’l-Kasîdeti’n-Nûniyye,Dâvûd el-Karsî hâmişi(120)

[18]   Dâvûd el-Karsî, Şerhu’l-Kasîdeti’n-Nûniyye (120) Matbaatü Şirketi Sahâfiyye, istanbul,1318

[19]    Uryânî, Şerhu’l-Kasîdetü’n-Nûniyye (156), Muhammed Es’ad Matbaası,1301

[20]   Bu mes’elede benzer bilgiler içün ayrıca bakınız: Buhârî Şerhleri, Kirmânî (21/181), Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî,1430, Umdetül-Kari (10/398-400), Âmire, Fethu’l-Bârî (12/143-146), Dâru’l-Fikir,1411, el-Kevserü’l-Cârî (9/470-473), Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî,1429 ve İrşâdü’s-Sârî (9/62-63) Osmanlı baskısı. Tarihsiz.

[21]    Kehf:18-19

[22]   Ve onların vasıflarını üzerlerinde bulunduranlar…

Ashâb-ı Uhdûd: Geçmişte Mü’minleri mü’minlikleri yüzünden hendeklerde yakarak öldürüp yok eden zâlim ve zorbalar. Zâten geberip yok olan bu zâlimler içün ‘gebersinler’ denilmesi o vasıfları bulunduranların da bu bedduâya dâhil olduklarını bildirmektedir. Mes’ele kezâ Ebû Leheb’de de aynıdır.

Ashâb-ı Uhdûd’un Kur’ân’da Burûc sûresinin başında anlatılan zâlimliklerinin tafsîlâtı içün bakınız: Ahmed (6/16,17,18), Müslim (3005), Tirmizî (3340) ve İbnu Hibbân (873)  

[23]    Burûc:4  

 

HÜSEYİN AVNİ