Ömer

Soru: Ben mesnevide ‘’dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor’’ bölümünü okuduktan sonra ney çalmasını öğrenmeye merak sardım. Ayrıca ney sesinin insana huzur verdiği de bilinmektedir. Zira ney diğer çağlı aletleri gibi olmayıp sadece boruyu üfleyerek insanın içinden gelen sesini yansıttığını öğrendim. Ayrıca bazı hocalar müziği yasaklayan sahih bir hadisin olmadığını söylemekteler. Bununu için ney çalmanın sakıncası olmadığını düşünüyorum.

 BİSMİHİ TEÂLÂ

Musiki meselesi gerek mutekaddim, gerekse muteahhir ulemanın tartıştıkları önemli konulardan biri ve hali hazırda insanlar arasında söndürülmesi imkânsız bir ateş gibi yayılmaya devam etmekte. Musiki’de hem insan sesi, hem de musikinin icrasında kullanılan aletlerin sesi bulunmaktadır. Bir takım kişilerin ‘’ ne kur’an da ne de sünnette musikiyi yasaklayan sahih bir hüküm yoktur’’ şeklinde ki zorlama yorumları her ne kadar gerçeği yansıtmasa da, bir an bu zorlama yorumun gerçek olduğunu varsayalım. Şer’i şerifin yasakladığı şeyler iki kısımdan müteşekkildir. 1) Bir kısmı içeriği sebebiyle yasaktır, 2) Bir diğer kısmı fesadı ihtiva eden bir yola sebeb olduğu için yasaktır. İlim ehli, sebebleri gaye ve neticeleri ile değerlendirip maksatları ve netice de vardığı nokta itibarıyla düşünen kişidir. İnsanları harama sürükleyen yolların kapanması (Seddi zerai) islâmın maksatlarındandır. Bunu bilen birisinin musikinin içerisinde yasakların olduğunu kabul etmesi, ilmin gerektirdiği bir husustur. Bununla beraber bu konuda sahih bir hadis yok demek mümkün değildir. Zira Buhari’de ‘’

 

لَيَكُونَنَّ مِنْ أُمَّتِي أَقْوَامٌ يَسْتَحِلُّونَ الْحِرَ وَالْحَرِيرَ وَالْخَمْرَ وَالْمَعَازِفَ وَلَيَنْزِلَنَّ أَقْوَامٌ إِلَى جَنْبِ عَلَمٍ يَرُوحُ عَلَيْهِمْ بِسَارِحَةٍ لَهُمْ يَأْتِيهِمْ يَعْنِي الْفَقِيرَ لِحَاجَةٍ فَيَقُولُونَ ارْجِعْ إِلَيْنَا غَدًا فَيُبَيِّتُهُمْ اللَّهُ وَيَضَعُ الْعَلَمَ وَيَمْسَخُ آخَرِينَ قِرَدَةً وَخَنَازِيرَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ

 

‘’ Ümmetimden zinayı, ipek giymeyi, şarap içmeyi ve çalgı aletlerini (meazif) helal kabul eden bir topluluk olacak. Ve bir takım insanlar kendilerine ait davarların yanına serinlemek için gidecekler bu esnada bir fakir ihtiyacı sebebiyle yanlarına gelecek. Onlar bu fakire ‘’ (şimdi git) yarın gel’’ diyecekler. ALLAH (Celle celalühü) gece onlar hakkında hükmünü vererek alemi bırakacak, diğerlerini kıyamet gününe kadar maymun ve domuzlara çevirecek.’’ (1) hadis-i şerifi bulunmaktadır.

 Mesnevi’nin neyden söz eden bölümü ilk beyt’lerdedir.

بشنو اين نى چون حكايت مى‏كند

از جدايى‏ها شكايت مى‏كند

Dinle, bu ney neler hikâyet eder,  ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.

Ancak burada kastedilen ”ney”in ne olduğunu anlamak için Mesnevi’yi şerh eden molla Cami’ye (kuddise sırruhu) kulak vermek gerekir: ‘’ Burada neyden maksat, İslâm dinin de yetişen kâmil, yüksek insandır. Bunlar kendilerini ve her şeyi unutmuş, zihinleri her an, ALLAH’ın (Celle celalühü) rızasını aramaktadır. Ney, Farsça da, yok demektir. Bunlarda kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kişiden hâsıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinden ALLAH’ın (Celle celalühü) ahlakı, sıfatları ve kemalatı zahir olmaktadır.’’ (Mesnevi şerhi)

 Musiki de kullanılan aletler vurmalı, (zil, def, davul v.s) telli, ( ud, tambur, keman, gitar v.s) ve nefesli ( klarnet, flüt, ney v.s) şeklinde sınıflandırılmaktadır. Musiki aletlerinin kullanılması/ çalınması hususunda mutekaddim ve muteahhir ulema iki gruba ayrılmıştır.  Mutekaddim fıkıh kitabların da çalgı aletleri hakkında şunları görmekteyiz:

 Hanefi mezhebi: Hanefi ulemasına göre düğünün ilanı için zilsiz def ve askerleri çosturmak için kullanılan davul haricinde diğer bütün zilli, telli ve nefesli çalgılar haramdır. İmam-ı Mavsili (rahmetullahi aleyh) ‘’el- ihtiyar’’ da: ‘’ flüt, def gibi çalgı aletlerini dinlemek haramdır. Eğer kişi bu sesleri istemeden duyarsa mazurdur ama mümkün olduğu kadar dinlememeye gayret eder. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kaval sesi duyduğunda parmakları ile kulaklarını tıkamıştır’’ (2). İmam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) ‘’el-mebsud’’ da: ‘’Çalgı ve (ölü için) dövünmeye ait flüt ve davul ile eğlenmeye ait şeyleri kiralamak caiz değildir. Zira bütün bunlar günahtır ve ve günah için kiralama antlaşmaları batıldır.’’ (3) İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) ‘’dürrul muhtar’’da: ‘’ Telli çalgılar, mandolin köstek, lir, kanun, flüt ve zil gibi çalgıların çalınması kâfirlerin işleri olmasından dolayı mekruhtur.’’ (4) demektedirler.

 Maliki mezhebi: Maliki âlimleri çalgı aletleri hususunda ihtilaf etmekle birlikte, bu mezhebte meşhur olan görüş telli ve nefesli çalgıların hepsinin haram olduğudur. Maliki âlimleri sadece nikâh için def ve asker için davulu helal görmektedirler. Maliki’lerden sadece İbn-i Arabî (rahmetullahi aleyh) diğerlerine muhalefet ederek bütün çalgı aletlerini helal kabul etmiştir.

 ‘’ Boynuz olarak isimlendirilen flüt ve trompet çalmak, eğer çok zaman harcanmıyorsa mekruhtur, hatta insanı oyalayan her türlü eğlence de aynıdır. Eğer çok zaman alıyorsa diğer telli aletler ve sözlerinde fuhşiyat ve hezeyan olan şarkılar gibi haram olur.’’ (5)

 Hanbelî mezhebi: Hanbeli uleması yaylı ve nefesli çalgıların haramlığına hükmetmiş, davul gibi vurmalı çalgılara gelince, burada ihtilaf etmişlerdir. Racih olan görüş bunların da haram olmasıdır. Def’lerin mübah olması, ancak zilsiz olmasıyla mümkündür.  Erkeklerin def çalmaları racih olan görüşe göre mekruhtur.

 Hanbeli mezhebinin ‘’ el mubda’’ isimli fıkıh kitabının vasiyet bölümünde, ‘’ Davul, flüt, tambur, mandolin bunların hepsi eğlenceye dâhildir. Bunların içinde yaylı çalgı olsun olmasın fark yok, hepsi de haramdır. Çünkü bunlar günah için hazırlanmıştır.’’ (6) derken,‘’ Flüt ve tambur gibi çalgı aletleri haklarında nass bulunduğu için haramdır. Kim bunları kullanmaya devam ederse şahitliği kabul edilmez. Ud ve zil’de aynı şekildedir. Zira insanlar çoğunlukla sevindikleri zaman mizaçları gereği bunları çalarlar.’’ (7) ifadeleri bulunmaktadır. Hanbeli mezhebi’nin muteber kitablarından olan ”el-mugni” çalgı aletleri hususunda:  ‘’ Çalgı aletleri üç kısımdır. Haram olanlar, telli ve vurmalıların hepsi haramdır. Ud, tambur, piyano, lir v.s haramdır. Kim bunları dinlemeye devam ederse şahitlikleri kabul edilmez. Zira Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) rivayetine göre resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) (Ümmetimin içinde on beş haslet ortaya çıktığında belalara müstahak olurlar.) Eğlence ve çalgı aletlerini de on beş haslet içerisinde saydı. Mubah olan: Def çalmak. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) ‘’Nikâhı ilan edin. Bunun için def çalın’’ buyurmuştur. Erkeklerin def çalması ise her halükarda mekruh olandır. Zira defi kadınlar ve kadınlaşanlar çalar. Erkeklerin çalması kadınlara benzemektir ve resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlara benzeyen erkeklere lanet etti.’’ (8) demektedir.

 Şafii mezhebi: Şafii mezhebinde çalgı aletleri hakkında birçok görüş olup, çalgı aletleri hususunda ihtilaf bulunmaktadır. Şafii mezhebinden bir kısım âlim nefesli ve telli çalgıların haram olduğunu, vurmalılardan ise sadece zilsiz defin helal olduğunu söylemiştir.(9)

 Müteahhir ulemanın yazdığı kitablarda da genellikle mütekaddim ulemanın görüşleri parelinde bilgiler bulunmaktadır:

 ‘’Şarkı dinlemek çirkin ve haram olan bir şeydir. Zira şarkı dinlemek kalplerin katılaşmasına sebeb olur, ALLAH’ı (Celle celalühü) zikirden ve namazdan alıkoyar. İlim ehlinin birçoğu (وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ) ‘’ İnsanların bir kısmı ALLAH yolundan saptırmak için boş sözü satın alırlar’’ (Lokman/6) ayeti kerimesini şarkı olarak tefsir etmişlerdir. Abdullah ibn-i Mesud (radıyallahu anh) ayeti kerimede ki boş sözün şarkı olduğuna yemin etmiştir. Şarkı ile beraber flüt, ud, keman ve davul gibi çalgı aletleri olduğu zaman daha şiddetli haram olur. Bazı âlimler çalgı aletleri ile beraber şarkının haram olduğu hususunda icma olduğunu beyan etmişlerdir. Öyleyse çalgı aletleri ve şarkılardan kaçınmak vaciptir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Ümmetimden zinayı, ipeği, şarabı ve çalgı aletlerini helal sayan bir topluluk olacaktır.’’ Buyurmuştur. (10)

 

وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُوراً

 

( Ve onlardan kime gücün yeterse onu sesin ile oynat ve onların üzerine süvarilerinle, piyadelerinle sayhada bulun ve onlara mallarda ve evlatlarda ortak ol, ve onlara vaadler de bulun, onlara şeytanın vaat edeceği şey aldanıştan başka bir şey değildir.) (İsra /64)

 Ayetin manası, ALLAH (Celle celalühü) Şeytana şöyle diyor: Gücün yettiği kadar müzik ve şarkı ile onları aldat, onları oyala, şarkı ve müzikle beraber olan bütün çalgı aletlerin ile onları günaha, fuhşiyata çek demek olur. O zaman şarkı dinleyenler bilsinler ki, Şeytan onları tamamen kaplamış ve onlar şeytanın bölüğünden olmuşlardır. Şeytan onları bana doğru gelin diye çağırdıkça onlar ‘’lebbeyk’’ diyerek şeytana tabi olmuşlardır. İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh) bu ayetin tefsirin de: ‘’ Muhakkak ki bu ayet şarkının, çalgı aletlerinin ve eğlencenin haram olduğuna delildir. Mademki şeytan bunlar şeytanın sesi ve fiili, o zaman bunlardan sakınmak gerekir.’’ İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh) bu sözünü imam-ı Ahmed’in (rahmetullahi aleyh) İbn-i ömer’in (radıyallahu anh) kölesi nafi’den rivayet ettiği bir hadis ile delillendirmektedir. Nafi diyor ki ‘’ Ben bir gün İbn-i Ömer yolda (radıyallahu anh) ile gidiyordum. Ne zaman bir çobanın kavalının sesini duydu parmakları ile kulaklarını tıkadı, ve atın yönünü değiştirdi.. Bir müddet gittikten sonra bana ‘’ Ey Nafi (kaval) sesi(ni) hala duyuyor musun?’’ diye sordu. Ben ‘’Evet’’ diye cevap verince, ben ‘’duymuyorum’’ diye cevap verinceye kadar gittik. Bunun üzerine İbn-i Ömer (radıyallahu anh) parmaklarını kulağından çekti ve atın yönünü tekrar (ilk yöne doğru) çevirdi ve ‘’ Ben resulullah’ı (Sallallahu aleyhi ve sellem) çobanın kaval sesini duyunca benim gibi parmakları ile kulaklarını tıkadığını gördüm’’ dedi. İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh) bundan sonra : ‘’ Bu o zaman normal bir ses çıkaran bir aletin sesiydi, peki zamanımızda ki aletlerin sesinde nasıl olur?’’ demektedir. (11)

 Çalgı aletlerine gelince, Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbelî mezheblerinin meşhur görüşüne göre ud, tambur, piyano, davul, flüt, ney ve bunlara benzer telli ve vurmalı çalgıların hepsi haramdır. Kim bunları dinlemeye devam ederse şahitliği kabul edilmez. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  ‘’ Ümmetimin içinde şarabı, domuzu, ipeği ve çalgı aletlerini helal sayan bir topluluk olacak’’ buyurmuştur. Başka bir rivayette ‘’ Elbette ümmetim içinde şarap içen ve şaraba başka isim koyan insanlar olacak. Bunların başlarında çalgı aletleri çalınacak ve şarkı söyleyen kadınlar oynayacak. ALLAH (Celle celalühü) bunları yerin dibine geçirecek ve bunları maymun ve domuza çevirecek’’ şeklinde buyurmuştur. Dört mezheb çalgı aletlerinin haram olduğunu kur’an dan ‘’ İnsanlar içinde ALLAH’ın yolundan çevirmek için boş sözü satın alanlar vardır’’ (Lokman/6) ayeti kerimesini delil getirmişlerdir. İbn-i Abbas (radıyallahu anh) boş söze şarkı demiştir.

Makul olan: Bu ayetten kasıt müzik aletleridir. Ve bu aletler insanları ALLAH’ın (Celle celalühü) zikirden ve namazdan alıkoyuyor ve mallarının yok olmasına sebeb oluyor. Bu yüzden çalgı aletleri şarap gibi haramdır.’’ (12)

 Kaynaklar:

(1) İbn-i Hazm (rahmetullahi aleyh) bu rivayeti zayıf kabul etmiştir. Ancak El-Iraki (rahmetullahi aleyh) ‘’ El muğni an hamli’l esfar’’ isimli eserin de ( c:1 sh:566) bu rivayeti zikrettikten sonra ta’lik (1-a) suretinde olduğunu ve İbn-i Hazm’ın (rahmetullahi aleyh) bu sebeble zayıf saydığını kaydetmektedir.

1-a) Ta’lik hadis: Usulü hadis’te isnad’ta ravilerin bir veya bir kaçının söylenmemesi demektir. Bir kısım usulcüler isnad’ın tümünü zikretmeden ‘kale resulullah” veya ” kale ibn-i abbas” şeklinde denilmesi olarak tarif etmiştir. Bu şekilde isnad’tan bazı ravilerin veya isnad’ın tümünün söylenmeden rivayet edilmesi pek çok alim tarafında sened’te kopukluk olarak kabul edilmiştir.

Ancak ta’lik hadis Buhari’nin en önemli özelliklerinden birisidir. Zira onun bu şekilde ta’lik rivayetleri arz veya munâvele şeklinde aldığı rivayet edilmiştir. Ta’lik hadis’in hükmü, sahih hükmü verilmiş bir kitabta nakledilirse, sıhhat’tir.

 (2) Mavsili, El- ihtiyar, c: 4 sh: 177

 (3) Serahsi, El- Mebsud, c: 18 sh: 396

 (4) İbn-i Abidin, reddul muhtar, c: 1sh: 108

 (5) Ahmed b. Muhammed savi, haşiyetu’s-sâvi,  c:5 sh:215

 (6) El-mebda’ şerhu mukna’, c:6 sh:52

 (7) El-mebda’ şerhu mukna’, c: 10 sh: 175

 (8) El- mugni, c: 23 sh: 182,184

 (9) Dr. Hüsameddin afene, Hükmü’l musiki fi’l islâm, sh:5, 12

 (10) Ahkamü’ş-şer’iyye, c: 1 sh:1,6

 (11) Ahtau ammetü tekaa fiha’n-nisa, c: 1 sh: 23

 (12) Vehbe zuhayli, fıkhu’l İslami ve edilletuhu, c: 4 sh:212, 213

BİSMİHİ TEALA

Soru: Günümüzde insanlar adli bir sorunla karşılaştıkların da beşeri kanunlara gitmek zorunda kalmaktadırlar. Bu durumda gittikleri mahkemede ki hakimlerin itikadi durumları önem taşımaktadır. Bir müslüman bu durum da günümüz hukuk fakültelerinde okumak suretiyle hakim, savcı veya avukat çıkmaları caiz midir?

 

Cevab: Meselenin sadece hukuk fakültesinde okumak yönü olmakla beraber bu fakültelerde okuyan insanların itikadi durumları önem kazanmaktadır. Zira bir insanın müslüman olması, o kişinin ALLAH’a (Celle celalühü) ve onun indirdiklerine icmali olarak dahi olsa, ve bunları kalbi ile tasdik dili ile ikrar etse ehl-i sünnete göre bu hal üzere ölürse mü’min, dolayısıyla işlediği günahlar (eğer onların helal olduklarına inanmıyorsa) onu iman dairesinden çıkarmaz. Bu durum bilindikten sonra, öğrenilen veya talep edilen ilim sebebiyle insan kafir olur mu? Sorusunun cevabını bulmaya çalışalım.

 

Ulema ilmi tarif ederlerken; ilim, malûm olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir. Şeklinde tarif etmişlerdir. Bu durum da hiç bir ilim mücerred olarak öğrenilmesi sebebiyle insanı küfre götürmez. Nitekim islâm dini öğrenilmesi haram olan ilimlerin başında ki, sihir ilminin dahi mücerred olarak öğrenilmesini küfür olarak kabul etmez. Sadece o ilmin tatbik edilmesini insanı küfre götürdüğünü kabul eder.

 

İslâm sihir ilminin dahi sadece öğrenilmesini küfür olarak kabul etmedikten sonra hukuk fakültelerin de öğrenilen ilmin de fıkhın yorumsuz hükmüne göre caiz olması gerekir. Bu ilmi öğrenen kişinin bundan sonra bu ilmi nasıl ve hangi amaçla kullanacağı önem taşır. Eğer bu ilmi öğrenen kişi ‘’Devletin dini adalettir’’ görüşüne göre amel eder, öğrendiği ilmi mutlak veya kısmen adaletin idamesi için, elinden geldiğince zulme engel olmak, herhangi bir haksızlığa ugrayanın hakkının alınması veya haksızlığa uğrayanın savunulması v.s gibi gaye ve amaçlarla olursa islâm bu durumu bir görev hatta ibadet olarak dahi kabul edebilir. Ancak bu kişinin gaye ve amacı bunların haricinde ki bir şey olursa, o zaman bu kişi ya fasıktır veya kafir.

 

Bu durum da hukuk fakültesini bitirerek hakim olan kişinin, ‘’ وَمَن لَّمۡ يَحۡكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡكَـٰفِرُونَ ‘’ ‘’ Kim ALLAH’ın indirdikleri ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerdir.’’(Maide/44) ayeti kerimesi ne göre, beşeri kanunlara göre hüküm vermesi durumun da durumu nedir? Sorusunun sorulması kaçınılmaz olmaktadır.

 

Öncelikle bu ve buna benzer ayetlerin belli kayıtlara göre olduğunun bilinmesi zaruridir. Bu ayetlerde belli kayıtlar bulunmaktadır.Kısaca bunlara değinmek gerekirse:

 

 Günümüzde hâkim denildiği zaman, ‘’ Mahkemelerde davaları karara bağlayan kişi’’ şeklinde tarif edilmektedir. Dolayısıyla günümüzde ki hakimlere ‘’ hâkim’’ denilmesi mecazi bir ifadedir. Zira bu gibi davaları karara bağlayan hâkimler gerçek hakimler tarafından belirlenmiş bir hükmü uygulamaktadırlar. Eğer bu hüküm mutlak adaletin tesisi yönünde olmayıp, zıddına olur ve hâkimin bu hükmü icra esnasında takdir hakkı bulunmaz, bununla beraber eline geçen ilk fırsatta mutlak adaletin tesisi için elinden geleni yapar ve takdir hakkının olmadığı yerlerde hükmü kerhen icra ederse, yani hüküm ifadesiyle ‘’ehven-i şer’’ olanı seçerse bu durumda ayetin kapsamına girmesi ve küfür olarak nitelendirilmesi zordur. Zira ehl-i sünnete göre helal kabul edilmediği müddetce işlenen günahlar sebebiyle kişi kafir olmaz.

 

İnsanın şirk dışın da işlediği hiçbir günah sebebiyle küfre girmesi mümkün olmadığına göre, ve ALLAH’ın (Celle celalühü) indirdiklerinin hak olduğuna iman ettikten sonra bir takim insanların hükümleri müvacehesine göre hüküm vermenin küfür olması nasıl mümkün olur? Ha bu durumda ki bir hakime zalim denilebilir, ama kafir demek nasıl mümkün olsun?

 

Zira o zaman dünya üzerinde hiçbir ülkede müslüman hakim olduğunu söylemek mümkün olmaz. Zira zaman değiştikçe bazı hükümlerin din içerisinde bulunması imkansız hale gelecektir. Nitekim bu durum da ictihad devreye girer, ve bu ictihadların bir kısmı ALLAH’ın (Celle celalühü) muradına muvafık olmayabilir. Bu durumda hatalı ictihad eden kişi resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadisine göre ictihadında hatalı dahi olsa ecir kazanır. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ecir kazandığını söylediği bir kimseye kafir yaftasını asmak nasıl mümkün olur?

 

Alıntı:
Müslümanlar kur’an-ı kerimi anayasa olarak görmektedirler. Kur’an’a anayasa denilmesi doğru mudur

BİSMİHİ TEALA

CEVAP: Bazı sorular vardır bu sorulara hemen müspet veya menfi bir cevap verilmesi bazen zordur. Zira bu gibi sorulara müspet veya menfi bir cevap verildiğin de ibarenin mefhumu muhalifi sizi sıkıntıya sokabilir. Zira hangi cevabı verirseniz verin bir acaba? sorusu sizi etkisi altına alır.Bu soru da, bu tip sorulardan birisidir. Zira eğer ” kur’an-ı kerime anayasa” derseniz bu sefer karşınıza ”Madem kur’an-ı kerim anayasa o zaman anayasaların değiştiği gibi kur’an’ın da bazen değişmesi (dinde reform) gerekmez mi?” sorusu karşınıza çıkar ki, bu soruya ”evet” denilmesi mümkün değildir.

Bu ifadeye karşı çıkan bir kısım ilim ehlinin temel olarak kabul ettikleri itiraz noktasının mihenk taşı burasıdır. Zira ”dinde reform”un kabul edilmesi ALLAH’ın (Celle celalühü) hududuna tecavuz edilmesi demektir ki, hiç bir insana bu hak verilmemiştir. O zaman kur’an-ı kerime bir ”anayasa” kitabı gibi muamele edilmesi ve kabul edilmesi mümkün değildir.

Eğer ”kur’an-ı kerim bir anayasa değildir” derseniz o zaman da karşınıza ” Kur’an-ı kerim müslümanların hayatını düzenleyen bir ilahi kitab olması yanı sıra, içerisin de evliliği, iktisadı, ahlaki v.s her türlü hükmü ana hatları ile içerisin de barındırıyorsa anayasadan farkı nedir?‘‘ şeklin de mukadder bir soru çıkar kı, kur’an anayasadır tezini savunan ilim ehlinin savundukları tezin ana noktası da budur.

Bu fikri savunan ilim ehli madem kur’an anayasa’dır, zira onda anayasanın ilkesini ve temelini bulursunuz, o zaman bunu kur’an anayasa’dır şeklin de ifade etmek mümkündür, şeklin de bu düşüncelerinin temelini oluşturmaktadırlar.

Peki bu iki düşüncenin ortası nedir? Kur’an-ı kerim anayasa mıdır? Değil midir?

Aslın da bu iki fikri şu şekilde uzlaştırmamız mümkün.

Kur’an-ı kerim’e hakikaten anayasa dememiz onun sadece bir kanun kitabı olmaması açısından mümkün olmaya bilir. Ama mecaz olarak dememiz hususunda da engelleyici herhangi bir nass bulunmadığı için mümkündür. Zira bu konudaki müslümanların hassasiyeti, anayasa da bulunan maddelerin kur’an-ı kerim’in ilkelerine aykırı düşmesi ile ilğilidir.