Mustafa

Selamun aleyküm, son zamanlarda yeniden gündeme başörtülü okunması, başörtüsünün serbest bırakılması ile ilgili tartışmalar geldi. Başörtüsüne karşı çıkanların temel dayanaklarından birisi kanunlarla kamusal alnlarda başörtüsünün  yasaklandığıdır.

İslam dininin kamusal alanda başörtüsü takmak ile ilgili görüşü nedir?

BİSMİHİ TEALA

 We aleykümü’s-selam

 Günümüz argümanların dan birisi ‘’kamusal alan’’ denilen argümandır. Günümüzde bir takım insanlar, başörtüsünün insanın özel hayatının bir parçası olduğunu, özel hayatın da istediği gibi giyinebileceğini, başını isterse örtebileceğini, ama bu başı örtülü kişinin kamusal alanda çalışamayacağını, okuyamayacağını, kamusal haklarından yararlanamayacağını ileri sürmektedirler. Buna sebep olarak ta devletin kural ve kanunlarının buna izin vermediğini dolaysıyla, başörtülü bir Müslüman hanımın bu haklardan yararlanamayacağı tezini ileri sürmektedirler.

 Bu argümanı ileri sürenlerin anlamadıkları veya anlamak istemedikleri temel nokta, bir bayanın başını örtmesi İslâm fıkhı açısından kur’an ve sünnetin amir ve kesin hükümlerinden birisi olduğudur. Yani anlaşılması açısından izah etmek gerekirse, kadının başında ki saçı, kadının diğer örtülmesi farz olan organları gibi ‘’avret’’ hükmündedir. Ve nasıl ki, el, ayak ve yüz haricinde ki organları örtmesi farz ise, sacını örtmesi de aynı şekilde farzdır.

 Her ne kadar bu gibi reformist düşünce de olanlar başörtüsünün İslâm’ın emri olmadığını, kur’an da baş örtmenin olmadığını, başörtüsünün zorlama bir husus olduğunu düşünseler, dile getirseler dahi onların bu düşünceleri özellikle Sünni İslâm dünyasında bir geçerliliği ve değeri bulunmamaktadır. Zira gerek kur’an gerekse sünnette ki hükümler, İslâm dünyasının örfüne ve İslâm âlemin de gerekli saygınlığı kazanmış gerek mezheb imamları, gerekse muteber âlimlerin bu konu da ki icmalarına aykırıdır.

 Başörtüsünün kamusal alanda takılıp takılmama meselesine gelince, başörtüsünü özel alanda takılması gerekir diyenlerin anlamak istemedikleri nokta, başörtüsü zaten kamusal alanda farz olan bir husustur. Özel alan denilen kadının evinin içerisin de başını örtmesi hususun da İslâm’ın amir hükmü bulunmamaktadır. Yani başörtüsü özel alan denilen evin içerisi ile ilgili olmayıp, direk olarak toplumsal veya onların ifadesi ile kamusal alanla ilgili olan bir farzdır. Yoksa kadın evinin içerisinde başörtüsüz olarak durabilir. Yani başörtüsü sokağa, kadının diğer insanlarla olan sosyal davranışların da kadın ve erkeğin karışık bir durumda bulundukları ortama çıkılması gerektiğin de bir çıkış vizesi hükmündedir.

 Nitekim başörtüsünün farz olduğunu ifade eden Nur suresinin 31. ayeti kerimesi وَقُل لِّلۡمُؤۡمِنَـٰتِ يَغۡضُضۡنَ مِنۡ أَبۡصَـٰرِهِنَّ وَيَحۡفَظۡنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبۡدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنۡهَا‌ۖ وَلۡيَضۡرِبۡنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَىٰ جُيُوبِہِنَّ‌ۖ  ‘’ Mü’min kadınlara söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini muhafaza etsinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.’’ Buyurmak suretiyle başörtüsünün kamusal alan ile ilgili olduğunu açıkça ifade etmektedir. Yani ayeti kerimeyi başörtüsünü özel alana hapsetmek isteyenlerin anlayacakları dil ile manalandırmak gerekirse ‘’Mü’min kadınlara söyle evden dışarı çıkıp beşeri-sosyal (iktisadi, ticari, kültürel, mesleki) hayata katılabilirsin; ancak bunun için özel başkalarına mahrem olan alanından çıktığın zaman başını örtmek zorundasın.’’

Eki-24-10

Kırtas hadisesi

 
HaKKaNiYeT

Es selamu aleykum Hocam…

Resulullah(sav) vefat etmek üzreyken kalem kağıt istemiş birşeyler yazdırıcakmışki kendisinden sonra ümmet ihtilafa düşmesin diye,,,Bir kısım insanlar kalem-kağıt aramış fakat Hz.Ömer(ra) o bize kurandan başka bir şey bırakamaz diyerek buna müsade etmemiştir.

Bu olay doğrumu?Eğer doğruysa Hz.Ömer(ra) zahirde Resulullah(sav) a muhalefet etmiş gibi duruyor,bunu izah eder misiniz?

BİSMİHİ TEALA

 We aleykümü’s-selam

 İslâm tarihinde üzerinde en çok tartışılan, ehl-i sünnet uleması ile şii alimleri arasında ihtilaf edilen noktalardan birisi de kırtas hadisesi denilen meseledir. Meseleyi önemli kılan noktalardan en önemli ikisinden birisinin sahabe-i kiram’ın özellikle Hz. Ömer’in (radıyallahu anhum ecmein) resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sözünü dinlememesi iddiası, diğeri de şii‘lerin resulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve sellem) sonra İmamet Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) hakkı olduğu ve resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunu vasiyet edeceği, dolayısıyla bunun enğellendiği iddiasıdır.

 Öncelikle meseleyi hadisenin en yakın tanıklarından olan ve hadisenin evinde (odasında) geçen Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) kısaca hatırlamak gerek:

 Kırtas hadisesi hicretin 11. yılının rebiulevvel ayının başlarında resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından beş gün önce Perşembe günü meydana gelmiştir. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) hastalığı ve ağrısı şiddetlenmiş gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Bunun üzerine resululllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ Bana bir divit ve bir de beyaz yaprak getirin. Ben benden sonra sizi ebediyen saptırmayacak bir yazı yazıyorum‘‘ dedi.Bunun üzerine yanında bulunan sahabeler (radıyallahu anhum) kendi aralarında ihtilaf ettiler, ve uygun olmadığı halde yanında tartışmaya başladılar. Ve şöyle dediler:       ‘‘ Şüphesiz hastalığının artmasından dolayı resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  sayıklamaya başladı‘‘ Hatta bu sözü resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) yanında da söylediler. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ Beni yanlız bırakın. Benim üzerinde olduğum şey, benim kendisine çağrıldığım şeyden daha hayırlıdır.‘‘ buyurdu. (İbn-i Esir, el kamil, c:2 sh: 320)

 İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) gelen bir rivayette ‘‘bundan sonra üç şey vasiyet etti. Müşriklerin arab yarım adasından çıkarılması, Medineye gelen heyetlerin kendisinin ağırladığı gibi ağırlanması, Üçüncüsün de ise kasten sustu veya ben unuttum.‘‘ (İbn-i Esir, el kamil, c:2 sh: 320) ilavesi bulunmaktadır.

Müslim’in yine Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet ettiği bir hadiste hadise şöyle rivayet edilmektedir:

 

قَالَتْ قَالَ لِى رَسُولُ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- فِى مَرَضِهِ « ادْعِى لِى أَبَا بَكْرٍ وَأَخَاكِ حَتَّى أَكْتُبَ كِتَابًا فَإِنِّى أَخَافُ أَنْ يَتَمَنَّى مُتَمَنٍّ وَيَقُولَ قَائِلٌ أَنَا أَوْلَى. وَيَأْبَى اللَّهُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلاَّ أَبَا بَكْرٍ

 

‘‘Hz. Aişe (radıyallahu anha) şöyle demiştir. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) hastalığın (ın şiddetlendiği zaman) bana ‘‘ Babanı ve kardeşini (Abdurrrahman <radıyallahu anh>) bir yazı yazdırmam için çağır. Zira cidden ben bir temenni edicinin ‘‘(hilafete) ben daha layıkım‘‘ diye temenni etmesinden korkuyorum.‘‘ dedi. Ancak daha sonra ‘‘ ALLAH (Celle celalühü) ve mü’minler Ebu Bekir’den (radıyallahu anh) başkasına razı olmazlar.‘‘ düşüncesiyle bundan vazgeçti. (Müslim,6332)

 Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) yanında bulunan başta Hz. Ömer (radıyallahu anh) olmak üzere bütün sahabe bu sözü duymuştu. Şii‘lerin  burada ki iddiaları ‘‘ Resulullah(Sallallahu anleyhi ve sellem) kendisinden sonra imamete Hz. Ali’yi (radıyallahu anh) söyleyerek vasiyet edecekti. Ama  Hz. Ömer (radıyallahu anh) buna engel olmuştur.‘‘ şeklindedir. Ancak Müslimin rivayetinde de belirtildiği gibi, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bundan kendi istediği ile vazgeçtiğidir.

 Kaldı ki, şii’lerin dediği gibi olduğunu farz edersek dahi, hadise resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından beş gün önce Perşembe günü meydana gelmiştir. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) pazartesi günü vefat ettiğine göre, arada geçen dört gün boyunca resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) mutlaka yazdırılması gereken bir şey olsaydı, onu mutlaka yazdırır Ne Hz. Ömer (radıyallahu anh) ne de başka biri buna engel olabilirdi. Ama resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir daha kağıt ve kalem istemediği gibi, bu olay hakkında da tek kelime etmemiştir.

 Bununla beraber hadisenin olduğu anda Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) itirazına (sadece gelen bir rivayete göre ibn-i Abbas <radıyallahu anhuma> bir reaksiyon göstermiş onun haricin de) hiç bir sahabe karşı çıkmamış. Eğer bu hareket resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir karşı çıkış veya su-i edeb olsaydı, sahabenin buna itiraz etmemesi nasıl mümkün olabilirdi?

 Meselenin bir farklı yönü de şudur. Bundan önce de sahabe bir çok konuda farklı görüşlerde bulunmuş ve bu gayet doğal karşılalanarak sahabe arasında ki faklı düşünceler kırtas hadisesi gibi büyütülmemiştir. Bu da şii’lerin bu meseleyi siyasi bir hadise şekline sokarak, ehl-i sünnet’e saldırmak için siyasi malzeme konusu yapılmasına sebeb olmuştur.

 Son bir hususta şudur. Şii’lerin iddia ettikleri gibi vasiyetin engellenmesi gibi bir durumda söz konusu olamaz. Zira İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) rivayete göre resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vasiyetini sözlü olarak yapmıştı, ve hiç bir engelleme de yapılmamıştır. İbn-i Abbas‘ın (radıyallahu anhuma) resullah           (Sallallahu aleyhi ve sellem) kasten sustu veya ben unuttum dediği noktanın ne olduğu belli değildir. Dolayısıyla orada resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) imamet hakkında bir şey diyeceğini hiç kimse iddia edemez. Zira bu gaybi bilmek gibi bir iddia olur. Kaldı ki, İbn-i Abbas‘ın (radıyallahu anhuma) unutması da şii’lerin sözlerine delil olamaz. Zira hadiseye tek reaksiyon kendisinden gelmiştir.

 

BİSMİHİ TEALA

İslâm dini insanın fıtratında bulunan şehvet hissinin köreltilmesine, yok edilmesine razı gelmediği için, insanda ki bu güçlü dürtünün meşru yollar ile giderilmesini teşvik etmiştir. Bunun için evlilik müessesini kolaylaştırmış, hatta bazı zaruri haller de dörde kadar evliliğe ruhsat vermiştir. Ancak islâm evlilik müessesinin istismar edilmesinin önüne geçmek maksadı ile evliliğin devamlı olanını tercih ederek, süreli olan geçici evliliği (mut’a nikahı) yasaklamıştır. Zira evlilik sadece insanın fıtratında ki cinsel güdelerin giderilmesi maksadına yönelik değildir. Eğer islâm, evliliği sadece cinselliğin tatmin edilmesi olarak görseydi o zaman cinselliğin  geçici evlilik (mut’a nikahı)  ile giderilmesine  izin verirdi.

İslâm evlilik müessesine bir çok hikmetten dolayı izin vermiştir. Bu hikmetlerin arasında cinselliğin tatmin edilmesi de sayılmış, ancak ana gayelerin arasında sağlıklı bir toplumun oluşması ve yetişmesine imkân sağlamak maksadı ile evliliğe izin vermiştir. Zira maksat sadece cinsel duyguların bastırılması olarak görürseydi, bu duyguların giderilmesine ya zinaya veya gecici evliliğe (mut’a nikahı) izin verilmesi ile imkan sağlanırdı. Ancak bu iki yol ile de sağlıklı bir toplumun oluşma imkanının olmadığını aklı başında herkes kabul eder.

Bununla beraber özellikle islâmın ilk başlarda belli dönemlerde geçici evliliğe (mut’a nikahı) ruhsat verdiği de sabittir. İslâmın ilk dönemlerin de geçici nikaha (mut’a nikahı) izin verilmesinin bir çok hikmeti olabilir. Mesela İbn-i Mace’nin Sebre b. Ma’bed’ten (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste şöyle izah edilmektedir.

خَرَجْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ الْعُزْبَةَ قَدْ اشْتَدَّتْ عَلَيْنَا قَالَ فَاسْتَمْتِعُوا مِنْ هَذِهِ النِّسَاءِ فَأَتَيْنَاهُنَّ فَأَبَيْنَ أَنْ يَنْكِحْنَنَا إِلَّا أَنْ نَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُنَّ أَجَلًا فَذَكَرُوا ذَلِكَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ اجْعَلُوا بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُنَّ أَجَلًا

  Biz resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber veda haccı yolculuğuna çıktık. Bir müddet sonra sahabe-i kiram (radıyallahu anhum) ‘’ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bekarlık (kadınlardan uzak olmak) cidden zor gelmeye başladı’’ dediler. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Evlenilmelerin de bir mahzur olmayan şu kadınlar (mut’a nikahı yapmak suretiyle) ile faydalanın.’’ buyurdu. Bunun üzerine biz kadınların yanına gittik. Ancak kadınlar onlarla aralarında belli bir müddet olduğu takdir de evlenebileceklerini söylediler. Bunun üzerine biz resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek durumu anlattık. Resulullah da (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’onlarla aranıza belli bir süre koyun’’ dedi……… (İbn-i mace, 1962)

 

Tirmizi İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) rivayet ettiği eser de mut’a nikahına izin verilme hikmetini şöyle izah etmektedir.

 إِنَّمَا كَانَتْ الْمُتْعَةُ فِي أَوَّلِ الْإِسْلَامِ كَانَ الرَّجُلُ يَقْدَمُ الْبَلْدَةَ لَيْسَ لَهُ بِهَا مَعْرِفَةٌ فَيَتَزَوَّجُ الْمَرْأَةَ بِقَدْرِ مَا يَرَى أَنَّهُ يُقِيمُ فَتَحْفَظُ لَهُ مَتَاعَهُ وَتُصْلِحُ لَهُ شَيْئَهُ حَتَّى إِذَا نَزَلَتْ الْآيَةُ

{ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ }

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَكُلُّ فَرْجٍ سِوَى هَذَيْنِ فَهُوَ حَرَامٌ

 

 Mut’a islâmın ilk dönemlerindeydi. Adam bir şehre gelir, orasını bilmez, tanımazdı. Orada kalacağı müddet için bir kadınla evlenir ki, kadın eşyasını korusun, işlerini görsün.  Ancak eşleri, ve mülkiyetlerinde ki cariyeleri ile ilişkilerinden dolayı kınanmazlar’’ ayeti kerimesi inzal edilinceye kadar bu böyle devam etti. Bu ikisinden başkası haramdır.’’ (Tirmizi, 1041)

 Müslim’de Abdullah ibn-i Mesud’tan (radıyallahu anh) şu şekilde rivayet etmektedir.

 كُنَّا نَغْزُو مَعَ رَسُولِ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- لَيْسَ لَنَا نِسَاءٌ فَقُلْنَا أَلاَ نَسْتَخْصِى فَنَهَانَا عَنْ ذَلِكَ ثُمَّ رَخَّصَ لَنَا أَنْ نَنْكِحَ الْمَرْأَةَ بِالثَّوْبِ إِلَى أَجَلٍ ثُمَّ قَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ ( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

 

Yanımızda kadınlar olmadığı halde resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile savaşlar yapıyorduk. Bu savaşlar esnasında bir kere resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem)  Kendimizi iğdiş (cinsel duygularımızı yok) edelim mi? diye sorduk. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bizi bundan men ederek, elbise mukabilinde kadınlarla belli bir zamana kadar evlenmemize ruhsat verdi. İbn-i Mesud (radıyallahu anh) bunları söyledikten sonra:  Ey iman edenler! ALLAH’ın size  helal kıldığı temiz şeyleri kendinize haram kılmayın, ve haddi aşmayın. Şüphesiz ALLAH haddi aşanları sevmez.’’ ayetini okudu.’’ (Müslim, 3476)

 Görüldüğü üzere Müslim’in rivayetin de mut’a nikahına savaş esnasında, Tirmizi ve İbn-i Mace’nin rivayetlerin de yolculuk esnasın da kadınlardan uzak kalmaları sebeb olarak gösterilmiştir. O zamanın şartları göz önüne alındığında ister savaş için, isterse yolculuk için sefere çıkıldığın da aylarca evlerinden ve eşlerinden uzak kalmaktaydılar. Dolayısıyla bu durum onlar için bir handikap olmaktaydı.

 İslâmın ilk zamanlarında, özellikle savaşlar da dönem dönem izin verilen ( Şevkani, neylu’l evtar, c: 6 sh: 136,137) mut’a nikahı, her seferin de şartlar normale döndüğün de yasaklanmıştır. İslâm uleması mut’a nikahının kesin olarak ne zaman yasaklandığı hususunda ihtilaf etmiştir. Zira bir takım hadisler mut’a nikahının

 أَمَرَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْمُتْعَةِ عَامَ الْفَتْحِ حِينَ دَخَلْنَا مَكَّةَ ثُمَّ لَمْ نَخْرُجْ مِنْهَا حَتَّى نَهَانَا عَنْهَا

 

Mekke’nin feth edildiği sene, Mekke’ye girerken resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlarla mut’a yapmamızı emretti. Daha sonra Mekke’den çıkmadan mut’a yı bize yasakladı.’’ (Müslim, 2503)    Mekke’nin fethedildiğinde yasaklandığını bildirirken, bazı rivayetler de

 أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي قَدْ كُنْتُ أَذِنْتُ لَكُمْ فِي الِاسْتِمْتَاعِ أَلَا وَإِنَّ اللَّهَ قَدْ حَرَّمَهَا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ مِنْهُنَّ شَيْءٌ فَلْيُخْلِ سَبِيلَهَا وَلَا تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئًا

‘’Ey insanlar! şüphesiz ben kadınlardan faydalanmanız (mut’a nikahı) için size izin vermiştim. Dikkat edin, muhakkak ki ALLAH (Celle celalühü) kıyamet gününe kadar onu haram kıldı. Kimin yanın da böyle bir kadın varsa onu serbest bıraksın. Ve onlara mehir olarak verdiğiniz den bir şeyi geri almayın.’’ (İbn-i Mace, 1962) Veda haccı esnasında haram kılındığını bildirmektedir. Bir takım rivayetler ise

 أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنْ مُتْعَةِ النِّسَاءِ يَوْمَ خَيْبَرَ وَعَنْ أَكْلِ لُحُومِ الْحُمُرِ الْإِنْسِيَّةِ

  Muhakkak ki resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hayberin fethinde kadınlarla mut’a yapmaktan ve ehil eşek etlerinin yenmesinden bizi neyh etti.’’ (Müslim, 2510) Hayberin fethinde yasaklandığını bildirmektedir. Yine bazı rivayetler ise

 كُنَّا نَسْتَمْتِعُ بِالْقَبْضَةِ مِنْ التَّمْرِ وَالدَّقِيقِ الْأَيَّامَ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ حَتَّى نَهَى عَنْهُ عُمَرُ فِي شَأْنِ عَمْرِو بْنِ حُرَيْثٍ

 

 Biz resulullah (Sallallahualeyhi ve sellem) ve Ebu Bekir (radıyallahu anh) dönemlerin de bir avuç hurma ve un karşılığında birkaç günlüğüne mut’a yapardık. Nihayet Ömer (radıyallahu anh), Amr b. Hureys’e mut’a’yı yasakladı.’’ (Müslim, 2497)

 

 Mut’a nikahının Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in (radıyallahu anhuma) dönemlerinde de devam ettiğini, Nihayet Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) yasaklandığını bildirmektedirler. Rivayetlerde ki, bu ihtilaflardan dolayı resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) mut’a nikahına şartlar gerektiği zaman belli dönemlerde izin verdiği görülmektedir. Son olarak Hz. Ömer (radıyallahu anh) dönemin de toplum büyüyüp geliştikçe, bir takım insanlar mut’a nikahını bir zaruret olmaktan çıkararak istismar etmelerinden dolayı yasaklanmıştır.

 Zaruret halinde izin verilen bu uygulamanın bir takım insanlar tarafından istismar edilmesi,  toplum arasında huzursuzluk çıkarması, bir takım sorunların baş göstermesi sebebiyle, islâm’ın ruhunu iyi bilen Hz. Ömer (radıyallahu anh) tarafından uygun görülmüş ve kendisini destekleyen sahabe-i kiram’ın (radıyallahu anhum) görüşleri çercevesinde kesin olarak yasaklanmıştır.

 Rivayetlerde ki bu farklılıkları gören İmam-ı Şevkani (rahmetullahi aleyh), hadislerle yasaklanan bir uygulamanın Hz. Ömer (radıyallahu anh) dönemine kadar devam etmesini büyük bir sorun olarak gördükten sonra şöyle bir yorum yapmaktadır.

 

 Öyle anlaşılıyor ki, bir takım sahabiler, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu nikahı haram kıldığını duymamış ve mut’a nikahına devam etmişlerdir. Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu durumu görünce yasağı tekrarlatmış ve kesin olarak son vermiştir. Her ne kadar bu yorum da bir takım zorlamalar bulunsa dahi, mut’a nikahını yasaklayan hadisler karşısında bu yorumun yapıması gerekliydi.’’ ( Şevkani, Neylu’l evtar, c:6 sh:147)

 Ehl-i Sünnet uleması Mut’a nikahının kesin olarak yasaklandığı hususunda müttefiktirler. Nitekim şemsu’l eimme imam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Mut’a nikahının resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından üç gün serbest bırakıldığını, ve sonra yasaklandığını ifade etmektedir. Savaş esnasın da sahabe’nin hanımlarından uzak kalmasından dolayı resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından kendilerine izin verilmiş, Bu serbestliği üç gün sonra kaldırmıştır. İmam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) bundandolayı mut’a nikahının Hanefi mezhebince batıl olduğunu söylemektedir.’’ (Mebsud, c:5 sh:152)

 İmam-ı Şafii’de (rahmetullahi aleyh) belli bir süre olarak sınırlandırılan bütün nikahların mut’a nikahına dahil olduğunu ve geçersiz olduğunu ifade ederken, insanların üç talakla boşanan kadınlar ile evlenmede bir hile olarak yaptıkları hülle’yi de mut’a nikahı olarak değerlendirmektedir. (el-Umm, c:3 sh: 184)