BİSMİHİ TEALA

Zaruret kavramı sözlük olarak ızdırar mastarından isim olup muhtaç ve mecbur etmek demektir. Istılahi olarak fıkhi bir terim olduğundan dinin haram kıldığı (geniş mana olarak yasakladığı) bir şeyi yapmaya zorlayan şeyi ifade eden bir terimdir. (Mecelle, c:1 sh:76)

Dolayısıyla bir şeyi zaruret kavramının içerisine sokmak için o şeyden çıkış yolunun bulunamaması, başka çare kalmaması gerekir. Eğer bu şekilde bir durum ortaya çıkarsa o zaman zaten ”zaruretler haram olan şeyleri mübah kılar.” (Mecelle, madde,21) kaidesi gereği yapılması haram (veya yasak) olan şeyi yapmak zaten bir mecburiyettir. Eğer bu şey kişinin canına zarar verecek bir şey olur, ve kişi o şeyi yapmasa zaten mes’ul olur. Tıpkı açlık ve susuzluk esnasında helal yiyecek bulma ihtimalinin olmadığı bir ortamda domuz eti yemek ve şarap içmek gibi.

Bundan dolayı bir kadının araba kullanmasını zaruret kavramı içerisine sokmak biraz müşkil bir meseledir.

Sahih ve sünen türü hadis kitabların da bulunmayan sadece musannef türünden bir kaç eserde bulunan, dolayısıyla sıhhat durumu oldukca zayıf olan bir eser (hadis) şu şekilde gelmektedir: ” النبي صلى الله عليه وسلم نهي النساء عن ركوب الخيل ” (resulullah <Sallallahu aleyhi ve sellem> kadınları eğere (ata) binmekten yasakladı.)

Öncelikle zayıf bir hadisten fıkhi hüküm ihdas etmek zor bir husustur. Zira usül uleması zayıf hadisin sadece amellerin fazileti noktasında kabul edilebileceğini ifade etmektedirler. Bu meselenin bir yönü

Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) dönemin de at bir savaş vasıtası olması hasebiyle kadınların ata binme ihtiyacı hasıl olmamaktaydı. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) annelerimizi (radıyallahu anhunne ecmain) yanında götürdüğünde tesettüre daha uygun olan develerin üzerine hedvec koydurarak götürmekteydi. Bundan dolayı zamanın kadınları ata binmektense deveye binmeyi tercih ediyorlardı.

Bununla beraber bir takım bazı muhaddisler bu hadis için şu yorumda bulunmuşlardır.

Ata binmeye ihtiyaç duyan kadınlar kendilerini sağa sola gösterme sevdasında olan kadınlardır. Bu da iki sebebten dolayıdır. Bunu ya kibrinden yapar veya gösteriş yapmak için. Kadının gösteriş yapması kadına yakışan bir husus olmamaktadır. Kaldı ki ata gösteriş için binmek sadece kadın için olmayıp erkek için de caiz değildir.

Dolayısıla kadının araba kullanması caiz değil demek mümkün olmamakla beraber günümüz şartları içerisinde kullanmaması takvaya daha muvafıktır.

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags: , , , , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

Soru: Kadın sesi dinlemek caiz midir? Dinlediğimiz müziğin türüne göre cevaz değişir mi? (Örnek: tasavvuf musikisine eşlik eden bir kadın sesi veya ilahi söyleyen bir kadın sesi gibi)

Cevap:

Peygamberimizin zamanında mescidde ve başka yerlerde kadınlar, erkeklerin yanında konuşurlardı. O (s.a.) hicret ederken kadınlar ve çocuklar musikî eşliğinde karşılama yapmışlardı.

Bayram günlerinde Hz. Peygamber’in evinde ve onun yanında genç kızlar, Hz. Aişe’ye sesli ve tefli müzik dinletmişlerdi. Kadının sesinin ve musikînin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama) yoktur. Kadın olsun erkek olsun müzik icra ettiğinde bunu dinleyenler kendilerine bakmalıdırlar; kötü, olumsuz bir etkilenme bulunmadıkça dinlemelerinde sakınca yoktur.

(Kadın şarkıcı dinlemek caiz midir?)

Tenkit:

Fetvanın tahliline geçerken ilk iş olarak Hayrettin hocanın mesnet edindiği hususları tespit edelim:

1. Peygamberimiz zamanında kadınların erkeklerin yanında konuşması.

2. Hicret ederken kadınların musikî eşliğinde Peygamberimizi karşılaması.

3. Bayram günlerinde Hz. Peygamberin evinde ve onun yanında genç kızların Hz. Ayşe’ye sesli ve tefli müzik dinletmesi.

4. Kadın sesinin ve musikînin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama) bulunmaması.

Bu dört madde hoca efendinin fetvada kullandığı mesnetleri teşkil ediyor. Hoca efendi bunları sıraladıktan sonra fetvasına geçiyor ve kadından müzik dinlemenin hükmünün onu dinlerken insanın içinde yaşadığı duygulara bağlı olduğunu söylüyor. Buna göre hoca efendinin fetvası, kadının musikîsinin, içinde olumsuz etkilere yol açmıyorsa caiz, açıyorsa caiz olmadığını gösteriyor.

Fetvanın gerekçelerini gözden geçirirken üç çeşit hatayla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Bunları mantık, usul ve bilgi hataları olarak tasnif edebiliriz. Hoca efendinin göze çarpan mantık hatası, fetvasında gözlemlediğimiz tutarsızlıklar da yatıyor. Hoca efendi, -birinci ve dördüncü maddelerde- kadından şarkı dinleme meselesini normal kadının sesi ve genel musikî bağlamında ele alıyor.

Kadının erkeklerin yanında konuşmasıyla şarkı söylemesi arasında önemli farklar bulunduğu ve bunların aynı hükme tabi olmayacağı hususu gayet açıktır. Bunlar, biri diğerinin yerine kullanılabilecek veya birinin cevazıyla diğerinin cevazına hükmedilebilecek türden müşterek konular değildir. Kadından müzik dinlemenin hükmü, ne normal şartlarda kadının sesinin hükmüyle açıklanabilir, ne de normal musikînin hükmüyle açıklanabilir. Nitekim Ehl-i sünnet imamları, çoğunluk belli şartlarda kadının sesinin avret olmadığına hükmettiği halde, kadından şarkı dinlemenin caiz olmadığında ittifak etmişlerdir.

Zaten hoca efendi de bundan tatmin olmamış olacak ki, başka deliller aramış ve ikinci ve üçüncü maddelerde meseleyi, asr-ı saadet döneminde kadınların musikî icra etmesine dayandırmış. İşte hoca efendinin, biri usul diğeri bilgi yanlışı olmak üzere ikinci ve üçüncü hataları da bu iki maddede kendini gösteriyor.

Hoca efendinin ikinci maddede zikrettiği kadınların musikî eşliğinde Peygamberimizi karşılamasıyla ilgili rivayetler günümüz şarkıcı kadınları dinlemenin cevazına mesnet olarak kullanılabilecek rivayetler değildir. Hoca efendi söz konusu rivayetlerde geçen “cevarî, velâid, imâ, kaynât” gibi kelimeleri, genel olarak “kadınlar” diye tercüme etmekle ciddi bir usul hatası yapmıştır. Buna bilgi hatası demiyorum; çünkü hoca efendi bu gibi kelimelerin yaygın olarak hür olmayan kadınlar için kullanıldığını pek ala bilir. Burada aslında bir muğalatadan da söz edilebilir. Yani bir delili kapsam alanı dışında işletmeye çalışmak gibi bir mantık hatasından söz edebiliriz.

Hür kadınlarla cariyeler arasında –mahremiyet hükümleri başta olmak üzere- önemli hüküm farklılıkları bulunduğu ve üzerinde konuştuğumuz konu da bu farklılığın tebellür ettiği konulardan biri olduğu halde hoca efendinin böyle bir tercüme hatasına düşmesi ihmale yorulabilecek türden değildir. Bir de söz konusu rivayetlerin haram-helal, cevaz-adem-i cevaz gibi ahkam meselelerine malzeme olarak kullanılması vehameti ciddi boyutlara taşıyor.

Gerekçede zikredilen hadiseyle ilgili rivayetlerin tedkikine gelince, Hz. Peygamber efendimiz (.) Hz. Ebubekir (r.a) ile birlikte Medine’ye teşrif ettiklerinde, Medine’de bulunan Müslümanların kendilerini nasıl karşıladığına dair ilgili rivayetlerde çeşitli ifadeler vardır. Bazı rivayetlerde Medineli bazı cariyelerin (imâ) çıkıp “Muhammed geldi, Muhammed geldi” diye seslendikleri, bazılarında çocukların (ğılmân) ve hizmetçilerin (hüddem) “Muhammed geldi, Allahü ekber” diye sevinç çığlıkları attıkları nakledilmiştir. İbn-i Hacer’in ifadesiyle, Hakim’in tahriç ettiği bir rivayette de, Medine’den Benî Neccâr sülalesinin cariyelerinin çıkıp def çalarak “bizler Benî Neccar’ın cariyeleriyiz, Muhammed ne güzel komşudur!” dedikleri bildirilmiştir. Aynı hadisi anlatan başka bir rivayette de Medineli cariyelerin (velâid) çıkıp meşhur Talea’l-Bedru’yu söyledikleri nakledilmektedir.

Görüldüğü gibi rivayetlerde sevinç çığlıkları atan veya def çalıp kaside okuyan kimseler küçük çocuklarla cariyelerdir. Bu rivayetlerden birincisi Buharî tarafından tahric edilmiştir. Bu rivayet sahih olmakla birlikte cariyelerin def çalıp kaside söylediğine dair bir ifade içermemektedir. İkinci rivayet de Buharî’nin rivayetinin farklı bir varyantıdır. Bu rivayette def ve kasideden söz edilmediği gibi bağıranların kadın olduğuna dair bir ifade de yoktur.

Kadınların kaside/şiir söylediğini bildiren rivayetler ise üçüncü ve dördüncü rivayetlerdir. Dördüncü rivayet İbn-i Hacer’in de temas ettiği gibi munkatıdır, usul açısından ahkama mesned olamaz. Üçüncü rivayet yine İbn-i Hacer’in ifadesiyle Hakim tarafından Şeyhayn’ın şartına uygun olarak tahriç edilmiştir. Fakat ben Hakim’in el-Müstedrek’inde böyle bir hadise rastlayamadım. Muhtemelen, -İbn-i Hacer’in sehvi mevzu bahis değilse- el-Müstedrek’in İbn-i Hacer’in elinde mevcut başka nüshasında böyle bir rivayet olabilir.

Üçüncü rivayeti Hakim’in tahriç ettiğini tespit edemesem de aynı rivayetin başkaları tarafından tahriç edildiği sabittir. Bu rivayetlerin bir kısmında Neccar oğullarından cariyelerin (cevârî/kaynât) hicret sırasında kaside söylediği, bazılarında da Medine’de bir düğün sırasında kaside söylediği (İbn-i Mace, 1899) ve Peygamberimizin onlara dua ettiği nakledilmektedir ki, anılan rivayetler makbuldür. Fakat bu rivayetlerin hemen hepsinde def çalıp kaside söyleyen kızların cariye oldukları açıkça ifade edilmektedir. Bunun gibi üçüncü maddede Hz. Aişe’nin, Peygamberimizin yanında kasidelerini dinlediği kadınlar da (câriye/kaynât) birer cariyedir. Burada da hoca efendi aynı usul hatasını tekrar etmiş ve cariyelerle ilgili bir rivayeti günümüz kadın şarkıcıları için mesnet kabul etmiştir.

Burada ısrarla, konumuzla ilgili rivayetlerde geçen asr-ı saadet cariyelerinin hür kadınlar şeklinde anlaşılmasının hatalı ve ciddi bir kavram kargaşasına sebebiyet verdiğini söylüyoruz. Bundaki ısrarımız, aslında fetvanın tek dayanağı olan bu rivayetlerdeki “cevârî” ve “kaynât” gibi kelimelerin yaygın kullanımını ve asr-ı saadet dönemi Arap toplumunda hâkim sosyal ve kültürel ortamı hesaba kattığımız içindir. Bu kelimeler, yaygın kullanımı itibarıyla bilinen kadın köleler anlamına gelir. Ayrıca kaynât kelimesi, çoğunluk şarkıcı cariyelere kullanılır. Cevârî kelimesi, -hocanın istidlaline temel kabul ettiği gibi- bazen “yeni ergen olmuş genç kız” manasında kullanılsa da, bu, o dönemin sosyal ve kültürel koşulları dikkate alındığında gündeme getirilebilecek bir ihtimal değildir.

Hocanın bir diğer hatası bilgi eksikliği olarak dördüncü maddede karşımıza çıkıyor. Burada hoca efendi, kadının sesinin ve musikînin haram oluşuna dair sahih ve katî bir delilin olmadığını söylemekle doğrusu işi karambole getirmeye çalışıyor. Şöyle ki, soru kadının musikî icra etmesiyle alakalı olduğu halde, hoca efendi burada kadının sesinin veya genel musikînin hükmünden bahsediyor. Şimdi hocanın bu cümlesini hızlıca okuyan biri, buradan, kadının şarkı söylemesinin haram olduğuna dair güçlü bir delil olmadığı zehabına çok rahat kapılabilir.

Dolayısıyla bağlamı hesaba katılarak bu ifadelerin kadının şarkı söylemesiyle alakalı olduğunu düşünmek hoca efendiye haksızlık anlamına gelmeyecektir. Şu halde hoca efendi çalgıcı kadınları (muğanniyât/kaynât) ve çalgı aletlerini (meazif/melâhî) yeren, onların kullanımını nehy eden ve ahir zamanda şarkıcı kadınları dinlemenin mübah kabul edileceğini bildirerek bu tutumu zemmeden onlarca sahih hadisi gözden kaçırmış olmalıdır.

Evet, doğrusu burada içim rahat değil, hoca efendi bu rivayetleri görmemiş olamaz. Kaldı ki, sadece kadının sesinden ve sadece musikiden söz ederek seçme ifadeler kullanması, onun bu gibi rivayetlerin pekâlâ farkında olduğunu gösteriyor. Ama hocanın farkında olmadığı –ya da farkında olmak istemediği- bir şey var ki o da, günümüz şarkıcı kadınların Neccâr oğullarının cariyeleriyle değil, işte zemmedilen bu sonuncu kadınlarla/müğanniyâtla ilişkilendirilmesi gerektiğidir.

Fetvanın can alıcı noktasını teşkil eden son cümlede hüküm kişilerin kendi inisiyatifine bırakılıyor ve dikkat edilirse burada kadın erkek arasında bir fark görülmüyor. Ayrıca “olumsuz etkilenmek” nedir? Bu da havada duruyor. Haram helal gibi bir hükmün böyle şahıstan şahısa değişebilen ve açık kriterlere istinad etmeyen bir hale/duyguya bağlanması da usul açısından hatalıdır. Çünkü usul-i fıkıh da hükme illet olduğu iddia edilen şeyin zahir ve standart/munzabıt olması gerekir.

Konunun teorik boyutu bir tarafa, bu fetvanın pratiğinde de ciddi belirsizlikler var. Acaba olumsuz yönde etkilenmekten maksat, şarkı söyleyen kadınla cima hayalleri kurmak mıdır? Yoksa dinleyen kişinin kalbinin ona meyledip, şarkıcıya karşı sıcak duygular hissetmesi midir? Veya söyleyen kadın ya da erkek olsun, şarkı dinlediğimizde içimizde en ufak bir kıpırtı veya farklı çağrışımların oluşması mı kastediliyor?

Eğer sonuncusu kastediliyor ise, fetvayı böyle bir kayda bağlamakla kadından musikî dinlemeye cevaz vermemek arasında bir fark yoktur. Zira özellikle bir kadın şarkıcı dinleyip de en ufak bir duygu ve çağrışıma kapılmayacak kimse nadirattandır ki, fıkıhta nadirata itibar yoktur.

Eğer ikinci şık kastediliyorsa, kadın şarkıcı dinleyip de böyle bir duyguya kapılmamak da zordur. Zira kadın şarkıcılara hayranlık duyan, meşhur şarkıcılara âşık olan gençlerin sayısı yüz binlerle ölçülmektedir. Çoğunluk insanlar böyle bir duyguya kapılabilir, içlerinde o kimseye karşı bir sevgi oluşur.

Eğer birinci şık kast ediliyorsa, bu azınlıktır ve fetvada böyle bir kesimi hesaba katmak bir dereceye kadar makuldür; ama böyle bir ölçünün hocanın elindeki delili nedir. Elverir ki, hocanın onu da açıklaması gerekirdi. Peki şimdi hoca efendi hangi şıkkı kastetmiştir ve bu fetvayı okuyan kişi neye göre hareket edecektir. Şunu anlamak için kehanete gerek yoktur ki, çoğunluk insanlar burada olumsuz etkiden birinci şıkkı anlayacaktır. Çünkü memleketimizde çirkin addedilen bu şıktır. Kötü duygular dendiğinde insanların zihninde hemen bu durum canlanacaktır. Toplumumuz maalesef ikinci şıkkın kötü ve gayr-i ahlakî olduğunu düşünemeyecek kadar dejenere olmuş vaziyettedir. Şu halde burada belirsiz bir ölçü getirmek suretiyle insanları yanıltmak vardır.

Ayrıca sonunda hükmün getirilip insanların kendi takdirlerine bırakıldığı fetvalar şöyle bir paradoksa yol açıyor. Kadın şarkıcıyı dinlediği halde kalbine kötü bir şey gelmeyecek olan kişi zaten iyi bir zahid olmalıdır. Böyle bir kimsenin müzikle ilgili bir sorusu da olmaz. Dolayısıyla böyle bir fetvanın anlamı yoktur. Eğer bir insan aksine kadın şarkıcıyı dinleyip de olumsuz yönde etkilenecek kadar kendine sahip olamayan biriyse, aynı adamın bizim verdiğimiz fetvaya binaen çekinip müzik dinlemeyeceğini nasıl bekleyebiliriz? Bu durumda da verdiğimiz fetva uygulama açısından hiçbir kıymet ifade etmez ki yine anlamsız demektir.

Fetvanın bir başka yanıltıcı tarafı, bir insan baştan kötü etkileneceğini bilmiyorsa bu durumda kadından musikî dinlemesine cevaz veriyoruz, demektir. İş böyle olunca da bir amelin hükmü o amelin yapılmasına bağlanmış oluyor. Oysa amelin yapılıp yapılmaması için hükmünün önceden bilinmesi ve ona göre yapılıp yapılamayacağına karar verilmesi gerekir. Peki aynı kimse dinledikten sonra kötü duygu hissettiğini fark etse bu durumda ne olacak?

Verilen fetvaya göre bu kimsenin başından beri musikî dinlemesi haram olmuş olacak. Bu durumda o haramın vebalini kim üstlenecek?

Sonuç olarak Hayrettin Karaman hoca efendinin mezkur fetvası, gerek istidlal mantığı, gerekse iftâ ve içtihat usûlü açısından tutarsızlıklar arz etmektedir. Ayrıca konuyla ilgili rivayetler ve bu rivayetlerin tahlil ve izahları hakkında yeterli araştırma yapılmadığı, kısa yoldan arzulanan sonuca varılmak istendiği gözlenmektedir. Üstelik milyonlarca Müslümanı ilgilendiren ve haram-helal çerçevesine giren bir konunun, böyle düz mantık işlemleriyle çözümlenmeye çalışılması, iftâ ve irşad makamında olan büyüklerimizin taşıdığı sorumluluk ve ciddiyetin ne boyutlarda olduğunu göstermesi bakımında esef vericidir.

Ahkâmü’l-Avrati ve’n-Nazar, s. 105.

Fethu’l-Bârî, c. 7, s. 7.

en-Nihaye fi Garîbi’l-Eser, c. 4. s. 118.

Lisânü’l-Arab, c. 14, s. 143; es-Seâlibî, Kitabü Fıkhi’l-Lüğa, s. 93.

Sahih-i Buharî, 5590; Hakim, el-Müstedrek, 8572; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 22285.

Ahmet Turan – Daru-l Hikme

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags: , , , , , , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

1) Talakın adedinde gerekli olan şey kadındır, erkek değil. Buna göre

Hür olan bir koca, köle olan hanımını sadece iki talak ile boşayabilir. Köle olan kocada hür olan hanımını sadece üç talak ile boşayabilir.

2) Koca hanımına parmaklarıyla işaret ederek ‘’sen şu kadar boşsun’’ derse burada talakın adedi için itibar edilecek şey kalkık olan parmaklarıdır. Kapalı olan parmaklara itibar edilmez. Bu esnada parmakların içinin erkek veya kadına dönük olması bir şeyi değiştirmez.

3) Söylenen sayının hemen arkasından söylenen talak sözü ile talak gerçekleşmiş olur. Buna göre,

Bir kimse hanımına ‘’ sen boş ol’’ deyerek, ara vermeden ‘’ üç talak ile’’ diye eklediğinde kadın ansızın vefat etse talak gerçekleşmiş olmaz.

4) Koca hanımına ‘’ sen boş ol’’ dedikten sonra sussa ve ‘’ kaç talak ile boş olsun’’ şeklindeki bir soruya ‘’ üç’’ derse üç talak gerçekleşmiş olur. Ancak biraz susup soru sorulmaksızın ‘’ üç’’ diye söylerse, bu durum da bakılır; eğer susması nefesinin kesilmesinden dolayı ise üç talak, değil ise bir talak gerçekleşir.

5) Koca sayı ile beraber talakı söyleyeceği esnada talak sözünü söyleyip sayıyı söyleyemeden ansızın ölse veya biri ağzını kapatarak sayıyı söylemesine engel olsa sadece talak sözü ile talak gerçekleşir. Buna göre,

Koca hanımına ‘’sen boş ol’’ dese, daha sonra henüz ‘’üç talak ile’’ diyemeden ansızı ölse veya biri ağzını kapatmak suretiyle sayıyı söylemesine engel olsa koca bir şey söylemedikçe bir talak gerçekleşmiş olur.

6) Bir kimse hanımına ‘’ birden ikiye kadar boş ol’’ veya ‘’ikiye kadar bir arasında boş ol’’ dese kadın bir talak ile boş olur. ‘’birden üçe kadar boş ol’’ veya ‘’üçe kadar bir arasın da boş ol’’ dese, iki talak ile boş olur.

7) Bir kimse kendisi ile cinsi münasebet yaptığı hanımına ‘’ sen bir, ikide bir boş ol’’ diyerek ikinin bir ile çarpılarak boş olmasını niyet ederse, veya hiç niyet etmese bir talak gerçekleşir. Ama bu sözle ‘’ bir boş ol, iki daha boş ol’’ demek isterse üç talak gerçekleşir.

Ama bu sözleri cinsi münasebet yapmadığı nikahlı hanımına karşı söyleyip, bununla ‘’bir boş ol, iki daha boş ol’’ demeyi kastederse o zaman bir talak gerçekleşir.

8 ) Bir kimse cinsi münasebet kurduğu hanımına ‘’ sen iki de iki boş ol’’ dese, burada ikinin iki ile çarpılması ile boşamaya niyet ederse, ya da bu şekilde bir niyeti olmasa iki talak gerçekleşir. Ama ‘’ iki boş ol, iki daha boş ol’’ diye niyet ederse dördüncüye gerek kalmadan üç talak gerçekleşir.

Ama bu sözleri cinsi münasebet yapılmamış hanımına söylerse ‘’iki boş ol, iki daha boş ol’’ demek isterse ikinci ikiye gerek kalmaksızın ilk iki talak ile boş olur.

9) Bir kimse cinsi münasebet kurduğu hanımını boşayıp, bir başkasının ‘’ bir talak ile mi? İki talak yoksa üç talak ile mi?’’ şeklinde ki sorusuna bir, iki, üç, dört diye cevap verse o kadın kocasından üç talak ile boş olur.

10) Birden fazla hanımı olan biri ‘’hanımım boş olsun’’ dese onlardan herhangi biri boş olur. Ancak koca onlardan birisini tayin etmeye mecbur ise de onlardan herhangi birini seçmekte muhayyerdir.

11) Bir kimsenin iki hanımı olsa ‘’ ikiniz üç talak ile boşsunuz’’ dese ikisi de üç talak ile boş olur. Ama koca üç talakın iki kadın arasında dağıtılmasını kastederse her biri iki talak ile boş olur. Ancak bu açıklamanın tersi olunca bu durum hâkim tarafından kabul edilmez.

12) Dört hanımı olan biri hanımlarına ‘’aralarınızda bir veya iki talak olsun’’ dese onlardan her biri bir talak ile boş olur.

13) Dört hanımı olan bir kimse hanımlarına ‘’ aranızda üç ya da dört talak olsun’’ dese onlardan her biri birer talak ile boş olur. Ancak bu koca bu suretteki talaklardan her birini hanımlardan her biri arasında paylaştırmak isterse, onlardan her biri üç talak ile boş olur.

14) Aynı şekilde koca ‘’ aranızda beş veya altı veya yedi veya sekiz talak olsun’’ derse o kadınlardan her biri iki talak ile boş olur. Ancak koca bu şekilde her bir talakın yukarıda geçen kadınlar arasında paylaştırılmasını isterse kadınlardan her biri üç talak ile boş olur.

15) Aynı şekilde koca kadınlara ‘’ aranızda dokuz veya daha fazla talak olsun’’ dese, o kadınlardan her biri üçer talak ile boş olur. Koca paylaştırmayı istese de istemese de fark etmez.

16) Yukarıda zikredilen kadınlardan biri kocasından talakını istese, buna karşılık koca ona ‘’sen elli talak ile boş ol’’ dese, buna mukabil kadın ‘’ bana üç talak yeter’’ deyince, koca ‘’ saydığım talaklardan üçü senin, geri kalanları da arkadaşlarının olsun’’ dese sadece talakını isteyen kadın üç talak ile boş olur. Diğerleri asla boş olmaz.

17) Talak parçalanma kabul etmez. Buna göre, biri hanımına ‘’ bir talakın yarısı veya üçte biri veya beşte biri veya altıda biri ile benden boş ol’’ dese sadece bir talak ile boş olur.

18) Bir talak üzerin de taksim olunan parçalar toplandığı zaman yekûn bir talakı aşıyorsa iki talak gerçekleşmiş olur. Eğer yekûn iki talakı aşıyorsa üç talak meydana gelmiş olur. Mesela bir kimse cinsi münasebette bulunduğu hanımına ‘’ sen bir talakın yarısı, üçte biri veya altı da biri ile boş ol’’ dese bir talak gerçekleşir. Eğer ‘’ sen bir talakın üç yarısı ile boş ol’’ dese iki talak gerçekleşir.

Aynı şekil de biri cinsi münasebette bulunduğu hanımına ‘’ sen iki talakın üç yarısı ile benden boş ol’’ dese üç talak meydana gelir.

Aynı şekil de biri cinsi münasebette bulunduğu hanımına ‘’ sen bir talakın yarısı, üçte biri ve dörtte biri ile benden boşsun’’ iki talak gerçekleşir. ‘’ sen bir talakın üçte birin biri, dörtte birin üçü ve beşte birin dördü benden boşsun’’ dese üç talak gerçekleşir.