medreseli

Soru:  Arkadaşlar arasında her hafta hadis okuyoruz…… Okuduğumuz hadis kitablarında bazen içinden çıkamadığımız hadislere denk geliyoruz. Mesela bir keresinde peygamber efendimizin ‘’sağlıklı kişilerin yanına hasta olanları yaklaştırmayın’’ hadisi şerifini okuduk. Konuyu müzakere ederken bir kardeşimiz peygamber efendimizin cüzamlılarla beraber oturup yemek yediğini söyleyerek bu hadisin doğru olamayacağını iddia etti. İçimizden bazıları da hz. Ömer’in şama gittiğinde şehirde veba hastalığının olduğunu duyunca şama gitmekten vaz geçtiğini söyleyerek itiraz ettiler ve tartışma çıktı.. Bizim de kafamız karıştı……….Birbirine zıt hadisleri nasıl anlamamız gerekir?

BİSMİHİ TEÂLÂ

Öncelikle tercüme hadis kitablarından sadece hadislerin metinlerini okuyarak tartışmanız doğru bir şey değildir. Zira hadis külliyatımız içinde birbiri ile tearuz eden (birbiri ile çelişen) hadisler bulunmaktadır. Usul uleması birbiri ile tearuz halinde olan hadisler hakkında farklı metotlar uygulamıştır. Usul ilmini bilmeyenlerin meseleyi tartışmaları cidalleşmeyi ortaya çıkarır ve Müslümanlar arasında ki uhuvveti ortadan kaldırır. Birbiri ile tearuz halindeki hadislerin şerhlerini okumadan hüküm verilmesi de meselenin farklı bir boyutudur.  Zira hadis, usulü hadis ve fıkıh bilgisi olmadan resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) birbiri ile tearuz (birbiri ile çelişen) eden hadislerinden neyi kastettiğini anlamamız mümkün değildir. Zira her mezhebin hadisleri almaları veya ret etmeleri hususunda usulleri bulunmakta, bir mezhebin kabul ettiğini bir hadisi, diğer bir mezheb kabul etmeye bilmektedir. Ayrıca,  mesela Hanefi mezhebi’nin son dönem usülcüleri kendilerinden önceki usülcülerin aksine bir görüş ile fıkıh bilgisi olmayan sahabelerin hadislerini fıkhi konularda kabul etmemektedir. Bunun en bariz örneklerinden birisi Ebu Hureyre’nin (radıyallahu anh) rivayet ettiği ‘’ Musarrât’’ hadisidir. Zira Ebu Hureyre (radıyallahu anh) her ne kadar en çok hadis rivayet eden sahabi olsa da, fıkıh bilgisi ile teberrüz eden bir sahabi değildir. Ancak bu durum Hz. Ebu Hureyre’ye (radıyallahu anh) has bir şey de değildir. İmam-ı Leknevi (rahmetullahi aleyh) bu hususta: ‘’ Eğer hadis rivayet eden sahabi dört halife, dört Abdullah (Abdullah ibn-i Ömer, Abdullah ibn-i Abbas, Abdullah ibn-i Mes’ud ve Abdullah ibn-i Zübeyr’’radıyallahu anhum’’), ve diğer müctehidlerden birisi ise, hadis kıyasa takdim edilir. Şayet Ebu Hureyre, Salmanı Farisi ve Enes b. Malik (radıyallahu anhum)  gibi fakihlikleri ile değil de adaletleri ile biliniyorlarsa, bu durumda rivayeti, ancak re’y kapısını kapatıyorsa terk edilir. Aksi takdir de hadis, kıyasa takdim edilir. Musarrât hadisinde olduğu gibi.’’ (1) derken, İmam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) ise, meselenin farklı bir boyutuna işaret ederek: ‘’Ebu Hureyre’yi (radıyallahu anh) hafife almaktan ALLAH’a (Celle celalühü) sığınırız. Çünkü o, adalet, hıfz ve zabtıyla öncelikli bir yere sahiptir.’’  (2) demektedir. (3)

 Sorunuzda ki hadislere gelince, bu gibi hadisler ‘’sirayet’’ hadisleri olarak bilinmektedir. Ulema bu hadislerde tearuzun (çelişkinin) bulunmadığını bildirmektedir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu gibi sakındırmamaya yönelik hadislerle bir kısım hastalıkların (hemen) sirayet etmeyeceğini, sakındırmaya yönelik olanlarla ise de sirayet edebileceğini öğretmek istemiştir. Nitekim İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) gelen bir rivayette

 

لَا عَدْوَى وَلَا طِيَرَةَ وَلَا هَامَةَ وَلَا صَفَرَ

 

’’ Hiçbir hastalığın bulaşıcılığı (sirayeti) yoktur, uğursuzluk yoktur, baykuş (ötmesinin tesiri) yoktur, safer (ayının uğursuzluğu) yoktur.’’ (4) bu manayı desteklemektedir. Hatta bazen resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) her hastalığın bulaşıcı olmadığını göstermek amacıyla bazı hastalar ile oturup yemek yemiştir.

 

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَخَذَ بِيَدِ مَجْذُومٍ فَأَدْخَلَهُ مَعَهُ فِي الْقَصْعَةِ ثُمَّ قَالَ كُلْ بِسْمِ اللَّهِ ثِقَةً بِاللَّهِ وَتَوَكُّلًا عَلَيْهِ

 

 

’’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) cüzzam hastası olan birinin elinden tutarak, onunla beraber elini yemek tabağına uzatmış ve (besmele ile ALLAH’a (Celle celalühü) güvenerek, ALLAH’a (Celle celalühü) dayanarak benimle beraber ye) demiştir.’’ (5) rivayeti bunu beyan etmek içindir. Aynı şekilde Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) gelen

 

كَانَ لِي مَوْلًى مَجْذُومٌ ، فَكَانَ يَنَامُ عَلَى فِرَاشِي ، وَيَأْكُلُ فِي صِحَافِي ، وَلَوْ كَانَ عَاشَ كَانَ بَقِي عَلَى ذَلِكَ

 

 

’’ Benim cüzzamlı bir kölem vardı. O (bazen)benim yatağımda yatar, benim yemek yediğim tabaktan yemek yerdi. Şayet o (bu gün) yaşasaydı bu şekilde devam ederdi.’’ (6) rivayeti bunu desteklemektedir. Bu gibi hadis-i şerifler bazı hastalıkların bir anda insanlara bulaşmayacağını (sirayet etmeyeceğini) haber vermektedir. Ancak bununla beraber resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanları hem cüzzam hastalığına, hem de diğer hastalıklara karşı uyarmaktadır.

 

فر من المجذوم كفرارك من الأسد

 

’’ Cüzzam hastasından aslandan kaçar gibi kaç’’ (7) rivayeti ile aynı manada ki ‘’ Sakif kabilesinden biat için gelen heyetin içerisin de cüzamlı birisinin olduğunu öğrenince ‘’ sen geri dön, biz senin biatını aldık’’ şeklinde haber göndermiştir.’’ (8) rivayeti ile insanları cüzzam hastalığına karşı uyarırken

 

لَا يُورِدُ مُمْرِضٌ عَلَى مُصِحٍّ

 

’’ Hastaları sıhhatli olanların yanına yaklaştırma (yın)’’ (9) rivayeti ile de bütün hastalıklara karşı insanları uyarmaktadır. Buraya kadar olan kısımdan iti tane temel sonuç çıkmaktadır.

1) Ulema bu hadisler arasında tenakuzun (zıtlığın) bulunmadığı hususunda icma etmiştir. Zira ‘’ hiçbir hastalığın bulaşması (sirayet etmesi) yoktur,uğursuzluk yoktur…..’’ hadis-i şerifinden kastedilmek istenen şey, zamanın cahiliye toplumu hastalık ve topallık gibi hadiselerin doğal olduğuna inanıyorlar, ancak bu gibi hastalıkların ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi ve yaratması ile meydana geldiğine inanmıyorlardı. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’Hastalığın bulaşması yoktur…..’’ buyurmak suretiyle bu hastalıkların ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesiyle meydana geldiğini insanlara öğretiyordu. Bunun içindir ki resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadisin sonunda ‘’ ilk hastalığı kim meydana getirdi?’’ (10) diye sormuştur. Cüzamlıya yaklaşmayın hadis-i şerifinden kasıt ise,  İslâm’ın ‘’sedd-i zerai’’ (kötülüklerin engellenmesi) prensibinden dolayıdır. Zira hasta olan insanlara karışmak, onlarla oturmak kişinin hastalanmasına ve hastalığın diğer insanlara bulaşmasına sebeb olur. Bununla beraber hastalıkların insanlara bulaşması hastalığı yaratanın ALLAH (Celle celalühü) olduğuna inanmamak gerek insanın itikad noktasın da, gerekse toplumun sağlığı noktasın da büyük zararlara yol açacaktır. Bunun için resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’cüzzamlıdan kaçın’’ buyurarak insanları bu gibi mahzurlardan kaçınmalarını emretmiştir.

2) Modern tıp, cüzzam mikrobunun bulaşmasının her insanda bulunması gereken doğal bağışıklık sisteminin bulunmaması sebebiyle insanabulaştığını ortaya koymuştur. Her insanda bulunması gereken bu doğal bağışıklık sisteminin olmamasının irsi olması, doğal bağışıklık sistemi olan yetişkin insanlara cüzzam hastalığının bulaşmaması da aynı şekil de tıp’ın ortaya çıkardığı şeylerdir. Cüzzam hastalığının, cüzzam hastası ile uzun süreli oturmalarda, hastalığın yaydığı pis havanın teneffüs edilmesi sonucu bulaştığı da tıp’ın ortaya koyduğu şeylerdir. Yakın zamana kadar batı dünyası cüzzam hastalarını lanetli sayarak, bu hastaları toplumdan tecrit ve sürgün ederek ve ateşle yakarak öldürürken, resullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) 1400kusur sene önceden bu hastalığa yakalanan insanların topluma kazandırılması gerektiğini göstermiştir.

Cumhur ulema bu gibi hadisler arasın da tearuz ve nesh olmadığı için, bu hadislerin cem edilmesi gerektiği hususunda müttefiktir. İmam-ı Nevevi (rahmetullahi aleyh) hadsilerin cem edilmesi hususunda ‘’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) (hastalığın bulaşması yoktur, uğursuzluk yoktur…’’hadis-i şerifiyle cahiliye’nin hastalıkların ve sakatlıkların doğal olduğu inancını yıkarak, bu hastalıkların ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi ve yaratması sonucu olduğunu, ‘’ Hastaları sıhhatli olanlara yaklaştırma(yın) hadis-i şerifiyle de bvu hastalıklardan sünnettullah gereği bir zarar gelebileceğini, bu zararlardan sakınmak gerektiğini, meydana gelecek zararın da ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi ve yaratmasıyla geleceği hususunda insanları irşad etmiştir. (11)

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) ‘’cüzzamlı hastadan kaçın’’ buyurması, cüzzam hastasının gerek beden gerekse sıhhat yönünden kendisinden sağlıklı insanları görerek üzülmesini ve kalbinin kırılmasını engellemek içindir. Zira cüzzam hastası, sağlıklı birini gördüğü zamankendi bedenindeki olumsuzluklardan dolayı üzüntü ve mahcubiyet duygusuna kapılabilir. Nitekim

 لَا تُدِيمُوا النَّظَرَ إِلَى الْمَجْذُومِينَ

 

’’ Cüzzamlı birine devamlı surette bakmayın’’ (12) şeklinde ki emri bu manadan dolayıdır. Veya ‘’hastalığın bulaşması yoktur….’’ Hadis-i şerifinden maksat, hasta ile ilgilenen ve oturan kişinin kendisini psikolojik olarak hazırlaması gerektiği kastedilmiş olabilir. Zira cüzzam hastası ile oturan, onula yemek yiyen kişi kendi kendine ‘’ bu hastalıktan korkmama gerek yok, hastalık bulaşmaz’’ şeklinde kendi kendine telkin verdiğin de psikolojik olarak kendisini hazırlaması ve hastalıktan korkmaması gerektiği düşüncesi insanda oluşabilir. Bu, batıl itikadı olan birisinin kendi kendine batıl itikadların doğru olmadığı şeklinde ki telkini ile, bu hastalıktan kendisini kurtarmasına benzer. Cüzzamı biri ile oturan, yemek yiyen kişi de bu şekilde kendi kendine telkini ile morali yükselir ve hastalığın bulaşmayacağı düşüncesi kişide oluşabilir. (13)

Veya ‘’ cüzamlıdan kaçın’’ emrinden maksat, hastalığın bulaşması olarak değil de, ‘’kaçın’’ emrinden kasıt hastadan uzak durulması gerektiğidir. Zira cüzzam hastalığının, hasta ile uzun müddet aynı ortamda bulunmak suretiyle hastalığın verdiği pis havanın teneffüs edilmesi sonucu bulaştığı düşünülürse, hastadan uzak durulması gerektiği aşikârdır. Dolayısıyla cüzzam hastasından uzak durulmaması halin de, aynı ortam ve pis havanın teneffüs edilmesi suretiyle hastalık sıhhatli birine, ondan da diğer insanlara bulaşmak suretiyle hastalık yayılır. Bu İbn-i Kuteybe’nin de (rahmetullahi aleyh) tercih ettiği görüştür. Kendisi bu konuda ‘’ cüzzam hastalığı, hastalığın yaydığı pis havanın teneffüs edilmesi ile şiddetlenir. Öyle ki, cüzzam hastası ile uzun müddet bir arada bulunan, onunla yatan kişi hastalanır. Böylece hastalık kadından erkeğe, erkekten kadına, oğuldan babaya bulaşmak suretiyle yayılır ve çoğalır. Bundan dolayıdır ki, doktorlar cüzzam hastası ile uzun müddet aynı havayı teneffüs etmeyi yasaklar. Bu hastalığın bulaşmak suretiyle yayılması olarak değil, hastalığın pis hava ve kokunun tesiri ile yayılması olarak kabul edilir. Zira o kokuyu teneffüs eden biri hastalanır.’’ (14)

 Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) Şam’a giderken, Şam da Veba hastalığının olduğunu duyması ile Şam’a gitmeyi ret etmesi de aynı sebeblerden dolayıdır. Yani hastalığın yayılmasını engellemek ve hastalığın ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi olmadan yayılmayacağı inancını yerleştirmek içindir. Nitekim İmam-ı Beyheki (rahmetullahi aleyh): ‘’ Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ hastalığın sirayet etmesi yoktur’’ buyurduğu sabittir. Ancak bununla cahiliye’nin hastalığın yayılmasını ALLAH’tan (Celle celalühü) başkasının fiiline bağlama inançlarına dikkat çekmeyi murat etmiştir. ALLAH (Celle celalühü) bu gibi hastalarla uzun müddet bir arada bulunulduğun da hastalığın yayılacağını sünnetullah olarak takdir etmiştir. Bunun içindir ki, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ hasta olanları sıhhatli olanlara yaklaştırma(yın)’’ ve veba hastalığı hakkında da ‘’ kim bir yerde veba hastalığının olduğunu duyarsa oraya gitmesin’’ buyurmuştur. Zira aksi halde hastalığın yayılacağı ALLAH’ın (Celle celalühü) takdiridir.’’ (15) demek suretiyle meseleyi izah etmiştir.

Yararlanılan kaynaklar

(1) Muhammed laknevi, Fevatıhu’r-rehamut c: 2 sh: 171,175

(2) Serahsi, usulu’s-serahsi, c: 1 sh: 341

(3) Hadisler arasında ki tearuzun giderilmesi hususunda takip edilen metod hakkın da bilgi için http://makalat.net/hadisler-arasindaki-ihtilafin-giderilmesinde-takip-edilen-metod.html

(4) Süneni İbn-i Mace, kitabu’t-tıb hadis no: 3539

(5) Süneni Tirmizi, cüzamlı ile beraber yemek babı hadis no: 1817 (resulullah’ın ‘’ Sallallahu aleyhi ve sellem’’ cüzzamlı kişinin elinden tutması ve beraber yemek yemesi, hoşlanılmayan durumlara karşı sabır ve metanet gösteren ve kaza ile kader sahasında iradesini terk eden kişiye karşı bir örnektir.)

(6) Musannıfu ibn-i ebi şeybe, cüzzamlıyla yemek babı hadis no: 25029

(7) Camiu’l ehadis, hadis no: 14665

(8) Musannifi ibn-i Ebi şeybe, hadis no: 26934 ‘’İmam-ı Nevevi ‘’rahmetullahi aleyh) cüzzam hastalığına dair muhtelif hadisler gelmiştir. Bu hadiste (cüzzamlıdan kaç) sahihtir. İlim ehli bu hadisler arasında bir nesh durumu bulunmadığını söylemiştir. Cüzamlıdan kaçma emri vucubiyet için olmayıp bir müstehablık ve hastalıklara karşı tedbir amaçlı bir uyarı mahiyetindedir demiştir.’’

(9) Sahihi Müslim, sirayet yoktur babı, hadis no: 2221)

(10) Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Hastalığın sirayeti yoktur, uğursuzluk yoktur……’’ buyurduktan sonra bir sahabi ‘’ ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) benim develerimin arasında uyuz bir deve var. Ondan diğerlerine bulaşır diye korkuyorum’’ demesine karşılık bu cevabı vermiştir.

(11) Nevevi, şerhi sahihi Müslim, c: 14 sh: 176, 179

 (12) Süneni ibn-i mace, kitabu’t-tıp, hadis no: 3543

 (13) İbn-i Hacer Askalani, Fethu’l bari bi şerhi sahihi’l Buhari, c: 10 sh: 160

 (14) İbn-i Hacer Askalani, Fethu’l bari bi şerhi sahihi’l Buhari, c: 10 sh: 160

 (15) Beyheki, Ma’rifetu’s-sünenü ve’l âsâr, c: 11 sh:455 ve Sahihu İbn-i Hibban c: 12 sh: 482,484

 
Sever uzeyir

merhabalar bir arkadaş nikah hakkında bir soru sordu kızdım çok sinir lendim eşim çok üstüme geldim ancak direk söylemedim sinirli olduğum için kapı orda annenin evine git vesair kırıcı söz söylemiş daha sonra barışmışlar hanımıda diretiyormuş beni istemiyormusun ayrıldıkmı boşadınmı şeklinde bu olay farklı zamanlarda bir kaç defada gerçekleşmiş barışmışlar ben de araştırıyorum ibni teymiyeye göre bir hoca arkadaş talakı rici olur dedi hanefiye görede söz önemli niyet manasında kafam karıştı ne cevap vereyim bir kaç kaynak ve bilgi verirmisiniz teşekkürler

BİSMİHİ TEALA

Muhterem kardeşim;

Boşama ifade eden sözler sarih (açık) ve kinayeli olmak üzere iki türlüdür. Sarih olan yani seni boşadım gibi erkeğin eşini boşadığını ifade eden sözler ağızdan çıktığı andan hiç bir izahata ihtiyaç duyulmadan boşanma gerçekleşir.

Kinayeli sözlerden olan kapı orada, gözümün önünden defol, babanın evine git v.s gibi sözler ise izahata ve bu sözleri söyleme esnasında hangi niyet ile söylendiğine bakılır. Eğer erkek bu sözleri söyleme esnasın da (hangi şart altında olursa olsun) boşanmayı/boşamayı kast ediyorsa bir kere boşama gerçekleşir.

 Ancak soruda açık olarak belirtilmediği için sinirlilik esnasında bu gibi ifadelerin kullanılmasında sinirliliğin ölcüsü önemlidir. Yani eğer kişi sinirlilik esnasın da ne söylediğini bilemeyecek bir durumda (ki bu durum bir nevi delirme haline benzer) ise bu durumda boşanma gerçekleşmez. Nitekim İbn-i Mace’nin Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet ettiği hadis-i şerifte

 لا طلاق ولا عتاق فى إغلاق

‘‘ (gazablık halinde ki) Kızgınlık  esnasında boşama da  köle azad etmede yoktur (itibar edilmez).‘‘ (İbn-i Mace, 2036)

Zira bu esnada kişinin iradesi elinden gitmiş, sağlıklı ve mantıklı bir düşünme yeteneğini kaybetttiği için bu esnada kullandığı ifadeler boşanmaya yönelik olarak kabul edilmez.  (İbn-i Abidin, Reddul muhtar, c: 3 sh:244)

İbn-i teymiyye’nin söylediği üç talak bir mecliste verilirse bu ric’i mi, yoksa üç talak mı olur? Sorusuna ric’i olur demektir. Yoksa farklı zamanlarda verilen tek talak ric’i talak olur demek değildir.

Bir mecliste verilen üç talakın, bir talak mı, yoksa üç talak mı sayılacağı meselesi hususunda  ihtilaf edilmiştir.

Bir mecliste verilen üç talak’ın bir talak sayılacağını kabul edenler ve delilleri:

1) طَلَّقَ رُكَانَةُ امْرَأَتَهُ ثَلاَثًا فِى مَجْلِسٍ وَاحِدٍ فَحَزِنَ عَلَيْهَا حُزْنًا شَدِيدًا فَسَأَلَهُ رَسُولُ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- :« كَيْفَ طَلَّقْتَهَا؟ ». قَالَ : طَلَّقْتُهَا ثَلاَثًا فَقَالَ :« فِى مَجْلِسٍ وَاحِدٍ ». قَالَ : نَعَمْ قَالَ :« فَإِنَّمَا تِلْكَ وَاحِدَةٌ فَأَرْجِعْهَا إِنْ شِئْتَ ». فَرَاجَعَهَا

 

 

 

‘‘Rukane (radıyallahu anh) karısını bir mecliste üç talak ile boşamıştı. Daha sonra bu yaptığına pişman olup çok üzüldü. Ve resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek  durumu anlattı. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ karını nasıl boşadın?‘‘ diye sordu. Onun ‘‘ üç talak ile boşadım‘‘ cevabı üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  ‘‘ bir mecliste mi boşadın?‘‘ diye sorar o da ‘‘ evet bir mecliste‘‘ diye tasdik edince resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ bu bir (ric’i) talaktır. İstersen karına geri  dönebilirsin‘‘ deyince  oda karısına geri döndü.‘‘  (Beyheki, sünenü kübra, 15382)

 

2) كَانَ الطَّلَاقُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ وَسَنَتَيْنِ مِنْ خِلَافَةِ عُمَرَ طَلَاقُ الثَّلَاثِ وَاحِدَةً

 

İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir:

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) dönemi ile Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) hilafeti zamanında ve Ömer’in (radıyallahu anh) hilafetinin iki senesinde üç talak bir talak sayılıyordu. (Müslim, 2689)

 

3)أَنَّ أَبَا الصَّهْبَاءِ قَالَ لِابْنِ عَبَّاسٍ أَتَعْلَمُ أَنَّمَا كَانَتْ الثَّلَاثُ تُجْعَلُ وَاحِدَةً عَلَى عَهْدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ وَثَلَاثًا مِنْ إِمَارَةِ عُمَرَ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ نَعَمْ

 

Ebu‘s-Sahbâ, İbn-iAbbas’a (radıyallahu anhuma) ‘‘ Sen resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında ve Ebu Bekir ile Ömer’in (radıyallahu anhuma) iki senesinde üç talakın bir talak sayıldığını bilmiyor musun? diye sorması üzerine İbn-i Abbas (radıyallahu anh) ‘‘evet biliyorum‘‘ demiştir. (Ebu Davud, 1881)

Sahabe-i kiram’dan (radıyallahu anhum) Zübeyr ibn-i Avvam, Abdurrahman ibn-i Avf, Hz. Ali ve İbn-i Mes’ud (radıyallahu anhum), Tabii’den Tâvus, İkrime, Muhammed ibn-i İshak, Haccac ibn-i ertat, Nehai,  Süleyman ibn-i Mukatil (rahmetullahi aleyhim) ile Zahiriler, Şii’lerden İmamiye kolu ve ibn-i Teymiyye bu hadisleri delil kabul ederek bir meclisten verilen üç talakın  bir talak sayılacağını kabul etmişlerdir.

 İbn-i Teymiyye resulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu konu hakkında bunlardan başka hiç bir sahih hadis’in rivayet edilmediği rivayet edilenlerin ise mevzu olduğu iddiasında da bulunmuştur.  (Feteva-i kübra, c: 3 sh: 224 ve 253)

 Bu görüşte olanların kıyas’tan delilleri ise şu şekildedir:

Zina isnadın sonucu yapılan lânetleşme esnasında liân şehadetinin dördünü birden bir kelime ile getiren kimsenin bu toplu şehadeti dört şehadet sayılamıyacağı, bir şehadet sayılacağı hususunda icma vardır. Ayrıca Hacc esnasın da Cemre’de yedi taş birden atılırsa bunun da bir sayılacağı, toptan atılmasının caiz olmayacağı hususunda da icma bulunmaktadır. Aynı şekil de bir kişi resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) bin kere salavat getireceğine dair yemin etse ve ‘‘ ALLAH’ım (Celle celalühü) peygambere (Sallallahu aleyhi ve sellem) bin kere salat eyle‘‘ dese, yeminini yerine getirmiş olmaz. Birer birer bin tane salavat getirmesi vacip olur. (İbn-i Teymiyye, mecmuu Feteva, c:33 sh:13,14,15)

 Bir mecliste verilen üç talak’ın geçerli olduğunu kabul edenler ve delilleri:

1) Acluni Uveymir‘in (radıyallahu anh) karısının zina yaptığına dair iddiası sonucu yapılan mulâane (lânetleşme) hadisi uzun olduğundan sadece gerekli olan kısmı tercüme olarak aldım.

 Sehl İbn-i sa’d’ın (radıyallahu anh) rivayetine göre Aclâni uveymir (radıyallahu anh) karısına zina suçu isnad etmesi üzerine Liân âyeti kerimesi nazil oldu ve Uveymir (radıyallahu anh) ile karısı arasın da mülâane (lânetleşme) yapılmıştı. Mülâane’den sonra  Uveymir (radıyallahu anh): ‘‘ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), şimdi ben karımı nikâhım altın da tutacak olursam ona zulmetmiş olurum. Kendim de ona karşı yalancı durumuna düşer töhmet altında kalırım‘‘ diyerek resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir şey demesine fırsat vermeden karısını üç talak ile boşar. Resullullah‘ta (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu üç talağı geçerli olarak kabul etti. (Buhari, 4376)

 

2) أَنَّ امْرَأَةَ رِفَاعَةَ الْقُرَظِيِّ جَاءَتْ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ رِفَاعَةَ طَلَّقَنِي فَبَتَّ طَلَاقِي

 

Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) haber verdiğine göre

Rıfâa kurazi’nin (radıyallahu anh) karısı resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek ‘‘ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) rıfâa (radıyallahu anh) beni boşadı ve boşamayı kesinleştirdi‘‘ dedi. (Buhari, 4856)

 

3) أَنَّ رَجُلًا طَلَّقَ امْرَأَتَهُ ثَلَاثًا فَتَزَوَّجَتْ فَطَلَّقَ فَسُئِلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَتَحِلُّ لِلْأَوَّلِ قَالَ لَا حَتَّى يَذُوقَ عُسَيْلَتَهَا كَمَا ذَاقَ الْأَوَّلُ

 

Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet edildiğine göre

 Adamın biri karısını üç talak ile boşadı, kadın da başka biri ile evlendi bir müddet sonra bu kocası da onu boşayınca resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) ilk kocama dönebilir miyim? Diye sordu. Resulullah‘da (Sallallahu aleyhi ve sellem) İlk kocanın senin balından tattığı gibi tatmadan (cinsi münasebette bulunmadan) dönemezsin.‘‘ buyurdu. (Buhari, 4857)

 

4) أُخْبِرَ رَسُولُ اَللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – عَنْ رَجُلٍ طَلَّقَ اِمْرَأَتَهُ ثَلَاثَ تَطْلِيقَاتٍ جَمِيعًا , فَقَامَ غَضْبَانَ ثُمَّ قَالَ : ” أَيُلْعَبُ بِكِتَابِ اَللَّهِ تَعَالَى , وَأَنَا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ” . حَتَّى قَامَ رَجُلٌ , فَقَالَ : يَا رَسُولَ اَللَّهِ ! أَلَا أَقْتُلُهُ ?

 

 

 

‘‘ Resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir adamın karısını üç talak ile boşadığı haber verilince hiddetli bir şekilde ayağa kalktı ve ‘‘ Ben aranızdayken ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabıyla  oyun mu oynuyor sunuz?‘‘ dedi.‘‘ (Buluğul meram, 1072)

 Sahabe-i kiram’dan (radıyallahu anhum) bir çoğunun ve Tabii’nden Evzaî, Sevri, İshak İbn-i Râhuye ve Ebu Sevr’in (rahmetullahi aleyhim) ve dört mezhebin genelinin hulasa Cumhur ulemanın görüşü bu yöndedir.

 Cumhur ulema’nın görüşünü destekleyen delilleri kısaca şu şekilde özetleyebiliriz.

 1) ALLAH (Celle celalühü) boşanmayı hudud olarak ifade etti ve erkekleri gerektiği zaman bu yola başvurmaları gerektiğini beyan etmiştir. Erkekelerin bu ruhsatı kullanmaları halinde teker teker kullanabilecekleri gibi toptan veya ayırarak kullanabilmeleri de caizdir.

 2) Resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanın da, Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in (radıyallahu anhuma) iki senesinde üç talak bir talak sayılırdı. Sonra Hz. Ömer (radıyallahu anh) İnsanlar kocanın boşanma için başvurmaların da haklarını kullanmaya izin varken, teenni ile hareket edecekleri yerde suistimal ederek üç talak vermede aceleci davrandılar. Artık bunların aleyhinde üç talakı kabul etme zamanı geldiğinden onlar aleyhinde bir ceza olarak bunu kabul ettik. Sözü karşısında hiç bir sahabe-i kiram itiraz etmemiştir. Bu da üç talakın caiz olduğuna dair sahabenin icmasıdır.

 3) Tavus’un rivayetinde (tek talak kabul edenlerin delillerinden ikinci rivayet) vehim ve galat vardır. Ve doğudan batıya, hicaz, Şam ve Irak şehirlerinden hiç bir alim bu rivayete meyletmemişlerdir.

 4) Said İbn-i Cübeyr (rahmetullahi aleyh) ve tabii’nden bir çok alim İbn-i Abbas’ın (radıyallahu anh) rivayet ettiği Rükane  hadisine zıt olarak karısını üç talak ile boşayan bir adamın fetva istemesinde İbn-i Abbas (radıyallahu anh) ‘‘ Sen rabbine isyan etmişsin, karın senden talak-ı bain ile boş olmuştur.‘‘ şeklinde fetva verdiğini rivayet etmişleridir.

 5) Rukane (radıyallahu anh) hadisi muzdarib ve munkatidir. Dolayısıyla hiç bir yönden delil olarak kabul edilemez. Evet Rukane (radıyallahu anh) karısını boşamıştır. Ancak resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu boşamadan neyi kastettiğine dair yemin etmesini isteyince, Rukane (radıyallahu anh) sadece bir talak’ı kastettiğine dair yemiş etmiş ve resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunun üzerine karısına dönmesine izin vermiştir. Bu da izdirabtır, ve hiç bir yönden delil olamaz. ( İbn-i Hacer, Tuhfetü’l mutac/ İbn-i Hümam, Fethu’l kadir/ İbn-i Abidin, Reddul muhtar/ Muhammed Ali Sabuni, Tefsiru’l Ayati’l Âhkam v.s)

 Cumhur Ulema bir mecliste verilen üç talak’ın tek talak sayılacağını kabul edenlerin kıyaslarına da kısaca şu şekilde cevap vermiştir:

 Kitab ve sünnet’te bulunan bir mesele, kıyas ve ictihada konu olamaz. Sonra bu kıyas’lar farklı birer kıyastır.

 Birincisi: Liân meselesin de bir aile’nin namusu söz konusu olduğundan kocanın zina suçlamasında geri dönmesi ümidi ile dört şehadetin ayrı ayrı yerine getirilmesi meşru kılınmıştır.

 İkincisi: Cemre’de atılan taşlar ve bunların yedi tane olması teabbudi (hikmeti bilinemeyen) bir emirdir.

 Üçüncüsü: Salavatı şerifenin sayısını kast ve irade etmek örf  ve adetle alakalı bir husustur.

 Netice:

 1) Kızgınlık esnasın da söylenilen kinayeli sözler ile bir talak meydana gelir. Ancak bu kızgınlık hali, aşırı derece bir kızgınlık, ne söylediğini bilemeyecek bir durum olursa bu durum bir nevi delilik gibi değerlendirildiğinden dolayı bu halde söylenen sözlerin kıymeti harbiyesi yoktur.

 2) Resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tek mecliste verilen üç talakı bir talak olarak kabul ettiği gibi, bir mecliste verilen üç talakı de geçerli kabul ettiğine dair rivayetler bulunmaktadır.

 İbn-i Teymiyye’nin bu konuda başka sahih hadis bulunmamaktadır iddia’sı mesnedsiz bir iddia’dır.

 Cumhur ulemanın delilleri diğer görüş sahiplerine nazaran daha kuvvetli olduğundan, ehl-i sünnet ve’l cemaat bir mecliste verilen üç talak geçerlidir görüşündedir.

 

BİSMİHİ TEALA

 Eskiden beri bir kısım insanlar ‘’ Müslüman bu dünya için çalışıp ta ne yapacak? Bu dünya hayatı nasılsa geçici, bu üç günlük dünya hayatı bir biçim de geçer, Müslüman ahiretini ma’mur etmeli. Nasılsa ALLAH (Celle celalühü) bu dünya da rızklara kefil olduğunu beyan etmekte. Dünya için, maişet için çalışıp ta ALLAH’a (Celle celalühü) tevekkülsüzlük yapmanın gereği yok’’ şeklin de ifadeler kullanarak dünya ve maişet için çalışmanın müslümanı tevekkülsüzlüğe ittiği fikrini yaymaktadırlar. Özellikle günümüzde ham sofilik ve kendilerini kâmil bir Müslüman gibi gösterme çabası içerisin de olanlar arasın da bu fikir akımı kendisini daha fazla göstermeye devam etmektedir.

 Hâlbuki bu gibi fikirler dine leke sürdürmekten başka bir şey değildir. Zira bir din düşünelim ki, kendisine tabi olanları tembellik, işsizlik, başkalarına muhtaç bir hale düşmesini istesin bunun neticesin de başka milletlerin, dinlerin hükümranlığı altına girsin, onların egemenliği altında sefalet içerisin de sürünsün, ezilsin, bu dinin doğru ve makul bir din olması mümkün müdür? İslâm dini kendi müntesiplerini başka milletlerin ayakları altına atarak, onların egemenliği altında sürünmelerini isteyebilir mi? Bu gibi fikir ve düşünceler İslâm dinine iftiradan başka bir şey değildir. Nitekim Deylemi ve İbn-i Asakir’in Hz. Enes’ten (radıyallahu anh) rivayet ettikleri birhadis-i şerifte resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

 

 ليس بخيركم من ترك دنياه لآخرته ولا آخرته لدنياه حتى يصيب منهما جميعا، فإن الدنيا بلاغ إلى الآخرة، ولا تكونوا كلا على الناس

 

‘’ Ne dünyası için ahiretini, ne de ahireti için dünyasını terk eden ikisinden de kendisine düşen nasibi almayan kişi sizin hayırlınız değildir. Zira dünya ahiretin hazırlık yeridir. İnsanlara yük olmayın.’’ (Kenzu’l ummal, c: 3 sh: 238, hadis no: 6334) İslâm dini insanların fakr-ü zaruret altında inlemelerini, başkalarına muhtaç bir durumda bulunmalarına rıza göstermez. Zira başkalarına muhtaç olmak insan için züldür, insanın şerefini ayaklar altına almaktır. Nitekim Hz. Enes’in rivayet ettiği bir hadiste bunu şöyle ifade etmektedir. ‘’ كاد الفقر ان يكون كفرا’’ ‘’Fakirlik küfre yakın bir şeydir’’ (Beyheki, Şuabi’l iman, 6612) Yani hadis-i şerif fakr-ü zaruret içerisin de bulunan biri ferdi ve içtimai olarak dini hükümleri yerine getirmenin kolay olmadığını, bu durumun her baba yiğidin işi olmadığını veciz bir biçimde anlatmaktadır.

 Ecdadımız Osmanlı’nın bize miras olarak bıraktığı bunca hayrat ve kültürel zenginlik dünya malı ile Ahiret’in kazanılacağını farklı bir ispatı değil midir? Eğer ecdadımız diğer milletlerin egemenliği altında bulunsaydı bu kadar hayır müesseselerini meydana getirmeleri mümkün olabilir miydi? Müslüman için güzel bir malın gerekliliğini resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle ifade etmektedir: ‘’نعم المال الصالح للرجل الصالح’’ ( İyi adam için iyi mal ne kadar gerekli bir nimettir.) (Beyheki, Şuabi’l iman, 1248) Nitekim Kur’an-ı kerim de başkalarına muhtaç bir durum da yaşayan kişinin halini bize şöyle anlatmaktadır:

 

 ضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلاً عَبۡدً۬ا مَّمۡلُوكً۬ا لَّا يَقۡدِرُ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬ وَمَن رَّزَقۡنَـٰهُ مِنَّا رِزۡقًا حَسَنً۬ا فَهُوَ يُنفِقُ مِنۡهُ سِرًّ۬ا وَجَهۡرًا‌ۖ هَلۡ يَسۡتَوُ ۥنَ

 

 ‘’ ALLAH, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? (Nahl /75) Nitekim oğluna mirasından fazla pay bırakmak istemeyen Amir b. Sa’d’ı (radıyallahu anh) resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle ikaz etmektedir:

 

إِنَّكَ أَنْ تَتْرُكَ وَرَثَتَكَ أَغْنِيَاءَ خَيْرٌ مِنْ أَنْ تَدَعَهُمْ عَالَةً يَتَكَفَّفُونَ النَّاسَ

 

‘’ Muhakkak ki, senin varisini zengin olarak bırakman, onu insanlara muhtaç, onlara el avuç açar bir şekilde bırakmandan daha hayırlıdır.’’ (Ebu Davud, 2480) Bu ayet ve hadisler dünya malının bir gereklilik olduğuna, hatta bu dünya malı ile ahiretin kazanılabileceğine bize bildirmektedir. Zira aklı başın da olan biri kazandıkları dünya malını ALLAH (Celle celalühü) yolunda ve insanların menfaatine olan yerlerde harcasa ahireti kazanmak şöyle dursun, sadece hayırlı yerlerde, insanların menfaatine olan işlerde kullanmak niyeti bile elinde ki serveti çıkarmadan bile onun ahireti kazandığının işaretidir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’  انما الاعمال بالنيات ‘’ (ameller ancak niyetlere göre) (Nevevi, 40 hadis, 1) buyurmak suretiyle dünya malının elde edilmesi esnasın da bu niyetleri olan insanların kazandıkları her mal ile beraber bir de sevap kazandıklarını bize bildirmektedir.

 Bununla beraber insanın unutmaması gereken şeyin başın da İslâm helal yollardan kazanılan malın hesabı, haram yollardan elde edilen malın ise azabının olduğu, ve dünya’nın Müslüman için bir zindan olarak kabul edildiği, dünya’nın ALLAH (Celle celalühü) nezdinde sivrisinek kadar değerinin olmadığı ve ne kadar çaba gösterirse göstersin ALLAH’ın (Celle celalühü) kendisine takdir ettiği rızkın fazlalaşmayacağını, ve fakirliğin ALLAH (Celle celalühü) katında her zaman daha makbul olduğuna dair nass’ların bulunduğudur. İnsanları tembelliğe teşvik edenler işte bu gibi nass’ları kendi menfaatlerine göre yanlış ve yanlı olarak çıkarlarına göre tevil etmeleri sebebiyle suiistimal etmektedirler. Evet, İslâm insanları dünya malı etmek için çalışmayı ve bu yolda gayret göstermeyi engelleyenlerin gaflet ve delalet içerisinde olduklarını ifade etmekle beraber, bu gibi insanların engellenmesi için büyük bir gayret çaba içerisinde olunmasını da Müslümanlara emretmektedir.

Zira dünya malının helal yoldan elde edilmesine hesabın olması, haram yollardan elde edilen malın ise azabının olması, insanları dünya malı ve servetini elde etmelerine engel olmak için değil, bilakis bu servetin kazanılması esnasın da haksızlık yapmaktan, insanların mallarını elde ederken zulüm yapmaktan, hile ve dalavere yapmaktan men etmek içindir. Bu şekil de yapmak suretiyle İslâm mal ve servet elde edilmesi esnasın da yanlış yollara tevessül edilmesinin önüne geçmeyi, belki de bu şekil de servet kazanma hayali içerisin de olanların planlarına darbe vurmaktadır.

 Dünya’nın mü’min’in zindanı olması ve fakirliğin, ALLAH (Celle celalühü) katın da kadrinin yüksek olmasına meselesine gelince,  bu gibi nass ve beyanların olması insanları çalışıp didinmekten nefret ettirmek olmayıp, bilakis dünya da çalışmaların ne kadar çok olursa olsun yine de fakir insanların her yerde bulunabileceğini, bununla beraber çalışma hayatının yükseldiği yerlerde bir kısım insanların daha da fazla fakirlik içerisin de ve bu gibi yerlerde insanların elinde ki servetin gerektiği gibi fakirlerin arasın da dağıtılmaması ve servet sahiplerinin sefahat içerisin de olmalarından dolayıdır.

 Bununla beraber fakirliğin kadrinin yüksek olduğunu ifade eden hükümlerin, hakikati itibariyle hususi muhataplarının olduğu da göz ardı edilmemelidir ki, bu gibi kişiler fakirlerle beraber insani vazifelere ve beşeri olgunlukları elde etmeye muvaffak olan ve fakir oldukları halde zenginlerin gözlerine kestiremediği yüksek dereceleri elde eden müstesna insanlardır. Bu itibarladır ki, bu gibi cümlelere genel hükümler olarak bakılmamalıdır.

 Dünyanın ALLAH (Celle celalühü) katın da sivrisinek kanadı kadar değerinin olmadığını ifade eden beyanlara gelince, bunun hikmeti hayatın hakir görülmesi olarak ifade edilebilir. Zira insanlık değerinin yükselmesi için hayatı hakir görmek bir ihtiyaç olunca servet sahibi olmayı hakir görme ihtiyacı evveliyatla gerekir. Zira insanlık değeri, ancak sahibi nazarın da hakir görülen servetlerden istifade edebilir.

 Hulasa İslâm da bulunup bazı akılları noksan kişilerin hikmetini anlayamadıkları beyanların hülasasına nazaran servet kazanmaya çalışılmalı fakat o serveti baş gaye edinmemelidir. İşte bu niyet ile çalışmaya, dünya için çalışmak bile denilemez.