BİSMİHİ TEALA
A) İMAN VE AMEL YÖNÜNDEN MÜMİNLER
Müminler imanda, tevhidde eşittirler. Bu eşitlik, iman edilecek şeyler itibariyledir. Küfür ile iman, körlük ile görmek gibidir. Hiç şüphesiz gözleri görenler, görmenin kuvveti ve zayıflığı bakımından farklıdırlar. Kimi kalın bir çizgiyi görür, ince bir çizgiyi görmez. Kimi yakını iyi görür uzağı göremez. Kimi de uzağı iyi görür, yakını göremez. Bunlar görme kuvvetinde farklı iseler de hepsi de görmektedir.
Bir kimsenin, benim imanım Peygamberlerin (Aleyhi’s-selam) imanı gibidir, demesi caiz değildir. Yine, benim imanım Ebubekir (radıyallahu anh) ve Ömer’in (radıyallahu anh) imanı gibidir, demek uygun değildir.
Kelime-i Tevhidin bir kalpteki nurunu ancak ALLAH (Celle celalühü) bilir. Kimi kalpteki nuru, güneş gibidir. Kimi kalpte ay, kimi kalpte yıldız, kimi kalpte bir meşale gibidir. İman kuvveti, zahiri ameli kuvvete, batini ilmi kuvvete şamildir. Bu şekilde bu nurun etkisi, dünyada ameller ve ilim üzerinde; ahirette de ahiret halleri üzerinde görülür. Bu kelimenin nuru ve mertebesi arttıkça, şüpheleri ve şehvetleri kuvvetinında yok eder; belki de öyle bir noktaya getirir ki rastladığı her şüpheyi, şehveti, günahı yakar, imha eder.
Amelde üstünlük olabilir. Müslümanlar aynı şeylere inandıkları halde, yaptıkları ameller birisinde az, diğerinde yarım, bir diğerinde daha çoktur. Biri namazlarını kılar ama zekâtını vermede kusurludur. Diğeri namaz, zekât, hac diğer yükümlülükleri de yapar. Bir başkası emredilenleri yapar; ama yasak olduğu halde faizi de almaktan kurtulamaz. İşte bunlar, hepsi mümin olma noktasında eşit, amel bakımından farklıdırlar.
B) İMAN ARTMAZ VE EKSİLMEZ
İman artmaz ve eksilmez. Çünkü, imanın noksanlaşması ancak küfrün artması ile; imanın artması da ancak küfrün noksanlaşması ile birlikte düşünülebilir. Bir şahsın, aynı anda hem mümin hem de kâfir olması nasıl düşünülebilir? Bu görüş, İmam-ı Azam Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh) ve arkadaşlarının görüşüdür.
Yine “el - Fıkhu’l - Ekber” adlı kitabında şöyle diyor: “Gök ve yer ehlinin imanı artıp eksilmez. Bütün müminler, imanda ve tevhidde derece bakımından eşit olup, amel bakımından birbirlerinden üstün olabilirler.”
Şöyle bir soru sorulabilir: Cenab-ı Hak Kur’an-ı Keriminde şöyle buyuruyor:
هُوَ الَّذِي أَنزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَّعَ إِيمَانِهِمْ
“.imanlarına iman kat(ıp artır)sınlar diye, mü’minlerin kalbine huzur (ve sebat) indiren O’dur..” (el-Feth / 4) Bu ve benzeri ayetler yanında Peygamber’de (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“İman, yetmiş küsur şubedir. En üstünü, “Lailâhe illallah” demek, en aşağısı da yolda eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır. Utanmak da imandan bir şubedir.” (Müslim, İman)
Bu soruya şöyle karşılık verilebilir: Bu ayet ve hadislerin hükmü, sahabe hakkında geçerlidir. Çünkü Kur’an, o devirde zaman içersinde ayet ayet iniyor, onlar da her inen ayete iman ediyorlardı. Bu da onların ilk durumlarına göre imanlarını arttırmış oluyordu. Bunlar bizim hakkımızda ise geçerli değildir. Çünkü vahiy kesilmiştir.
C) AMEL İMANDAN BİR PARÇA MIDIR?
Amel imandan bir parça değildir. Eğer amel imandan bir parça olsaydı, amellerinde eksiği olan insanların imanlarının eksik olması gerekirdi. Oysa iman, bir parçadır, bölünmez, parçalanmaz; aynı zamanda artmaz.
Zira bazı Müslümanlar, beş vakit namazını kılarken cumaları ara sıra terk eder. Bazısı orucu terk eder. Bazısı zekâtı terk eder. Bunların amellerinde eksiklik vardır; ama amellerindeki eksiklikten dolayı imanlarında eksiklik yoktur. İnanılacak şeyler bir bütündür, birine inanmamak hepsine inanmamak gibidir insanı imandan çıkarır. Bu bakımdan iman eksilme ve artma kabul etmez. İmanın eksilmesi küfrün artması da olmaz. İman ile küfür bir kalpte toplanmaz.
D) AMELLERDE RİYA
Amellere riya karıştığı zaman, bu riya, o amelin ALLAH (Celle celalühü) katındaki sevabını yok eder.
Ucub (kendini büyük görmek, ululamak) da amellerin sevabını yok eder.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى
“Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak, eziyet etmek suretiyle (malını insanlara gösterişte bulunmak için harcayanlarda olduğu gibi) iptal etmeyin.” (Bakara/264)
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:
“ALLAH (Celle celalühü), içinde zerre kadar riya bulunan bir ameli kabul etmez.” (Müslim)
İmam-ı Azam (rahmetullahi aleyh) sevabının yok olacağını söylemiş; ama amellerin iptal edileceğini söylememiştir. Bu ifade ile amellerdeki sevap mükâfatın önemine işaret etmişlerdir.
Ucub (ululanmak) da böyledir. Her hangi bir amele ucub karıştığı zaman, onun ALLAH (Celle celalühü) katındaki mükâfatını ve amelini riyada olduğu gibi iptal eder. Çünkü ucub yapan kimse, ALLAH’ın (Celle celalühü) azabından emin olur; iman ve amellerinin yok olmasından emin olup korkmaz. ALLAH’ın (Celle celalühü) azabından emin olmaksa küfürdür.
E) İNANILACAK ŞEYLERDE PROBLEMLE KARŞILAŞAN KİMSE NE YAPAR?
İnsan, tevhit ilminin inceliklerinden herhangi bir şey üzerinde güçlük ile karşılaşınca o zaman, sorup öğreneceği bir âlim kişiyi bulana kadar ALLAH (Celle celalühü) katında doğrusu hangisi ise ona inanması gerekir. Yani “ALLAH (Celle celalühü) katında doğrusu hangisi ise ona inanıyorum” demesi gerekir. Fakat böyle bir âlim arayıp bulma işini tehir etmesi caiz değildir. Çünkü bu mesele kişinin bilmesi farz olan meseledir.
Bu da iman ve imanın yok olması bilgisidir. Bu konuda, durup beklemekten dolayı özürlü kabul edilmez. Eğer şüpheye düşerek sormaz da beklerse, o taktirde kâfir olur. Zira beklemek, inanılması gerekli bir meseleyi tasdik etmeye engeldir. “ALLAH’a (Celle celalühü) inandım, inanılması gerekli olan şeylere de inandım” derse, bu söz ile, icmali (kısa) iman gerçekleşmiş olur.
F) RU’YETULLAH (ALLAH’I (Celle celalühü) GÖRMEK)
ALLAH (Celle celalühü) ahirette görülecektir. Müminler, ALLAH’ı (Celle celalühü) cennette baş gözü ile keyfiyetsiz, bir şeye benzemeden, arada bir mesafe bulunmadan göreceklerdir.
Müminler, cennette oldukları halde ALLAH’ı (Celle celalühü) göreceklerdir. Bu konu ile ilgili olarak Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Cennet ehli cennete girdiği zaman ALLAH (Celle celalühü): “Bir şey istiyor musunuz? Size nimetlerimi artırayım.” buyuracak. Cennet ehli de: “Yüzlerimizi beyaz kılmadın mı, bizi cennete koymadın mı?” diyecekler. ALLAH’da (Celle celalühü): “Evet” buyuracak. Bundan sonra, ALLAH (Celle celalühü) ile aralarındaki perde açılacak, müminler ALLAH’ın (Celle celalühü) yüzüne bakacaklar. Cennet ehline, Rablerine bakmadan daha büyük bir nimet verilmemiştir. Bundan sonra Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):
لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ
“İyilik edenler ve iyi davrananlara daha güzeli ve ziyadesi vardır” (Yunus / 26) ayetini okumuştur.” (Müslim, K. İman)
Bu konuda Kur’an’dan delilimiz şu ayettir:
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ
“Bir takım yüzler, o gün Rabbin(in cemalin)e bakıp parlayacak.” (Kıyame / 22)
ALLAH’a (Celle celalühü) yakınlık ve uzaklık keyfiyetsizdir.
ALLAH’a (Celle celalühü) uzaklık ve yakınlık, mesafe uzaklığı ve yakınlığı yönünden değil, belki keramet (üstünlük) ve zillet (önemsizlik) bakımındandır. ALLAH’a (Celle celalühü) itaat eden kişi keyfiyetsiz olarak ona yakın, isyan eden kişi de yine keyfiyetsiz olarak ondan uzaklaşır.
Mesafe yönünden uzaklık veya yakınlık, varlığı kendinden olmayan ve bir yer ve yönde yerleşmiş olan yaratıklar hakkında düşünülebilir. ALLAH (Celle celalühü) ise mekândan, mekâna yerleşmekten ve bir yönde bulunmaktan münezzehtir.
ALLAH’a (Celle celalühü) yakınlık ve uzaklıktan kasıt şudur: Kulun ALLAH’a (Celle celalühü) yakın olması, kendi üstünlüğü, iyilik ve üstünlüğünün eseridir. Bunun gibi ALLAH’tan (Celle celalühü) uzak olması, kendi zilleti, önemsizliği ve noksanlığındandır.
G) BÜYÜK GÜNAH İŞLEYEN DİNDEN ÇIKMAZ
ALLAH’a (Celle celalkühü) karşı büyük günah işleyen kimse, kâfir olmaz. Kul, işlediği günahla ALLAH’a (Celle celalühü) itaatten çıkmış, isyan etmiştir. Ancak, imandan çıkmamıştır. Zira iman, ikrar ve tasdikten ibarettir. İkrar ve tasdik ise bakidir. Dolayısıyla iman devam eder. Ancak işlenen günah, küfrü gerektiriyorsa, o taktirde iman yok olabilir. Çünkü küfür imanı yok edicidir.
Günahkâr kullar eğer iman ile gitmişlerse, cehennemde günahları kadar yanacaklar; sonra da imanları sebebiyle cennete gireceklerdir.
O bakımdan bazı haramları işleyen insanları hor görmemeli, onlara dinden çıkmış gözüyle bakmamalıyız. Bir din kardeşi olarak onların da o günah bataklığından kurtulmaları için yardım etmeliyiz.
H) TEVBE VE ŞARTLARI
Tevbenin kabulü, günahkârın cezasını düşürmek; aklen ALLAH’ın (Celle celalühü) yapması gereken vacip bir vazife değildir. Bu, bilâkis onun merhametindendir, lütfundandır. Kabulü konusunda ise, kabul edileceği umulur; muhakkak kabul olunur denilemez. Bu konuda
وَيَتُوبُ اللّهُ عَلَى مَن يَشَاء
“Allah dilediğinin tevbesini kabul eder” (Tevbe/15) mealindeki ayet bize bunu anlatmaktadır.
Buna bir örnek, Peygamberimizle (Sallallahu aleyhi ve sellem) savaşa katılmayan kişiler samimi olarak tevbe etmişlerdi; fakat tevbeler hemen kabul edilmedi. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) onların kalplerinde olanı bilmediği ve ALLAH’ın (Celle celalühü) onlar hakkındaki hükümde bağımsızlığına saygılı olmasından dolayı onlar hakkında kendi başına bir hüküm vermedi. ALLAH’tan (Celle celalühü) hüküm gelmesini bekledi. ALLAH’ın (Celle celalühü) bu hükmü açıklamayı geciktirmiş olması, onları bir daha böyle bir işe dönmekten menetmek için olsa gerektir.
Küfürden dolayı yapılan tevbe böyle değildir. Bu tür tevbeler kesinlikle kabul edilir. Sahabe ve selef alimleri bunu söylüyorlar.
Ehl-i Sünnet âlimleri, tevbe edenin tevbesinin kabulünün kesin olmadığını söylemeleri şundandır: Tevbe, şartlarına uygun yapıldığı konusunda kesin bir bilginin bulunmadığından dolayıdır. Zira şartları tam olmayan tevbeler çoktur.Kur’an-ı Kerim’de
وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ
”İnsanların bir kısmı (münafıklar), inanmadıkları halde (dilden) “ALLAH’a ve ahiret gününe inandık” derler” (Bakara/8)
Yine,
وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ
”O, kullarından tövbeyi kabul eden, (tövbe ile) kötülükleri bağışlayandır ” (şura/25)
ALLAH’ın (Celle celalühü) verdiği haber hak ve doğrudur. Bunu inkâr etmek küfürdür.
Peygamber’de (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Günahlarından tevbe eden günahsız gibidir.” (Ibn-i Mace)
İşlediği büyük günahlardan birine tevbe etse, tevbesi kabul edilir. Tevbe ettiği günahlardan ötürü azab edilmez.
Büyük günahlardan tevbe etmek, küçük günahlardan tevbe etme yerine geçmez. Ehl-i Sünnette göre, büyük günahlardan tevbe eden küşinin küçük günahlardan azab edilmesi caizdir.
Haricilere göre ise, tevbesiz öldüğü taktirde ALLAH’a (Celle celalühü) karşı isyan eden kişi, bu isyanı ister küçük olsun ister büyük olsun, kâfirdir. Cehennemde devamlı kalacaktır.
Mutezileye göre, işlediği günah büyük ise imandan çıkar; ama küfre girmez. Ancak böyle bir günahkâr, cehennemde devamlı kalacaktır. Büyük günahlardan kaçınmışsa, işlediği günah küçükse bundan ötürü müminin azab edilmesi caiz değildir. Eğer küçüklerle beraber, büyük günahları da işlemişse, o taktirde küçükler de affedilmez.
Onların bütün bu görüşlerine cevap olarak şu ayet-i kerime vardır:
إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء
” (Şüphesiz ki ALLAH (Celle celalühü),sıfatlarında, İlahlık ve Rab’liğinde) kendisine ortak koşulması asla bağışlamaz, bundan başkasını da dilediği kimseler için bağışlar” (Nisa/48) Bu ayette, ALLAH’ın (Celle celalühü) bazı günahkârların günahlarını tevbesiz olarak affedeceği işareti vardır.
Tevbenin şartları:
1- İşlediği günaha son vermek,
2- İşlediğine pişman olmak,
3- Artık o günaha dönmemeye azmetmek,
Eğer işlediği günah ALLAH’la (Celle celalühü) kul arasında ise bu üç şart aranır. İşlediği günah kul hakkı ile ilgili ise şu şart da vardır:
4- Kul hakkından kurtulmak.
I) SAHABENİN FAZİLET SIRALAMASI
Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) ashabının en faziletlileri hulefa-i raşidindir. Onların da fazileti hilâfet sıralarına göredir. Sonra da cennetle müjdelenmiş on sahabenin diğerleri, sonra Bedir ashabı, Uhud ashabı, Hudeybiye’de, Bey’atü’ ridvan ashabı ve diğer sahabeler fazilette dereceye girerler.
J) SİHİR VE NAZAR
Sihir ve nazar haktır, vardır. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem): “Nazar haktır” (Ebu Davud, Ibn-i Mace) buyurmuşlardır. Bir başka rivayette “Nazarın insanı mezara, deveyi de tencereye dolduracağı” ifade edilmiştir. Bir başka rivayette “Sihrin de hak olduğu” ifade edilmiştir. Falak suresinde de sihrin şerrinden ALLAH’a (Celle celalühü) sığınmak gereği üzerinde durulur.
İmam-ı Maturidi (rahmetullahi aleyh), sihrin her çeşidinin küfür olmadığını belirtmiştir. Eğer inanılması gereken şeylerden bir şey inkâr ediliyorsa, küfürdür; inkâr eiyorsa küfür değildir. Eğer bir kişinin helâki, hastalanması, karı kocayı ayırma gibi büyüler küfür değildir. Ancak büyük günahtır.
Sihir yapan, kadın erkek büyücünün hükmü öldürülmektir. Çünkü bunlar fesat ve kötülük için çalışmaktadırlar. Küfür olan sihri yapan büyücülerdense sadece erkek olan katledilir, kadın katledilmez.
K) LEVH-İ MAHFUZDAKİ YAZI DEĞİŞİR Mİ?
ALLAH (Celle celalühü) Kur’an-ı Kerim’de:
يَمْحُو اللّهُ مَا يَشَاء وَيُثْبِتُ وَعِندَهُ أُمُّ الْكِتَابِ
“ALLAH, dilediğini yok eder ve (dilediğini) bırakır. Çünkü Ana Kitap (vahyin kaynağı) O’nun katındadır.” (Ra’d) buyurarak günah işleyip de tevbe edenlerin günahını bağışlayacağını, tevbeyi ise sabit kılacağını ifade etmişlerdir.
Levh-i mahfuzda yazılanlar kulun sıfatıdır. Kul için bir halden diğer bir hale geçmek mümkündür. Bu sebeple kulun sıfatı değişir. Fakat ALLAH’ın (Celle celalühü) kaza ve kaderi asla değişmez. Çünkü kaza hükmedenin sıfatıdır. Hükmedilen şey ise Levh-i mahfuzda yazılı bulunan şeydir.
Eş’ariler, Levh-i mahfuzda bulunan yazının değişmeyeceği görüşündedirler.
L) ALLAH (Celle celalühü) ARŞA İSTİVA ETMİŞTİR
Kerramiye ve Müşebbihe taifesi, “ALLAH (Celle celalühü), mekân yönünden Arş üzerinde yükselmiştir;yerleştiği bir karargâhı vardır, derler. Bunlar ALLAH’ı (Celle celalühü) inmek, binmek, gitmek ve gelmekle vasıflandırırlar.O bir cisimdir; fakat diğer cisimler gibi değildir.” derler. ALLAH (Celle celalühü) onların bu söylediklerinden beridir. Onlar, şu ayeti delil getirirler:
الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
“O Rahman(ın hakimiyeti) arşı kuşatmış/hükmü altına almıştır. .” (Taha/5)
Ancak biz, şöyle diyoruz: Arş yok idi, o ALLAH’ın (Celle celalühü) yaratması ile var oldu. O, ya ALLAH’ın (Celle celalühü) büyüklüğünü göstermek için yaratıldı veya oturmak için. Üzerinde oturmak için yaratılmıştır demek caiz değildir. Çünkü, bir mahluka muhtaç olan varlık, yaratıcı olamaz. Bu ihtimal çürütülünce sıra gelir ikinci ihtimale. Bu ihtimal de Arşın üzerinde yükselmesinin yarattıkları üzerine büyüklük ve hükümranlığıdır. ALLAH’ın (Celle celalühü) ise buna ihtiyacı yoktur.
Sonra, istivanın manası, idare ve hükümranlık yönünden yükselmektir. Zira her şey Arşın hükmü ve kudreti altındadır. Arş da ALLAH’ın (Celle celalühü) kudret ve hükmü altındadır. Bu mesele, “Falanca, tahtın üzerine çıkıp ayaklarını uzattı.” sözü gibi olur. Bu sözden, idare ve hükümranlığın o kimseye ait olduğunu ve bu işlerde kendisi ile çekişecek kimsenin bulunmadığını kastederler.
Nitekim bu manayı te’yid etmek için ALLAH (Celle celalühü) bir başka âyette şöyle buyuruyor:
إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ
“Rabbınız öyle bir Allah’tır ki, gökleri ve yeri yedi günde yarattı. Sonra Arş üzerine çıktı ve işleri oradan idare ediyor.” (Yunus/3)
M) MÜTEŞABİH AYETLER TEVİL EDİLMEDEN KABUL EDİLİR
Kur’anda zikredildiği üzere ALLAH’ın (Celle celalühü) eli, yüzü ve nefsi vardır. ALLAH (Celle celalühü) bu konularda şöyle buyuruyor:
يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ
“ALLAH’ın eli kulların ellerinin üstündedir.” (Feth/10)
وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ
”(Yalnız) azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı, bakidir” (Rahman/27);
İsa’dan (aleyhi’s-selam) hikâyeten:
تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلاَ أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ
“Benim içimden geçen (her) şeyi sen bilirsin. Ben ise, senin zatında olan (ve bildirmediğin hiç bir şey)i bilemem .” (Maide/116)
ALLAH’ın (Celle celalühü), kitabında zikrettiği bu sıfatlar, keyfiyetsiz sıfatlar olup, aslı bilinmekte, fakat vasfı bilinmemektedir. Bilinen asıl, teşabüh ve vasfını anlamaktan aciz olmak sebebiyle batıl olmaz. Bu konuda Imam-ı Ahmed b. Hanbel’in (rahmetullahi aleyh) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bu sıfatların keyfiyeti meçhul olup, onların nasıl olduklarından bahsetmek ise bid’attir.”
Yukarıda zikredilen sıfatları, elden maksat, ALLAH’ın (Celle celalühü) kudreti, yahut nimeti tarzında te’vil etmek, ALLAH’ın (Celle celalühü) sıfatlarını iptal etmektir. ALLAH’ın (Celle celalühü) sıfatlarını iptal etmek ise Mu’tezile ve Kaderiye taifesinin görüşüdür. Lâkin ALLAH’ın (Celle celalühü) eli, keyfiyetsiz olarak sıfatıdır. ALLAH’ın (Celle celalühü) gazap ve rızası da keyfiyetsiz olarak ALLAH’ın (Celle celalühü) sıfatlarıdır. Yani bunların nasıl olduğunu biz bilemeyiz; ancak ALLAH (Celle celalühü) kendisi bilir.
Nasslarda yer alan el, yüz, istiva… gibi sözcükler tevil edilemez. Çünkü ALLAH (Celle celalühü) bu kelimeleri özellikle kullanmış, bunların yerine; kudret, nimet, görme ve istilâ kelimelerini zikretmemiştir. Doğrusu ALLAH (Celle celalühü) el kelimesinden nimet ve kudret gibi iki manadan başkasını kastetmiştir.
Bu sıfatlar, ALLAH (Celle celalühü) hakkında müteşabih sıfatlardır. Cumhur-u Selefin görüşü budur. Onlar ayetlerde kesin bilinen aslı ispat ettiler, sıfatların müteşabih olan keyfiyeti konusunda sustular. Bununla beraber sıfatların keyfiyetini aramakla meşgul olmayı caiz görmediler. Nitekim ALLAH (Celle celalühü), gerçek bilgi sahiplerini şu şekilde vasıflandırmaktadır:
فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
“İşte kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve (kendi arzularına göre) yorum yapmak isteyerek, onun müteşabih olanlarına uyarlar. Halbuki onun yorumunu ancak ALLAH bilir. İlimde derinleşmiş olanlar da: “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bunu) akl-ı selim sahiplerinden başkası düşünemez. ” (Al-i Imran/7