BİSMİHİ TEALA
Hüküm, Ha-ke-me fiilinin mastarı olup, lügat ta ‘’ karar vermek, bir şeyi diğer bir şeye ispat veya neyf suretiyle isnad etmek, güç ve tehakküm’’ gibi manalara gelmektedir. Arapların atı gemlemeye ‘’hukm’’ demelerinden dolayı ‘’kontrol altına almak, terbiye etmek, boyun eğdirmek’’ gibi manalara da gelmektedir. Nitekim günlük hayatımızda sık sık kullandığımız mahkeme ve hakem gibi kelimeler de aynı kökten gelmektedir.
Istılahı olarak ise, ‘’ mükellefin fiillerini gerektiren talep, değiştirme veya tavsiye eden ilahi hitapların eserine hüküm denilir.’’ manasındadır. Hükümlerin dereceleri bulunmaktadır. Mesela; bir mesele hakkında delaleti ve subut-i kat’i nass bulunmakta ise, bu delaleti ve subut-i kat’i nass ile ‘’farz’’ veya ‘’haram’’ gibi hükümler meydana gelir. Nitekim muhkem ayetler ve mütevatir sünnetlerden meydana gelen hükümler bunun en güzel misalidir. Eğer bir mesele hakkında ki hükümler delaleti ve subut-i kat’i bir şekilde değilde, delaletive subut-i zanni bir şekilde ise, o zaman bununla vacip, müstehab veya mekruh söz konusu olur.
Kerahat ise lügat ta, ‘’iğrenme, tiksinme, istemeyerek ve baskı altın da amel etme’’ gibi manalara gelmektedir. Usulü fıkıh’ta ki tarifi ise, ‘’Bir halin veya hareketin açık ve kat’i delili bulunmayıp, bazı nassların delaleti ile yasak edilmesi’’ (Feteva-i hindiye, c:5, sh: 308) olarak tarif edilmiştir.
Ö. N. Bilmen (rahmetullahi aleyh) kamusun da kerahati şöyle tarif etmektedir: ‘’ terki gerekli olup, yapılması hakkın da kesin bir yasaklama bulunmayan bir fiildir ki; yapılmaması övülmüş, yapılması ise zemmedilmiştir.’’ ( Istılahati fıkhiyye kamusu, c:1, sh: 34)
Usul uleması, ‘’ Mekruh, hakkında bir yasaklama delili olmayan. Mesela, bir vacibin veya sünnetin terk edilmesi durumunda mekruh ortaya çıkmaktadır. Burada vacibin terki, ‘’tahrimen mekruh’’ sünnetin terki ise ‘’tenzihen mekruh’’ olarak söylenebilir. Bunun tespit edilmesi için delillerin iyi bilinmesi gerekir.’’ Hükmünü benimsemişlerdir.
Hanefi mezhebinin birçok muteber eserin de kerahat şu şekil de tarifi edilmiştir. ‘’ Kerahat-ı tahrimiye ile mekruh olan şey, imam-ı Muhammed’e (rahmetullahi aleyh) göre haramdır. Hakkında kesin nass bulunmadığı için haram ifadesi kullanılmamıştır. İmam-ı Azam ve imam-ı Yusuf’a (rahmetullahi aleyhima) göre ise, ‘’ kerahat-ı tahrimiye’’ harama yakın, ancak haram değildir. Kerahat-ı tahrimiye ile mekruh olan şeyin harama yakınlığı, vacibin farza yakınlığı gibidir. Kerahat-ı tenzihiye ile mekruh olan ise, helale daha yakındır.’’ (Merginani, El- Hidaye, c:4, sh: 78)
BİSMİHİ TEALA
Soru: Günümüzde insanlar adli bir sorunla karşılaştıkların da beşeri kanunlara gitmek zorunda kalmaktadırlar. Bu durumda gittikleri mahkemede ki hakimlerin itikadi durumları önem taşımaktadır. Bir müslüman bu durum da günümüz hukuk fakültelerinde okumak suretiyle hakim, savcı veya avukat çıkmaları caiz midir?
Cevab: Meselenin sadece hukuk fakültesinde okumak yönü olmakla beraber bu fakültelerde okuyan insanların itikadi durumları önem kazanmaktadır. Zira bir insanın müslüman olması, o kişinin ALLAH’a (Celle celalühü) ve onun indirdiklerine icmali olarak dahi olsa, ve bunları kalbi ile tasdik dili ile ikrar etse ehl-i sünnete göre bu hal üzere ölürse mü’min, dolayısıyla işlediği günahlar (eğer onların helal olduklarına inanmıyorsa) onu iman dairesinden çıkarmaz. Bu durum bilindikten sonra, öğrenilen veya talep edilen ilim sebebiyle insan kafir olur mu? Sorusunun cevabını bulmaya çalışalım.
Ulema ilmi tarif ederlerken; ilim, malûm olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir. Şeklinde tarif etmişlerdir. Bu durum da hiç bir ilim mücerred olarak öğrenilmesi sebebiyle insanı küfre götürmez. Nitekim islâm dini öğrenilmesi haram olan ilimlerin başında ki, sihir ilminin dahi mücerred olarak öğrenilmesini küfür olarak kabul etmez. Sadece o ilmin tatbik edilmesini insanı küfre götürdüğünü kabul eder.
İslâm sihir ilminin dahi sadece öğrenilmesini küfür olarak kabul etmedikten sonra hukuk fakültelerin de öğrenilen ilmin de fıkhın yorumsuz hükmüne göre caiz olması gerekir. Bu ilmi öğrenen kişinin bundan sonra bu ilmi nasıl ve hangi amaçla kullanacağı önem taşır. Eğer bu ilmi öğrenen kişi ‘’Devletin dini adalettir’’ görüşüne göre amel eder, öğrendiği ilmi mutlak veya kısmen adaletin idamesi için, elinden geldiğince zulme engel olmak, herhangi bir haksızlığa ugrayanın hakkının alınması veya haksızlığa uğrayanın savunulması v.s gibi gaye ve amaçlarla olursa islâm bu durumu bir görev hatta ibadet olarak dahi kabul edebilir. Ancak bu kişinin gaye ve amacı bunların haricinde ki bir şey olursa, o zaman bu kişi ya fasıktır veya kafir.
Bu durum da hukuk fakültesini bitirerek hakim olan kişinin, ‘’ وَمَن لَّمۡ يَحۡكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡكَـٰفِرُونَ ‘’ ‘’ Kim ALLAH’ın indirdikleri ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerdir.’’(Maide/44) ayeti kerimesi ne göre, beşeri kanunlara göre hüküm vermesi durumun da durumu nedir? Sorusunun sorulması kaçınılmaz olmaktadır.
Öncelikle bu ve buna benzer ayetlerin belli kayıtlara göre olduğunun bilinmesi zaruridir. Bu ayetlerde belli kayıtlar bulunmaktadır.Kısaca bunlara değinmek gerekirse:
Günümüzde hâkim denildiği zaman, ‘’ Mahkemelerde davaları karara bağlayan kişi’’ şeklinde tarif edilmektedir. Dolayısıyla günümüzde ki hakimlere ‘’ hâkim’’ denilmesi mecazi bir ifadedir. Zira bu gibi davaları karara bağlayan hâkimler gerçek hakimler tarafından belirlenmiş bir hükmü uygulamaktadırlar. Eğer bu hüküm mutlak adaletin tesisi yönünde olmayıp, zıddına olur ve hâkimin bu hükmü icra esnasında takdir hakkı bulunmaz, bununla beraber eline geçen ilk fırsatta mutlak adaletin tesisi için elinden geleni yapar ve takdir hakkının olmadığı yerlerde hükmü kerhen icra ederse, yani hüküm ifadesiyle ‘’ehven-i şer’’ olanı seçerse bu durumda ayetin kapsamına girmesi ve küfür olarak nitelendirilmesi zordur. Zira ehl-i sünnete göre helal kabul edilmediği müddetce işlenen günahlar sebebiyle kişi kafir olmaz.
İnsanın şirk dışın da işlediği hiçbir günah sebebiyle küfre girmesi mümkün olmadığına göre, ve ALLAH’ın (Celle celalühü) indirdiklerinin hak olduğuna iman ettikten sonra bir takim insanların hükümleri müvacehesine göre hüküm vermenin küfür olması nasıl mümkün olur? Ha bu durumda ki bir hakime zalim denilebilir, ama kafir demek nasıl mümkün olsun?
Zira o zaman dünya üzerinde hiçbir ülkede müslüman hakim olduğunu söylemek mümkün olmaz. Zira zaman değiştikçe bazı hükümlerin din içerisinde bulunması imkansız hale gelecektir. Nitekim bu durum da ictihad devreye girer, ve bu ictihadların bir kısmı ALLAH’ın (Celle celalühü) muradına muvafık olmayabilir. Bu durumda hatalı ictihad eden kişi resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadisine göre ictihadında hatalı dahi olsa ecir kazanır. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ecir kazandığını söylediği bir kimseye kafir yaftasını asmak nasıl mümkün olur?
BİSMİHİ TEALA
Soru:
Bazı yerlerde kadınlar, hayatta olmayan babalarının maaşını almak için eşlerinden anlaşmalı olarak, resmen boşanıyor. Böylece yıllarca ölen annesinin ya da babasının maaşını almak caiz midir?
Cevab: Maaş için evlilikte hile yapmak haramdır. Hileli boşanma sonucu alınan para, ‘helal’ değildir. Maalesef soruda sorulduğu gibi bazı bölgelerde kadınlar, hayatta olmayan babalarının maaşını almak için, eşlerinden anlaşmalı olarak resmen boşanıyor.
Mahkeme kararı ile resmi olarak boşanan çiftler, eski eşleriyle dinî nikahla aynı evde yaşamaya devam ediyor. Kağıt üzerinde meydana gelen bu değişiklik sebebiyle ilgili kurum söz konusu kişiye babasının maaşını ödemek zorunda kalıyor.
Aynı yerde yaşamalarına rağmen dul göründüğü için babasının maaşını alıyor. Zaman zaman şikayet üzerine yapılan baskınlarda eşlerin boşanmış görünmelerine rağmen birlikte yaşadığı tesbit ediliyor. Ancak herhangi bir cezai müeyyide uygulanamıyor.
Halbuki böylece anlaşmalı olarak resmen boşanıp haksız yere maaş almak, yıllarca ölen annesinin ya da babasının maaşını almak, kılıfına uydurup yasal yollarla maaş aldığı kurumu dolandırmak kesinlikle caiz değildir.
Ölen kimselerin hangi çocuklarının yardım alacağı kanunda belli. Maaş almak için boşanmak yasal olabilir ama dinimizce hiledir. Caiz değildir. Hakkı olmadığı halde devletten para alanlar, kul hakkını ihlal ediyorlar. Dinimiz böyle bir durumu asla onaylayamaz. Bu durum meşru değil. Çünkü burada bir hak ihlali var.
Dinimizde hakkımız olmayan bir şeyi almak kul hakkına girer. Zaten böyle bir tutum da bir Müslüman’a yakışmaz. Gerçekten ihtiyaçları varsa devlet onlara değişik şekillerde gerekli yardımı yapar.
Bazı bölgelerde de, sağ kalan eş, ikinci kez evlendiği halde resmi nikahını yapmayarak, ölen eski eşinin maaşını alıyor. Bu da kesinlikle caiz değildir.
Bunların ilgili kuruma maliyetinin sağlık harcamalarıyla birlikte 500 milyon YTL’yi bulduğu tahmin ediliyor. Bu durum, yasal yolsuzluktur.
Mehmet talu