BİSMİHİ TEALA

  مَنْ قَالَ لِأَخِيهِ يَا كَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا

“Kim kardeşine ‘‘ ey kâfir‘‘ derse, şübhe yoktur ki onu (kâfirliği,  ” ey kâfir” diyen ve kendine kâfir denilenin) ikisinden birisi kendisine döndürür(ikisinden biri kâfir olur.”)

 

اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ

    Bundan sonra…

Bu hadîsi nasıl anlayacağız?…

Günümüzde bir kimseye ‘‘ kâfir demek‘‘ veya ‘‘ kâfir diyememek‘‘ muhkem ilim ölçülerine göre olmayınca, çokları tarafından Mü’min’e kâfir, kâfir’e de Mü’min denilebilmektedir. Ölçüsüzlerde öncelikler zamanla değişmektedir. Bir zamanlar ellerde lastik veya patates damgalarla geziliyor, hemen her Mü’min’e bilir bilmez ‘‘ kâfir‘‘ damgası vuruluyordu. Bu denli ‘‘ radikal‘‘ olanların çoğu şimdilerde gördükleri engin dünyevî maslahat ve menfaatler yüzünden âdetâ tevbe edip ‘‘ radika‘‘ otu hâline geldiler. O kadar ki şerîat sâhibi olduklarını i’lân edip alternatif şerîatler (anayasalar ve yasalar) îcâd etmeye başladılar. Nerdeyse tamamen değiştiler. Onlar içün ‘değişmeyen tek bir yanları kaldı’ dense yeridir. O da câhillik, geri zekâlılık ve faydacılık…

 Anlayacağınız, devrân değişince ve hedefler çok farklı hâl almaya başlayınca, artık işler de tersine döndü. Şimdilerde nihâyet kâfirliği tartışılamayacak olanlara bile Mü’min denilmeye başlandı. Birinci ifrat hâlinde işin asıl sebebi (büyük ölçüde dînî bir kaygı olmakla beraber) câhillik iken, ikinci tefrît hâlinde ise câhilliğin yanındaki temel sebeb dünyevileşmek ve maddeperestliktir denilebilir. Karşı çıkılamayacak derecede muhkem tekfîr sebebleri bile artık kimseleri kesmezken, elinde böylesi kavî mesnedler bulunananlar, kâfire kâfir dedikleri içün birilerince karşı atağa geçilip haber-i vâhidlerle dahî tekfîr edilebilmektedirler. Hâsılı, ölçüsüzlük ölçü olunca, işler iyice karıştı. Dikkat edilecek başka bir husûs da şudur ki her iki noktada olanlar, biri diğerinin yerine gitmekle zaman zaman yerlerini değiştirseler de, hep aynı akıl, idrâk ve cehâlet sâhibi kişilerdir.

 Bu iki ucun da yanlışta olduğunu geçtiğimiz hicrî on üçüncü asırda ilk görenlerden biri yaklaşık seksen sene önce Âhirete göçen büyük insan merhûm Enver Şâh el-Keşmîrî idi. O, İkfaru’l-Mulhidin isimli eşsiz eseriyle bu karışıklığı ortadan kaldırdı. İngilizlerin ve başka hâricî ve dâhilî mihraklarının ifsâdlarıyla, yağmurlu havalarda yerden bir günde mantar bittiği gibi, hızla Müslüman yaftalı kâfirler türetildi. İslâm âlimlerinin gayret-i dîniyye sâhibi firâsetli kimseler olmaları ve bu muhteşem eserin de yardımıyla iplikleri tezden pazara çıkarıldı.

 Bilhassa bu gün, siyâsî ve iktisâdî hedeflerle ve şan, şöhret, makam, mevkı ve aktörlük sâikıyle, İslâm ve îmân da’vâsı iyice sulandırılmaktadır. Sözü edilen za’fiyetleri keşfedilenler, önce kiralanmak, sonra da satın almak usûlüyle İslâm’ın yıkılışında vazîfelendirilmekte, daha sonra da isbât-ı rüşdlerine göre yıkım ihâlesi bizzat onlara verilmektedir. Böylece baştaki gaflet nihâyette hiyânetle noktalanmaktadır. Artık Âlem-i İslâm sanki Lawrens’leri hiç görmemiş veya duymamış olmanın verdiği rahatlık içindedir. Nihâyet munâkaşasız kâfirler, şehidler veya İslâm hâmîleri olarak görülüp gösterilmeye başlandı. Bunun içün de yine İslâm, Kur’ân, Sünnet ve büyüklerin sözleri âlet edilir oldu.

 Rivâyetin Değişik Lafızlarından Bazısı

Mü’minlerin bilerek veya bilmeyerek yanıltılmasına âlet edilen bu hadîsin birçok tarîkı ve lafızları vardır. Bir kısmını buraya alalım:

{ مَنْ قَالَ لِأَخِيهِ يَا كَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا }

 ‘‘ Kim mü’min bir kardeşine ‘‘ey kâfir‘‘ derse, kâfirlik ikisinden birisine döner.‘‘ [1]

 { إِذَا قَالَ الرَّجُلُ لِأَخِيهِ يَا كَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا } 

 ‘‘ Kişi kardeşine ‘‘ ey kâfir‘‘ derse, şüphesiz ki kâfirlik ikisinden birine döner.‘‘

 { إِذَا قَالَ الرَّجُلُ لِأَخِيهِ اَنْتَ كَافِرٌ اَوْ يَا كَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا } 

‘‘ Kişi kardeşine ‘‘ sen bir kâfirsin‘‘ veya ‘‘ey kâfir‘‘ derse, şüphesiz ki kâfirlik ikisinden birine döner.‘‘ [2]

 { إِذَا كَفَّرَ الرَّجُلُ أَخَاهُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا }

‘‘ Kişi kardeşini kâfirlikle suçlarsa, şüphesiz ki, kâfirlik ikisinden birine döner.‘‘ [3]

 

{ أَيُّمَا رَجُلٍ كَفَّرَ رَجُلاً فَأَحَدُهُمَا كَافِرٌ }

‘‘ Hangi adam bir adamı kâfirlikle suçlarsa, onlardan biri kâfirdir.‘‘ [4]

 { أَيُّمَا رَجُلٍ كَفَّرَ رَجُلاً فَإِنْ كَانَ كَمَا قَالَ وَإِلَّا فَقَدْ بَاءَ بِالْكُفْرِ}          

‘‘ Hangi adam bir adamı kâfirlikle suçlar ve eğer o kişi dediği gibi (kâfir) ise (bir mes’uliyeti yoktur); değilse, o kâfirliği (kendine) döndürülür.‘‘ [5]

 { أَيُّمَا امْرِئٍ قَالَ لِأَخِيه كَافِرٌ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا إنْ كَاَنَ كَمَا قَالَ وَإِلَّا رَجَعَتْ عَلَيْهِ }

 

‘‘ Hangi kişi kardeşine kâfir derse, şüphesiz ki kâfirlik ikisinden birine döner; eğer dediği gibiyse (bir vebâl gerekmez) aksi hâlde (bu suçlama) kendine döner.‘‘ [6]

 

 { أَيُّمَا رَجُلٍ قَالَ لِأَخِيه يَاكَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا }

 

‘‘ Hangi adam kardeşine ‘‘ ey kâfir!.‘‘ derse, kâfirlik ikisinden birine döner.‘‘ [7]

 ‘‘Ehl-i Kıble’den hiçbir kimseyi, hiçbir günah sebebiyle –o günahı helâl saymadıkça- kâfirlikle suçlamayınız‘‘ [8]

‘‘ Kişi îmândan, ancak onu îmâna sokan seyler(in hepsini, yâhud bir kısmını veya birin)i inkâr etmekle çıkar.‘‘ [9]  

‘‘ Doksan dokuz şey bir kimsenin mü’minliğine, bir şey de kâfirliğini gösteriyorsa, ona kâfir denmez.‘‘ [10]

 Şimdi yukarıdaki sözleri nasıl anlayacağız?

 Sıradan câhil kimselerin, yâhud öz İslâmî anlayışı raydan çıkmış az buçuk mürekkep yalamışların veya cüz’î İslâmî ma’lûmâtını İslâm dışı bilgiler ve zihniyyetlerle karıştırıp beynini ve kalbini mozaik beton hâlinde dondurarak kayalaştıranların anladığı gibi mi, yoksa İslâm âlimlerinin ve âriflerinin anlayıp anlattığı gibi mi anlayacağız?

 Mes’eleye girmeden önce birkaç Husûsun bilinmesi lâzım geldiğine inanıyoruz. Bunlardan her biri bir bakıma sorulan şu suâle başlı başına birer cevâbdır.

 Birinci Husûs

Büyük Günâhı İşleyeni Tefîr Etmemek, Onu Günaha Cesâretlendirmek Ve Azmettirmek İçin midir?

Evet, ilmî çerçevede kesin ve sahîh, te’vîl kabûl etmez Şer’î dayanak bulunmadan, olur olmaz bir şekilde, önüne geleni tekfîr etmek, sapık tâifelerin, tekfîr etmemek de Ehli Sünnet’in şiârıdır.

Ancak ihtimâlli noktalarda ise, şimdilerde yapıldığı gibi lâubâlî ve lâkaydî davranmak aslâ câiz olmayıp, hakkında küfre girmek ihtimâli bulunan kimselerin mutlaka küfür tehlikesiyle korkutulmaları lâzımdır.

Hattâ -değil küfür ihtimâli- kâfir yapmayacak olan haramlarda bile gerek şu günahı işleyen, gerekse onu gören Mü’minlerin son derece korkması ve dehşete kapılması gerekir. Zîrâ, Ahmed İbnu Hanbel, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî’nin Abdullâh İbni Mes‘ûd radıyellâhu anhu’dan merfû’ ve mevkûf olarak[11] yaptığı rivâyette şöyle buyrulmuştur:

 

{ إِنَّ الْمُؤْمِنَ يَرَى ذُنُوبَهُ كَأَنَّهُ فِي أَصْلِ جَبَلٍ يَخَافُ أَنْ يَقَعَ عَلَيْهِ وَإِنَّ الْفَاجِرَ يَرَى ذُنُوبَهُ كَذُبَابٍ وَقَعَ عَلَى أَنْفِهِ قَالَ بِهِ هَكَذَا فَطَارَ }

 

 

‘‘ Şübhe yoktur ki Mü’min, günahlarını, sanki dibine oturduğu ve başına yıkılmasından korktuğu bir dağ gibi görür. Yine şübhe yoktur ki fâcir,[12] günahlarını, sanki burnuna konan ve eliyle kovalayınca hemen uçacak olan bir sinek gibi görür.‘‘[13] 

 İkinci Husûs

Belli Bir Mü’minin Kâfirliğine Dâir Hükmü Kim Verebilir?

Müftînin ‘kâfir olur’ demesiyle, kâdı efendinin ‘kâfirdir’ demesi arasındaki farkı, cahiller bilmese veya göz ardı etseler de, âlimler bilmek ve göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Kâdı efendinin hükmü belli bir kişi içün son ve kesin hükümdür. Müftînin hükmü ise küfrü îcâb ettiren söz, yâhud fiil bakımından olup, çok kere muayyen bir şahıs içün değildir. Belli bir kişi içün olsa bile, son ve kesin hüküm değildir.

Üçüncü Husûs

Kâdı Efendinin, Dinden Döneni Öldürmeye Hükmetmesi Nasıl Olur?

Kâdı efendinin hükmü, öldürmeyi, tevbeye çağrılmadan önce câiz, sonra ise İslâm devletine vâcib kılar. Müftînin hükmünde ise öldürmek olmaz; fiilin hükmü bildirilir. Bu hüküm sözü edilen kişiye mutlak olarak izâfe edilemez.

Dördüncü Husûs

Kâfire Mü’min demek, Mü’mine kâfir demekten Daha mı Ehvendir? 

Zâhiri Mü’min olup tartışmasız bir şekilde küfrü îcâb ettirecek inanç, söz veya fiiline rastlanmayan bir kişiye kâfir demek bir şekliyle kişiyi nasıl kâfir yaparsa, zâhiri münakaşasız küfür olup, o küfrü hükümsüz kılacak îmânî ve İslâmî söz veya fiiline şâhid olunmayan birine Mü’min demek de şu sözün sâhibini kâfir yapar. Zîrâ birincide îmâna küfür, ikincide de küfre îmân denilmiş olur ki, her ikisi de küfürdür.

Beşinci Husûs

Kâfire ‘Kâfir’ Dememek Modası Ne Zaman Çıkmıştır?

Kâfire kâfir dememek, kâfirlerin Müslümanlarla eşit hâle getirildiği, ardından da hâkimiyet elde etmeye başladığı Tanzîmât’tan i’tibâren âdet hâline getirilen şahsiyyetsizlik damlayan çirkin bir bid’attir. Bu, daha sonra hep -İslâm ile alâkasız olarak- İslâm dışı siyâset îcâbı bir muâmele olagelmiştir. Bu tavrın, kimilerince İslâmî bir kılıfla aslî hüvviyyeti örtülmeye çalışılsa da İslâmî hassâsiyyetle uzaktan yakından hiçbir alâkası yoktur.

Zâhirde kâfir, hattâ açık ve azılı İslâm düşmanı olanlara kâfir demek, aslâ bir sû-i zan değildir. Bunun sû-i zann olduğunu söylemek, mes’eleyi bilmemek veya yalan söylemek, buna âyetten veya hadîsden delîl getirmek ise, kelimeleri tahrîf etmiş olmakla Allah’a ve Resûlüne iftirâ etmektir. Asıl hâli küfür olan insanlara kâfir deyip kâfir muâmelesi yapmak, Şerîat’in emri olup işin zâhirine bakar ve kesin bilgiye muhtâc değildir. Aksi bir iddiâ Şerîat’in birçok ahkâmını iptâl eder.

Bu husûslar bilindi ve anlaşıldıysa, deriz ki; bu hadîsi ve bu vâdîdeki hadîsleri birkaç Cihetten ele almak lâzımdır:

Birinci Cihet

Doksan Dokuz Şey Küfrünü, Bir Şey de İslâm’ını Gösteren Kişiye ‘Kâfir’ Denemez mi?

 ‘Doksan dokuz’ ve ‘bir’ sözü, ya ilim, akıl ve idrâk kısırlığı yüzünden anlaşılmıyor veya hâinlik olduğundan farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor. Zîrâ, değil doksan dokuz şey küfrünü, bir şey de İslâm’ını gösterdiği takdîrde, dokuz yüz doksan dokuz mes’ele îmânı, bir mes’ele de açık ve kesin olarak küfrü gösterdiği takdîrde bile bu vasfı taşıyan kişiye Mü’min denilemez, kâfir denilir: Bunun böyle olduğunu, İslâmî ilimlerden azıcık haberi olan her akıl ve idrâk sâhibi bilir.

‘Bir kişinin doksan dokuz mes’ele küfrünü, bir mes’ele de Müslümanlığını gösterse, o kişi mü’mindir’ sözü, hiçbir akâid kitâbında bulunmayan saçma bir sözdür. bazı kitâblarda yer alan söz tamamen farklıdır. Doğrusu, ‘yüz ihtimâlden doksan dokuz ihtimâli küfrü, bir zayıf ihtimâl de îmânı gösteren bir mes’ele’den dolayı bir Mü’mine kâfir denilemez’ şeklindedir. Aralarındaki fark ise aklı ve ilmi olanlar katında çok açıktır.

İkinci Cihet

Kişi Her Zaman Kendini Îmâna Sokan Şeyleri İnkâr Etmedikçe Dinden Çıkmaz mı?

Kişi kendini îmâna sokan şeyler(den hepsi veya bir kısmı, yâhud da birin)i inkâr etmedikçe dinden çıkmaz, sözü doğrudur. Ancak bu doğru söz, doğru anlaşılmadıkça ne kıymeti var? Kişiyi îmâna sokan, tasdîk veya tasdîk ve ikrârdır. Bunların inkârı ise tekzîble, yani yalanlamak ile olur. Bazı söz ve fiiller dinde, îmânı yalanlamak, bazıları da îmânı yalanlamak alâmeti olarak kabûl edilmiştir. Mevâkıf ve Seyyid Şerîf Şerhi,[14] Şerhi Âkaid[15] ve Hâşiyesi Hayâlî,[16] Hızır Bey’in kasîde-i Nûniyye’si ve Şerhleri, Hayâlî,[17] Dâvûd-i Karsî[18] ve Uryânî[19] ve başka eserlerde bunun böyle olduğu ve husûsan Şerhu’l-Mevâkıf’da bu husûsta icmâın bulunduğu ifâde edilmektedir.

Âlimlerimiz her iki sûrette de kişinin îmândan çıkacağını söylemişlerdir.

Üçüncü Cihet

“Ehl-i Kıble Tekfîr Edilemez” ne Demektir?

‘Ehli kıble tekfîr edilemez’ sözü de doğrudur ve fakat şiddetle îzâha muhtâcdır. Bu söz, küfrü kesin îcâb ettirecek bir söz, fiil ve tavır bulunmadığı takdîrde, zann, şekk ve vehim mertebesindeki delîllerle hiçbir Mü’minin kâfirlikle suçlanamayacağını ifâde etmektedir. Yoksa namaz kılıp, îmân esâslarını, farzları, sübûtu ve ma’nâyı göstermesi kesin delîllerle sâbit İslâm’ı, Kur’ân ve Sünnet hükümlerini inkâr eden kimsenin -namaz kılsa da- kıble ehli kabûl edilmesi mümkin değildir. Aksi hâlde namaz kılan ama şimdi Allah’ın kanunları geçerli olamaz diyenlerin Mü’min kabûl edilmeleri lâzim gelecekti ki, bu düşüncenin bâtıl olduğunda en küçük bir tereddüt yoktur.

Burada hiçbir zaman akıldan çıkarılmaması îcâb eden mühim bir nokta da vardır ki, o da şudur: “Zann, şekk ve vehim mertebesinde olan delîllerle hiçbir Mü’mini kâfirlikle suçlayamayacağımız,” onlara bu tehlikeyi hâtırlatmayacağımız, onları bu tehlikeyle korkutmayacağımız demek değildir. Aksine hiçbir sûrette unutmayacağız ki, bir Mü’min içün olan, -değil büyük- en küçük bir küfür ihtimâl ve tehlikesi yüzünden yırtınırcasına bağırmak en büyük İslâmî ve insânî vazîfelerimizdendir.

Dördüncü Cihet

Mü’min Bir Kardeşine, ‘Ey Kâfir!’ Diyenin Hükmü Nedir?

‘Kim mü’min bir kardeşine, ey kâfir!.. derse ve kâfir değilse, kafirlik kendine döner’ hadîsi sahîhtir. Lâkin böyle bir sözün söylenme şeklinin birkaç İhtimâli vardır ki, her ihtimâlin hükmü ayrıdır.

Birinci İhtimâl

Müctehidin Hatâlı Te’vîl ve İctihâdıyla Bir Mü’mine Kâfir Hükmünü Vermesi.

Müctehidin isâbetsiz te’vîl ve ictihâdıyla bir mü’mine kâfir hükmünü vermesi, muhaddislerin ve fukahânın ‘Kur’ân mahlûktur’ diyenlere kâfir demesi, cumhûrun âyet ve hadîslere dayanan te’vîllerle de olsa Allah’a cisim ve mekân isnâd edenlere kâfir demesi, bazı âlimlerin küfür değildir dediği söz ve fiillere, başka bazı âlimlerin küfürdür hükmünü vermesi işte bu türdendir ki; bunlar akâid ve fıkıh kitâblarında bolca mevcûddur. Oysa küfür olup olmadığı ihtilâflı mes’elelerde taraflardan birisinin, verdiği bu hükmüyle kâfir olacağını söyleyen hiçbir âlim yoktur. İctihâda dayanan, ama isâbetsiz olan bir tekfîr, bu hükmün sâhibini kâfir yapmayacağı gibi, ortada dîni muhâfaza gayreti ve ictihâd olduğundan dolayı ecir sâhibi de yapabilir.

Nitekim İmâm Buhârî, evvelâ yukarıda aldığımız hadîslerin başlığını ‘Kardeşini te’vîlsiz olarak kâfirlikle suçlayanın, (kardeşine kâfir) dediği gibi kendisin kâfir olacağı bâbı’ şeklinde attıktan sonra, “bunu (‘ey kâfir!’ sözünü) te’vîl ederek veya bilmeyerek söyleyeni kâfir olmakla suçlamak görüşünde olmayan(lar) bâbı” biçiminde bir başlık koymuş ve buna dâir rivâyetler serdetmiştir.

İkinci İhtimâl

Bir Mü’mine Bilmeden Kâfir Demek

Hakâret maksadıyla veya câhillik îcâbı olarak bir mü’mine ‘ey kâfir’ demek: Bunun hükmü, kâfirlik olmayıp, fâsıklıktır. Tabiîdir ki bu da büyük bir şeydir. Neûzü billâh…

Üçüncü İhtimâl

Bir Mü’mine Hakâret Maksadıyla Kâfir Demek

Bir mü’mimine, bilmeden, câhillik îcâbı kâfir demek, en fazla günâh olur.

Dördüncü İhtimâl

Bir Mü’min’e, Onun Mü’min Olduğunu Bildiği Hâlde, Kasıdlı Olarak Kâfir Demek

Bir Mü’min’e, onun Mü’min olduğunu bildiği hâlde, kasıdlı olarak kâfir demek:

Bu ‘kâfir’ demenin hükmü, bunu söyleyenin kâfir olacağıdır. Çünki bu noktada îmâna küfür demiş olur. Bu ise küfürdür. Öyleyse bu sözü sarf eden kâfir olur.

Birinci ve ikinci İhtimâllerdeki başlıklar İmâm Buhârî’nin Sahîh’ine koyduğu başlıklardır. Oradan aldığımız bu başlıklar -ki bunlar O’nun yaptığı rivâyetlerden ictihâdıyla çıkardığı manalardır- bu dediğimizi te’yîd etmektedir.[20]

Hâsılı, bir yanda dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz mes’ele güçlü şekilde Müslümân olduğunu gösteren bir kimseyi, yukarıda geçen üstelik hem (mütevâtir olmayıp haber-i vâhid olduğundan) sübûtu, hem de ma’nâyı göstermesi zann bildiren hadîse dayanarak kâfirlikle suçlayabilen, diğer yandan da doksan dokuz ayrı mes’ele kuvvetli bir şekilde kâfirliğini gösterdiği hâlde, bir zayıf mes’ele zayıf bir biçimde mü’minliğini gösteren birini Mü’min i’lân edebilen bir zavallıyı her yönüyle (îmânî, ilmî, tıbbî vb.) müşâhede altına almaktan başka ne yapabilirsiniz?..

Netîce

İslâm Düşmanları Övülüp Mü’minlere İyi Gösterilebilirler mi?

Kesin bir kâfirin… Hele bilhassa, asrımızda İslâm’a en büyük darbeyi vuran… Dünya Müslümanlarını başsız bırakıp çil yavrusu gibi dağıtan… Zamanındaki ve kendinden sonraki dünyanın diğer zâlim ve kâfir zorbalarına önder ve model olan… Milyonları îmânsızlaştıran… İrili ufaklı sayısız korkunç îmânsızlık tezgâhları ve faprıkaları kuran… Kur’ânda la’netlenen Ashâb-ı Uhdûd’u çok gerilerde koyan… On binlerce İslâm âlimini ve Müslüman’ı -Müslüman olduğu içün- asan ve kesen… Âkıbeti i’tibârıyla îmânına dâir sahîh bir delîl şöyle dursun hiçbir zayıf karîne bile bulunmayan… Kâfirliğini gösteren sarîh ifâdeleri kendinin ve kullarının kitâblarında açıkça okunan… Ve daha nice kâfirlik vasfını taşıyan zorba kâfirlerin îmânla göçmek ihtimâlini (!) göz önünde bulundurarak haklarında hüsn-i zann yapmak veya mü’minlere hüsn-i zann yaptırmak ve onları aldatmak -hangi maksadla olursa olsun- affedilmez bir hatâ, hattâ ileri derecede bir hiyânettir.

Müslümanlar, kâfirlerin cenâze namazlarını kılmazlarken, onların îmânla göçmüş olmaları çok zayıf, hattâ güçlü bir ihtimâl bile olsa, bunu onların zâhir hallerine bakarak yaparlar; çünki onlarda asıl olan küfürdür. Mü’minlerin de kâfir olarak ölmüş olmaları kuvvetle mümkin ve muhtemel bile olsa küfürlerini gösteren açık ve kesin bir delîl görmedikçe namazlarını kılarlar. Çünki onlarda da asıl olan îmândır. Başkasının küfür ve îmânını kesin bir şekilde bilmek imkânsız olduğu içün, dünyada kâfire kâfir, Mü’min’e de Mü’min muâmelesi yapmak, kâfir’in kâfir olarak, Mü’minin de Mü’min olarak öldüğünü bilmek ve ona göre davranmak zâhir alâmetler ve zanna dayanarak olur. Buralarda yakîn/kesin bilgi imkânsızdır ve yakînin imkânsız olduğu yerde zann yakîn yerine kâimdir hükmünce yakîn aranmaz.

Bir hocamız -hafızahullâh- bize yirmi sene kadar önce şöyle bir hâdise nakletmişti:

Şark vilâyetlerinde velî olduğuna hüsn-i zann edilen âlim ve fadıl bir zât vardı. Allah ona rahmet etsin. Bir küfür önderine, on binlerce Mü’min’in kâtili bir zâlime bedduâ etmeyi ve la’net okumayı her gün içün kendisine vird edinmişti. Bağlılarından bir zât ‘seydam, bu insanın âkıbetini biz bilmiyoruz. Belki îmânla göçmüştür. Ona neden böyle bedduâ ve la’net okursun?’ dedi. O da‘ya! öyle mi?’ deyip bedduâ ve la’net okumaya son verdi. Bir zaman sonra rü’yâsında o zorba zâlimi görmüş; eline bir kazma almış, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimizin kabrini yıkıyordu. Bunun üzerine sabahı beklemeden seher vakti ona bu sözü söyleyen kimseyi çağırtmış ve ‘gördün mü bana yaptığını, ben şimdi o terk ettiğim bedduâ ve la’netleri nasıl kazâ edeceğim?!..’ demiş.
 

Başkaları ne der bilemem ama bence anlatılan bu hâdisede akıllı ve hassâs mü’minler içün ibretler vardır.

{ أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاً }

 

“ Hey!… Allah’ın la’neti, (insanları) Allah’ın yolundan engelleyen ve onda eğrilik arayan (veya Allah’ın yolunu yâhud yolunda olanları eğriltmeye çalışan) zâlimlerin üzerine olsun…”[21]  

{ قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ }

 

 “Ashâb-ı Uhdûd[22] gebersin!..”[23]

 

وَصَلَّى الله عَلَى نَبِيِّنَا وَ عَلَى اَلِهِ و سَلَّمَ تَسْلِيمًا كُلَّمَا ذَكَرَهُ الذَّاكِرُونَ وَ غَفَلَ عَنْ ذِكْرِهِ الْغَافِلُونَ وَالْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمَينَ

 


[1] Mâlik, el-Muvatta’, Kitâbu’l-Kelâm, Mekrûh Olan Kelâm Bâbı (2/984, H:1), Ahmed (2/112) İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan.

[2] Ahmed (2/47), İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan

[3] Ahmed (2/60), Müslim (60/111), Humeydî (698), Ebû Avâne (48)

[4] Ahmed (2/60), İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan,

[5] Ahmed (2/23), İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan

[6] Müslim (60), Tirmizî (2637), Tirmizî, ‘hasen, sahîh, garîb’dir’ dedi. İbnu Hibbân (250) ve diğerleri.

[7] Buhârî (6104), Müslim (60)

[8] İmâm Tahâvî, Akîdetü’t-Tahâviyye, İbnu Ebî’l-İz Şerhi (316), el-Mektebu’l-İslâmî,1408

[9] İmam Tahâvî, Akîdetü’t-Tahâviyye, İbnu Ebî’l-İz Şerhi (331), el-Mektebu’l-İslâmî,1408

[10] Bu uydurma ve asılsız bir söz olup doğru şekli metinde gelecektir. 

[11] Hem Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz’in hem de kendi sözü olarak rivâyet ettiği.

[12] Bezzâr’ın Müsned’inde (5/81-82, H:1654) yaptığı bir başka rivâyette ise ‘fâcir’ yani günahkâr kelimesi yerine ‘münâfık’ lafzı geçmektedir. Eğer bu lafız ‘fâcir’ lafzını açıklıyorsa, ma’nâ bellidir; değilse, amelî münâfıklıkdemek olan sahtekârlık damlayan bir fâcirlik, yâhud bir başka tehlikeli mana murâd edilmektedir. Allâhu a’lem…

[13]Buhârî (6308), Tirmizî (2497), İbnu Mes’ûd radıyellâhu anhu’dan merfû’ (yani burada Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in sözü) olarak.  Kezâ Ahmed (1/383), İbnu Mes’ûd radıyellâhu anhu’dan mevkûf (kendi sözü) olarak.

[14] Adududdîn el-Îcî ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî, el-Mevâkıf ve Şerhu’l-Mevâkıf, (8/361-362), İlmiyye, 1419

[15] Teftâzânî, Şerhu’l-Âkâid  (142) Kestelî Hâşiyesi ile beraber, târîhsiz.

[16]   AllâmeHayâlî, Hâşiyetü Şerhi’l-Âkâid (98) Derseâdet, Mahmûd Beg Matbaası,1322

[17]   Allâme Hadır İbnu Celâl, el-Kasîdetü’n-Nûniyye ve Hayâlî, Şerhu’l-Kasîdeti’n-Nûniyye,Dâvûd el-Karsî hâmişi(120)

[18]   Dâvûd el-Karsî, Şerhu’l-Kasîdeti’n-Nûniyye (120) Matbaatü Şirketi Sahâfiyye, istanbul,1318

[19]    Uryânî, Şerhu’l-Kasîdetü’n-Nûniyye (156), Muhammed Es’ad Matbaası,1301

[20]   Bu mes’elede benzer bilgiler içün ayrıca bakınız: Buhârî Şerhleri, Kirmânî (21/181), Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî,1430, Umdetül-Kari (10/398-400), Âmire, Fethu’l-Bârî (12/143-146), Dâru’l-Fikir,1411, el-Kevserü’l-Cârî (9/470-473), Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî,1429 ve İrşâdü’s-Sârî (9/62-63) Osmanlı baskısı. Tarihsiz.

[21]    Kehf:18-19

[22]   Ve onların vasıflarını üzerlerinde bulunduranlar…

Ashâb-ı Uhdûd: Geçmişte Mü’minleri mü’minlikleri yüzünden hendeklerde yakarak öldürüp yok eden zâlim ve zorbalar. Zâten geberip yok olan bu zâlimler içün ‘gebersinler’ denilmesi o vasıfları bulunduranların da bu bedduâya dâhil olduklarını bildirmektedir. Mes’ele kezâ Ebû Leheb’de de aynıdır.

Ashâb-ı Uhdûd’un Kur’ân’da Burûc sûresinin başında anlatılan zâlimliklerinin tafsîlâtı içün bakınız: Ahmed (6/16,17,18), Müslim (3005), Tirmizî (3340) ve İbnu Hibbân (873)  

[23]    Burûc:4  

 

HÜSEYİN AVNİ

BİSMİHİ TEALA

 Soru: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) altın yüzük ve akik taşlı yüzük takmış mıdır?

Cevab: Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke dönemindeyken yüzük takmadığı sabittir. Zira resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) yüzük takmada ki ana amacı, yüzüğüne yazdırdığı محمد رسول الله  yazısını mühür olarak kullanmaktı. Buhari’nin Enes b. Malik’ten (radıyallahu anh) rivayet ettiği

 لَمَّا أَرَادَ النَّبِىُّ – صلى الله عليه وسلم – أَنْ يَكْتُبَ إِلَى الرُّومِ قِيلَ لَهُ إِنَّهُمْ لَنْ يَقْرَءُوا كِتَابَكَ إِذَا لَمْ يَكُنْ مَخْتُومًا . فَاتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ فِضَّةٍ ، وَنَقْشُهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ .

  ‘’Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Rum kralına mektub yazmak istediğinde ona ‘’ Eğer mektubunuz da mühür olmazsa onlar sizin mektubunuzu okumazlar’’ denilmesi üzerine gümşten bir yüzük aldı, ve Muhammedun rasulullah yazısını yazdırdı.’’ (Buhari, libas, 5875) rivayeti ile buna ihtiyaç duyma sebebini belirtilmektedir.

 Muhammed hamidullah’ın ifade etiğine göre Medineli bir sanatkâra yaptırılan yüzük gümüşten iri, kalın ve iki cm çapında bir yüzüktü. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve ilk halifeler tarafından devlet mührü olarak kullanılmıştır. ( Vesaiku’s-siyasiye, sh: 100) Bu yüzük resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettikten sonra parmağında ki mühür yüzük çıkartıldı, Hz. Ebu bekir (radıyallahu anh) halifelik makamına gelince yüzüğü teslim alarak, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) gibi sol elinin serçe parmağına taktı, ve yazışmalarda devlet mührü olarak kullandı. Hz. Ebu Bekir’den sonra, sırası ile Hz. Ömer ve Hz. Osman’a (radıyallahu anhum) intikal eden yüzük, Hz. Osman (radıyallahu anh) döneminde kaybolmuştur. (vesaiku’s-siyasiye, sh:371)

 Buhari Hz. Enes’ten (radıyallahu anh) rivayetle bu mühür yüzüğün kayboluşunu şu şekilde anlatmaktadır.

 كَانَ خَاتَمُ النَّبِىِّ – صلى الله عليه وسلم – فِى يَدِهِ ، وَفِى يَدِ أَبِى بَكْرٍ بَعْدَهُ ، وَفِى يَدِ عُمَرَ بَعْدَ أَبِى بَكْرٍ ، فَلَمَّا كَانَ عُثْمَانُ جَلَسَ عَلَى بِئْرِ أَرِيسَ – قَالَ – فَأَخْرَجَ الْخَاتَمَ ، فَجَعَلَ يَعْبَثُ بِهِ فَسَقَطَ قَالَ فَاخْتَلَفْنَا ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ مَعَ عُثْمَانَ فَنَنْزَحُ الْبِئْرَ فَلَمْ نَجِدْهُ

‘’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefat edene kadar yüzük onun elindeydi, ondan sonra Hz. Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) eline geçti. Hz. Ebu Bekir’den sonra, Hz. Ömer’in (radıyallahu anhuma) eline geçti, ondan sonra Hz. Osman’a (radıyallahu anh) intikal etti. Bir gün Hz. Osman (radıyallahu anh) eris kuyusunun başına giderek, kuyunun  başında oturmuştu. Bu esnada yüzügü parmağından çıkararak elinde çeviriyordu. Bu esnada yüzük kuyunun içerisine düştü. Hz. Osman başımızda durarak kuyunun suyunu üç gün çekerek boşaltmamıza rağmen yüzüğü bulamadık.’’  (Buhari, libas, 5879)

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye geldiğinde gümüş yüzük almadan önce kısa bir müddet (bazı rivayetlerde bir gün veya yarısı) bu mührü altın yüzüğe yaptırmıştı. Nitekim Buhari’nin rivayeti şöyledir.

 أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – اتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ ذَهَبٍ ، وَجَعَلَ فَصَّهُ مِمَّا يَلِى كَفَّهُ ، وَنَقَشَ فِيهِ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ . فَاتَّخَذَ النَّاسُ مِثْلَهُ ، فَلَمَّا رَآهُمْ قَدِ اتَّخَذُوهَا رَمَى بِهِ ، وَقَالَ « لاَ أَلْبَسُهُ أَبَدًا » . ثُمَّ اتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ فِضَّةٍ ، فَاتَّخَذَ النَّاسُ خَوَاتِيمَ الْفِضَّ

 ‘’Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) altından bir yüzük taktı ve yüzüğün kaşını avucunun içerisine gelecek şekilde çevirdi. Ve muhammedün resulullah yazısını yazdırdı. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) altın yüzük taktığını görenlerde  altın yüzük taktılar. İnsanların altın yüzük taktıklarını gören resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), altın yüzüğü çıkararak ‘’ bir daha bunu asla takmayacağım’’ dedi. Bundan sonra gümüşten bir yüzük taktı. Ve insanlarda yüzüklerini gümüş yüzük ile değiştirdiler.’’ (Buhari, libas, 5866)

 Ebu Davud’un Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet ettiğine göre bu altın yüzük Habeşistana hicret edenler, geri dönerlerken yanlarında Habeşli elciler ve hediyelerle birlikte dönmüşlerdi. Bu hediyelerin arasında altın bir yüzük bulunmaktaydı. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) hediyeleri gönderen Habeş kralına verdiği değeri göstermek için bu yüzüğü takmış, daha sonra torunu Ümame’yi çağırarak ona vermiştir. (Ebu davud, hatem, 8 )

 Resulullah (Sallalalhu aleyhi ve sellem) Habeş kralının gönderdiği hediyeleri kabul ettiğini göstermek için, hediyeler arasında ki altın yüzüğü sadece o güne mahsus olmak üzere bir kere takmış, daha sonra kız torununa vererek altının erkeklere haram, kadınlara helal olduğunu ‘’artık bundan sonra bu yüzüğü asla takmayacağım’’ demek suretiyle hem kavli  hemde fiili sünneti ile ilan etmiştir.

 Resulullah’’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) akik taşlı yüzük taktığına dair elimizde sağlam bir rivayet bulunmamaktadır. Bu konuda resulullahtan (Sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edilen bütün rivayetler gerek sıhhat gerekse subüt yönünden tenkid edilmişlerdir. Muhaddisler akik, zümrüt, yakut, zeberrec gibi değerli taşlarla gelen rivayetlerin sahih olmadıklarını izah etmişlerdir. (İbn-i Hibban, kitabu’l mecruhin, c:3sh,138/ ibn-i cevzi, ilelu’l mütenahiye, c: 2 sh, 693/ zehebi, mizan c:1 sh, 530)

 Bu konuda ki yanılğılar   تختموا بالعقيق ‘’ akik yüzük takın’’ şeklinde rivayet edilen rivayetten dolayıdır. (deylemi, müsnedi firdevs, c:2 sh, 57/ ukayli, duafa, c:4 sh,448) Ancak bu rivayetin hem isnad yönünden, hemde metin yönünden hatalı rivayet edildiği hadis müdakkikleri tarafından belirtilmektedir. Zira mudakkiklerin ifadelerine göre burada ki rivayetin aslı تخَيّمُوا بالعقيق ‘’akik vadisinde çadır kurun’’ şeklindedir. Bu hadisi rivayet eden ravinin ye harfini hata ile te olarak rivayet etmesi ile meydana gelmiştir.(aliyu’l kari, esraru’l merfua, sh: 94/ Münavi, feyzu’l kadir, c:3 sh, 236/ Acluni, keşfu’l hafa, c:1 sh, 356)

 Hadisin hatalı olarak rivayet edilmesi akik taşı mübarektir, bereket kaynağıdır, fakirliği ve sıkıntıyı giderir şeklinde hatalı bir biçimde yorumlanmasına sebeb olmuştur. Zira bu hadisteki esas kasıt Medine’nin yakınlarında akik vadisidir. Ravi hata ile ye harfini te olarak nakletmesi sebebiyle esas kasıt olan akik vadisi, akik taşı olarak yorumlanmıştır.

BİSMİHİ TEALA

Üzerinde durulması gerekli olan meselelerden biride zayıf hadisle amel konusudur.
Bazıları zayıf hadisin hiçbir şekilde delil olamayacağını belirtir.
Ancak ilim ehli bunu açıklamışlardır. Peki, zayıf hadis nerede delil olarak alınabilir nerede alınamaz?


Bu konuda imam-ı Nevevi (rahmetullahi aleyh) “El Ezkar min Kelami Seyyidil Ebrar” isimli eserine başlarken şunları söyler:

فصل‏:‏ اعلم أنه ينبغي لمن بلغه شيء في فضائل الأعمال أن يعمل به ولو مرّة واحدة ليكون من أهله، ولا ينبغي أن يتركه مطلقاً بل يأتي بما تيسر منه، لقول النبي صلى اللّه عليه وسلم في الحديث المتفق على صحته‏:‏

“‏إذَا أَمَرْتُكُمْ بَشَيءٍ فأْتُوا مِنْهُ ما اسْتَطعْتُمْ‏”‏ ‏

فصل‏:‏ قال العلماءُ من المحدّثين والفقهاء وغيرهم‏:‏ يجوز ويُستحبّ العمل في الفضائل والترغيب والترهيب بالحديث الضعيف ما لم يكن موضوعاً‏، وأما الأحكام كالحلال والحرام والبيع والنكاح والطلاق وغير ذلك فلا يُعمل فيها إلا بالحديث الصحيح أو الحسن إلا أن يكون في احتياطٍ في شيء من ذلك، كما إذا وردَ حديثٌ ضعيفٌ بكراهة بعض البيوع أو الأنكحة، فإن المستحبَّ أن يتنزّه عنه ولكن لا يجب‏.‏ وإنما ذكرتُ هذا الفصل لأنه يجيءُ في هذا الكتاب أحاديثُ أنصُّ على صحتها أو حسنها أو ضعفها، أو أسكتُ عنها لذهول عن ذلك أو غيره، فأردتُ أن تتقرّر هذه القاعدة عند مُطالِع هذا الكتاب‏.‏

““Fasıl: Bil ki, amellerin fazileti hakkında kime bir hadis ulaşırsa onunla bir defa olsa bile amel etmesi gereklidir ki, o amelin sahiplerinden sayılsın. Onu tamamen terk etmemeli, aksine aksine gücünün yettiğince yapmalıdır(onunla amel etmelidir).

Çünkü ALLAH Resulü (Sallallahu aleyhi ve sellem) sahihliği noktasında ittifak edilmiş bir hadiste şöyle buyurur:

“Size bir şey emir ettiğim zaman, ona gücünüz yettiğince yapın.”

Fasıl: Muhaddis, fakih ve diğerlerinden ibaret olan âlimler dediler ki: Mevzu/uydurma olmadığı müddetçe amellerin fazileti, özendirme ve korkutma konularında zayıf hadisle amel etmek caiz ve müstehabdır.
Helal, haram, alışveriş, nikâh, talak ve diğer hükümlere gelince bu konularda sahih ve ya hasen mertebesinde olan hadisten başkasıyla amel edilmez. Lakin bu işlerde ihtiyat (yani şüphede kalmamak) için olursa bu müstesnadır. Öyle ki bazı alışveriş ve nikâhların keraheti hakkında zayıf hadis bulunduğu zaman bundan çekinmesi müstehabdır, lakin vacip değildir.

Benim bu faslı anlatma sebebim şudur ki, bu kitapta (El Ezkar) sahihliğine, hasenliğine ve ya zayıflığına işaret edeceğim ya da hakkındaki bazı illetlerle sükût edeceğim hadisler olacak ve bu sebeple bu kaidenin kitabımın başında iyice bilinmesini istedim.” ( Nevevi, El Ezkar, C:1, SH:10,11)

 İbnu’s-Salah’da (rahmetullahi aleyh) “Ulumul Hadis” isimli eserin de bu konu hakkında şöyle demektedir:

 İbnu’s-Salah’da (rahmetullahi aleyh) “Ulumul Hadis” isimli eserin de bu konu hakkında şöyle demektedir:

يجوز عند أهل الحديث وغيرهم التساهل في الأسانيد ورواية ما سوى الموضوع من أنواع الأحاديث الضعيفة من غير اهتمام ببيان ضعفها فيما سوى صفات الله تعالى وأحكام الشريعة من الحلال والحرام وغيرهما . وذلك كالمواعظ والقصص وفضائل الأعمال وسائر فنون الترغيب والترهيب وسائر ما لا تعلق له بالأحكام والعقائد وممن روينا عنه التنصيص على التساهل في نحو ذلك : عبد الرحمن بن مهدي و أحمد بن حنبل رضي الله عنهما

“Hadis ehli ve diğerlerine göre: ALLAH’ın (Celle celalühü) sıfatları, helal ve haram vb. gibi Şeriat ahkâmları müstesna, isnatlarda geniş davranmak, uydurma hadisten başka zayıf hadisin diğer çeşitlerini zayıflığını açıklamaya önem vermeden rivayet etmek caizdir.
Mesela: Öğütler, ibretli kıssalar, amellerin fazileti, özendirme ve sakındırma(terğib ve terhib) gibi yerlerde ve akide ve ahkâmla ilgili olmayan diğer yerlerde(rivayet etmek caizdir).

Bu gibi yerlerde hadisleri senedinde geniş davranarak düzenlemeleri Abdur Rahman bin Mehdi ve Ahmed bin Hanbel (rahmetullahi aleyhima) ve diğerlerinden bize aktarılmıştır.”

(İbn Es Salah, Ulumul Hadis, sh: 113) 

Büyük hadis alimlerinden Şemseddin Es Sahavi’de (rahmetullahi aleyh) “El Kavlul Bedi fis Salati alel Habibiş Şafi” isimli eserin de İbn Hacer El Askalanin (rahmetullahi aleyh) konumuzla ilgili görüşünü nakleder:

Büyük hadis alimlerinden Şemseddin Es Sahavi’de (rahmetullahi aleyh) “El Kavlul Bedi fis Salati alel Habibiş Şafi” isimli eserin de İbn Hacer El Askalanin (rahmetullahi aleyh) konumuzla ilgili görüşünü nakleder:

سمعت شيخنا مراراً يقول ، وكتب لي بخطه : إن شرائط العمل بالضعيف ثلاثة :

الأول : متفق عليه أن يكون الضعف غير شديد ، فيخرج مَن انفرد مِن الكذَّابين ، والمتهمين بالكذب ، ومن فحُش غلطه .

الثاني : أن يكون مندرجاً تحت أصل عام ، فيخرج ما يُخترَع ، بحيث لا يكون له أصلٌ أصلاً .

الثالث : ألا يُعتقد عند العمل به بثبوته ، لئلا يُنسَب إلى النَّبىِّ صلَّى الله عليه وسلَّم ما لمْ يقله.

قال : والأخيران عن ابن عبد السلام وعن صاحبه ابن دقيق العيد ، والأول نقل العلائي الإتفاق عليه

“Bir defa şeyhimizden (yani İbn Hacer El Askalani’den <rahmetullahi aleyh>) şöyle dediğini – bunu benim için kendi el yazısıyla da yazmıştı – duydum:

Zayıf hadisle amel etmenin şartı üçtür:

1. Hadisin zaafının şiddetli olmaması. Hadis, yalancıların, yalancılıkla itham edilmiş olanların veya rivayetlerinde aşırı yanılma (fuhşu’l-galat) gösterenlerin tek kaldığı rivayetlerden olmamalıdır.

2. Zayıf hadisin bildirdiği hüküm, Şer’î bir asla dayanmalı, bahse konu hadis, Şer’î bir asla dayanmayan yeni bir hüküm getirmemelidir.

3. Kendisiyle amel edilirken sabit bir hadis olduğu kanaati taşınmamalıdır ki Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem), söylemediği bir şey isnat edilmiş olmasın.

İbn Hacer (rahmetullahi aleyh) bu son iki şartın İzzuddîn b. Abdisselâm ve İbn Dakîk el-Iyd’den (rahmetullahi aleyhima) nakledildiğini söylemiştir.Birinci şarta gelince ise (Selahaddin) El Aleni (rahmetullahi aleyh) bunun üzerinde ittifak olduğunu nakletmiştir

 (Muhammed Es Sahavi, El Kavlul Bedi, sh:362,363)